Ünite 1: Zihin Felsefesi Nedir?

Zihin Felsefesinin Kapsamı

Zihin felsefesinin de diğer felsefe disiplinleri gibi kendine özgü sorunsalları vardır. Bu sorunsallar, zihinsellik ve zihnin nitelikleriyle ilgilidir. Bu sorunsallar nelerdir ve bunları felsefenin diğer alanlarına ilişkin sorunsallardan ayıran özellikler nelerdir? Ayrıca zihin felsefesinin sorunsallarını psikolojinin, bilişsel bilimlerin, nörolojinin zihinsellik ve zihnin nitelikleriyle ilgili sorunsallardan ayıran temel özellikler nelerdir?

Bilinç kavramı salt bir uyanık olma durumunun yanı sıra kendi kendinin farkında olmayı, kendilik bilincine kadar giden farklı zihinsel durumları ifade etmekte kullanılır.

Zihin kavramı felsefeye modern çağla giren bir kavramdır. Ortaçağdaki karşılığı ruh kavramıdır.

Zihin felsefesi, genel bir çerçevede tanımlanacak olursa özellikle bilincin doğası, ne tür şeylerin bilinçli olduğu ya da olabileceği ve yalnızca bilinç sahibi varlıkların sahip olabileceği her tür zihinsel olguyla ilgilenen bir felsefe dalı olduğu söylenebilir.

Öncelikle “bir zihne sahip olan bir varlık ya da yapı” “zihinsellik” kavramının açıklığa kavuşturulması sorunu vardır. Bir şeyin zihin sahibi sayılması, zihinsellik kazanması için gereken şartlar nelerdir? Makineler, yani bilgisayarlar ve robotlar da bizim gibi bir zihne sahip midir? Zihinsellik kavramı belli tek bir yanıtla cevaplanamayacak kadar karmaşık ve genel bir sorunsaldır.

İnanç zihin felsefesinde bilgi ile ilişkisi bağlamında ele alınır ve insanın duyumlar, sezgiler ya da hisler yoluyla algıladığı ve kavramlaştırdığı bir olgu olarak tanımlanabilir.

İkinci büyük sorun, belli zihinsel niteliklere, zihinsel olaylara ve durumlara, durumların birbirleriyle ilişkilerine ilişkindir. Kızgınlık, kıskançlık gibi duygular mutlaka hissedilmiş olma özelliğini taşımak zorunda mıdır? Bu duygular aynı zamanda inanç gibi bilişsel bir özelliğe de sahip midirler? Bir şeyin varlığına veya bilgisine inanmamız ne demektir.

Üçüncü sorunsal, zihinsel ve fiziksel niteliklere ilişkindir. Bu sorunsal, Descartes tarafından 300 yıl kadar önce ortaya atıldığından beri, zihin felsefesinin temel sorunsallarından birisi olan “zihin-beden sorunu”dur. Zihin-beden sorunu, insan varlığının özünde, salt fiziksel bir varlık mı, yoksa özünde düşünen bir varlık mı olduğu sorunudur. Bu sorun zihinsel yanımız ve fiziksel varlığımız arasındaki ya da daha genel olarak, zihinsel ve fiziksel nitelikler arasındaki ilişkiyi açık hale getirme ve anlaşılır kılma sorunudur.

Zihin Felsefesinin Diğer Felsefe Disiplinleri Arasındaki Yeri

Zihin felsefesi genel olarak felsefe içinde merkezi bir yere sahiptir; zihin kavramı zihin felsefesinin temel kavramı olmakla beraber epistemoloji (bilgi kuramı), metafizik ve dil felsefesinin de temel kavramlarından biridir. Zihin felsefesi felsefenin diğer disiplinleriyle birçok noktada kesişir. Örneğin; sanat felsefesi estetik yaşantılarla, etik ahlaki yaşantılar, bilgi kuramı duyum yaşantısıyla, hukuk felsefesi güdüler ve niyetlerle ve din felsefesi mistik deneyimlerle ilgilendiği gibi, aynı zamanda zihin felsefesiyle örtüşür.

Zihin felsefesinin büyük oranda örtüştüğü alanlardan birisi dil felsefesidir. Dil felsefesi ve zihin felsefesinin kesişim noktası, dilin düşünme için gerekli olup olmadığı konusunda ortaya çıkar.

Geleneksel olarak bütün felsefenin kökü sayılan metafizik gerçekliğin temel yapısının sistematik bir incelemesidir. Metafiziğin en önemli alt dallarından birisi, varlığın hangi genel kategoriler içinde var olduğunu ya da var olabileceğini inceleyen ontolojidir. Zihin felsefesi, deneyimin öznelerinin ontolojik konumları ve daha geniş var olanlar skalasındaki yerleri hakkında yorumlarda bulunur.

Yunanca on sözcüğünden, yani “olmak” fiiline eşdeğer olan einai fiilinin çekiminden türetilmiş olan ontoloji terimi, varlık kuramı demektir. Var olanın bilimi olarak tanımlanan ontoloji Aristoteles’in ilk felsefenin görevi olarak belirlediği varlık nedir, varlığın özü nedir gibi sorular üzerinde yoğunlaşır.

Zihin felsefesinin esas ilgisi, ana sorumluluğu, bilincin ve belli zihinsel olguların kavramlarının çözümlenmesidir. Psikolojinin esas ilgisiyse kavramların, kendilerinin kavramsal olarak incelenmesinden ziyade, bu kavramların ifade ettiği olguların deneysel olarak incelenmesidir.

Zihin Felsefesinin Temel Kavramları

Zihin kavramı: Zihin denince akla ilk gelen şey onun fiziksel olmayan bir şey, daha doğrusu düşünme kapasitesine sahip bir şey olduğudur. Düşünme kapasitesine sahip olmak, bir zihin sahibi olmak için hem gerekli, hem de yeterli koşuldur, çünkü eğer bir şey varsa bu şey, düşünme kapasitesine sahipse ya da bilinçli olma kapasitesine sahipse bunun mantıksal sonucu, hiç değilse bir zihnin var olduğudur.

Zihnin üç temel kapasiteye sahip olduğunu söyleyebiliriz; bunlar “biliş” (bilme), “duygulanım” (duygular) ve “istenç” (isteme) olarak sıralanabilir. Biliş içsel ve dışsal bilgi kaynaklarını, her türlü bilme edimini içerir. Duygulanım bedensel duyumlar, duygu ve hisler kadar kişilik özelliklerini de barındırır. İstenç alanı, bir eyleyici olarak, öznenin sahip olduğu arzular, güdüler, kararlar, niyetler, çabalamalar, eylemeler, yapar gibi görünmeler gibi, edimler ve davranış özellikleridir.

Bu kapasiteler çeşitli zihinsel olguların varlığını açıklamaya yarar. Ayrıca zihinsel olgular, sadece üç kapasitenin altına alınamayacak kadar çeşitlilik göstermektedir.

Bu sınıflandırmanın aynı başlık altında birbirinden son derece farklı zihinsel olguları bir araya getirmek gibi de bir sakıncası vardır.

Günümüzde zihin felsefesindeki genel eğilim, herhangi bir sınıflandırma yapmaktan kaçınmak yönündedir. Çağdaş zihin felsefesinin en önemli katkılarından birisi, geçmişte aynı türden olduğu düşünülen zihinsel olgular arasındaki önemli farklılıkları göz önüne getirmek olmuştur.

Zihinsel olgular, birbiriyle çakışan, örtüşen, birbirine paralel giden ve ayrılan geniş bir bağlantılar bütünü olarak düşünülebilir. Böylesi bir bağlantılar bütününde çakışma noktaları olması kaçınılmazdır.

Düşünme kavramı: Düşünme tamamen zihinsel bir eylemdir. Düşünmenin büyük oranda dilde, bir dil aracılığıyla gerçekleştiği düşünülür. Düşünme “neyin düşünüldüğü” ve “ne düşündüğünü düşünme” olarak iki farklı anlamda ele alınabilir. Düşünülen şeyin doğru ya da yanlış olmasına bağlı olarak, düşünme de doğru ya da yanlış olabilir. Eğer düşünce varsa mutlaka üzerinde düşünülen bir şey de vardır.

Bilinç kavramı: Bir şeyi görmek, o şeyin bilincinde olmayı, onun farkında olmayı gerektirir. Göz bebeklerine gelen fizyolojik uyaran, yani ışık dalgaları, edilgin bir şekilde, nesneden gözbebeğine doğru iletilir. Ama kişinin nesnenin bilincinde olması aksi yönde gerçekleşir. Daha genel olarak, yalnızca sesler değil onların duyulması, yalnızca kokular değil onların koklanması, yalnızca dokunma, acı duyumu değil ama onların hissedilmesi de vardır. Ve bir şeyi duymak, koklamak, hissetmek vb. saf bilinçlilik durumunu ifade eder.

Öznellik kavramı: Gerçek ya da olanaklı bütün zihinsel şeylerin deneyimlenmesini içeren bir terim olarak özne terimi ortaya atılabilir. Özne terimi burada, geniş anlamda duyum, algılama ve düşünme eylemlerini kapsayan, her türlü deneyimi yaşayan bir birey olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, zihin felsefesinin genel olarak deneyimin öznelerinin felsefi olarak ne olduklarının, nasıl var olabildiklerinin ve diğer varlıklarla nasıl ilişkili olduklarının incelenmesi olduğu söylenebilir. Deneyimler yaşamak, özne olmak için hem gerekli, hem de yeterli koşuldur. Eğer bir şey bir deneyim yaşıyorsa bunun mantıksal olarak zorunlu sonucu, o şeyin bir özne olduğudur. Öznellik, kısmen kendimizi olduğumuz kişi olarak gözlememize, kısmen de olduğumuz kişi olmamıza bağlıdır.

Bireysellik kavramı: Bireysellik, en genel anlamda “bir birey olmak”tır. Bir birey olmak, kişinin olduğu kişi olmasıdır. Bireysellik sorunu kişinin kendi varoluşu sorunudur. Her şeyin kendi kendisiyle özdeş olması gereklidir. Yani, her bir şeyin yalnızca kendi olduğu şey olması ve başka bir şey olmaması mantıksal bir zorunluluktur. Bu bireyler için de geçerlidir.

Kendilik kavramı: Kendilik kendi kendisinin bilincinde olan bir bireyin durumunu ifade eder.

Yani, bir kendilik, bir birey olduğunun bilincinde olan bir bireydir. Kendilik olmanın yeterli koşulu, bir bireyin kendi olduğu birey olduğunun bilincinde olması ve bunun bilincinde olan birey olduğunun bilincinde olmasıdır.

Zihinsel Olanın Bir İşareti Var Mıdır?

Felsefeciler tarafından, zihinselliğin işareti olarak, zihinsel olguları ve nitelikleri zihinsel olmayandan ayıracak bir ölçüt olarak, çeşitli özellikler ortaya atılmıştır.

Epistemolojik Ölçüt: Dişinizdeki bir çürük nedeniyle şiddetli bir diş ağrısı çektiğinizi düşünün. Dişinizin durumu değil, ama yaşadığınız diş ağrısı zihinsel bir olaydır. Bu ayrımın temeli nedir? Ayrım, iki olgunun bilgisini elde etme yolumuzdaki farklılıktan kaynaklanır:

Doğrudan (veya dolaysız) Bilgi: “Dişinin ağrıdığını nasıl biliyorsun?” sorusuna vereceğimiz cevap “sadece biliyorum” olur. Dişinizin ağrıdığı bilgisi, bu anlamda, doğrudan ve dolaysızdır. Ama dişinizin fiziksel durumuna ilişkin bilginiz kanıta, genellikle de dişçi tarafından verilen kanıta dayanır.

Kişiye Özel Olma ya da Birinci Şahıs Önceliği: Önceki eleştiriye verilebilecek olası bir cevap, kendi zihinsel durumlarımızın bizim için özel olduğunu, yani herkesin bildiği gibi, belli bir zihinsel duruma, onu deneyimleyen öznenin kendisi tarafından erişilebileceğini hatırlatmaktır. Diş ağrısı durumunda, böylesi bir öncelikli durumda olan kişi dişçiniz değil, sadece sizsiniz. Belli zihinsel olayların bilgisi birinci şahıs ve üçüncü şahıs arasında bir asimetri gösterir. Oysa fiziksel olayların veya durumların bilgisi böyle bir asimetri göstermez.

Yanılmazlık ve Kişiye Özel Olma: Zihinsel olaylar veya en azından acı, ağrı ya da diğer duyumlar söz konusu olduğunda, kişi onları deneyimleyenin kendisi mi yoksa başkası mı olduğu konusunda hata yapmaz. Zihinsel olayların, kişinin kendisi için, özel olmasının temelinde bu fikir vardır. “Kendine özel olma” yanılmaz olmanın karşıtıdır. Bir durum ya da olay meydana geldiğinde, kişi onun meydana geldiğine inanıyorsa aslında daha doğrusu, onun meydana geldiğini biliyorsa o durumda o olay zorunlu olarak kişiye özeldir.

Her zihinsel olayın ve durumun bilgisel özelliklere sahip olmadığı açıktır. İlk olarak, davranışlarını etkilediği besbelli olduğu halde, kişinin farkında olmadığı, hatta üzerinde düşündüğünde o zihinsel durumları yaşadığını reddettiği “bilinçdışı” veya “bilinçaltı” (Freud bilinci buzdağına benzeterek bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı olarak üç katmandan oluşan bir zihin modeli ortaya koymuştur. Buzdağının su yüzeyinden görünen kısmı olan bilinç kişinin bilincinde olduğu, yani farkındalık eşiğinin üstünde kalan her türlü düşünce ve algılardır. Bilinçaltı, buzdağında su seviyesinin hemen altıdır ve kişinin o an bilincinde olmasa da hemen bilince taşıyabileceği anıları ve dünyaya ilişkin bilgileridir. Bilinçdışıysa buzdağının suyun altında geri kalan kısmıdır ve kişinin bilincinde ya da farkında olmadığı korkular, cinsel ve saldırgan dürtüler, mantık dışı istekler, arzular, utanç verici deneyimleri barındırır.) inançlar, duygular gibi psikolojik durumlar olduğunu biliyoruz. İkinci olarak, her zaman hissettiğimiz duygunun gerçekten ne olduğunu örneğin utanma mı, pişmanlık mı yoksa vicdan azabı mı olduğunu, ya da imrenme mi kıskançlık mı yoksa kızgınlık mı olduğunu tam olarak bilmek kolay değildir.

Uzamsal Olmayan Bir Şey Olarak Zihinsel Olmak : René Descartes 17. yüzyılda zihinsel olanı özsel olarak düşünürken maddesel olanı da özsel olarak, uzamsal bir şey olarak ayırmıştır. Descartes’a göre, bunun doğal sonucu zihinselin, özsel olarak uzamsal olmayan bir şey olması, maddesel olanın da özsel olarak, düşünme kapasitesinden yoksun olmasıdır. Birçok fizikalizm yanlısı filozof, zihinsel olanın, düşünme olarak tanımlanabileceğini kabul ederken bu sonucu reddeder. Ancak belki de zihinsel olanın uzamsal olmadığı fikri, fizikalizm sorusunu açık bırakacak şekilde geliştirilebilir.

Uzamsal olmama ölçütü, ancak Kartezyen zihin beden ayrı mı kabul edilirse işe yaramaktadır.

Zihinsel Olmanın Ölçütü Olarak Yönelimsellik: Zihinsel olanı fiziksel olandan ayıran bir diğer önemli farklılık, zihinsel olanın belli bir nesneye yönelmiş olması, nesnesinin veya içeriğinin, mutlaka var olan bir şey olması gerekmemesidir. Gerçekte var olmayan bir şeyi yalnızca araştırmakla kalmayız, bazen ona inanırız, hakkında düşünürüz, yazarız, hatta var olmayan bir şeye âşık bile oluruz. Avusturyalı filozof Franz Brentano, zihinselliğin bu özelliğini, psikolojik olguların “yönelimsel olarak varoluştan yoksun olması” olarak betimlemiştir ve bu özelliğin zihinsel olanla fiziksel olanı ayıran özellik olduğunu iddia etmiştir. Zihinsel olanın böyle var olmayabilen bir nesnesinin ve içeriğinin olması ya da bir nesneye yönelmiş olması özelliğine “yönelimsellik” adı verilir. Yönelimsellik kavramı, temsil edici yönelimsellik ve içeriksel yönelimsellik olarak ikiye ayrılabilir. Temsil edici yönelimsellik; düşüncelerimizin, inançlarımızın, niyetlerimizin vb. “bir şey hakkında olmaları” ile ilgilidir. İçeriksel yönelimsellik, önemli bir olguyla yani inançlar, umutlar ve niyetler gibi zihinsel durumların, genellikle önermeler içinde ifade edilmesiyle bağlantılıdır.

Ama yönelimsellik tek başına zihinsellik işareti olarak alınabilir mi? Burada en az iki güçlük vardır. Bunlardan ilki, bazı zihinsel olguların, özellikle acı, ağrı, gıdıklanma gibi duyumların, yönelimsellik tiplerinden hiç birine uyuyor gibi görünmemeleridir. Ağrı duyumu ne bir şey “hakkında” dır, ne de inançların ya da niyetlerin sahip olduğu gibi bir içeriği vardır. İkinci olarak, zihinsel durumların yönelimsellik gösteren tek şey olmadıkları söylenebilir. Özellikle, kelimeler ve cümleler şeyleri temsil ederler, içeriğe, anlama sahiptirler.

Zihinlerimizin zihinsel durumlarımızın sahip olduğu hakiki ve içsel yönelimsellikle kendi başına yönelimselliğe sahip olmayan nesnelere, durumlara atıfta bulunduğumuz uydurma ya da türetilmiş yönelimsellik arasında ayrım yapabiliriz. Bazı fiziksel sistemlerin şeylere atıfta bulunduğu, olgu durumlarını temsil ettiği ve anlamları olduğu söylenebildiği ölçüde zihinsellik gösterdikleri kabul edilmeli, o temelde değerlendirilmelidirler.

Çözümsüz Bir Bilmece: “Zihinselliğin işareti” olarak yukarıdaki adayları gözden geçirdiğimizde, zihinsellik kavramımızın homojen olmadığını, aksine birçok görüşü içinde barındırdığını görüyoruz. Bu görüşlerden bazıları birbiriyle oldukça ilintilidir. Ama bilgiye erişmenin kişi için özel olmasıyla uzamsal olmama arasında olduğu gibi, diğer bazı görüşlerse birbirinden bağımsız gibi görünmektedir. Standart olarak, iki genel zihinsel olgu sınıfı olduğu kabul edilir: Acı, ağrı ya da renk ve dokunma algısı gibi duyumsal veya algılanmış nitelikler (qualia) ve inançlar, arzular, niyetler gibi yönelimsel durumlar. Duyumsal ya da niteliksel durumlar, doğrudan erişim, kişiye özel olma gibi, zihinselliğin epistemolojik ölçütünü karşılayan durumlara örnek oluştururken yönelimsel durumlar, yönelimsellik ölçütünü karşılayan zihinsel durumların örneklerini içerir.