Ünite 5: Yenileşme Dönemi Osmanlı Diplomasisi: Karlofça’dan Nizam-ı Cedid’e (1699-1792)

Karlofça Sonrası Osmanlı Diplomasisinin Yeniden Şekillenmesi

Osmanlı Devleti tarihinin ilk ve en büyük toprak kayıplarını verdiği Karlofça Antlaşması sonrası uğradığı bunalımdan kurtulma gayreti içerisine girdi. Devlet kurumlarının ve toplumsal yapının değiştirilmesi ihtiyacı, belirgin bir şekilde, devlet erkânı tarafından da kabul görmeye başlamıştı. Bu değişimin ilk emaresi Karlofça’dan sonra askerî unsurlar kadar kalem ehlinin de devletin hem iç hem de dış politikalarının belirlenmesinde etkin olmasıdır. XVIII. yüzyılın ilk yıllarında bürokrasinin temel taşları olan kalem ehlinin öne çıkmasında, başarılı bir murahhas olarak Karlofça’da Avrupalı kurt diplomatlarla masa başında Osmanlıyı temsil eden dönemin Reisülküttabı Mehmed Rami Efendi’nin önemli bir rolü vardır. Böylece Osmanlılarda dış politika alanında başarılı olan devlet çalışanlarının en üst seviyelere kadar çıkabilmelerinin önü açıldı. Karlofça’dan hemen sonra Mehmed Rami’nin reisülküttablıktan Sadrazamlığa getirilmesiyle bu süreç giderek güçlenmeye başlamış ve bundan sonra birçok reisülküttabın sadrazamlığa getirilmesinin yolu açılmış oldu. Böylece XVIII. yüzyıl Osmanlı diplomatlarının da ön plana çıkmaya başladığı bir dönem oldu. Karlofça, Osmanlı Devleti’nin sadece Hıristiyan Avrupa dünyasıyla olan ilişkilerinde bir dönüm noktası değil, içerde duraklama ve bozukluklar devrinin sona ermesi ve çöküş döneminin başlangıcı olarak görülür. Karlofça sonrasında devletin ayrılmaz parçaları olan geniş toprakların kaybedilmesi, Osmanlıların maneviyatını menfi bir şekilde etkiledi. Bundan dolayı XVIII. yüzyılda Osmanlılar, barışın korunması doğrultusunda bir dış politikayı çok daha belirgin bir biçimde takip ettiler. “Dar- ül İslam–Dar-ül Harb” ayrımına dayanan ve Avrupalı güçlerle mutlak bir savaş durumunu içeren dış politika ilkeleri teoride değişmese de, artık, uygulamada bir savunma durumu hâkim olmuş, aktif bir savaş durumu ve anlayışı geçerliliğini kaybetmiştir. Osmanlı tarihinde Avrupa tarzında ilk yenileşme hareketi ile birlikte diplomasi alanında Avrupa ile yakınlaşma III. Ahmed döneminde başladı. Avrupa tarzında yenileşme de büyük ölçüde Osmanlı diplomasisi kanalıyla gerçekleşmeye başladı. Karlofça sonrası Osmanlılar gibi Avrupa devletlerinin eski hasmane tutumlarında da değişiklikler ortaya çıktı. I. Petro’nun Balkanlardaki Ortodoks Osmanlı tebaasını kışkırtmaya yönelik propagandaları ile Rusların İstanbul Antlaşması’na aykırı olarak Dinyeper ve Azak cephelerinde yeni kaleler ile donanma yaptırmaları ve Kırım başta olmak üzere, sınırlara tacizde bulunmaları Osmanlı Devleti’ni 20 Aralık 1710 tarihinde ister istemez zoraki bir savaş kararı almaya itti. 20 Temmuz’da Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’nın idaresindeki ordu Rusları kuşatma altına aldı. Baltacı Mehmed Paşa, modern Rusya’nın kurucusunu ve ordusunu yok etme gibi yakaladığı bu tarihi fırsatı değerlendirecek kapasitede olmadığını gösterdi ve Rusların barış istekleri karşısında fazla dayanamadı. Neticede Baltacı Mehmed Paşa, Osmanlılar için çok uygun bir durumda, şaşılacak kadar hafif şartlarda 23 Temmuz 1711’de Prut Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma çerçevesinde Ruslar işgal etmiş oldukları tüm topraklar ile İstanbul Antlaşması’yla kaybedilen yerleri Osmanlılara geri verip, sınır kale ve istihkâmlarını yıkacaktılar. Rus tüccarların, Osmanlı topraklarında serbest ticaret yapmalarına izin verildi. Babıâli, Rusya ile İsveç arasında barış için arabuluculuk yapılıp İsveç Kralı XII. Şarl’ın ülkesine serbestçe dönmesini kararlaştırdı. Prut Osmanlılarda fetihçi ruhu yeniden canlandırdı ve Karlofça’da kaybedilen toprakların geri alınabileceği düşüncesinin taraftar kazanmasına yol açtı. Söz konusu düşünceyi savunan grubun önde gelen ismi Silahtar Damat Ali Paşa sadrazamlığa getirildi. Diğer taraftan Ruslarla işbirlikçilik yapan Eflak ve Boğdan’ın yerli voyvodaları yerine 110 yıl sürecek olan İstanbul’un Fenerli tüccar Rum ailelerinden seçilen idareciler buralara voyvoda olarak atanmaya başlandı. Bu durum Balkanlardaki Ortodoks Hıristiyan tebaanın Ruslar ile aralarındaki duygusal ve kültürel bağların kesin hatlarıyla ayrılmasına yol açtı. Bu gelişmeler Rusların Balkanlardaki nüfuzunu azaltmış ve Balkanlarda çıkartmak istedikleri isyan çabalarına büyük darbe vermiştir. Ancak Rusların Balkanlarda boşalttıkları yeri bu kez hemen Avusturya doldurmuştur. Prut ile Ruslara karşı üstünlüğün sağlanması Osmanlıları kaybedilen toprakların tekrar kazanılacağına inandırdığı gibi, Osmanlılar Avrupalı devletlerle teke tek kaldığında üstünlük kurabilmekteydi. Prut Savaşı’ndan önce I. Petro tarafından isyana teşvik edilen Karadağlılar tenkil edildi; ancak isyancı gruplar Venedik’e sığınıp Akdeniz’de korsanlık faaliyetlerinde bulunup Doğu Akdeniz havzasında bulunan seyri sefer halindeki ticaret ve hac gemilerine baskınlar düzenlemekteydiler. Bu tarz hareketler Karlofça hükümlerine aykırı olduğundan 8 Aralık 1714’de Venedik’e savaş ilan edildi ve Karlofça Antlaşması’nın genel havasının bozulduğu zannedilmesin diye bu gerekçeler 8 Mart 1715 tarihli bir mektupla Avusturya’ya bildirildi. Sadrazamın komutasında 1715 yılı yazında açılan seferlerde Mora ve çevresindeki adaların alınması Osmanlı kara ordusu ve donanmasının Venediklilere karşı büyük bir başarı kazanması Osmanlıların maneviyatını ve güvenlerini artırmıştı. Osmanlıların Karlofça kayıplarını geri alma girişimleri ayrı ayrı girdiği savaşlarda Rusya ve Venedik’e karşı başarılı olmuştu, ama devlet Avusturya- Venedik ikilisiyle giriştiği savaşlarda Avusturya cephesinde başarısız olup çok önemli lojistik ve stratejik merkezleri kaybetmek zorunda kalmıştır. Belgrad dâhil Kuzey Sırbistan ve Kuzey Bosna, Temeşvar ile Batı Eflak gibi önemli toprak kayıplarının yanında Katolik papazlara Osmanlı topraklarında geniş ayrıcalıklar veriliyordu. Ticarî imtiyazlarla Avusturya yabancı tüccarları koruyacak, imparatorluğun dilediği yerinde konsolosluklar açabilecekti. Pasarofça Antlaşması gösterdi ki yenilgi çok büyük değilse de önemliydi. Osmanlılar yalnız toprak ve insan kaybetmemişler, saygınlık ve morallerine de büyük bir darbe inmişti. Pasarofça’dan sonra artık Avrupa’ya karşı izlenecek dış politikada fütuhat yerine savunmaya yönelik bir diplomatik anlayış edinilmeye başlandı. Pasarofça sonrası, Osmanlı yöneticileri statükocu ve barışçı politikaları daha belirgin bir biçimde benimsemeye başlamışlardır.

Yumuşama Dönemi, Doğu Batı Karşılaşması ve Avrupa’ya Açılma

Damat İbrahim Paşa Pasarofça Antlaşması’nın imzalanmasını sağladıktan sonra kuzeyde Rus-İsveç savaşına karışmayacağına dair I. Petro’ya güvence verdi. Kırım Tatarlarının Lehistan topraklarına saldırmayacağına dair de Lehistan ve Avusturya ile antlaşmalar yaptı. Öte yandan Kırım Tatarlarını da Rusya ile savaşa yol açacak hareketlerde bulunmamaları için baskı altında tuttu. Pasarofça sonrası Osmanlıların Batı sınırlarında yeni bir denge oluşturduğu kanaati hâkim oldu. Osmanlı erkânı tarihinde ilk defa savaştan çok barışı kurmak ve korumak amacıyla Avrupa siyasetiyle yakından ilgilenmekteydi. Özellikle de, Damat İbrahim Paşa, Avrupa’yı tanımanın Osmanlı dış politikası ve ticareti için önemli olduğuna inanan ve fiilen adımları atan ilk sadrazamıydı. Bu doğrultuda İstanbul’daki Avrupa ülkelerinin diplomatik temsilcileriyle düzenli bir ilişki kurdu. XVIII. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlılar Avrupalılar ile karşılıklı olarak çok yakından tanışır oldular. Pasarofça sonrası Damat İbrahim Paşa sadaretinde eskiye nazaran dışarıya gönderilen elçilerin ve temsilcilerin sayıları ve icraatlarında artışlar görüldü. Fransa, Avusturya, Lehistan ve Rusya’ya giden bu elçiler yalnızca diplomatik ve ticarî görüşmelerde değil Avrupa diplomasisi, kültürü, sanatı, sanayisi, tarımıyla birlikte askerî ve teknolojik gücü hakkında bilgi edinmeye ve bunları birer rapor halinde sunmaya başladılar. Bu ülkelere giden elçilerden Osmanlı Devleti’nin aydınlanmasında en tesirli rapor Paris’e (1720-1721) giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’ninkidir. Bu eser, Osmanlı başkentinde bir Fransız modasının doğmasına yol açtığı gibi bu dönemde girişilen ıslahat hareketlerinde yönetici elit sınıfa esin kaynağı olmuştur. Böylece, Osmanlılarda diplomasi, Batı’ya sadece siyasal ve askerî değil aynı zamanda kültürel ve ideolojik bir köprü rolü oynamaya başlayacaktır. Bundan sonra Batı’ya gönderilen elçilerin çoğunluğu Batı uygarlığına ait maddi ve manevi unsurların Osmanlı’ya taşınmasında en önemli rolü oynayacaklardır. XVIII. yüzyılla birlikte, Osmanlıların Avrupalılarla diplomatik bağlar kurmaya olan ihtiyaçlarının artmasıyla yabancı elçilere uygulanan protokol kuralları ve gösterilen muamele değişmek zorunda kaldı. Sadece üst düzeyde değil aynı zamanda Osmanlıların önemli ticaret merkezi olan Avrupa şehirlerinde de konsoloslukların açılması bu sadrazam devrinde kararlaştırıldı ve Kazazcızade Ömer Efendi 1725’te Viyana’ya gönderildi. Bundan böyle Osmanlılar kendilerini Avrupa’dan tecrit etmeyerek onların iç gelişmelerinden haberdar olmaya ve batı arasında bir entegrasyonun ilk adımlarını da atmaya başladılar. Batıyla barış politikası yürütülmeye çalışıldığı sırada İbrahim Paşa’nın, Batı’da kaybedilen yerlerin İran’dan telafi etmek niyetiyle giriştiği savaşlar Osmanlılara pahalıya mal oldu. 1723-1725 yılları arasında kısa bir sürede Safevî İran’ın en önemli merkezleri ele geçirilmesi sebebiyle Osmanlılar Rusya ile de Kafkasya havzasında çatışmaya girmişlerdi. Ancak Batı da kaybedilen toprakların yerine Doğuda yeni toprakların kazanılması Osmanlıların maneviyatını tekrar yükseltmişti. 24 Haziran 1724’de yapılan İran Mukasemenamesi Antlaşması’yla Osmanlılarla Ruslar İran’ın taksimi için anlaştılar. Bu antlaşma gereğince Osmanlılar Gürcistan, Şirvan ve Azerbaycan’ı ellerinde tuttu. Rusya’nın da Kafkasya’nın Hazar bölgesindeki varlığı tanınmıştı. Genel olarak bu antlaşma ile Rusya ve Osmanlılar birbirleriyle savaşmaktan kurtuldukları gibi Batı İran topraklarını istekleri doğrultusunda ele geçirmiştiler. Her şeye rağmen Osmanlı erkânı ve İstanbul halkı Doğuda Şiî Safevîler üzerine galebe gelinmesinden hoşnut oldu. Ama İran’ın iç dengesi ve dolayısıyla dış siyaseti yeniden toparlanması karşısında Osmanlılar geri adım atacaklardı. Bu durum ise Patrona Halil İsyanı ile III. Ahmed’in tahtına; Damat İbrahim Paşa’nın ise canına mal olmuş ve 1 Ekim 1730’da I. Mahmud tahta çıkartılmıştır. I. Mahmud amcası III. Ahmed döneminde başlatılan yenilik hareketlerini ve diplomasi alanındaki politikalarını sürdürdü. Daha önce İsveç’le başlatılan savunmaya yönelik ittifak antlaşması 22 Aralık 1739’da imzalandı. Buna ilâveten Osmanlılar 7 Nisan 1740’da Sicilya Krallığı ile “dostluk ve seyrisefain antlaşmasını” imzaladı. Belgrad Antlaşmalarında faal bir rol oynayan Fransa elçisi Marquis de Villeneuve Babıâli nezdinde fevkalade bir nüfuz kazandı. Fransız elçisi kendi ülkesinin siyasî, iktisadî ve ticarî çıkarlarına yönelik olan bu hizmetlerine mukabil 28 Mayıs 1740’da Fransız kapitülasyonlarının genişletilerek yenilenmesinde başarılı oldu. XVIII. yüzyılda Osmanlıların Avrupalı diplomatik teamülleri ve kurumları benimsedikleri ve gelişmeye başlayan uluslararası hukuk kurallarını kabul ettikleri imzalanan antlaşmalardaki hükümlerde görülmektedir. Avusturya’yla imzalanan Pasarofça ve Belgrad Antlaşmalarında dönemin uluslararası hukuk ve diplomasi kurallarına uygun olarak, seyrüsefain, konsolosların hukuksal statüleri ve vergi yükümlülükleri ile esirlerin değişimi gibi konularda düzenlemeler mevcuttur. Osmanlılar Batıda büyük savaşlar yaparken İran ile süren savaşlar Kerden’de 4 Eylül 1746’da Kasr-ı Şirin Antlaşması esasları çerçevesinde bir antlaşmayla neticelendi. Sonuç olarak, bu dönem Osmanlı-İran savaşları aralıklarla 24 yıl sürmüş olup her iki taraf için de Kanunî döneminde şekillenen siyasî, iktisadî ve jeopolitik dengeyi bozamadığı görülmekteydi.

Osmanlı Sulhperverlik Dönemi: Gazadan Savunmaya

I. Mahmud yenilikçi ve barış taraftarı olan bir padişah olarak devleti iç ve dış musibetlerden uzak tutmayı büyük ölçüde başarmıştı. Ancak Osmanlı topraklarına göz diken ve saldırılarda bulunan yabancı güçlerle cesaretle savaşmak için her türlü fedakârlığı da yapmıştı. Onun döneminde Avusturya, Rusya ve İran’la yapılan savaşlar karşı taraflarca çıkartılmıştı. Yine I. Mahmud zamanında hem askerî hem de teknik alanlarda yabancı uzman/danışman kullanımına başlanması da Osmanlı erkânı ve toplumunda giderek Avrupa ile her alanda işbirliğinin artmasını sağlamıştı. I. Mahmud’un izlemiş olduğu barışçı dış politikanın fırsatları değerlendirmek açısından Osmanlı Devleti için pek fazla bir faydasının olmadığını görmekteyiz. I. Mahmud’un hükümdarlığının dış politikadaki yanlışlarından ilki bütün Avrupa’yı tesiri altına alan Avusturya Veraset (1740-1748) ile Yedi Yıl Savaşı (1756-1763) sürecinde hiçbir siyasî, ticarî ve diplomatik kazanç elde etmeksizin Avusturya’ya güven vermesi; diğeri ise yine 1747’de İran’da Nadir Şah’ın öldürülmesiyle İran’ın yaklaşık olarak yarım yüzyıl içinde bulunduğu karışıklık dönemi sürecinin değerlendirilmemesidir. I. Mahmud’un izlemiş olduğu bu dış politika kendisinden sonra gelen III. Osman ve III. Mustafa döneminde de sürecekti ki bu savaşlardan tecrit ve uyuşukluk politikasının kötü neticelerini 1768’de çıkan Osmanlı-Rus savaşında Osmanlılar çok pahalı bir şekilde ödeyecekti. Bu dönemde Koca Mehmed Ragıb Paşa’nın 6 yıl 3 ay gibi uzun süren sadareti haricinde hiçbir sadrazamın 3 yıl kadar bile sürmeyen sadaretleri sırasında elbette devletin hem içerde hem de dışarıda istenilen bir şekilde temsil edilmesi mümkün gözükmemekteydi. Yine bu dönemde bir dış saldırı tehdidi olmadığından dolayı, yapılmış olan askerî ıslahatlar başta olmak üzere pek çoğu giderek zayıflamaya ve hatta ortadan kalkmaya başlamışlardı. Osmanlı erkânı uyuşukluğa ve rehavete düşüp, Osmanlı düzeninin düşmanı caydırıcı bir güç olduğunu zannetmeye başlamışlardı. Artık devlet nizamı ve otoritesi her yerde ve her alanda sarsılmaya başlamıştı. Bütün bu kötü gidişat Koca Mehmed Ragıb Paşa’nın sadaretiyle belli ölçüde dizginlenecek ve devlet otoritesi ve nizamı tekrar sağlanacaktı. Zira III. Mustafa ile Sadrazamın birçok görüşte hem fikir olmaları bunda etkiliydi. Mehmed Ragıb da kendinden on sene önce başlamış olan barış siyasetini benimsemişti. Bu yüzden Avrupa devletlerine karşı başarılı bir şekilde barış siyasetini takip ederek sadareti zamanında devleti savaştan uzak tuttu. Kendisi sadarete getirilmeden birkaç ay önce Prusya-İngiltere ikilisine karşı Avusturya, Rusya, Fransa, İspanya ve İsveç’in dâhil olduğu Yedi Yıl Savaşları çıkmıştı. Sadrazamın Yedi Yıl Savaşları’nda tarafsızlık siyasetini takip etmesinin en önemli nedeni olarak artık klasik anlamda ittifaklar sisteminin çökmesi neticesinde Avrupa devletlerinin sık sık müttefik değiştirmesiyle bunlara güven duymamasıydı.

Sonun Başlangıcı ve Tükeniş: Osmanlı-Rus Rekabeti

Osmanlıların takip ettiği barışı korumak adına izlediği politikaya rağmen Rusya ile daima bir ihtilaf vardı. Babıâli barışı sürdürmek amacıyla hadiselerin büyümesine imkân vermemekteydi. II. Katerina gibi çok hırslı ve saldırgan bir liderin idaresi altında Rusya, Osmanlı toprakları üzerinde beslediği emelleri her ortamda giderek aleni bir biçimde ortaya atmaya başladı. Bundan dolayı Gürcistan’ın iç işlerine karışıp yerli halkı isyana kışkırttığı gibi, Balkan Ortodoks Hıristiyanları arasında da taraftar kazanmaya çalışmaktaydı. Diğer taraftan da antlaşmalara aykırı olarak hudut boylarında yeni kaleler ve istihkâmlar inşa edilip askerî yığınaklar yapılmaktaydı. 1739’da Avrupa’da elde edilen başarıların tekrarlanması için fırsat da kollamaktaydılar. Osmanlıların Rusya’nın Lehistan’dan çıkması isteğinin II. Katerina tarafından reddedilmesi üzerine artık Rusya’ya savaş açılması kaçınılmaz görünüp 4 Ekim 1768’de Lehistan’ı himaye maksadıyla Rusya’ya sefer başlatıldı. Bu sıralarda Rusların takibine uğrayan Bar Milliyetçi Heyeti güçleri Osmanlı topraklarına sığındı. Ruslar da onları takip ile Osmanlı sınırlarını geçerek Balta kasabasına saldırmasıyla burada katliam yapmaları savaşın fitilini ateşledi. Bu savaşta Osmanlıların hazırlıksız ve disiplinsiz olan orduları çok iyi organize olmuş Rus orduları karşısında bozguna uğramışlardı. Başarısız görünen sadrazamların yerine yenilerinin de atanması da fayda sağlamak yerine daha fazla zarar vermekteydi. Rusların Kırım’ı işgal etmesiyle artık Osmanlı varlığı Kırım’da fiilen bitmiş olup Ruslar kendilerinin hâkimiyeti altında muhtar bir Tatar devleti kurdular. Rusların Kırım, Eflak ve Boğdan’ı işgal etmesiyle hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirmesi üzerine Muhsinzade Mehmed Paşa’nın tekrar sadarete getirilmesiyle iki tarafında barışı arzulamaları neticesinde Prusya ve Avusturya’nın da aracılıyla Yergöğü’nde 30 Mayıs 1772’de altı aylık bir mütareke imzalandı. Zira Rusya’nın Güneydoğu Avrupa’da umulanın üzerinde başarılar kazanması üzerine Prusya ve Avusturya II. Katerina’nın ilerlemesine karşı harekete de geçmişlerdi. 25 Haziran 1772’de Lehistan’ın birinci taksimi gerçekleştirildi. Değişen güçler dengesinin muhafaza ve sürdürülmesi amacıyla, Rusya ile birlikte Prusya ve Avusturya, Osmanlı toprakları yerine Lehistan topraklarına yönelmişlerdi. Doğu Avrupa’da bütün dengeleri sarsacak olan bu hadiseden sonra Prusya ve Avusturya II. Katerina’nın Osmanlılardan toprak kopartmak istemesine ve daha fazla yayılmasına direnç göstermeye başladılar. Bundan böyle Osmanlı Devleti’nin varlığı ve kaderi giderek artan bir oranda Avrupa büyük devletlerinin aralarındaki çıkar dengelerine bağlı olarak yıkılışına kadar sürmüştür. Küçük Kaynarca Antlaşması Osmanlıların Karlofça’dan sonra imzalamak zorunda kaldığı en ağır antlaşmadır. Bu antlaşma Karlofça Antlaşması’na göre toprağa ilişkin maddeleri pek kısıtlı olmasına nazaran hukuk, ticaret ve diplomasi alanında Osmanlı tarihinin en ağır belgesidir. Bu antlaşmaya göre, Aksu (Buğ) nehri iki devlet arasındaki yeni sınırı teşkil edip Kırım, Bucak ve Kuban yalnızca dinî konularda Rusların, padişahı “halife” unvanıyla tanıyarak buralardaki Müslüman halkın dini lideri olmasını kabul etmesiyle siyasî bakımdan devletin bünyesinden ayrılıp müstakil bir hale getirildi. Ruslar işgal ettikleri Aksu ile Kuban nehirleri arasındaki bölgeleri alıp Azak, Yenikale ve Kılburun gibi önemli limanlara sahip olmasıyla artık Karadeniz’de sağlam bir şekilde yerleştiler. Ruslar Eflak, Boğdan, Kafkasya ve Ege’de işgal ettiği adalardan çekilecekti. Antlaşmanın bir başka önemli konusu da Osmanlı topraklarındaki Ortodoks tebaanın haklarının koruyuculuğunun Ruslara verilmiş olması şeklinde yorum bulan maddeleriydi. Buna göre Ruslara İstanbul’da bir Ortodoks kilisesi kurma ve koruma hakkı tanınmaktaydı ki daha sonraları Rusya bu maddelere dayanarak Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etme hakkını kendinde görmüştü. Ayrıca Ruslar İstanbul’da daimi bir elçilik açıp diledikleri şehir ve kasabalarda konsolosluk açacaktı ve Boğazlardan Rus ticaret gemilerinin serbestçe geçişine de müsaade edilmekteydi. Diğer bir maddede ise Rus hükümdarlarına gönderilecek namelerde ‘Rusyalıların padişahı’ diye hitap edileceği kabul olunmuştu. Son olarak da Osmanlılar Rusya’ya üç yılda on beş bin kese (4 milyon) ruble savaş tazminatı ödeyecekti.

Osmanlı Devleti’ni Taksim Projesi: II. Rus- Avusturya İttifakı

Avrupa’nın büyük güçlerine taviz verilmeden veya onlarla ortak hareket etmediği sürece isteklerine ulaşamayacağını bilen II. Katerina genel olarak ‘Yunan projesi’ adıyla bilinen emelini Osmanlı Devleti’nin bölüşülmesi ve eski Bizans’ın canlandırılmasını hedef olarak belirlemişti. Osmanlılarla iyi ilişkileri sürdürmek isteyen Maria Theresa’nın 1780’de ölmesiyle yerine geçen oğlu II. Joseph’te II. Katerina gibi Osmanlıların paylaşılması düşüncesinde olduğundan 1780 Haziran başlarında II. Katerina ile Avusturya’nın sınır şehri olan Mohilev şehrinde Osmanlı Devleti’nin paylaşılması konusunu ele aldılar. II. Katerina Osmanlı Devleti’ni paylaşmak için Avusturya’nın izni olmadan Osmanlılar üzerinde arzuladığı planları tatbik edemeyeceğini anladığından Prusya ittifakını terk etmek zorunda kalarak Avusturya ile anlaşmayı tercih etmişti. Bu gelişmeler karşısında Prusya, Rusya-Avusturya ittifakına büyük tepki gösterip İngiltere’ye yaklaştı. Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün Avrupa güçler dengesi bakımından önemi büyüktü, zira modernleşme sürecinde olan Osmanlılar yayılmacı Rusya’ya karşı engel olduğu kadar İngiliz malları için büyük bir pazardı. 1787 yılında İngiltere ve Fransa’nın Osmanlıları frenleyici değil 1783-1784’dekinin aksine bilakis teşvik edici biçimde etkilemesi kayda değerdir. Yine bu amaçla Babı âli eski dönemlere göre diplomatik olarak daha iyi hazırlanmıştır. 1787 yılında Alemdar Mehmed Ağa’yı Buhara’ya elçi tayin ederek Ruslara karşı ittifak yaparak arkadan cephe açılmaya çalışılmıştır. 1787 yılında benzer durumlar için Rus donanmasının Baltık’tan Atlas Okyanusu üzerinden Akdeniz’e geçişini engellemek için de Ahmed Vasıf Efendi İspanya ve Ahmed Azmi Efendi’de Fas’a elçi olarak atanmışlardır. Bu defa Osmanlılar diplomasinin rolünü çok iyi kavramışlardı. Özellikle de İngiliz hükümeti, büyükelçisi Ainslie vasıtasıyla Rusya’ya karşı sertlik politikası izlenmesini tavsiye etmiş, İngiltere’nin Osmanlılara destek vereceğini bildirmiştir. Söz konusu savaş kararı Osmanlı yöneticilerinin uluslararası dengeleri ne kadar gözetmek zorunda olduklarını göstermekte, denge arayışlarını ve uluslararası konjonktürü dış politikada karar mekanizmasının merkezine yerleştirdiklerini ortaya çıkarmaktadır. Savaş ilanı öncesinde yürütülen diplomatik temaslar Osmanlı diplomasisindeki olgunlaşmanın önemli işaretidir. Ziştovi ve Yaş Antlaşmalarından sonra Osmanlı dış politikası ve diplomasisinde bazı köklü değişikliklere gidilecektir. Öncelikle, Küçük Kaynarca Antlaşması sonrasında Kırım’ın kurtarılması hedefi çerçevesinde yürütülen diplomatik faaliyetlere son verilecektir. Bundan sonra Osmanlı dış politikasında statükoculuk esas alınacaktır. Babıâli Avrupa sorunlarına kendisini etkilemediği sürece müdahil olmama çabası içine girecektir. İttifak politikası ve denge arayışları Osmanlı Devleti’nin bizatihi varlığını koruma amacının temel aracı haline gelerek diplomatik temasların artmasına neden olacaktır. Gerçekten de, Babıâli 1768-1792 yılları arasında belki de o zamana kadar hiç görülmediği kadar diplomatik faaliyete sahne olmuştur. Yabancı elçilerin Osmanlı dış politikası üzerindeki etkilerini arttırdıkları bir sırada, Osmanlı diplomatları da Batılı tarzda diplomasinin inceliklerini belirli ölçüde de olsa öğrenme fırsatı bulmuşlardır. Avrupalılarla yapılan ittifak görüşmelerinde Batı tarzı diplomasinin olumsuz yanlarının da fark edilmesini sağlamıştır. Diplomasinin büyük oranda İstanbul’da bulunan yabancı elçiler eliyle yürütülmesinin çok da mümkün olmadığı anlaşılmış, diplomatik sürecin iki taraflılık ve süreklilik kazanması fikri ortaya çıkmıştır. Zaten her iki antlaşma ile Osmanlı Devleti ile taraflar arasında diplomatik ilişkileri pekiştirmek üzere karşılıklı elçiler gönderilecekti. Ziştovi Antlaşması’nı takiben hemen 1791 Ağustos sonlarında Viyana’ya elçi tayin edilmesi Osmanlıların diplomasiye verdikleri önemin göstergesidir. Ebubekir Ratib Efendi’nin görevi, Avusturya’nın durumunu incelemek ve diğer Avrupa ülkeleri hakkında bilgi almaktı. 1791’de Viyana’ya giden ve burada yaklaşık 1 yıl kalan Ebubekir Ratib Efendi, dönüşünde başta Avusturya olmak üzere Avrupa’daki devletlerin askerî ve siyasal sistemleri ve sosyal durumları hakkında ayrıntılı bir rapor sundu. Bu rapor Nizam-ı Cedid reform çalışmalarında çok önemli bir role sahiptir. Ebubekir Ratib Efendi’nin 1795’de Reisülküttablığa atanması kendisine Padişah tarafından verilen önemin en güzel örneğidir. Rusya’ya ise Mustafa Rasih Efendi’nin 1792 Mayıs’ında atanmasına karşın 1793-1794 de elçiliğini icra etmiştir. Daha sonraki yıllarda iki kez 1796 ve 1800 Reisülküttab olarak atanmıştır.