Ünite 6: XVIII. Yüzyılda Klasik ve Hikemi Üslup

XVII. Yüzyılda Klasik Üslup ve Temsilcileri

Anlamdan ziyade sese önem veren, sanat kaygısından uzak, nükteli, açık ve zarif bir söyleyişe yaslanan klasik üslup, bu asırda kadim zevki temsil eder. Günlük konuşma diline ait unsurların yoğun bir şekilde kullanıldığı mahallî üslup, yeni olmakla birlikte klasik estetiğin derinlik ve zarafetinden yoksundur. Klasik estetikte, bu tür şiirler basit bulunmuştur. Mahallî üslubun yüzeyselliğine ve Sebk-i Hindî’nin aşırı zihnîliğine tepki gösteren şairler ise, Bakî ve Şeyhülislam Yahya’da en güzel ifadesini bulan klasik üsluba dönmeyi yeğlemişlerdir.

Pertev’e göre bu tarz söyleyiş “tarz-ı hasen” yani güzel, gönle ve kulağa hoş gelen bir tarzdır. Bu tarz şiirler, bir girdaba benzeyen mazmun yüklü şiirlerden farklı olarak su gibi akıcı, açık ve zarif bir söyleyişe sahiptir.

Şeyhülislam Yahya ve Neşatî’yi üstat kabul eden Nazîm Yahya, Enis ve Esrar Dede, Nahifî gibi Mevlevi şairler ile Nevres-i Kadim, Pertev, Beylikçi İzzet bu asırda klasik üslup çizgisinde kalan şairlerdir.

Klasik üslubun bu asırdaki en önemli temsilcileri Kâmî ve Nahifî’dir. Fakat Nahifî, Nazîm ve Enis Dede ile birlikte, dinî-tasavvufi duyarlılıkla kaleme aldığı şiirleriyle bu üslup içerisinde farklı bir yönelişi temsil ederler.

Kâmî, Nabî’den sonra onun boşluğunu dolduracak şairlerden biri olarak görülmüş ve devrinde oldukça meşhur olmuş bir şairdir ( Kâmî).

Beliğ (1079/1668-1142/1729), asrın daha çok mesnevileri, olgunluk döneminde kaleme aldığı biyografik eserleri ve tarihleriyle dikkati çeken şairlerinden biridir. Kaynaklarda, nüktedan, zarif, her makama uygun bir manzume yazmaya muktedir iyi bir musikişinas olarak tanıtılmıştır.

Mahlastaşı Osman Nevres’ten ayırmak için Kadim unvanıyla anılan Nevres (Abdürrezzak), yaşadığı zorlukları ve sıla hasretini dile getirdiği lirik şiirleriyle tanınan bir şairdir (Nevres-i Kadîm).

Hoca Neşet, şairliğinden ziyade birçok önemli şahsiyetin yetişmesine katkıda bulunması ve yazdığı mahlasnameleri ile büyük bir şöhrete kavuşan, devrin renkli şahsiyetlerinden biridir. Şair, hayatını Mesnevi okutmaya ve gençlere Farsça öğretmeye adamıştır. Aksaray’daki evi, şiir ve edebiyat meraklısı gençler, tarikat ehli insanlarla dolup taşmıştır.

Neşet, etrafında toplanan şairleri, Hint üslubunun önemli temsilcileri Saib ve Şevket gibi şairlere yönlendirmiş ve birçoğunun mahlasını da kendi vermiştir.

Dinî-tasavvufi içerikli birçok mensur eseri olan şairin en önemli eseri, hayatta iken 1785-86’da talebesi Pertev tarafından tertip edilen Divanı’dır. Tasavvufi bir muhit içinde yetişen Neşet, şiirlerinde daha çok kadim zevkin peşinde koşmuştur. Neşet kuvvetli bir şair olmamakla birlikte, birçok önemli şahsiyetin yetişmesine yaptığı katkıları, mahlasnameleri, renkli kişiliğiyle asrın ihmal edilmemesi gereken bir ismidir.

Hoca Neşet meclisinde yetişen şairlerin Galip’ten sonraki en önemli ismi Pertev’dir. Muvakkitzade ve Vakanüvis olarak anılan Pertev’in Divanı, Beylikçi İzzet tarafından tertip edilmiştir. Divanında 500’ün üzerindeki gazele karşılık hiçbir kasidesi yoktur. Pertev, Nâyab için yazdığı mahlasnamesinde, renkli, sanatlı, derin anlamlar ve mazmunlarla yüklü, girdaba benzeyen şiirlerin hayal ve anlamı örteceğini; şiirin akan su gibi okuyucuyu yormayan, akıcı bir üslupla yazılması gerektiğini söylemiştir. Ona göre sadece zevk ve sefa, şiir için yeterli değildir. Onda insanı etkileyen, yakıcı, hassas duygular da olmalıdır. Çünkü şiir kalbe ait bir maceradır. Pertev, bu sebeple kendini “kadim zevk”in kucağına bırakmıştır. Şiirlerinde, Baki ve Şeyhülislam Yahya’yı hatırlatan klasik üsluba uygun, külfetten uzak, lirik, canlı, özenli bir üslubu vardır. Onun da gönlü sarışın bir güzeldedir; esmerliği bazen şikâyet konusu bile eder. Gönlünü hoş etmeyen, cefalı sevgili istemez. Bu tür imajlar, klasik estetikte başlayan çözülmenin göstergeleridir.

Daha çok Mevlevi şairlerle ilgili tezkiresiyle tanınan Esrar Dede, Şeyh Galib’in edebiyat dünyasına kazandırdığı, klasik şiirin ilginç simalarından biridir.

Lale Devri şairlerinden olan Şeyhülislam İshak Efendi, lale düşkünlüğünün dışında devrin coşkusuna ilgi göstermeyen şairlerden biridir. Devrinde, bâtıni çizgilerden uzak bir tasavvuf anlayışına sahip, büyük bir bilgin olarak tanınmıştır.

Mesnevi sahasında verdiği eserleriyle dikkati çeken Feyzî, külfetsiz, lirik bir üslupla kaleme aldığı gazelleri ve müfret söylemedeki maharetiyle de ihmal edilmemesi gereken şairdir.

Neşet’in Molla Gürani mahallesindeki evinin müdavimlerinden olan Beylikçi İzzet Beyde, Pertev gibi hocasının gözde şairlerinden biridir. Divan-ı Hümayun’a kâtip olarak giren İzzet, padişahla tars düşmesi sebebiyle genç yaşında öldürülmüştür. Kaynaklarda, öldürülme sebebi olarak kendine verilen görevlerle ilgili cüretkâr, alay yollu konuşmaları gösterilmektedir.

Dönemin şair padişahları içinde anılmaya değer tek isim, İlhamî mahlasıyla şiirler söyleyen ve şimşirlik kasrındaki kafes hayatını ve saltanat yıllarında yaşadığı ıstırapları içtenlikle dile getirdiği hasbihâl türü şiirleriyle dikkati çeken III. Selim’dir. İlhami, şiirlerini dostlarının tavsiyesiyle bir Divançede toplamıştır. Sûz-ı dil-ârâ makamının mucidi olan İlhamî, sanata ve sanatkâra verdiği önemle tanınmış; reformist, hassas ruhlu bir padişahtır. Kaynaklarda, bestekârlığının şairliğinden üstün olduğu söylenmektedir. Aynı zamanda iyi bir Mevlevi olan padişah, Şeyh Galip’le yakın bir dostluk kurmuştur.

Klasik Üslupta Dini-Tasavvufi Söylem

Nahifî, Nazim, Enis Dede ve Sakıp Dede dinî-tasavvufi duyarlılıkla kaleme aldıkları şiirleriyle klasik üslup içerisinde farklı bir yönelişi temsil ederler. Bunlar içinde şair olarak en güçlüsü Nahifî’dir. Onun ardından Nazim gelmektedir. Enis ve Sakıp Dede ise, taklit seviyesinde kalan, nazire şairlerindendir. Lale Devri şairlerinden olan Nahifî, dinî-tasavvufi bir neşve ile yazdığı lirik şiirleri ve bilhassa Mesnevi tercümesi ile büyük bir şöhrete kavuşmuş, devrin en verimli şairlerinden biridir.

Nahifî, dinî-tasavvufi duygularını lirik bir dille ifade eden, kendine has bir söyleyişe sahip üstat şairlerden biridir. Onun “taze-gûy” yani yeni soluklu bir şair olarak nitelendirilmesi, daha çok bestelenen ve Yunus tarzında söylediği şiirlerinden kaynaklanmaktadır.

Nahifî iki Divan tertip etmiştir. Bunlardan biri, sadece dinî şiirlerden meydana gelmektedir. Onun asıl başarılı olduğu şiirler gazel ve rubaileridir. Hâletî’den sonra edebiyatımızın en çok rubai söyleyen şairi olan Nahifi, kendini zamanın Hayyam’ı olarak nitelendirmiştir.

Mesnevî tercümesiyle edebiyatımızın meşhur isimleri arasına giren Nahifî, sanat ve mazmun kaygısından uzak, manevi zevklerini zarif ve güçlü bir dille ifade ettiği şiirleriyle de asrın önde gelen şairleri arasına girmeyi hak etmiş bir şairdir.

Edebiyatımızda naat şairi ve büyük bir bestekâr olarak tanınan Nazîm, Enderun’da yetişen şairlerden biridir. Nazim, 5 ayrı Divan tertip etmiştir. Şair, bestekârlığının yanında aynı zamanda iyi bir icracıdır. Fakat 500’e yakın bestesinden günümüze sadece 6’sı ulaşabilmiştir. Bunlar da, makamlarının en güzel örnekleri arasında yer almaktadır. Nazîm’ın en önemli özelliği edebiyatımızın en çok naat söyleyen şairi olmasıdır. O, sanatını peygambere karşı beslediği derin sevgiyi anlatmaya adayan bir şairdir.

Tanınmış bir Mevlevi şeyhi olan Enis Dede, devrin meşhur mutasavvıflarından biri olmakla birlikte, gerek şekil ve üslup, gerekse hayal bakımından klasik şiir anlayışını benimseyen bir şairdir. Küçük yaştan itibaren tasavvuf muhitlerinde yetişen Enis, yaklaşık elli yıl süreyle Edirne Mevlevihanesinin şeyhlik makamında kalmıştır. Ömrünü Mevlana ve Mesnevi’yi okumaya ve okutmaya adayan şair, sanatını da Mevleviliğin hizmetine vererek Peygamber’e beslediği samimi sevgisini, İlahî aşkı, hakikat âleminin sırlarını dile getirmeye çalışmıştır.

Mevlevilikle ilgili biyografik eseriyle tanınan Sakıp Dede, sanatını tamamıyla Mevleviliğin değerini anlatmaya adadığı didaktik şiirleriyle dikkati çeken bir şairdir. Mevlevi şeyhleri ve tanınmış dervişlerin biyografilerinden oluşan üç ciltlik Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân adlı eseriyle Mevleviler arasında oldukça meşhur olan Sakıb (Mustafa), hayata tamamıyla Mevlevihane penceresinden bakan bir şairdir.

Kâmî

Asıl adı Mehmed olan, fakat daha çok Edirneli Efendi, Edirnevî Çelebi lâkabıyla tanınan şair Edirne’de doğmuştur. İstanbul’daki çeşitli medreselerde müderrislik, Bağdat, Mısır ve Galata’da kadılık görevlerinde bulunan Kâmî, humma (sıtma) hastalığından İstanbul’da ölmüştür. En önemli eseri Divanı’dır.

Kâmî, Gülşenî şeyhlerinden İbrahim Gülşenî’nin oğlu olması sebebiyle küçük yaşlardan itibaren tasavvuf potasında yoğrulmuş, şair ve nasirliğinin yanında fıkıh ilmindeki bilgisiyle tanınan bir şairdir. Edirne Mevlevîhanesi şeyhi Neşatîden de Farsça öğrenen şair, devrinde Nabî’den sonraki üstat şairlerden biri olarak kabul edilmiştir.

Kâmî, lâtife ve hiciv söylemenin oldukça rağbet gördüğü bir dönemde, şiiri ciddiye alan, klâsik estetiğin sırlarına vâkıf bir şairdir. Ona göre birkaç beyit söylemekle şair olunamaz. Önemli olan söz vadisinin büyülü güzelini bulmaktır. Şair, asıl kudretini kaside ve kıtalardan ziyade gazellerinde göstermiştir. Divanında her harften gazele yer veren dönemin nadir şairlerinden biridir. Gazelleri genellikle âşıkanedir. Şiirlerinde tasavvuf ön planda değildir. O, Lâle Devri eğlencelerine, folklorik ve hikemî şiire ilgi göstermemiş, klasik üslûba bağlı âşıkane şiirler yazmıştır.

Kâmî’nin gazellerinde, Türkçe kelime ve deyimler ve zarif hayallerle süslü bir üslup hâkimdir. Kasidelerinde ise daha külfetli ve ağır bir dil kullanılmıştır. Kâmî, Lale Devri’yle birlikte Nedim’in kazandığı şöhret sebebiyle geri plana düşmekle birlikte, zarif, nükteli şiirleriyle dönemin üstat şairleri arasına girmeyi başarmıştır.

Nevres-i Kadîm

Mahlastaşı Osman Nevres’ten ayırmak için Kadim unvanıyla anılan Nevres (Abdürrezzak), yaşadığı zorlukları ve sıla hasretini dile getirdiği lirik şiirleriyle tanınan bir şairdir. Şairliğinin yanında aynı zamanda birçok mensur eseri olan iyi bir münşi ve hattat olan Nevres, küçük yaşlarda İstanbul’a gelmiş ve hayatının önemli bir kısmını Hekimoğlu Ali Paşa’nın maiyetinde kâtiplik yapmakla geçirmiştir. Koca Ragıb Paşa, Seyyid Vehbi, Raşid gibi çağdaşı üstat şairlerin izinde yazdığı şiirleriyle de kendini gösterme fırsatı bulmuştur. Türkçe ve Farsça Divanları ile Bedir savaşını anlatan Gazve-i Bedir adlı manzum bir mesnevisi ile Münşe’at, Tarihçe-i Nevres, Vekayi-i Tebriz, Mebaligu’l-Hikem, Terceme-i Tarih-i Cihangir Şah adlı mensur eserleri vardır. Türkçe Divanı ile bu divan içinde bulunan Farsça Divanı vardır.

Nevres, pek renkli olmasa da kelamının yeni olduğunu, hiç kimseden mazmun almadığını iddia eder. Fakat şiirlerinin birçoğu gerekli itinadan yoksundur. Sürgün yıllarında kaleme aldığı hasret yüklü, lirik manzumeleri, onu devrinde kendine özgü olmayı başarmış şairler arasına dâhil etmiştir. Tezkirelerde de, kendine has tarzı olan, devrinin hoş edalı, güzide simalarından biri olduğu  söylenmekle birlikte, sürgüne gönderilen diğer şairler gibi döneminde hak ettiği yeri alamamıştır.

Esrar Dede

Daha çok Mevlevi şairlerle ilgili tezkiresiyle tanınan Esrar Dede, Şeyh Galib’in edebiyat dünyasına kazandırdığı, klasik şiirin ilginç simalarından biridir. Şairlik yeteneği Mevleviliğe intisabından sonra gün yüzüne çıkan Esrar (Mehmed), üç yıl gibi kısacık bir süreye birçok eser sığdırmayı başarmış, benzerine ender rastlanabilecek bir şairdir. Arapça ve Farsça’nın yanında, Latin, İtalyan ve Rum dillerini de bilen şairin, Lügat-i Talyan adlı yarım kalmış küçük bir sözlük tercümesi vardır. Esrar’ın, birçok dil bilmesi ve şiirlerindeki Hristiyanlıkla ilgili motiflerin fazlalığı onun mühtedi (din değitiren)lerden olabileceğini akla getirmekle birlikte, bu konuda yeterli bir bilgi yoktur.

XVIII. Yüzyılda Hikemi Üslup ve Temsilcileri

Dönemin en çok takipçi bulan şairlerinin başında Nabî’nin gelmesi sebebiyle, bu asırda klasik üsluptan duygu ve sesin yerine, fikri ve manayı öne çıkarması bakımından ayrılan hikemî (tebliğî, didaktik) üslup, en verimli çağını yaşamıştır. Fakat bunlar içinde Koca Ragıp Paşa dışında diğer şairler Nabî’nin güçlü, akıcı üslubuna erişen şair çıkmamıştır.

Taip’in Seyyit Vehbî ile birlikte şiir ülkesinin padişahı olmaya layık gördüğü isimlerden biridir. Lale Devri’nde de Damat İbrahim Paşa’nın en yakınındaki isimlerden biri olan şair, Patrona İsyanı sonrasında bir süre sürgün hayatı yaşamıştır. Raşit, dönemin Nabî takipçileri içinde en güçlü şairlerden biridir. Şiirinin asli unsuru fikirdir. Ona göre, şiire ruh veren fikir / anlam olmakla birlikte nükte de ihmal edilmemelidir. Çünkü, sadece fikirden ibaret nükteden yoksun şiir, pejmürde kıyafetli bir güzelden farksızdır. Raşit, fikrin yanında nükteyi de ihmal etmemeye çalışan bir şairdir. Raşit, diğer Nabî taklitçilerine göre, taklit seviyesinde kalmayarak şiirine kendi özelliklerini aksettirebilen, kusursuz bir söyleyişe sahip güçlü bir şairdir.

Lale Devri’nin üstat şairlerinden olan Seyyit Vehbi de, dönemin Nabî takipçilerinden biridir. Devrinde Nabî’nin yegâne varisi olarak görülen şair, hakimâne tavrına tezat olarak zekâsı ve sanatını her fırsatta padişah ve sadrazama yaklaşmaya bir araç olarak kullanmaya çalışmıştır.

Vehbî, çok kolay yazabilen güçlü bir şair olmakla birlikte şiiri yeterince ciddiye almamıştır. Vehbî, kasidede Nefi, gazelde ise Nabî’yi örnek almıştır. Fakat Nedim’in ortaya çıkmasıyla onun yolunda da gazeller yazmıştır. Vehbî, asıl Nabî vadisinde dolaşmış, kendini Nabî’nin “hayru’lhalef”i saymıştır.

Vehbî’nin, Divanı dışındaki eserlerinin en önemlisi, III. Ahmet’in çocuklarının sünnet düğünü ile Sultan Mustafa’nın kızı Ayşe Emetullah Sultan’ın evlenme merasimlerini günü gününe anlattığı, yer yer manzum parçalar da içeren mensur Surname’sidir. Bu eser,  İstanbul’un mahallî hususiyetleri, örf ve âdetlerini yansıtan bir vesika niteliğindedir. Bazı araştırmacılar Lale Devri’ni bu düğün ile başlatmışlardır.

Devrinde Raşit ve Âtıf gibi şairlerin dostluğunu kazanan, onların desteğiyle meslek hayatında yükselen Münif, derviş meşrep, hoş sohbet, hazır cevap bir kimsedir. Ayrıca, Türk, Acem, Irak ve Arap makamlarına vâkıf iyi bir musikişinas ve iyi bir icracıdır. İlk şiirlerinde Hezarî mahlasını kullanmış, İstanbul’a geldikten sonra Raşit’in tesiriyle Münif mahlasını tercih etmiştir. Meslek hayatında olduğu gibi, sanat hayatında da Âtıf ve Raşit’in önemli etkisi olmuştur.

Koca Ragıp Paşa

Bu asrın Nedim ve Şeyh Galip’ten sonra akla gelen ilk isimlerden biri olan Koca Ragıp Paşa, aynı zamanda devrin büyük devlet adamlarından ve bilge şahsiyetlerinden biridir. Devrinde Koca sıfatıyla anılan şair, İstanbul’da doğmuş ve babasının çalıştığı defterhane kaleminde küçük bir memur olarak başladığı meslek hayatında, yeteneği ve kişiliğiyle hızla ilerleyerek; ulaşabileceği en yüksek makam olan sadrazamlığa kadar yükselmiştir.

Devrin kaynaklarında, vaktini okumak ve ilmî konularla uğraşmakla geçiren, yüksek ahlaklı, latif sözlü bir zat olarak anlatılan şair, devletin gücünden çok şey yitirdiği bir devirde, akılcı politikalarıyla devlete itibar kazandırmaya çalışmış ve bu yolda da önemli başarılar sağlamıştır. Bu sebeple devri itidal ve hikmet devri olarak kabul edilmiştir. Devlet adamlığı ve şairliğinin yanında, ilim, kültür ve imar faaliyetlerine verdiği önemle tanınmıştır. Kendi adına Laleli’de bir kütüphane yaptırmış ve bütün eserlerini buraya vakfetmiştir. Evini de, Fıtnat Hanım, Çelebizade Asım ve Haşmet gibi birçok önemli şair ve şahsiyetin toplandığı bir meclis hâline getirmiştir.

Hanımefendi Hazretleri veya Şairler Kraliçesi: Fıtnat Hanım

Tanzimat yazarlarınca “Hanımefendi Hazretleri” ve “Şairler Kraliçesi” gibi lakaplarla anılan Fıtnat Hanım, klasik edebiyattaki kadın şairlerin en meşhurudur. Diğer kadın şairler gibi, kültürlü, seçkin bir aileden gelen Fıtnat (Şerife Zübeyde), kendini iyi bir şekilde yetiştirmiş, nüktedan, açık sözlü bir şairdir. Babası, şeyhülislam, aynı zamanda şair ve musikişinas olan Mehmet Es’at Efendi’dir. Annesi de kendi gibi şeyhülislam bir babanın çocuğudur. Fıtnat’ın Koca Ragıp Paşa’nın konağındaki edebî meclislere katılması, hatta söylentilere göre aralarında hissî bir yakınlığın oluşması, Paşa ve Haşmet’le arasında geçtiği rivayet edilen kaba ve müstehcen latifeler, onun devrin geleneksel kalıplarını zorlayan bir kadın olduğunu düşündürmektedir. Fakat bunlarla ilgili bilgilerin herhangi bir vesikaya dayanması, bu konuda ihtiyatlı olmayı gerektirmektedir. Sonraki asrın şairelerinden Fatma Âliye Hanım ise, Fıtnat’ın böyle meclislere iştirak etmeye, karşılıklı olarak tartışmalara  katılabilmeye imkân veren sosyal bir çevreden yetiştiğini belirterek, bunların yadırganmaması gerektiğini ileri sürer.

Şiirleri, kendi kadın hassasiyetini yansıtmaktan uzak hikemî ve âşıkane söyleyişlerden ibarettir. Kanaatkâr olmak, dünya malı ve mevkilerine önem vermemek, felekten şikâyet şiirlerinin başlıca konusudur. Onun, külfetsiz, akıcı, zarif bir söyleyişi vardır. Fakat, kudretli bir şair olmaması sebebiyle şiirleri duygu ve hayal derinliğinden yoksundur. Bazen, Nedim tarzında gazeller de söylemiştir. Fıtnat az yazan titiz bir şairdir. Daha çok gazellerinde başarılı olmuştur. Divanında sadece 4 kaside vardır. Divanında, diğer şairler gibi tarihler önemli bir yer tutmaktadır.