Ünite 8: Yaşlılık

Giriş

İnsan gelişiminin son safhası olan yaşlılık, günümüzün en çok tartışılan konularından biridir. Aslında sadece günümüzde değil, tarih öncesi çağlardan beri yaşlılık tarih ve felsefe alanını meşgul eden bir konu olmuştur.

Yaşlılık tüm dünyada ve ülkemizde de 65 yaş sınırı ile belirlenmektedir. Biyolojik yaşla belirlenen bu sınır, çoğu ülkede yaşlı kanunlarının ve yaşlılara yönelik hizmetlerin belirlenmesi amacıyla kullanılmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü ise ortalama yaşam süresinin uzamasıyla beraber yaşlılığı 3 evreyle sınıflandırmıştır. 65-74 yaş aralığındaki bireyler genç yaşlı, 75-84 yaş aralığındaki bireyler ileri yaşlı, 85 yaş üzerindeki bireyler ise çok ileri yaşlı olarak değerlendirilmektedir.

Biyolojik Yaşlanma Teorileri

DNA Hasar Teorisi ne göre genetik yapımızı oluşturan DNA, yıllar içinde hasara uğramaktadır ve bu durum hücrelerin, organların ve dokuların bozulmasına, dolayısıyla yaşlanmaya sebep olmaktadır.

Genetik Teoriye göre ise yaşlanma genlerde kodlanmıştır ve büyüme, gelişme gibi dönemler gibi yaşlılık da yaşam döngüsünün bir parçasıdır.

İmmünolojik ve Endokrin Teoriye göre, yaşlanmayla birlikte bazı hormon seviyelerinde azalma görülmekte ve bağışıklık sistemi zayıflamaktadır. Bu durum yaşlı bireyleri bakteri, virüs ve diğer hastalıklara karşı savunmasız bırakmaktadır.

Aşınma Teorisine göre insan vücudu da bir makineye benzer bir mekanizmaya sahiptir ve organlar kullanıldıkça zamanla aşınmaya uğrar. Bu durum da organların, dokuların ve vücudun yaşlanmasına sebep olur.

Hücresel Yaşlanma Teorisi ise yaşlanmayı vücuttaki hücre oluşumunun yavaşlamasına ve bozulmasına bağlar.

Strese Fizyolojik Tepkinin Azalan Yeterliliği Teorisi ise yaşlanmanın vücudun strese olan dayanıklılığının azalmasıyla meydana geldiğini savunur. Yaşlanmanın fizyolojik, toplumsal ve psikolojik boyutlarını içerdiği için en geniş kapsamlı yaşlanma teorisi olarak kabul edilir.

Metabolik Artıkların Birikmesi Teorisi ise yaşlanmanın biriken metabolik artıklarla ortaya çıktığını savunmaktadır.

Serbest Radikal Teorisi ise biyolojik yaşlanma teorileri arasında en çok kabul gören teoridir. Bu teoriye göre serbest radikaller zamanla hücre içerisinde birikerek DNA’yı hasara uğratır. Serbest radikaller, oksijen solunumu yapan her canlıda doğumdan itibaren ortaya çıkmaya ve hücrede birikmeye başlar. Ayrıca, fosil kökenli yakıtların dumanı, sigara, ultraviyole ışınları, radyasyon, virüsler, bazı toksik kimyasallar ve böcek ilaçları da serbest radikaller içerir. Bu serbest radikaller zamanla hücre içinde birikerek hücrenin görevlerini yerine getirmesini engeller.

Yaşlılıkta Fiziksel Değişim

Bireylerin yaşlanmasıyla, diğer bir deyişle yaş almalarıyla birlikte fiziksel olarak bazı değişiklikler ortaya çıkmaya başlar

Öncelikle yaşlı bireylerin kas ve iskelet sistemindeki değişiklikler bireyin duruşunu ve yürüyüşünü etkiler. Kaslar 30 yaşından sonra zayıflamaya başlar ve hem kasılma gücünde hem de kasılma hızında azalma görülür. 50 yaş sonrasında ise kas liflerinde ve kas boylarında azalma görülür. Bu durum ileriki yaşlarda daha açık bir biçimde fark edilebilir. Bağların zayıflaması ve esnekliğini kaybetmesiyle yaşlılıkta kamburluk daha sık rastlanan bir durumdur. Omurlar arasındaki disklerde gerileme ve osteoporoz (kemik erimesi) da kemiklerin zayıflamasına ve bireyin boyunun kısalmasına neden olabilmektedir.

Fiziksel olarak değişiklik gösteren diğer bir organ ise cilttir. Cildin soluklaşması, lekelenmesi ve esnekliğini kaybetmesi, yaşlılıkta sıklıkla görülen bir durumdur. Deri altındaki kasların ve yağların kısmi kaybı ise cildin sarkmasına ve kırışıklıkların oluşmasına sebep olur. Saç dökülmesi, beyaz veya gri saçlar da her zaman olmasa bile yaşlılıkla ilişkilendirilen belirtilerdir.

Yaşlılıkla birlikte dişlerin yapısı da değişir. Dişlerin rengi değişerek sarımsı bir hâl alır. Genellikle bakımsız kalan diş etleri iltihaplanmaya ve çekilmeye başlar. Bu durum birçok diş kaybına sebep olur ve halk arasında “dişlerin dökülmesi” olarak adlandırılır. Özellikle sosyo-ekonomik durumu düşük yaşlı bireylerde diş eti çekilmelerine ve çürüklere bağlı diş kayıpları daha sık görülmektedir. Diş kayıpları sonrasında takılan diş protezleri ise uyum süreci gerektirdiği için yaşlı bireylerde yeme ve uyku sorunlarına yol açabilir.

Yaşlandıkça değişim gösteren diğer bir özellik ise sestir. Yaşlılıkta ses gücünü kaybedebilir ve ses aralığı daralabilir. Bu durum çoğu zaman gırtlak kıkırdaklarının esnekliğini yitirmesinden ve bu kıkırdakların sertleşmesinden kaynaklanır.

Yaşlılıkla birlikte öz bakım yetilerinde azalma görülebilmektedir. Daha çok üşümeye başlayan yaşlı, daha az sık duş almaya ve daha az banyo yapmaya başlayabilir. Hem üşütmekten korkması hem de fiziksel gücünün azalması yaşlı bireyin banyo alışkanlıklarını etkileyebilir. Ayrıca koku alma duyusu azalan yaşlı birey, kötü vücut kokularının farkına varamayabilir. Özellikle yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan inkontinans (idrar kaçırma) gibi durumlar, vücut hijyenini azaltabileceğinden, kişisel bakım daha önemli hâle gelmektedir. Bu değişiklikler genellikle gözle görülebilen dış görünüşle alakalı değişikliklerdir. Bu değişikliklerin bir kısmı vücutta işlev kaybına neden olsa da saçların beyazlaması gibi, cildin kırışması gibi durumlar günlük hayatı etkileyecek işlev bozukluklarına yol açmazlar. Ancak kas ve iskelet sistemindeki değişiklikler, diş ve ses kaybı gibi durumlar işlevselliği azaltan ve günlük hayatı etkileyen faktörlerdir.

Bunların dışında yaşlılıkla birlikte birçok fizyolojik değişiklik görülmektedir. Diğer bir deyişle fiziksel olarak gözlenmeyen işlevsel bozukluklar da yaşlılıkla birlikte ortaya çıkar. Homeostaz (dengeleşim) adlı mekanizma, karşılaştığı hastalık durumlarında ve olağan dışı durumlarda vücudun dengesini sağlamaya çalışır. Yaş ilerledikçe bu mekanizmanın çalışması etkinliği azalır. Birey, fizyolojik olarak kendini farklı durumlara adapte etmekte zorlanır.

Yaşlılıkla birlikte fizyolojik değişime uğrayan bir başka sistemse sindirim sistemidir. Yaşla beraber enzimlerde, mide öz suyunda ve tükürük salgılarında azalma görülür. Bu durum sindirimin zorlaşmasına, mide ağrısı gibi şikâyetlerin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu yüzden yaşlı bireyin beslenmesine ve diyetine daha çok dikkat etmesi gerekebilir.

Solunum sistemi de yaşlılıkla beraber fonksiyonel değişikliğe uğrayan bir sistemdir. İnsanlar yaşlandıkça akciğerlerin boyutu küçülür ve bu nedenle oksijen kullanımı azalır. Hava keseciklerinin lifli dokularla yer değiştirmesi gazların akciğerdeki değiş tokuşunu engelleyebilmektedir. 75 yaşındaki bir insanın maksimum solunum kapasitesi ve oksijen alma miktarı, 30 yaşındaki bir bireyin solunum ve oksijen alma kapasitesinin yüzde 40’ına tekabül etmektedir.

Kalp de yaşlılıkla birlikte değişim gösteren organlardan biridir. Yaşlılıkla birlikte kalp küçülür ve kalpteki yağ oranı artar. Kalp kasları iplikleşir ve kurumaya başlar. Damarlardaki kan akışı zorlaşır ve oksijenin kalp duvarlarından emilimi azalmaya başlar. Kalp kapakçıklarının esnekliği ve etkinliği de azalır. Bütün bu sebeplere bağlı olarak kalbin ritmi azalır ve ritim düzensizleşmeye başlar.

Yaşlanmayla birlikte cinsel işlevlerde de bazı değişiklikler gözlemlenmektedir. Her ne kadar yaşlılıkta cinsellik sosyal olarak kabul görmeyen ya da konuşulmayan bir olgu olsa da cinsellik fizyolojik olarak geç yaşlılık yıllarına kadar devam edebilmektedir. Ancak yaşlılıkla birlikte cinsel işlev kayıpları da görülebilmektedir. Erkeklerde ereksiyon normalden uzun sürer ve ereksiyonun sertliği azalır. Genitallerin doğrudan uyarılma ihtiyacı artar ve boşalmadan önce ereksiyonu devam ettirmek zorlaşır.

Yaşlılıkla birlikte duyuların da işlevselliğinin ve keskinliğinin azaldığı görülmektedir. 5 duyudan biri olan görme yetisi, yaşla beraber gerilemektedir. Etrafınıza baktığınızda çoğu 60 yaş üstü bireyin gözlük ya da lens kullandığını gözlemleyebilirsiniz. Görmedeki kayıplar, genellikle göz merceği, kornea, iris ve optik sinirlerdeki zayıflamalardan kaynaklanır. Renk ve derinlik algısı, ışığa göre ayarlama ve karanlıkta görme yetisi de zamanla azalır. Ayrıca göz kırpma refleksi de azalma gösterir. Yaşlılıkla birlikte işitme duyusu da zayıflayan duyulardan bir tanesidir. Kulak damarlarının eskisi kadar kan taşıyamaması, işitme sinirlerinin yıpranması ve beyindeki işitme merkezinin işlevlerindeki bozukluklar yaşlı bireylerin işitmede güçlük çekmesine neden olur. Öncelikle tiz seslerin genetik özelliklerin etkili olduğu işitme kayıplarında, cinsiyet de önemli bir faktördür. Yaşlılıkla birlikte dokunma duyusu da azalır. Zamanla cildin kuruması, kırışması ve sertleşmesi dokunma hissinin keskinliğini azaltmaktadır. Sıcaklık değişimine olan hassasiyet arttığı için yaşlı bireyler daha çok üşümeye başlarlar. Sıcaklık da yaşlı bireyleri genç bireylere oranla daha çok etkiler ve işlev görmelerinin önünde bir engel teşkil eder. Yaşlılıkla birlikte, birbirleriyle ilişkili olan tat ve koku alma duyusu da azalır. Ancak bunun sebebi duyuların zayıflamasından çok hastalıklar ve sağlıktaki bozukluklardır. Yapılan bir araştırma göstermiştir ki 80 yaş üstü bireylerin 5 tanesinden 4’ü koku duyusunda büyük kayıplar yaşamış, yarısından fazlası ise koku duyusunu tamamen kaybetmiştir. Bu durum, tat ve koku alamayan yaşlılarda iştah kaybına ve dolayısıyla beslenme bozukluklarına yol açabilmektedir.

Yaşlılıkla beraber merkezi sinir sisteminin bilgiyi işlemesinde yavaşlama görülür. Bu yüzden yaşlı bireyler gençlerin yapabilecekleri her türlü fiziksel aktiviteyi daha yavaş yaparlar. Yeni bilgileri hafızaya almak ve eski bilgilere ulaşmak yaşlılar için daha zor bir hâle gelebilir.

Yaşlıların sıklıkla dile getirdiği bir problem olan ağrı duyusal bir uyarı ya da sinirsel bir hasara bağlı olarak ortaya çıkar. Akut ağrı sıklığı yaşla değişmese de kronik ağrı, yaşlılıkla birlikte ağrı algısını azaltıcı yönde değişiklikler olmasına rağmen, gençlere oranla yaşlılarda daha sık görülmektedir. Ağrının kaynağı, sıklığı ve şiddeti bireyin hafızasına, beklentilerine ve duygusal yapısına göre değişebilmektedir.

Yaşlılıkta karşılaşılan ve yaşlı bireylerin sağlığını etkileyen durumlardan bir tanesi de düşmelerdir. Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre sayısı milyonları bulan yaşlı bireylerin 3 tanesinden bir tanesi düşme yaşamaktadır ve bu vakalardan sadece yarısı doktorlara ya da sağlık merkezlerine başvurmaktadır. Bu düşmelerin bir kısmı zarar görmeden veya küçük yaralarla sonuçlansa da her 5 düşmeden bir tanesi ciddi yaralanmalar, kemik kırıkları ve kafa çarpmaları ile sonuçlanmaktadır. Kalça kırılmaları bunlar arasında en sık rastlanan kırık çeşitlerinden biridir ve yaşlı bireyleri yatağa bağımlı hâle getirerek uzun süreli bakım ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Yaşlı birey bir kere düşerse, bu düşmenin tekrarlama ihtimali artmaktadır. Bu durum yaşlı bireyleri korkutarak günlük aktivitelerini kısıtlamalarına yol açmaktadır.

Yaşlılıkta düşmenin biyolojik, davranışsal, çevresel ve sosyo-ekonomik olmak üzere birçok sebebi bulunmaktadır. Biyolojik sebepler daha önce de bahsedilen denge kaybı, kas ve iskelet sisteminin zayıflaması, D vitamini eksikliği, psiko-motor becerilerin zayıflaması ve merkezi sinir sistemi tepki sürelerinin artması, duyulardaki zayıflama (görme, işitme, dokunma) ve artan kronik ağrılar olarak sıralanabilir. Davranışsal sebepler ise alkol ve madde kullanımı, yaşlılarda sıklıkla karşılaşılan çoklu ilaç kullanımı (polifarmasi), sakinleştirici ilaç kullanımı gibi değiştirilebilir davranışlardır. Çevresel risk faktörleri ise yaşından bağımsız olarak her bireyi etkileyebileceği gibi, yaşlı bireyleri yaşlarından kaynaklanan biyolojik dezavantajlarından dolayı daha çok etkilemektedir.

Kanser hastalığında en büyük risk faktörü yaş olarak belirtilmektedir ve yaş ilerledikçe kanser riski artmaktadır. Yaşlı erkek bireylerde en sık rastlanan kanser çeşidi %30. 3 oranıyla akciğer/bronşit/trake kanseridir. Akciğer kanserinin bu kadar yüksek orana sahip olması ülkemizdeki yaygın tütün kullanımıyla yakından ilişkilidir. Akciğer kanserini ise %11.2 oranla prostat kanseri takip etmektedir. Prostat kanseri ise tüm dünyada erkekler arasında görülen en yaygın kanser türüdür. Yaşlı kadınlarda ise hem dünyada hem de Türkiye’de sıklıkla görülen kanser türü ise %23.9 oranıyla göğüs (meme) kanseridir.

Yaşlılıkta Bilişsel Gelişim

Beyin işlevlerindeki fizyolojik gerilemeye bağlı olarak bellek, dikkat, algı gibi bilişsel işlevler olumsuz yönde etkilenmektedir. Bilişsel fonksiyon değişiklikleri genelde beynin bazı bölgelerinde oluşan hasarlar sonucu gelişir. Yaşlanmayla ortaya çıkan bilişsel değişikliklerin en belirgin olanları demans, hafıza ve öğrenme yeteneği, genel zekâ, pratik zekâ, dikkat ve konsantrasyon, konuşma, görsel-uzaysal algılama fonksiyonları, psikomotor fonksiyonlar ve üst seviye fonksiyonlardaki değişikliklerdir.

Alzheimer ve demans yaşlılıkta sıkça karşılaşılan hastalıklardır ve bu iki hastalık birbirleriyle çok karıştırılmaktadır. Öncelikle hafıza olmak üzere Alzheimer hastalığı beynin tüm bilişsel fonksiyonlarında ilerleyici kayba neden olan ve beyinde anormal protein birikimiyle meydana gelen bir hastalıktır. Halk arasında “bunama” olarak bilinen “demans” ise “bellek, dil, aritmetik, karar verme yetisi, dikkat ve diğer bilişsel fonksiyonlarda ilerleyici kayıp” anlamına gelmektedir. Bütün Alzheimer hastalarında demans görülür ancak her demans hastası Alzheimer hastası değildir.

Parkinson hastalığı yetişkinlerde Alzheimer hastalığından sonra ikinci sıklıkta görülen ve sinir hücre harabiyeti sonucunda gelişen bir hastalıktır. Beklenen yaşam süresinin uzaması ve nüfus içinde yaşlı nüfusunun artması Parkinson hastalarının sayısında da artışa yol açmaktadır. Parkinson vakalarının yüzde %5 ve %10 aralığındaki kısmı kalıtsal faktörlerle ortaya çıkmakta ve genellikle 40 yaş öncesinde başlamaktadır.

Yaşlılıkta Psiko-Sosyal Özellikler

Her yaş grubunda olduğu gibi, yaşlı bireyler de kendilerine özgü psikolojik özelliklere ve gelişimsel basamaklara sahiptir. Genetik faktörlerin etkili olduğu yaşlanma sürecinde, yaşam biçimi, karşılaşılan önemli yaşam olayları gibi çevresel, sosyal ve psikolojik faktörler de yaşlanma sürecini etkiler.

Bunlardan ilki olan emeklilik bireyin hayatında önemli bir mihenk taşıdır. Emeklilik yaşları ülke politikalarına, yapılan işin niteliğine veya bireyin tercihlerine ve mecburiyetlerine göre değişebilmektedir. Emeklilikle birlikte birey sosyal açıdan büyük bir kayıp yaşar. İş arkadaşları, hizmet verdiği ve aldığı kişiler, müşteriler bireyin sosyal yaşamının büyük bir kısmını oluşturmaktayken bu sosyal hayat bir anda emekli bireyin elinden gider. Ev yaşamına uyum sağlamaya çalışan emekli birey hane halkı ile de çatışma yaşayabilmektedir. Bu durum yaşlı bireylerin depresyon geçirmelerine de sebep olabilmektedir. Ayrıca emeklilikle birlikte gelir seviyesinin düşmesi, yaşlı bireylerin hem ekonomik hem de psikolojik durumunu etkilemektedir.

Evlilik, ülkemiz aile yapısı göz önünde bulundurulduğunda en önemli sosyal olaylardan bir tanesidir. Her ne kadar boşanma oranlarında artış gözlemlense de beklenen insan yaşamının uzaması, evliliğin süresini de artırmaktadır. Birlikte yaşlanan çiftler, uzun yıllar evli kalabilmektedir. Özellikle yaşlı bireyler için eşleri ve aileleri birincil sosyal ortamlarını oluşturmaktadır. Bu yüzden mutlu bir evlilik yaşlı bireylerin yaşam kalitesi için büyük önem arz etmektedir.

Emeklilikle birlikte sosyal çevresi daralan yaşlı bireyler, arkadaşlıklarına ve ailelerine daha çok önem vermeye başlarlar. Özellikle ailelerinden beklentisi artan yaşlı bireyler, aileleriyle vakit geçirmekten, torunlarıyla birlikte olmaktan mutluluk duyarlar. Ayrıca torun bakımı, yaşlı bireylerin yeniden üretime geçmelerine, kendilerini değerli hissetmelerine sebep olur.

Sanayileşme ve kentleşme, yaşlıların statü ve prestijini aşındırmıştır. Sanayileşme süreci ve modern yaşama biçimine geçişle birlikte çocukları ve torunlarıyla kuşak farklılığı yaşayan, otorite sahibi olarak “son mercii” olmaktan çıkmış, tüketici konumuyla aileye yük olmaya başlamış bireyler olarak görülmüş ve toplumda yalnızlığa itilmiştir

Sosyal ve yurttaşlık sorumluluklarının devam ettirilmesi de yaşlılıkla birlikte daha çok ortaya çıkan bir olgudur. Her ne kadar ülkemizde gönüllülük esaslı çalışmalar yaygın olmasa da yaşlı bireylerin toplumsal olaylara daha duyarlı oldukları bilinmektedir. Siyasi partilere ve derneklere üye olma, oy kullanma, apartman yöneticiliği gibi aktiviteler, genellikle yaşlılıkta sıklıkla görülen sosyal aktivitelerdir.

Eş kaybı, akut ve kronik hastalıklar, gelir kaybı ve değişen kuşaklararası ilişkiler sebebiyle yaşlı bireyler daha farklı bir yaşam şekli sürmek zorunda kalabilmektedir. Kendi yaşamını idame ettiremeyecek durumda olan yaşlı bireyler bakıcılarla, çocuklarıyla ya da huzurevi gibi kurumsal bir ortamda yaşamak durumunda olabilirler. Kendi evinden ve alışkanlıklarından ayrılma zorunluluğu, yeni yaşam şekline uyum sağlama, bakıcı ve çocuklarla olan olası çatışma ve anlaşmazlıklar, bu yeni yaşam biçimini zorlaştırıp yaşlı bireyi psikolojik çöküntüye uğratabilmektedir.

Yaşlılıkla birlikte kişisel değerler, benlik kavramı ve öz değer de gözden geçirilir. Hayal kırıkları ve başarılar teraziye konularak hayatın anlamı sorgulanır. Ölümü kabullenmek ya da reddetmek de yaşlılığın psiko-sosyal yönleri arasında yer alır.

Yaşlanmanın psiko-sosyal boyutuyla ilgili birçok kuram bulunmaktadır. Bunlardan ilki olan Aktivite Kuramına göre her ne kadar yaşlı bireylerin fizyolojik sağlık durumları ve ihtiyaçları genç bireylerinkinden farklı olsa da yaşlılar ve gençler benzer psikolojik ve sosyal ihtiyaçlara sahiptirler.

Yaşamdan Geri Çekilme Kuramı ise yaşlıların aktivitelerinin ve sosyal etkileşimlerini azaltmasını yaşlılığın doğal bir süreci olarak görür.

Modernleşme Kuramı , yaşlılığı tarihsel ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmeler ışığında ele alır.

Süreklilik Kuramına göre bireyler, gençliklerindeki aktivite düzeyini yaşlılıkta da korurlar. Bu kuram için “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözü uygun bir ifade teşkil etmektedir.

Rol Kaybetme Kuramına göre ise bireylerin tutum, değer ve inançları doğrudan o bireyin içinde bulunduğu sosyal çevre ile ilişkilidir.

Depresyon, yaşlı nüfusta sıklıkla görülen ve yaşlı bireyleri olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok etkenin bir araya gelmesiyle merkezî sinir sisteminin düzen ve dengesi bozulabilmekte ve depresyona sebep olabilmektedir. Sebebi ne olursa olsun, depresyon yaşlı bireylerde benzer belirtilere yol açmaktadır (Kaya, 1999). Depresyonda duygu durum belirtileri olan hüzün, elem, üzüntü gibi belirtiler yaşlılıkta ön planda olmayabilir.

Gelişimsel olarak bakıldığında, intihar vakalarının yoğunlaştığı evrelerden bir tanesi de yaşlılıktır (Alptekin ve Duyan, 2012). Özellikle batı ülkelerinde yaşın ilerlemesiyle intihar vakalarının da arttığı gözlemlenmektedir. İstatistiklere bakıldığında yaşlılıkta intihar oranları, intihar girişimi, yani başarısız intihar vakalarına oranla çok daha yüksektir. Yaşlı bireylerin daha planlı ve ölümü garanti eden yollara başvurdukları görülmektedir.

Yaşlı bireyleri intihara sürükleyen birçok neden bulunmaktadır. Bunlar arasında en çok öne çıkanlar ölüm, yas ve ayrılıklar, fiziksel rahatsızlıklar ve hastalıklar, özerkliğin ve bağımsızlığın kaybedilmesi, kendini yararsız ve işlevi olmayan bir birey olarak görmek, sosyal izolasyon, yalnızlık ve depresyon olarak sıralanabilir. Her ne kadar ülkemizde dinî inançların etkisiyle intihar vakaları diğer ülkelere göre düşük olsa da, toplum içinde değerlendirildiğinde en yüksek intihar vakası oranları yaşlılıkta görülmektedir. Yaş ilerledikçe intihar oranlarının artması, yaşın bir risk faktörü olarak ortaya çıktığının göstergesidir.

Yaşlılıkta Tinsel Gelişim: Din ve Maneviyat

Maneviyat ve din yaşlı bireylerin hayatından önemli bir yer kaplar. Özellikle ülkemizde yaşlı bireylerin dinî pratikleri sıklıkla uyguladığı gözlemlenmektedir. Dinî bayramlarda ve günlerde bir araya gelmek, dinî ritüelleri uygulamak, camiye gitmek ve namaz kılmak ülkemizdeki yaşlı bireyler tarafından sıklıkla uygulanan davranışlardır.

Yaşlılıkta Ahlaki Gelişim

Ahlak, bireyin doğru ile yanlışı ayırt edebilmesini sağlayan ilkeler ve değerler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Kohlberg’in ahlak gelişim kuramına göre çocuklar 14 yaşında son dönem olan gelenek sonrası ahlaki gelişim dönemini tamamlarlar ancak, her bireyin son döneme geçmesi mümkün olmamaktadır. Bu kurama göre yaşlı bireylerin 3. dönem olan gelenek sonrası ahlaki gelişim döneminde olmaları beklenir. Bu dönem 5. Aşama olan “Sosyal Sözleşme Eğilimi” ve 6. Aşama olan “Evrensel Ahlak İlkeleri Eğilimi” aşamalarını kapsar.

Sağlıklı Yaşlanmak

Yaşlanmayı geciktirmek ve yaşlanmanın yan etkilerini en aza indirgemek için yaşam tarzında birtakım değişiklikler yapmak mümkündür. Düzenli egzersiz, sağlıklı ve dengeli beslenme, düzenli uyku, alkol ve tütün ürünlerinden uzak durma, stresten kendini koruma gibi yaşam biçimleri, yaşlanmanın hızını ve yan etkilerini azaltan yöntemlerdir.

Toplumsal (Demografik) Yaşlanma

21. yüzyılın megatrendlerinden biri olarak görülen demografik yaşlanma, tüm dünyayı etkileyen bir olgudur. Azalan doğum ve bebek ölüm oranları, ortalama yaşam süresinin uzaması gibi faktörler yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranını artırmaktadır. Toplam nüfusun %4’ünün yaşlı bireylerden (65 +) oluştuğu toplumlar genç toplum, bu oranın %4 ve %7 aralığında olduğu toplumlar olgun toplum, %7 ve %10 aralığındaki toplumlar ise yaşlı toplum olarak nitelendirilmektedir. Yaşlı bireylerin toplam nüfus içindeki oranının %10’u geçtiği toplumlar ise çok yaşlı toplum olarak nitelendirilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2013 yılında Türkiye nüfusunun %7,7’sini yaşlı nüfus (65+) oluşturmaktadır. Yapılan nüfus tahminlerine göre 2023 yılında bu oranın %10,2’ye, 2050 yılında %20,8’e, 2075 yılında ise %27,7’ye çıkması beklenmektedir.

Toplumun yaşlanması birçok olası sorunu da beraberinde getirmektedir. Yaşlılıkla artan akut ve kronik hastalıklar, hastane, ilaç ve tedavi masraflarının da artmasına sebep olmaktadır. Uzun süreli bakıma ihtiyaç duyan yaşlı bireylerin sayısının artması, nitelikli bakım personeli ve kurumsal bakım ihtiyacını da artırmaktadır.

Megatrend : Toplumları küresel boyutta etkileyen sosyal, politik, ekonomik, demografik, çevresel, kültürel ve teknolojik değişikliklerdir