Ünite 2: Yunan ve Latin Edebiyatı

Giriş

Edebiyatı geniş anlamıyla, gündelik işler, pratik amaçlar dışında üretilmiş yazılı ürünlerin toplamı anlamında alıyoruz. Zaten bugünkü anlamıyla aşkın kavramlar olarak ‘‘sanat, edebiyat” çok sonraları Aydınlanma Çağında 18. yüzyılda yaratılmıştır. Yunanlılardan beri tek tek yazılı edebiyat türlerinin adı kullanılıyordu, hepsini kapsayacak ortak bir terim yoktu, ortak terim ancak düşünürlerin ürünü olabilirdi.

Yunan dünyası başlangıçların yeridir, aynı zamanda çok üstün insan yaratılarının yeridir. Biz 19. yüzyılda oluşan modern devlet kurumları içerisinde, teknoloji toplumunda yaşıyoruz: ulus devletler, belirli bir dünya görüşü aşılayan zorunlu öğretim, her tarafta, elimizde, evimizde makinalar, teknoloji vs. Bunların hiçbirinin bulunmadığı bizimkinden temelde çok başka bir dünya tasarlamamız gerek, bunun için toplumsal siyasal yapıyla ilgili ek bilgiler edinmemiz gerekir. Yunan ve Roma Çağı bizimkinden başka bir uygarlık olmakla birlikte düşünce ifade tarzları çok modern olabilmektedir. Modern öncesi toplumlarda edebiyat çok farklı işlevler üstlenmiştir, örneğin toplulukların kimliğini belirler; davranış, düşünüş modellerinin baş kaynağıdır, eğitimli olabilmenin koşuludur. Dolayısıyla bu uygarlıkların kimi yönlerini, ürünlerini tanırken bunların Eski Çağdaki alıcılarının kimler olduğunu, hangi toplumsal ilişki tarzlarıyla bu ürünlerle karşılaştıklarını düşünmeliyiz.

Yunan Edebiyatının İlk Türleri

Şimdi Yunan edebiyatının en eski örneği, Batı edebiyatının da kurucu metni olan Homeros destanlarını ele alalım. Bu destanlar sadece üstün bir edebiyat ürünü olmakla kalmamış ortak Yunan kimliğinin, kültürel belleğinin oluşmasını da sağlamıştır.

Homeros’un İlyada ile Odysseia destanları, Yunanca edebiyatın en eski örneğidir. Bunlar dünya edebiyatının da en seçkin örneklerindendir; hem Yunan dünyasının kurucu metinleri, hem de Batı edebiyatının temel metinleridir. Kurucu metinden kasıt Tevrat ile Buddha’nın metinleri başka Eski Çağ kavimlerinde nasıl bir yer tutuyorsa benzer bir güce sahip olmasıdır: hakikatlerin toplamı, bir insan ideali, topluluk kimliğini oluşturan bağ. Dolayısıyla bu destanlar edebiyatın ötesinde de bir işlev taşımıştır.

Homeros destanları İÖ 8. yüzyıl ortalarında Ege kıyılarında bugünkü haline büründü. Şairi, şairleri kimdi, bu konuda Eski Çağda da bir şey bilinmiyordu. Şair destanlarında hiçbir zaman ‘ben’ diye kendinden söz etmez, Eski Çağda destanın şairi hakkında efsaneler üretilmiştir; Ege kıyılarından, İyonya’dan, şehirlerden, adalardan onu sahiplenen bir düzine kent vardır. İskenderiye çağında ise tapınağı, tapısıyla bir tanrı haline getirilmiştir. İskenderiye çağında destan sırasıyla on beş bin dize ile on iki bin dize içeren yirmi dörder bölüme ayrıldı. Çanakkale boğazının girişindeki Troya beyliğinin bir başka adı İlion’dur; İlyada İlion’un destanı demektir. Destan Yunanistan’dan gelen Akha beylerinin müttefik ordularının dokuz yıldır kuşatması altında olan Troya’da geçer, toplamda 52 gün ama asıl bir hafta anlatılır.

Odysseia ise Odysseus’un destanıdır. Bu destan da serüvenin ortasından başlar, Troya’nın düşmesinin üzerinden 10 yıl geçmiştir, şehrin yağmalanması sırasında bazılarının yaptığı saygısızlıklara karşılık olarak tanrıça Athena savaşçıların yurtlarına dönüşünü geciktirmiştir. Ben-öyküsel anlatı ilkine göre büyük yer tutar.

Kısaca bazı tarihsel verilerden söz edelim. Destan İÖ 8. yüzyılda bugünkü haline büründü, kendi çağından birçok öğe taşımasına rağmen, aslında 400 yüzyıl önce kapanan bir çağın dünyasını aktarır. Hitit tabletlerinde Troya’nın izlerine rastlanır. Troya’nın Akdeniz’in en gönençli, ileri toplumu olduğunu arkeoloji kanıtlamıştır. Bu dünyaya Tunç Çağı denir, büyük bir alt üst oluşla İÖ.1200 sıralarında Doğu Akdeniz’de Mısır Hitit gibi büyük merkezi imparatorluklar sarsılır, bunlar arasında Akha beylerinin hisarları, uygarlığı da vardır. Sarayların yönetim aygıtı, her şeyiyle, zanaatleri, hece yazısı, mimarisiyle birlikte ortadan kalkar, nüfus çok azalır. Birkaç yüzyıl çok geri düzeyde hayvancı topluluklar varlığını sürdürürken Homeros çağında çok yönlü bir dönüşüme rastlarız. Homeros’un destanlarının bugünkü biçimine kavuştuğu İÖ 8. yüzyılda henüz ne Yunan heykeli diye bir şey vardı ne mermer tapınak ne yazılı edebiyat ne de felsefe. Ama büyük bir atılım içerisindeydiler. İlk defa Fenikelilerden alfabetik yazıyı aldılar. Fenikelilerden öğrendikleri denizcilik sayesinde, kıraç Yunan anakarasından çıkıp Akdeniz çevresinde yüzlerce koloni kurdular, Olimpiyat oyunları kuruldu.

Baştan sona altı birimli destan vezniyle oluşturulmuş olan destanların üslubu hıza, ifade ve düşüncedeki açıklığa, doğrudanlığa, zorlamasızlığa, somutluğa dayanır. Anlatı asla tekdüzeliğe düşmeden hızla devinir, anlatının yarısını doğrudan aktarılan konuşmalar oluşturur. Aristoteles, Troya savaşını işleyen diğer destanların aksine Homeros’un yapıtı tek bir tema çevresinde tasarlamasını benzersiz bulur. Daha sonraki yazılı kültür ürünü destanlarda, örneğin en büyük Roma destanı Vergilius’un destanında Roma’nın yüceltilmesi, Dante’de dinsel kaygılar bulunurken Homeros destanının odağında sadece dramatik eylem bulunur. Avrupa kültürel belleğinin köşe taşları olan bu şairlere ilerde değineceğiz. Hint dünyasında ya da Türk dünyasında daha uzun destanlara rastlanır, ancak başka destanlarla karşılaştırma yapanlar, anlatı ve söylem düzeyinde onun kadar işlenmiş, zengin yapıta rastlamamıştır. Bunu İÖ 8. yüzyılın fakir maddi şartlarıyla karşılaştırınca, şaşkınlığımız bir kat daha artar; henüz Yunan uygarlığı denince akla gelen heykel, tapınak, vazo resimleri gibi hiçbir öğenin ortaya çıkmadığı bir dünyadayızdır, örneğin konutları basit kerpiç evlerdir.

Şiir geleneği Yunanlılara insan idealleri, ifade biçimleri, düşünme tarzı dağarı sağlamıştır. Zaten İÖ 5. yüzyıla yani Klasik çağa kadar bir düzyazı geleneğinin varlığından söz edemeyiz. Kentler geçmişlerini Homeros’a, oradaki kahramanlara dayandırmışlardır, yani başka bir resmi geçmiş anlatısı bulunmayan dünyalarında geçmiş destan ve mitoslardan ibarettir. 19. yüzyıl Homeros’u, Yunan Klasik çağının göz kamaştırıcı edebiyat, sanat ve felsefe başarılarını açıklama araçlarından yoksundu, henüz günümüz insan bilimleri emekleme çağındaydı, onun için bu başarılara ‘‘Yunan mucizesi’ ’derdi; ille bir mucizeden söz edilecekse “Homeros mucizesi” denebilir. Hatta Orta Çağın sonlarından itibaren bir dizi kavim, halk, şehir, hatta hanedan kurucu ata olarak Troya savaşından kahramanları gösterir; Tevrat’ın sağladığı geçmiş çerçevesine bir de bu eklenmiştir.

Klasik Çağ, İskenderiye Çağı

Yunan Klasik çağı, insanlık tarihinde gerçekten benzersiz bir yaratıcılık dönemidir. İÖ 5. ve 4. yüzyıllarda, sonraki kuşakların hep örnek alacakları; edebiyat, sanat, felsefe alanlarında Batı’da 19. yüzyıl sonuna kadar aşılmaz sayılan entelektüel standartlar yaratılmıştır. Bu standartlar donuk, kitabi bilgiye değil canlı, gerçek söze dayanır. Bu yapıtlarda özel bir yalınlık, denge, uyum, doğallık kendini gösterir. Mimarlıktan, heykelden, vazo resimlerine, tragedya komedya gibi yeni edebiyat türlerine, seçkin bir düzyazı geleneğinin doğuşuna, Avrupa düşüncesinin iki ayağı olan Platon ile Aristoteles düşüncesine uzanan bir atılım gözlenir. Bu atılımın merkezi Atina’dır. Atina İÖ 5. yüzyıla sanatı, siyasal önderliği ve felsefecileriyle damgasını vurmuştur. Perikles’in önderliğinde en parlak çağını yaşamıştır. Klasik Atina yüksek düzeyde kentleşmişti, zanaat, eğitim ve sanatta bağımsız Yunan şehirleri dünyasının önderi olmuştu. Bu siyasal toplumsal yapı, farklı ölçülerde Yunan-Roma çağında da bütün Akdeniz için bir model oluşturmuştur. Batıda, bu ölçüde olmasa da yaratıcılıkla dolup taşan 14-15. yüzyıl Floransası ile 19. yüzyıl sonu kimi Avrupa şehirleri sayılabilir, bu diğer örnekler, gücünü hep Yunan-Roma dünyasıyla yenilenmiş bir tarzda ilişki kurmaktan almıştır.

Tragedya ve komedya türleri İÖ 5. yüzyıl Atinasının bir icadıdır, dolayısıyla yazarları da Atina yurttaşıdır. Bir bayramın parçası olarak yapıtlar arasında bir yarışma yapılırdı. Bu icadın üzerinden henüz bir yüzyıl geçmemişken tiyatro, mimarisiyle, bayramıyla birçok Yunan kentince benimsenmişti. Bu kadar kolay benimsenmesini sağlayan şey, ortak bir toplumsal kültürün, şiir geleneğinin varlığı olmalıdır. Tragedya en kalabalık yurttaş topluluğunun katıldığı kamusal bir olaydır. Zorunlu olmayan temel eğitimin dışında kurumsal bir eğitimin söz konusu olmadığı bu dünyada, tragedya bir eğitim kurumu işlevi üstlenmiştir. Seyirciler arasında siyasal yaşamda yeri olmayan kadınlar da bulunur.

Artık komedyaya geçebiliriz. Atina’da kurumlaşmasından önce Sicilya’da Peloponnesos’da bir takım gülünç, meddahımsı oyunların yazılıp oynandığını vazo resimlerinden biliyoruz, ama bunlarda o 24 kişilik kalabalık koro öğesi bulunmaz. Atina’da İÖ 5. yüzyıl başında beş komedyanın yarıştığı gösteri, sadece tragedya yarışmaları içerisinde yer alıyordu; yüzyılın ikinci yarısında ise sadece komedyalar için kışın ayrı bir yerde – neresi bilinemiyor- başlı başına bir bayram oluşturuldu. Komedya yarışmaları İÖ 2. yüzyıla kadar sürdürüldü. Oyuncu sayısı üçtür, tragedyadaki gibi nalın giyer, maske takarlar. Eski komedyaya özgü olan parabasis kesiminde, koro şairin sesine bürünüp öne çıkar, doğrudan seyirciye seslenerek oyun yanılsaması kesintiye uğratır, koro şairin sesi olarak yazarlığı vs. hakkında içini döker, bunu bir konuşmayla, bir şiirle yapar. Aynı komedyada birden çok parabasise de rastlanabilir, yeni komedyada koronun ortadan kalkmasına koşut olarak bu kesim de ortadan kalkar, Aristofanes’te bu geçişe tanık oluyoruz. Episodos’ta tekrar o parlak fikrin uygulamasına dönülür. Çıkış bölümü Dionysos’a seslenen, hep bir şenlikle, şölenle tamamlanan mutlu sondur. Aşağı yukarı 1000 kadar eser adı ile düzinelerce şair adı bilsek de aşağıda anacağımız bir avuç örnek var elimizde.

Klasik çağın ilk yarısında sadece doğa incelemeleri yapan düşünürler dönemi kapanmış, Hippokrates okulunun bilimsel tıp anlayışı ortaya çıkmıştır. Aslında nedensellik düşüncesini ilk defa doğa düşünürlerinde değil tıp metinlerinde görüyoruz. Bu araştırmacılar yöntemlerinde iddialıdırlar tıbbın hakikate erişmekte düşünürlerden, doğa araştırmacılarından daha sağlam bir yöntem sunduğunu belirtirler. Yüzyıl ortalarında tarih yazımı ortaya çıkar, aynı sıralarda lirik şiirin de dönemi kapanmıştır, sahneyi Atina icadı olan tragedya ile komedya doldurmuştur.

Büyük İskender İÖ 323 yılında Babil’de öldüğünde bütün bir Yunan dünyasının çehresinin değiştirdiği gibi Doğu Akdeniz’den Himalayalar’a kadar dünyanın da çehresini de değiştirmişti. Onun açtığı bu çağa İÖ 3yy ile İÖ 1yy arasına İskenderiye çağı, ya da Hellenistik Çağ denir; ondan sonra Roma Çağı başlayacak Antik Çağ onunla sona erecektir. Makedonya kralının oğlu İskender’in 14 yaşındaki öğretmeni Aristoteles idi. Temel eğitim konusu olan Homeros destanlarını onunla öğrenmişti. Zaten babası zamanında başlayan süreçle Yunanistan anakarasında bağımsız kent kalmamıştı. Çok genç yaşında askeri sefer yapmak üzere Çanakkale boğazından birkaç on bin kişilik ordusuyla geçti. Troya yakınında kendisine örnek aldığı Akhilleus’un mezarı başında kurban kesti. Pers imparatorluğunu yıktı, Mısır’ı fethetti, Himalaya dağlarına dayandı. Yıllar süren bu seferde ordunun seçkin askerlerini siyasal bir proje olarak yerel egemenlerin kızlarıyla evlendiriyordu. Türkistan’da Afganistan’da Yunan tarzı şehirler kuruldu. Anısı Doğu Akdeniz’de sürüp gitti, Eski Çağ’ın sonlarında en çok dile çevrilen kitap bir Büyük İskender efsanesiydi. İskendernameler İran’da Osmanlı’da da yazılageldi. İskenderiye çağı Roma’dan önceki ilk küreselleşme sayılabilir. Çok dilli, çok kültürlü bu farklı bölgelerde yerleşen tek bir tarzda siyasal egemenlik sonucunda Yunan dili, kültürü ortak yüksek kültür olarak benimsendi. Örneğin Afganistan’da Pakistan’da Yunan kentleri kuruldu. Milattan sonraki ilk yüzyıllarda Kuşan krallığında Buddha’yla ilgili heykeller, kabartmalar yapılmaya başlandı, ilk dönemlerinde bunlar Yunan-Roma sanatı özellikleri gösterir. Makedonlar Homeros çeşnili eski bir Yunanca konuşsalar da Yunanlıların gözünde siyasal toplumsal yapıları Polis olmadığından Yunanlı sayılmazlardı. Kendisinden sonra generalleri bu geniş coğrafyayı bölüşüp krallık hanedanları kurdular. Çok geniş bir coğrafyada Yunanca adım adım kültür dili haline geldi. Bu çağda birkaç edebiyat türü yaratıldı, asıl başarı önceki çağların bilgi birikimini sınıflandırılması ve yeni bilgi dallarıyla bunun değerlendirilmesidir.

Latin Edebiyatı

Latince edebiyatı, Roma’nın küçük bir köyden dünya egemeni oluşunu, Batı edebiyatları üzerindeki muazzam oluşturucu gücünü göz önüne almadan incelemek olanaksızdır. Roma’nın kuruluş efsanesi, İÖ 8. yüzyıl ortalarında Troya’dan kaçan bir soydan gelen bir ikiz tarafından kurulduğunu aktarır. İÖ 500 yıllarına kadar yani Yunanlıların klasik çağına kadar, Romalılar Etrüsk krallarının egemenliği altındadır. İtalya’daki en yüksek uygarlığı yaratan Anadolu kökenli Etrüsk uygarlığını dili halâ çözülememiştir. Ardından gelen 500 yıl süren cumhuriyet döneminde siyasal bir büyüme, etkin bir devlet yapısı oluşturma öyküsüdür: bir dizi reform, sınıf çatışmaları, adım adım İtalya yarımadasındaki başka akraba diller konuşan bağımsız kentleri ele geçirme, İÖ 3. yüzyıl ortasından başlayıp yüz yıl süren Kuzey Afrika’da büyük bir Fenike devleti olan Kartaca ile savaşlarından sonra deniz gücü olarak Akdeniz egemenliği, ardından Yunan kentlerini, Doğu Akdeniz’i Mısır’ı fethetme. Cumhuriyetin son dönemlerinden başlayarak Yunan uygarlığının mimarisi, felsefesi, edebiyatı Roma uygarlığının yüksek kültürünü biçimlendirmiştir, fetheden fethedilmiştir. Milattan sonraki yüzyıllarda, Akdeniz’in dört yönünde dünya nüfusunun dörtte biri hukukuyla, kurumlarıyla kentleriyle Roma imparatorluğu altında yaşıyordu. Roma edebiyatının başlangıcı Yunan asıllı Livius Andronicus’un İÖ 3. yüzyıl ortalarında Homeros’un Odysseia destanını Latince bir vezinle çevirmesiyle başlar. Şair, soylu çocuklarının öğretmeniydi. Yunanca oyunları Latinceye uyarlayıp İÖ 240 yılında bir bayram çerçevesinde sahneleyerek Roma tiyatrosunun da başlatıcısı olmuştur. Tragedyadan çok komedya yazmıştır, eserlerinden kırıntılar kalmıştır. Daha eskilerden sadece Latince adlarını bildiğimiz geleneksel Roma seyirlik oyun türleri vardı. İÖ 4. yüzyıl ortalarında Roma’da süren veba salgınına tanrılara niyaz etmekle çare bulamamıştı, bunun üzerine insanları eğlendirmek üzere geleneksel bir oyun sahnelenmişti; bir takımın ettiği kaba saba sataşmalara diğer yarı doğaçlama cevap veriyordu. Hasat şenliklerinde, Roma’nın güneyinde konuşulan Latinceye akraba dillerde, kaba güldürüler, kavuklu pişekar oyununa yakın geleneksel türler vardı. Romalılar başlı başına tek bir edebiyat türü yaratmışlardır, bu Yunan satir oyunuyla ilgisi olmayan hiciv türü satura’dır, gerçi bunun da ardında bir Yunan yazarının şiir düzsöz karışımıyla yarattığı hiciv türünü de görmek gerekir. Livius Andronicus’un hemen ardından gelen Neavius ise daha çok komedya yazmıştır, bütün oyunları Yunan yeni komedyasından alınmadır. Yunanlılardan ödünç almadığı icat ettiği tarihsel oyun türünde Roma’nın geçmişinden toplu bellekte yer eden kişiler baş kişidirler. Ondan sonra bu tür tutunamamıştır, satura’yı da kullanmıştır. Birkaç yüksek kamu görevlisi yazdığı hicivlerden ötürü onu sürgüne yollamıştır, yazarın siyasal erkle ilişkisinde Yunanlılarda bulunmayan bu özellik devam edecektir. Onyıllardır Roma’nın baş düşmanı haline gelen Kartaca (Kuzey Afrika’da çok zengin bir Fenike krallığıdır) savaşlarını konu edinen destanı da ilk Latince destan sayılır, bunun tarihsel bir olayı konu edinmesine dikkat edilmelidir. Bunun ilk bölümlerinde ilerde değineceğimiz Roma’nın Troyalı kurucu kahramanı Aeneas’ın öyküsünü işlemiştir. Kendisi de 1. Kartaca savaşında askerdi. Latincenin hiçbir zaman destan geleneği olmamıştı, tarihsel anlatılarda mitolojik öğeler korunmuştu, bu da Roma edebiyatına özgü bir durumdur. Tragedyaları ise Eski Çağda şimdi değineceğimiz şairler ayarında görülmemiştir. İÖ 220 yılında doğan yeğeni Pacuvius sadece adlarını bildiğimiz otuz kadar Yunan usulü tragedyasını Latince yazmıştır, yine onun iki kuşak genç tragedya şairlerinin varlığını biliyoruz. İmparatorluk döneminde İÖ 2. yüzyılın son yarısı tragedyanın altın çağı olarak görülmüş, elde sadece kırıntılar var bu andığımız şairlerden. Destan türünde en büyük ilerleme Q. Ennius ile (İÖ 239-169) gerçekleşti. Yazdıklarından kırıntılar, parçalar kaldı. Tiyatro oyunlarının çoğu Yunan uyarlaması tragedyalardı. En etkili olmuş eseri Annales 18 bölümde baştan itibaren Roma’nın destansı vakayinamesiydi, bunlarda Roma deyim yerindeyse baş kişiydi. Kendinden önceki şairlerin yerel vezin kullanma geleneğini bırakıp Homeros’un altı birimli vezniyle yazdı. Birkaç yüzyıl sonra ilk üstün Latince şiirleri yazanlar onu Roma şiirinin kurucusu saydı. Komedyaya gelince, elimizdeki 26 tane eksiksiz Roma komedyası örneği var. Bunların hepsi Yunan yeni komedyasının çoğunlukla Menandros’unkilerin uyarlamasıdır, kişiler de Yunanca adlar taşır. Bunlardan 20 tanesi İÖ 184 yılında öldüğünden başka bir şey bilinmeyen T. M. Plautus’undur, oysa 130 komedya yazmış.