Ünite 4: Yeniçağ’da Avrupa ve Osmanlı (15-17. Yüzyıl)

Yeniçağ’da Batı Avrupa’da Yaşanan Ekonomik ve Sosyal Değişim

Değişime Direniş: Amaç Düzenin Devamlılığı

Ortaçağ’ da üretim malikânelerde o malikânenin ihtiyacı kadar yapılıyordu. Dolayısıyla Ortaçağ’da içine kapalı bir üretim yapısı vardı.

Feodal toplum yapısı içinde ayrıcalıklı sınıfları oluşturan aristokratlar ve ruhbanlar, feodal üretim biçiminin devamından yanaydılar. Ayrıcalıklı ve avantajlı konumlarını sürdürmeleri buna bağlıydı. Ancak sistem içinde zamanla sayıları artan ve beslenemeyecek duruma gelen tarımsal kökenli bir kitle oluşmaya başladı. Uzun yıllardır durumlarında bir iyileşme gözlenemeyen serfler genel bir hoşnutsuzluk içindeydiler. Hiçbir maddi varlığı olmayan toplumun bu alt tabakası, zaman içinde düzeni tehdit eden unsurlar olarak görüldü. Amaç düzenin devamlılığını sağlamak olduğundan bu kitlenin Avrupa dışına çıkarılmasına karar verildi ve Haçlı Seferleri örgütlendi (1095). Bu seferler, düzen için tehlikeli görülen işsiz güçsüz, hiçbir maddi varlığı olmayan bu kitlenin tamamen Avrupa dışına atılmasını sağlamak için 200 yıl sürdü. Düzenin devamı için yok edilmeleri gereken bu insanlar yüksek dinsel ideallerle ve öbür dünya cennetiyle müjdelenerek, Müslümanlar üzerine gönderildi. Kudüs alındı, Urfa’da, Antakya’da, Suriye’de Haçlı kontlukları kuruldu.

Üretimin Değişimi ve Burjuvazinin Yükselişi

Karayolunu güvenli görmeyen Haçlılar’ın, daha sonra seferlerini deniz yoluyla yapmayı tercih etmeleri, aynı zamanda ticaretin gelişmesini de sağladı. Önce Haçlılar’ı, arkadan hacıları taşıyan şövalyeler, gemicilik ve ticaretle uğraşır hâle geldiler. Akdeniz’e kıyısı olan ticaretin tohumunu attılar. Sonuç olarak Haçlı Seferleri denizaşırı, kıtalar arası ticareti başlatmış oldu.

Ticaret sayesinde zenginleşen, kentlerde oturan, bu yüzden kendisine kent soylu anlamına gelen burjuvazi denilen tüccar sınıfı 15.yüzyıldan itibaren yükselişe geçti. Ticaretle uğraşarak zenginleşen burjuvazi, ekonomik yapıda ağırlığını hissettirdi.

Değişen Aristokrasi

Ortaçağ’ın kan soyluluğuna dayalı ayrıcalıklı sınıfı aristokratlar, bu değişime ayak uydurma çabası içine girdiler. Bir kısmı topraklarını girişimcilere kiralamaya başladılar. Bir kısmı da topraklarındaki serfleri, özgürlüklerini de bağışlayarak topraklarından çıkarıp, topraklarını çayır hâline dönüştürerek koyun sürüleri beslemeye başladılar. Bu iş için birkaç çoban yeterli olduğundan, sayıları gittikçe artan serfleri de beslemek zorunda kalmayacaklardı. Böylece elde ettikleri yünü satıp, kendi ihtiyaçlarını karşılama yoluna gittiler. Yün, dokuma sanayii için önemli bir ham madde idi. Doğulu sultanlar, yünlü kumaşlara büyük ilgi gösteriyorlardı. Bir malın alım ve satım yerleri arasındaki fiyat farkı, bu işle uğraşanların yani tüccarların daha da zenginleşmesini sağladı.

Dokuma ve Maden Sanayinin Gelişimi: İşçi Sınıfının Ortaya Çıkışı

Dokuma sanayii ilk sırada gelişen sanayi kollarından biri oldu. Bu dönemde pek çok imalathane örgütlendi. İmalathaneler sanayileşmeye gidişte ilk adımı oluşturdular. Bu imalathaneler, uzak pazarlara yönelik üretim yapıyorlardı. Özellikle dokumacılık büyük gelişme gösterdi. Dokuma kumaşlara olan talep arttı. İmalathanelerde seri üretim başladı. Kısa sürede ucuz ve standart mal üretilmeye ve bunların ticareti yapılmaya başlandı.

İşçi Sınıfı: Yeniçağ Avrupa’sında ekonomik ve sosyal yapıda meydana gelen değişimle birlikte ortaya çıkan ve imalathanelerde iş bölümü esasına göre çalışan, ücret karşılığı emeklerini satarak geçinen yeni sınıfa verilen isim. Bu sınıfı oluşturanlar serfler ve zanaatçılardı.

Bu dönemde gelişme gösteren bir diğer sanayi kolu maden sanayiidir. Madenlerin işletilmesi sermayenin daha da artmasını sağladı. Maden sanayiinin gelişmesi ile ateşli silahlar kullanılmaya başlandı. Feodal beylerin son sığınakları olan kaleleri top ve tüfeklerle yerle bir edildi. Böylece feodal toplum yapısı büyük bir değişime uğradı. Ayrıca ateşli silahlar, Batı Avrupa devletlerinin yeni coğrafyalara yayılmasına ve sömürgecilik faaliyetlerine imkân sağladı.

Kapitalizm

Sömürgelerden gelen ham madde ve iş gücü, sermaye sahibi girişimci sınıf tarafından zenginliklerini arttırmak için kullanıldı. Giderek zenginleşen sermayeye yani kapitale sahip bulunan bu sınıfa kapitalist sınıf, yeni oluşan bu düzene de kapitalizm denildi.

Avrupa’nın Sömürgecilik Faaliyetleri

Afrika, Asya ve Avrupa Kıtasından ibaret olan dünya keşifler nedeniyle büyüdü. Siyasî istikrar ilk Portekiz’de sağlandı. Bunun sonucu olarak sömürgecilik ve coğrafi keşifler ilk Portekiz’de başlatıldı. Bunun ardından yaşanan gelişmeler yıllara göre aşağıdaki gibidir:

1442: Altının ve ilk Afrikalı kölelerin Avrupa’ya getirilmesi.

1497: Vasco de Gama, Afrika kıtasını güneyden geçerek Hindistan’a gitmiş Hint ve Avrupa ilişkisini başlatmıştır.

1492 : Kristof Kolomb yeni bir kıta keşfetti. Floransalı denizci Amerigo Vespucci, Kolomb’un bulduğu bu kıtaya kendi adını (Amerika) vermiştir.

1521: Fernandez Cortez Meksika’daki Aztek Uygarlığını sonlandırmıştır.

1531: Francisco Pizarro Peru’daki İnka Uygarlığına son vermiştir.

1519-21: Magellan ile başlayan Sabastian del Cano tarafından tamamlanan, dünyanın çevresinde yapılan ilk gezi.

16. yüzyıl başlarında Amerika Kıtası’nı fethe başlayan İspanyollar 50 yıl içinde Meksika, Orta Amerika ve Brezilya hariç Güney Amerika’ya yayılacaklardır. İspanya’nın ardından İngiltere, Hollanda ve Fransa da sömürgeci yarışı içinde yerini alacaktır.

1540 yılından itibaren sömürge ülkelerden madenler ve değerli taşlar işlenerek elde edilmiş ürünler, Avrupa piyasasında yerini aldıkça, sınıflar arasındaki fark daha da belirginleşti Fiyat Devrimi de denen satış fiyatlarının arttığı görüldü; ancak bu durum, işçi ücretlerine yansımadı.

15. yüzyılın ikinci yarısı Avrupa’nın Yeniçağ’ı olarak adlandırılır. 1453’te Doğu Roma İmparatorluğu’nun Türkler tarafından yıkılması yani İstanbul’un alınması veya bazı kaynaklara göre 1492’de Amerika kıtasının keşfi Yeniçağ’ın başlangıcı kabul edilir.

Bunun yanında Batı Avrupa dışında kalan Rusya, Balkanlar, Hindistan, Çin, Japonya veya Avrupa’nın doğusu ile Güneydoğu Asya adaları gibi farklı konumlar için bir çağ değişimi hissedilmemektedir.

Avrupa’nın Yeniçağ’ı

Sözü edilen dönemde, artık öylesine önemli değişimler yaşanmıştır ki bütün bunlar, Ortaçağ’ın karakteristik özelliklerine taban tabana zıt gelişmelerdir. Bu nedenle bu yeni döneme Yeniçağ adı verilmiştir. Kronolojik düzenleme amacıyla Yeniçağ’ın başlangıcı için bir tarih vermek gerekirse, genellikle kabul gören iki tarih karşımıza çıkar: 1453 (İstanbul’un Türkler tarafından fethi ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılması) ve 1492 (Amerika Kıtası’nın keşfi ve İspanya’daki Müslüman Devlet Gırnata’nın tarihe karışması). Hangi tarihi Yeniçağ’ın başlangıcı olarak kabul ederseniz edin; esas olan, artık 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yeni bir dönemin başladığı gerçeğidir ve bu kapitalist gelişmeler Batı Avrupa’da yaşanmaktadır.

Yeniçağ’da Batı Avrupa’da Yaşanan Düşünsel Değişim

Yeniçağ Batı Avrupa’sında yaşanan ekonomik ve toplumsal değişim, üstyapının değişimini de sağlayacak ve yeni bir düşünsel yapı şekillenecektir. Yeniçağ, feodalizmden Aydınlanma Dönemi ’ne bir geçiş sürecidir. Dolayısıyla feodal yapı çözülüp yeni bir yapılanmaya doğru gidilirken birtakım çatışmalar yaşanacak ve Ortaçağ’ın bazı uzantıları Yeniçağ’da da görülecektir.

Yeniçağ bir geçiş dönemi olduğundan bu dönemdeki fikir akımları da eksiksiz değildir. İdealize edilenlerle gerçekler arasında çelişkiler yaşanacak ve böyle bir ortamda ütopik kuramlar ileri sürülecektir.

Bilimsel Siyasal Düşünüş ve Yeni Düşünce Yapısının Gelişme Koşulları

Ortaçağ’ın feodal dinsel ideolojisine karşı tepki olarak, Yeniçağ’da bilimsel siyasal düşünüş gelişmeye başlayacak, din merkezli düşüncenin yerini, insan merkezli, aklı ve bilimi esas alan, deney ve gözleme dayalı olan bilimsel düşünce alacaktır.

Her üretim biçimi kendi düşünce sistemini oluşturur. Bu ekonomik düzen içinde, ekonomik ilişkileri ve faaliyetleri kontrolüne alan bir sınıfsal yapılanma ortaya çıkar. Ekonomiyi ele geçiren ve bu yolla maddi güç elde eden sınıf (burjuvazi) bu düzenin devamı için kendi ideolojisini oluşturur.

Değişen Siyasal Yapı

Mutlak Monarşi: Kapitalist sistemle birlikte ortaya çıkan yeni yönetim biçimine verilen isim. Kral, burjuvazinin desteği ile feodal özerkliklere karşı iktidarını güçlendirerek, çok başlı feodal siyasal yapılanmaya son verecek ve merkezî mutlak yönetimini yerleştirecektir. Böylece değişen ekonomik yapıya uygun bir yönetim biçimi oluşturulacaktır ki bu yönetim biçimi, ilk aşamada mutlak monarşi olacaktır.

Siyasal Değişim: Mutlak Monarşiyi Savunan Düşünürler

15. ve 16. yüzyıl düşünürleri Batı Avrupa merkezli olarak İtalya’ya dek yayılan bir düşünce dalgası yaratmışlardır.

Niccola Machiavelli (1469-1527)

Avrupa’daki merkezî krallıklardan farklı olarak İtalya’daki siyasal koşullar parçalanmış haldeydi. Coğrafi koşulların kopukluğu yönetimi de güçleştirmekteydi. Güneyde Napoli Krallığı, ortada Papalık Devleti, Kuzeyde Venedik, Ceneviz, Milano ve Floransa kent devletleri vardı. Böyle bir ortamda yönetimin tek elde toplanması zordu. Machiavelli siyaseti, din ve ahlak kurallarından ayırma taraftarı idi. Miras yolu ile el değiştiren bir iktidar değil kurnazlık ve güçle kazanılmış bir iktidarın, devleti ayakta tutacağı görüşündedir. Kendisi mutlak monarşinin savunucularındandır. Ünlü eseri Prens’ te amaca ulaşmak için her aracı meşru kabul eden Makyavelizm; devleti, amaç; bireyi araç olarak gören bir rejimi yansıtmıştır.

Jean Bodin (1530-1596)

Katoliklerle Protestanların din savaşları Fransa’da dinsel ve siyasal kaygıların uzun sürmesine sebep olmuştur. Görüşlerini Devletin Altın Kitabı isimli eseri ile anlatmıştır. Bodin, devletin kaynağının aile olduğuna inanmaktadır. Özel mülkiyete saygı duymak ve ailedeki baba otoritesinin krallıkta kralınkine eşit tutulması onun düşünce yapısındaki temel 2 lokomotif fikirdir. Machiavelli’den farklı olarak, doğal hukuk ve Tanrı buyruğunu devletin üzerinde tutmuştur.

Thomas Hobbes (1588-1679)

İngiliz düşünür görüşlerini İncil’de geçen bir ejderden esinlenerek adlandırdığı Leviathan isimli eserinde yansıtmıştır. Yeryüzünde kimse bu ejderhaya karşı koyamaz. Hobbes’un ejderhası, devleti simgeler. Yapay bir yaratık olarak da nitelendirilen devlet, bir sözleşmeyle oluşturulmuştur. Hobbes, devletin ortaya çıkışını, toplum sözleşmesiyle açıklar. Devlet öncesi yaşanan hayatın yıpratıcı ve tehlikelerle dolu oluşuna gönderme yaparak “insan insanın kurdudur” yorumunu yapmıştır. Savaş halinde ve korkularak yaşanan bir uygarlıkta ilerlemenin mümkün olamayacağı inancındadır. İnsanlar bu durumu düzeltmek için sınırsız özgürlüklerini kendileri sınırlayarak kendilerini temsil ederek yönetecek bir devleti yaratmışlardır. Devletin kaba kuvvet kullanabilmesi ve mülkiyet hakkının üstünde güçlere sahip olması gerektiğini savunur. Onun görüşleri Burjuva sistemine çok da uygun bulunmamıştır. Kilisenin de devlet yönetiminde olması gerektiği savı (Anglikanizm) onu Katolik inançla karşı karşıya getirmiştir.

Hümanizm

Latince kökenli bir kelime olan ve insancılık anlamına gelen hümanizm , döneme damgasını vuran Rönesans’ın özüdür. Ortaçağ’daki feodal dinsel skolastizme karşı akla dayalı bilimsel düşünme yani hümanizm ortaya çıkmıştır.

İnsanı evrenin merkezine koyan bu sistemde, sadece dinî inancıyla yönlenen insan tipi yerine düşünen sorgulayan insan olma arzusunu yansıtan insan tipi öne çıkmıştır.

Gerçekle İdealin Çelişkisi

İnsanın tek başına önemli olduğu vurgusu ile belirginleşen dönem bir yandan da sistemin ezdiği alt sınıfların varlığı ile çelişmektedir. Sömürgecilik ve köle faaliyetlerinin yoğunlaştığı, ekonomik farklılıkların sınıf ayrımı yarattığı bir toplumsal yapıda hümanist yaklaşım dayanaksız kalmıştır. Avrupa’da fiyatların artıp alış gücünün düşmesi bu sonuca hazırlayan bir süreç oluşturmuştur. Kapitalizm Ortaçağ’ın devamında yaşandığı için etkilerinin sürmemesi beklenemezdi. İnsanların aldığı kültür ve yetişme ortamları yeni bir yapıya direnç oluşturmuştur. Yaratılan bütün kuramlar bu anlamda ütopyacı olarak nitelendirilmiştir.

Thomas Morus (1480-1535)’un Ütopya ile Campanella’ (1568-1639)’nın Güneş Ülkesi adlı eserleri sosyalist düşüncenin ilk öncüleri olmuştur. Yunan dilinde olmayan yer anlamına gelen Ütopya kelimesi büyük ölçüde zihinde tasarlanmış, olması istenen düşler anlamı taşımaktadır. İngilizlerin teknolojik gelişme, sanayileşme, kapitalizm ve buna bağlı eşitsizlik dizgesinden nasibini alması sosyal dengelerin etkilenmesine ana sebep teşkil etmiştir. Çözümü özel mülkiyetin olmaması yolu ile sağlama fikri de yenidünya görüşleri şekillendirme arayışına itmiştir.

Hümanizmin Ortaya Çıkışı

Antik dönem eserlerini inceleyerek yeni kuram ve yöntem arayışında olan düşünürlere Hümanist denilmiştir. İtalya’da doğmuş, hızla yayılmıştır. Petrarch, Boccacio, Bacon, Monteigne, Erasmus hümanizmin öncüleri kabul edilir.

Rönesans ve Reform

Rönesans

Rönesans 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar olan dönemdir. Yeniden doğuş demektir. Antik dönem düşünce ve sanat eserlerinin Yeniçağ’da yeni bir yorumla ele alınması Rönesans’ı yaratmıştır. Floransa merkezli ortaya çıkmıştır.

Ekonomik ve tarihî hazır bulunuşluk, Bizans bilginlerinin Eski Yunan edebiyat metinlerini İtalya’ya getirmesi ve halka açık kitaplıkların burada kurulup yaygınlaşması Rönesans’ı hazırlamıştır.

Leonardo da Vinci (1453-1519), Michealangelo (14751565), Rafaello (1483-1520) gibi sanatçılar hem düşünce hem bilim hem de sanat adamı olma özelliği taşırlar. Portre çalışmaları, insanı aciz değil güçlü gösteren tasvirler, uluslararası nitelik taşıyan kıymetli eserler bu dönemde yaratılmıştır.

Aynı dönemlerde sanat eserlerinde, gerçek boyutlardan uzaklaşılan, abartılı ve özenticiliğin hâkim olduğu sanat anlayışı ortaya çıkar. Buna maniyerizm adı verilir.

Reform

Daha iyi bir duruma getirmek için yapılan yenilik anlamına gelen Reform hareketi ilk olarak 16. yüzyıl başlarında Almanya’da ortaya çıkmıştır. Egemen sınıfın ihtiyaçlarına cevap verecek düzenlemelerin karşısında en büyük sorun eski geleneksel yapıyı kırmak olmuştur. Katolik kilisesinin köklü ve eski yapısı kolay alt edilemeyecek gibi görünmekteydi. Yeni kapitalist sistemin hayata geçebilmesi ancak Protestanlığın ortaya çıkması ile mümkün olmuştur. Protestan kilisesi ile Katolik kilisesinin ortaya çıkışta ayrıştığı en temel fark din adamlarının değil devlet adamlarının kiliseye hükmetmiş olmasıdır. Bu sayede feodal dinsel ideoloji Katolik kilisesini sorgulamaya başlamıştır. Etkisi Almanya’dan yayılıp tüm Avrupa’yı etkilemiştir. Hümanist fikirlerin halka inmesinde matbaanın kutsal kitapları ve düşünce kitaplarını basmasının rolü büyüktür.

Reformcu Düşünürler

Martin Luther (1483-1546), John Calvin (1509-1564), Thomas Münzer (1524-1525) bu dönemin önemli reformcu düşünürleridir.

Reformun Sonuçları

Bu hareketin sonuçları şöyledir:

  1. Westfalya Antlaşması ile Protestanlık resmen tanınmıştır.
  2. Katolik kilisesinin merkezi gücü yıkılmıştır. Roma Katolik kilisesinin otoritesi çökmüştür.
  3. Avrupa’da din savaşları yüzünden pek çok insan hayatını kaybeder.
  4. Toplumsal çalışma ahlakı oluştu, kişisel yetenekler, bilim, sanat ve kültür önem kazandı.
  5. Protestanlık kapitalizmle iç içe geçti.

Osmanlı ve Avrupa İç İçeliği: İletişim ve Etkileşim

Osmanlı Devleti’nin Çağdaş Avrupa’nın Doğuşundaki Rolü ve Etkisi

Osmanlı ve Avrupa tarihleri birbiriyle iç içe geçmiştir; bu nedenle de bir arada incelenmelidir. Burada amacımız Osmanlı’nın özellikle Klasik Dönemi’nde (16. yüzyıl) Avrupa siyasetini belirleyen çok önemli bir siyasi güç olduğu ve modern Avrupa’nın doğuşunu hazırlayan temel bir dinamik olduğu gerçeğine dikkat çekmektir. Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren bulunduğu coğrafyadaki güçlerle siyasi, kültürel ve ekonomik ilişki içinde olmuş ve 600 yıl varlığını bu şekilde sürdürmüştür.

İstanbul’un fethi (1453) ile kendisini Roma İmparatorluğunun varisi sayan Fatih Sultan Mehmet’in şahsında, Osmanlı’nın siyasi gücü tartışmasız kabul görmüştür. Daha önce Bizans’a tabi olan yerleri Fatih Sultan Mehmet, birer birer kendisine bağlamış, hakimiyet alanını genişletmiş ve seferler planlı bir şekilde Güney İtalya’da Otranto’ya kadar sürdürülmüştür. Dolayısıyla Katolik Rum Kilisesi’nin siyasi gücünü kaybetmesinde Osmanlı ilerleyişinin ve Ortodoksların hamiliğini üstlenmiş olmasının etkisi büyüktür.

600 yıl boyunca, üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü oluşunun sırrı; bu kadar geniş topraklarda farklı din, dil ve ırk mensuplarını bir arada uyum içinde yaşatabilecek bir dahili teşkilata ve kapasiteye sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu çok uluslu ve çok dinli Osmanlı yapısı, sosyo etnik bir dengeyle iç tutarlılığını kurmayı başarmıştır. Bu dengenin uzun ömürlü olması da yönetim anlayışına milli bir ideolojinin hakim olmamasından kaynaklanmıştır.

Kapitülasyonlar, Osmanlı’da yaşayan azınlıklara ve Osmanlı topraklarında ticaret yapmak isteyen Avrupalılara tanınmış kolaylıkları içeren ayrıcalıklardı. Siyasî gücü ve coğrafî genişliği nedeni ile Osmanlı 16. yüzyılda Avrupa’da kuvvetler dengesini, ekonomik ve politik ilişkilerin yönünü belirleyen taraftı. Osmanlı’nın din konusunda baskıcı olmaması, aldığı toprakta Protestanlığın yayılmasını hızlandırmıştır. Sahip oldukları toprakların dil ve dinlerini korumalarına izin vermesi, kültürel kimliklerin tahrip edilmeden korunmasını sağlamıştır.

Sonuç olarak Klasik Osmanlı Devlet yönetiminin temel özelliği çokuluslu ve çok dinli bir teşkilat yapısına sahip olması, bu yapıyı uyum içinde yaşatabilmesidir.

Osmanlı Siyasetinin Avrupa’daki İzleri

Osmanlı Devleti, 16.yüzyılda dorukta olan siyasi gücünü ve nüfuzunu müttefiki olan Avrupalı devletler üzerinde etkin bir şekilde kullanmıştır. 1535’den itibaren Fransa’ya daha sonrada Hollanda ve İngiltere’ye tanınan ticari ayrıcalıkların temelinde, Osmanlı otoritesi lehine bir güç dengesi oluşturma çabası dikkat çekmektedir.

Osmanlı Devleti, 16.yüzyılda Avrupa’daki kuvvetler dengesini sağlayan önemli bir siyasi güç olarak görülüyordu. Osmanlıların Avrupa siyaseti üzerinde oynadıkları bu etkin rol, 1580’den sonra da İngiltere ve Hollanda üzerinden devam etmiştir. Onlar da Osmanlı desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Özelliklede Habsburgların üstünlük mücadelesine karşı Osmanlı Devleti bir kurtarıcı olarak görülmüştür.

Osmanlı yönetimi, hakim olduğu coğrafyalarda yaşayan halkların din ve dillerini koruyarak kültürel kimliklerini kalıcı kılmış, devamlılığını sağlamıştır. Bu sayededir ki Balkan ve Ortadoğu toplumları dini farklılıklarına ve siyasi bölünmüşlüklerine rağmen bugüne kadar yaşayabilmişlerdir.

Doğu-Batı Arasında Bir Köprü Olarak Osmanlı

Bir İslam devleti olan Osmanlılar, İslam dünyasının batıya doğru ilerlemiş uç noktası konumundaydı. Gaza anlayışı içinde yapılan fetihlerle de Osmanlı, Doğu’nun egemenlik anlayışının Batı’ya uzanmasını sağlayan bir devlet oldu. Doğu ile Batı arasındaki bağ, Osmanlı üzerinden kuruldu. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi bir bakıma Doğu ile Batı’nın; bir başka ifadeyle İslam Dünyası ile Hristiyan Dünyası arasındaki ilişkilerin bir tarihidir

İslam aracılığıyla, Batı’ya taşınan bir başka değer de, İslam dünyasında tanınan, Yunan bilim ve felsefesidir. Batının İslam aracılığıyla yeniden keşfettiği bu felsefe, Rönesans’a giden süreci başlatacaktır. Yine İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi üzerine İtalya’ya giden Rum aydınlar tarafından getirilen antik dönem eserleri de, Roma kültürünün yeniden canlandırılmasında etkili olmuştur. Böylece antik Yunan felsefesi ve eserleri Avrupa’ya yayılmıştır. Avrupa’daki düşünsel dönüşümün kaynakları arasında İspanya’daki Endülüs İslam etkisini de saymak gerekir. İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi önemli İslam filozoflarının eserlerinin incelenmesi de dönüşüm için ihtiyaç duyulan birikime katkıda bulunmuştur. Kısaca Batı Avrupa’da yaşanan bu büyük dönüşümün temelinde Osmanlı’nın ve İslam’ın izlerini görmek mümkündür. Bu dönüşümün ekonomik ayağı ise coğrafi keşiflerle tamamlanmıştır.

Osmanlı’da Bilim ve Avrupa Bilimi ile İlk Temas

Osmanlı’da bilim hareketleri kendine özgü bir gelişim göstermiştir. Başlangıçta eski İslam devletlerinin birikiminden etkilenerek oluşan Osmanlı bilimi kısa bir süre içinde eski bilim ve kültür çevrelerini etkileyen öncü bir konuma gelmiştir. Daha sonra da 17. yy.dan itibaren Batı biliminin etkilerinin Osmanlı’da görülmesiyle birlikte yine Osmanlı kanalıyla İslam ülkelerini etkilemiş olması da Osmanlının bu öncü karakteriyle gerçekleşmiştir. Osmanlı üstlendiği bu rol ile Doğu ile Batı arasında kendine özgü bir sentez oluşturmuştur.

Osmanlıda bilimsel faaliyetleri gerçekleştirmek, devlet ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla medreseler kurulmuştur. Medreseler dışında matematik, astronomi, tıp gibi ilimlerin, usta-çırak ilişkisi içinde eğitimini veren kurumlar da vardı. Şifahaneler ve muvakkithaneler , bunlar arasında sayılabilir. Böylece medreselerin dışında da ilmi ve kültürel faaliyetler sürdürülmüştür. Tıp eğitimi ve sağlık hizmeti veren darüşşifalar , zaman tayininin yanı sıra matematik ve astronomi eğitimi veren muvakkithaneler gibi kurumlar ile aktif ve dinamik bir ilim ortamı oluşturulmuştur.

Klasik dönem Osmanlı bilim geleneğinin oluşmasında; özellikle medreselerin kurulması, maddi destek, eserlerin telifi gibi pek çok konuda doğrudan padişahların ve aynı zamanda diğer devlet erkanının önemli katkıları olmuştur. İmparatorluğun en ihtişamlı döneminde; en iyi eserlerini ortaya koyan klasik bilim geleneği, Osmanlı eğitim kurumları ile İslam bilim geleneği üzerine kurulup gelişmiştir. Bu gelenek, Osmanlının Batı ile teması sonrasında da yaşamış ve 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar bazı temel unsurlarıyla devam etmiştir.

Avrupa Biliminin Osmanlı Üzerindeki İzleri

Geniş bir coğrafi alana hükmetmesi ve Batı Avrupa ülkeleriyle sınır komşusu olması dolayısıyla Osmanlı Devleti, Batı dünyasındaki gelişmelerin dışında kalmamıştır. Dolayısıyla Batı Avrupa ülkelerinde yaşanan değişimin izlerini ve etkilerini Osmanlı Devleti üzerinde görmek mümkündür.

Batı bilim ve teknolojisinin yayıldığı ilk yer Osmanlı coğrafyasıydı. Osmanlılar, Avrupa’daki keşifler ve icatlardan haberdardı. Ancak, Osmanlılar hem askeri açıdan, hem de sahip oldukları kültürel kimlikle manevi açıdan kendilerini Avrupalılardan üstün görüyorlardı. Osmanlıların Batı bilim ve teknolojisi karşısındaki tutumu, “ güçlü bir İmparatorluğun kendi nüfuz alanı dışındaki gelişmeler karşısında takındığı seçici tavır ” şeklinde yorumlanmaktadır.

Avrupa biliminin alınması konusunda seçici davranılmasının bir nedeni de Osmanlı eğitim sistemi ve ekonomik yeterlilikti. Doğal olarak yükselme döneminde Osmanlılar, Batı’yı takip etme ihtiyacı duymadılar. Ayrıca Batı’daki yeniliklere karşı da tedbirli davrandılar. Osmanlılar, ancak Sanayi Devrimi ile Avrupa’nın aşılamayan yükselişini fark etmişlerdir. Bu seçici transfer süreci içinde Osmanlılar, 15. yüzyıldan itibaren özellikle ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik alanında Avrupa teknolojisinden yararlanmaya başlamışlardır.

Piri Reis ile başlayan Osmanlı Coğrafyacılığı Cihannüma ile gelişmiş ve bu akım 19. yüzyıla kadar devam etmiştir. Özellikle 17. yüzyıldan itibaren Avrupa dillerinden tercüme edilen bilimsel eserler öne çıkmaktadır. Bu tercüme eserlerle, Osmanlı bilim dünyasına, Batılı kavramlar girmeye başlamıştır.

Avrupa’daki ilmi ve coğrafi gelişmelerden haberdar olan Osmanlılar, özellikle 17. yy. sonlarından itibaren batı bilim ve teknolojisine daha fazla ilgi duymaya başladılar. Böylece klasik dönemde uyguladığı, seçici bilgi transferinden de uzaklaştılar. 18. yüzyıla gelindiğinde ise Avrupa bilimi kadar, kültür ve yaşantısı da ilgi uyandırmaya başladı.

Kültürel Etkileşim

Aynı coğrafyada yaşayan; birbirleriyle siyasi ve ticari ilişkiler içinde bulunan Osmanlı Devleti ile Avrupa devletlerinin kültürel etkileşimi kaçınılmazdır. Ancak Klasik Dönem’de Osmanlılar, Dar ül Harb olarak nitelendirdikleri Hristiyan dünyasının kültür etkilemesinden mümkün olduğunca uzak kalmışlardı. Bunda siyasi güç ve otoritesinin zirvede olmasının yanı sıra gayrimüslimleri taklit etmeyi küfürle eşdeğer gören bakış açısının da rolü vardı. Bu anlayışın değişimi ise Karlofça Antlaşması (1699) ile başlayacaktır. 18. yüzyıldan itibarende Batı beğenilen ve dolayısıyla da taklit edilen bir kültür haline gelmiştir.

Ticaretle başlayan kültürel etkileşim 15.yüzyıldan itibaren kendini göstermektedir. İtalyanlardan sonra, 16-18. yüzyıllarda Fransız etkisi görülecektir. Diğer Avrupalıların da liman şehirlerine gelip yerleşmesiyle özellikle 19.yüzyılda giderek artan ticari ilişkiler sonucunda Osmanlı yüksek sınıfı tarafından Avrupa yaşam tarzı taklit edilmeye başlanacaktır. Tanzimat’ın ilanıyla (1839) Batı’nın kanunları ve idari usulleri de Osmanlı’ya girmiştir.

Avrupa Kültüründe Osmanlı Etkisi

1482’den başlayarak 16.yy. sonlarına kadar, Avrupa saraylarını ziyaret eden Osmanlı elçilerinin kıyafetleri ve davranışları büyük ilgi uyandırmış, bu ülkelerde bir Türk modasını başlatmıştır. Osmanlı elçilerine Avrupalı halk da büyük ilgi göstermiştir. Bu gösterişli elçilik alayları, Batılı ressamların tablolarına da yansımıştır

16.yüzyılda Fransız elçilerinin sık sık İstanbul’u ziyareti, Osmanlıların yaşamını ve kültürünü tanıma ve aynı zamanda Osmanlı üstünlüğünün sırlarını öğrenme isteğinden kaynaklanıyordu. Böylece Avrupa saraylarında bir Osmanlı-Türk modası başlamıştır.

Osmanlı’nın Avrupa üzerindeki bir diğer etkisi de tekstilde kendini göstermiştir. Dokuma, desen ve boyama tekniği bakımından Avrupa ipekli ve pamuklu sanayisinde Osmanlı izlerini açıkça görmek mümkündür.

Osmanlıların 16 yüzyıldaki askeri zaferleri, Avrupalıları derinden etkiledi ve onları Osmanlı ordusu ve savaş yöntemi hakkında araştırmalar yapmaya itti. 17. yüzyılda bu konuda eserler verildi. Askeri alanda Osmanlıya üstünlük sağlayan bir başka özellik ise Osmanlı ordusunun manevra kabiliyeti yüksek askeri bir güce sahip olmasıydı.

Avrupa’ya Bir Model Olarak Osmanlı Siyasal Rejimi

Yeniçağ Avrupa’sında, siyasal yapıda gerçekleştirilmek istenen temel hedef, merkezi monarşileri kurmaktı. Bu konuda da Osmanlı Devletinin merkezi-mutlak rejimi örnek olmuş, incelenmiş ve çeşitli eserlere konu olmuştur. Siyaset biliminin kurucusu kabul edilen Machiavelli (1469-1527) Prens adlı eserinde İtalya’nın siyasal birliğini nasıl sağlayacağı sorununa çözüm önerileri getirirken Osmanlı Devletini örnek olarak göstermiştir.

18. yüzyıla gelindiğinde ise Akıl Çağı’nın siyaset teorisyenleri, Osmanlı rejimini Doğu Despotizmi içinde değerlendirmişlerdir. Bu siyasi rejim, Fransız Aydınlanma düşünürlerinden Montesquieu’nun ileri sürdüğü gibi coğrafi koşulların bir sonucu veya Ortadoğu imparatorluklarının bir geleneği değil, Osmanlı-Avrupa mücadelesinin bir sonucu idi.

Ünlü sosyolog Max Weber ise Osmanlı rejimini determinist bakış açısıyla keyfi sultanlık olarak nitelendirmiştir. Hükümdarın otoritesini sınırlayan bir asiller sınıfının veya temel bir kanunun olmamasını, Osmanlı padişahını, Avrupalı hükümdarlardan ayıran en temel fark olarak görmektedir. Oysaki 14. ve 15. yüzyıllarda uçlardaki gazi ailelerinin varlığı; İslâm’ı temsil eden ulema; ayrıca örfi kanun rejimi ve bürokratik kurallar padişahın otoritesini sınırlayan unsurlardı.

Osmanlı siyasal rejimine karşı bir başka bakış açısı ise K. Marx ve F. Engels’in Asya üretim tarzı adı altındaki yaklaşımlarıdır. Askeri sınıfın köylülerin artı üretimine zorla el koymaları biçiminde yorumlanan bu anlayış vaktiyle Osmanlı idaresi altında bulunmuş olan milliyetçi Balkanlı tarihçiler tarafından resmi tarih görüşü olarak benimsenmiştir.

Sonuç olarak, Osmanlı tarihi ile Avrupa tarihi birbirine paralel gelişmiş; aynı coğrafyada bir arada yaşamış toplumların tarihidir. Bugün Balkan dillerinde yaşayan 6000’e ulaşan Türkçe kelimelerin varlığı kültürel etkileşimin açık bir göstergesidir. Güneydoğu ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş ve 500 yıl yaşamış bir devlet olan Osmanlı devleti hiç kuşkusuz bu coğrafyada sadece siyasi değil kültürel anlamda da derin izler bırakmıştır.

Dini Hoşgörü Konusunda Osmanlı ve Avrupa

Bir İslam devleti olan Osmanlı Devleti’nin sistemli fetih politikası, gaza anlayışıyla gerçekleştirildi. Fethin hemen ardından uygulanan iskan siyaseti ile de bu toprakları vatan olarak benimsediğini ve kalıcılığını göstermiş oldu. Fethedilen topraklarda yaşayan gayrimüslim halkın yerlerinde kalmalarına izin verildiği gibi her türlü can ve mal güvencesi de teminat altına alınıyordu. Ayrıca din ve geleneklerini yaşama özgürlüğü de tanınıyordu. Bu temel hak ve özgürlükler devlet güvencesi altına alınarak gayrimüslimler devlete zimmetlenmiş sayılıyordu. Gayrimüslimler için kullanılan zimmi kavramı da buradan geliyordu.

Osmanlı Devleti’nde farklı din mensuplarına geniş bir hoşgörü ile inançlarını yaşama hakkı tanınırken Batı Avrupa’da aynı dinde olanlar arasında bile kıyasıya mücadeleler yaşanıyordu. Yeniçağ Avrupa tarihi bir bakıma mezhep savaşlarının tarihidir. Bu tarihlerde Avrupa için din ve mezhep özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Ancak yoğun mücadelelerden sonra bazı haklar elde edilecek ve mezhep savaşları Protestanların zaferi ile sonuçlanacaktır. Ancak bu zaferin, aslında burjuvazinin bir zaferi olduğu da unutulmamalıdır.

Sanatta Osmanlı-Avrupa Etkileşimi

Osmanlı ve Avrupa arasındaki etkileşim sanat alanında da karşılıklı izler bırakmıştır. Siyasal ilişkilerin yanı sıra Batı ile kültür alışverişine giren ilk Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet olmuştur. Antik tarihe ve kültüre ilgi duyan Fatih, kütüphanesini tarih, coğrafya, tıp, felsefe konularında yazılmış çok çeşitli dillerdeki eserlerle doldurmuştur. İstanbul’da yaşayan gayri Müslim ve Avrupalı bilim adamlarıyla ve tüccarlarla ilişki içinde bulunan Fatih’in kütüphanesinde, İtalyan ve Katalan haritalarıyla; İtalyan sanatçıların mitolojik konulu gravürleri de yer alıyordu.

Kanuni Sultan Süleyman dönemine gelindiğinde fetihlerin ilerlemesi, Avrupa ile artan siyasi ve ticari ilişkiler, kültürel etkileşimi arttırdı ve bu etkileşim sanata da yansıdı. Bu dönemde Avrupa sanatı üzerinde Osmanlı etkisi iki şekilde ortaya çıktı. Bunlardan biri, Osmanlı ilerleyişine ve üstün otoritesine karşı duyulan korku ve tepki ile üretilen eserlerden oluşurken; diğeri ise Osmanlı yükselişini anlamaya ve Osmanlı kültürünü tanımaya yönelik verilen daha nesnel ve bilimsel çalışmalar ile sanat eserlerinden oluşuyordu.

16. yüzyıldan sonra Avrupa’yla diplomatik ilişkilerin artması, kültürel etkileşimi hızlandırmıştır. Bunun sonucunda 17. yüzyılda Avrupa’da daha gerçekçi bir Türk imajı oluşmuştur. Bunda Osmanlı Devletine gelen elçilik heyetine eşlik eden ressamların yaptığı resimlerin etkisi vardır. Resmi törenler, padişah ve ailesi, Osmanlı kıyafetleri ve günlük yaşam sıklıkla resmedilmiştir.

Özellikle Osmanlı kıyafetleri ilginin odak noktasıydı. Nitekim 1610 yılında Fransa’da sahnelenen bir bale gösterisinde müzisyenler Türk giysileri ile sahne aldılar. Ayrıca saraydaki maskeli balolarda da Türk giysilerini giyme modası başladı. Ünlü yazar Moliere de eserinde Türk törenine yer verdi. Bütün bu örnekler, Avrupalıların Osmanlı kültürüne olan ilgisini gösteriyordu.

17. yüzyıla gelindiğinde Osmanlılar da Avrupa’yı daha yakından tanıma çabası içine girdiler. Evliya Çelebi’nin yazdığı seyahatname, bu yüzyılda bir Türk’ün Avrupa’yı nasıl gördüğünü gösteren güzel ve renkli bir eserdir. Avrupa kültürüne ve bilimine duyulan ilginin artmasıyla 17. yüzyılda çok sayıda eser Türkçeye çevrildi. Aynı yüzyılda Avrupa’da Türklerle ilgili eserler de yaygınlaştı. 17. yüzyıl Avrupa resimlerinde de Türk motifleri kullanılmaya devam edildi. Ünlü Flaman ressam Peter Paul Rubens, Türk kıyafet çizimleri yaptı. 17. yüzyıl Hollanda resmine Türk motifler girmeye başladı.

II. Viyana bozgunundan sonra Osmanlı Devleti, Avrupa ülkelerine gönderdiği elçileri aracılığıyla bilim, teknik ve kültürüyle ilgili daha kapsamlı bilgi edinme yoluna gitmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’ya giden Osmanlı elçilerinin yazdıkları sefaretnameler bu amaca hizmet etmiştir. 1721 yılında Paris’e elçi olarak giden Mehmet Çelebi, Sefaretnamesinde Fransa sarayındaki bahçeleri, örf ve adetleri anlatmış; teknik bilgiler de vermiştir.

1735’te sahnelenen Rameau’nun operasının ilk perdesi Gönlü Yüce Türk (Le Turc Genereux) adını taşırken Carolet’in balesindeki bir perde de İyi Türk (Le Bon Turc) adını taşıyordu. Yüzyılın sonlarında Türk ezgileri Mozart, Haydn ve Beethoven gibi ünlü besteciler tarafından kullanılacaktır. Beethoven’in ünlü 9.senfonisinin sonundaki mehter ezgileri bu etkileşimin güzel bir örneğidir.