Ünite 8: XVI. Yüzyılda Nesir

XVI. Yüzyılda Nesir

İstanbul’un fethini izleyen yıllarda ortak bir dil ve üslup anlayışına göre biçimlenen divan edebiyatı, Kanunî döneminden itibaren kuralları iyice oturmuş bir yapıya kavuşur. XVI. yüzyıldan itibaren tür ve tarzlarda çeşitlilik görülür. Klasikleşme sürecinde öne çıkan estetik anlayış, tür ve şekil kalıplaşması XIX. yüzyıla kadar aralıksız devam eder. Klasik anlayışla eş zamanlı olarak konuşma diline yakın bir üslupla eserler yazılır. Klasik anlayış içindeki üslup tabakalaşmasını; folklorik, ilmî, resmî ve bediî nitelemeleriyle genel olarak sınıflandırmak mümkündür.

Mensur Eserlerin Sınıflandırılması

Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir, adlı antolojisinin girişinde mensur metinleri dil özelliklerini dikkate alarak sade nesir, orta nesir ve süslü nesir diye üç düzeyde sınıflandırmıştır. Bu sınıflandırma Recaizade Ekrem’in hem dil hem de üslup özelliklerini dikkate alarak yaptığı nesr-i sade, nesr-i müzeyyen ve üslub-âlî biçimindeki tasnifle büyük ölçüde örtüşür. Tahir Olgun ise eski nesri; nesr-i mürsel ve nesr-i müsecca biçiminde sınıflandırmıştır. Mensur eserlerin sınıflandırılmasında metnin söz varlığı dikkate alınır. İşlenen konu ve muhatap kitleye göre metindeki dil kullanımı ve söz varlığı çeşitlilik gösterir. Metnin söz varlığı ile üslubu örtüşmeyebilir. Zincirleme tamlamalar ve edebî sanatların yoğun biçimde kullanımı, nesrin inşa düzeyine eriştiğinin tek göstergesi değildir

Şifahî/ Folklorik Üslup: Folklorik üslup, konuşma diline dayanan üslup düzeyidir. Genellikle sade nesir örneği olarak görülen eserlerin üslubudur. Günlük konuşma diline yakın, çeviri özellikleri taşıyan ve Türkçe sözlerin yoğun olduğu bu üslup, daha çok dinî, tasavvufî ve dinîdestanî konulu eserlerde görülür. Bu üslupta cümleler kısadır ve cümleyi oluşturan kelimeler büyük ölçüde isim ve fiillerden ibarettir. Devrik cümle kullanımı yaygındır. Bu üslup daha çok, erken dönem Osmanlı yazarlarınca kullanılmış olmakla birlikte daha sonraki dönemlerde geniş kitlelere ulaşma niyeti taşıyan kimi yazarlar tarafından da tercih edilmiştir. Birgili Mehmet Efendi’nin Vasiyetname’si, Sofyalı Balî’nin Etvar-ı Seba’sı, Karamanlı Abdüllatif b. Durmuş’un Âdab-ı Menazil’i ve bazı letayifname ve menakıbnameler bu tarz eserlerdir.

İlmî Üslup: İlmî üslup, bilgi vermeyi hedef alan ama bu işlemi bir üslup endişesi ve edebî incelikle yapmayı hedefleyen eserlerde kullanılır. Bu tarz eserlerde benzetmeler, alıntılar, mecaz, istiare ve seci gibi sanatlar yer alır. Bunlar, dili ve üslubu ağırlaştırmaktadır. Özellikle XVI. yüzyıldan itibaren tarihlerin, tezkirelerin, ilmi eserlerin çoğu bu tarzda kaleme alınmıştır. Fakat bu eserleri de dil ve üslup açısından bir bütün olarak değil, bölümlerine göre değerlendirmek gerekmektedir. Pek çok eserin giriş bölümlerinde sanatlı ve secili anlatım tercih edilir. Konunun işlendiği bölümlerde ise daha sade, ilgili alanın kavram çerçevesine uygun bir dil ve üslup benimsenir. Anlatılan konuya ve olaya göre sözcükler seçilir. Kişiye ve olaya göre değişen kalıplaşmış bazı yapılar kullanılır.

Bediî/Estetik Üslup: Aslında yukarıda belirtildiği gibi ilmî üslupla kaleme alınan pek çok eserin giriş bölümlerindeki konular, süslü ve tumturaklı bir biçimde anlatılır. Amaç, işlenen konuyla aynı düzeyde bir üslup seviyesine erişmektir. Estetik değer kazandırmanın biçimsel gerekleri sağlanmakla birlikte metne sanat eseri niteliği kazandıracak ruh verilemeyebilir. Ama bunun da ötesinde Sinan Paşa’nın Tazarruat’ından başlayıp Veysî ve Nergisî ile doruğa çıkan bir dil ve üslup uygulaması vardır. Bu metinlerde estetik kaygı, bilgi vermenin önüne geçer. Dolayısıyla eskilerin “âlî” diye nitelendirdikleri bu estetik üslup; Arapça, Farsça ve Türkçe kelime kadrosunun zengin imkânlarından yararlanılarak dolaylı anlatımı ön plana çıkaran, peş peşe gelen paralel cümlelerle süslü ve secili anlatımı tercih eden ve bu özellikleri yüzünden de kolay anlaşılamayan bir yapı sergiler. Secili anlatımı esas alan mensur metinlerde söz ve ses gruplarının belirli aralıklarla tekrar edilmesi, metne ritmik akışkanlık kazandırır ve ses imgesini pekiştirir. Bu bakımdan divan nesrinde aynı seslerden mürekkep tekrarların (tekrir) yanı sıra, benzer seslerin tekrarına dayalı aks, kalb, cinas, iştikak, iade ve tarsî gibi söz sanatları da kullanılır.

Resmî Üslup: Resmî üslup denilince devlet yazışmaları, kararlar, emirler, hukuk metinleri ve diplomatik belgelerin kaleme alındığı üslup anlaşılmalıdır. Bu üslubun dili sade, mantıklı ve inandırıcı olmalıdır. Bu metinlerde arkaik ve mahalli sözlere ve argoya yer verilmez. Resmî üslup çerçevesinde kaleme alınan metinlerde ilgili alanın belli kavramları ve kalıplaşmış yapıları kullanılır. Kadı sicilleri, tahrirler ve fetvalar gibi hukuk metinlerinde gelenekselleşmiş bir biçim vardır. Fetvalarda estetik gaye gözetilmemekle birlikte manzum söz söylemeye düşkün şeyhülislamların vezinli ve kafiyeli fetvaları da vardır.

Mensur Türler

Tarihler: Her sosyal faaliyetin kendine özgü bir tarihe ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç, olaylar gerçekleştikten sonra ortaya çıkar. Osmanlı toplumsal yapısındaki gelişmeler artık toplumu tarih yazmaya zorlamaktaydı. Üstelik İstanbul’un fethinden sonra bir imparatorluk kurmuş olmanın bilinciyle toplum, her türlü sosyal, iktisadî ve kültürel faaliyeti yazıya geçirme arzusundaydı. Bu yüzyılda Osmanlı devletinin kuruluşunun üzerinden epey zaman geçtiği için Osmanlı tarihleri bir ihtiyaca cevap vermek üzere kaleme alınmaya başlanmıştır. Bunların ilk örnekleri sade bir dille ve destansı unsurlarla iç içe yazılmıştır. XV. yüzyılda ilk örneklerini vermeye başlayan tarih yazıcılığı bu yüzyılın sonunda artış göstermeye başlamış, II. Bayezit, Yavuz Selim ve Kanunî Süleyman gibi büyük hükümdarların teşvik ve koruması ile XVI. yüzyılda parlak bir dönem yaşamıştır. Özellikle Kemal Paşazade ile Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir dönem başlamış, Tevarih-i Âl-i Osman yazma geleneği devam etmiştir. Belli bir seferi yahut bir kalenin fethini anlatan fetihname, gazaname veya zafername gibi adlar taşıyan eserler de bu yüzyıl tarihçiliğinin önemli ürünleridir. Elde olmayan Yahşi Fakih tarihiyle başlayan Osmanlı tarih yazıcılığı, Âşık Paşazade, Neşrî ve Oruç Bey’le devam eden menkıbe ve rivayetlerin süslediği ilk dönemden sonra, XVI. yüzyılda Kemal Paşazade ve Hoca Sadettin’le usta bir üslupla ve kayıtlara sadakatle kaleme alınan mükemmel örneklerle karşımıza çıkar. XVI. yüzyılın büyük tarihçileri olarak en başta Kemal Paşazade, Hoca Sadettin, Lütfi Paşa, Gelibolulu Âlî ve Selanikî Mustafa’yı saymak gerekir. Yüzyılın en büyük ve en önemli tarihçilerinden biri olan Kemal Paşazade Tokat’ta doğdu. Din, dil, edebiyat ve tarih alanında kıymetli eserler verdi. Bu eserleri içinde Tevarih-i Âl-i Osman, en dikkate değer olanıdır. Yazar, Osmanlı devletinin kuruluşundan başlayıp 1533 yılına kadar meydana gelen olayları “Defter” adını verdiği on bölüm halinde anlatmıştır. Bu eser, ilk büyük Osmanlı tarihi kabul edilir. Artık Tevarih-i Âl-i Osman’la Osmanlı tarihçiliği mükemmelliğe ermiş, klasik dönemini yaşamaya başlamıştır. Kanunî Sultan Süleyman devri sadrazamlarından olan Lütfi Paşa da bu yüz- yılda tarih yazan devlet adamlarından biridir. Tevarih-i Âl-i Osman adlı tarihinden başka, bir de vezirlerin el kitabı denilebilecek tarzda düzenlenmiş Âsafname’yi yazmıştır. Her iki eser de nesir tarihi açısından önemli olup bu yüzyılda belli bir şekle oturan bediî nesrin özelliklerini taşımaktadır. Fakat Lutfi Paşa, asıl Âsafname ile tanınmıştır. Bu eserde iyi bir devlet adamının özellikleri anlatılır. Bu yüzyılın önemli devlet adamı ve tarihçilerinden biri de Koca Nişancı lakabıyla tanınan Celalzade Mustafa Çelebi’dir. Fuzulî’nin Şikâyetname olarak bilinen ünlü mektubunu yazdığı devlet adamıdır. Çelebi, Tabakatü’l-Memalik fi Derecati’l-Mesalik adını taşıyan tarihinde Kanunî devri olaylarını anlatır. Çok geniş tutulan bu eserin sadece otuzuncu cildi temize çekilmiştir. Eser, sadece olayları anlatmakla kalmayıp Osmanlı toplumsal yapısı hakkında da bilgiler vermektedir. Küçük Nişancı Mehmet Paşa bin Ramazan Çelebi, bu yüzyılın bir diğer tarihçisidir. Siyer-i Enbiya-yı İzam ve Ahval–i Hulefa-yı Kiram ve Menakıb-i Selatin-i Âl-i Osman ya da kısa adıyla Nişancı Tarihi adıyla bilinen çalışması, Kanunî’nin teşvikiyle kaleme alınmıştır. Hem bu yüzyılın hem de bütün Osmanlı tarihçiliğinin zirve eserlerinden biri de Hoca Sadettin tarafından kaleme alınan Tacü’tTevarih’tir. Hem III. Murat hem de III. Mehmet devirlerinin en etkili devlet adamıydı. Bilim adamlığı yanında edebiyat ve tarih konularında verdiği eserlerle de tanındı. Asıl ününü Tacü’t-Tevarih adlı eseriyle kazandı. Osmanlı dönemini anlatan eser, iki cilttir. Bediî bir üslupla yazılmıştır. XVI. yüzyılın dil, üslup ve muhteva özellikleri açısından en dikkate değer tarihlerinden birini Gelibolulu Mustafa Âlî yazmıştır. Âlî’nin eseri, Künhü’l-Ahbar adını taşır. Türkçe bir genel tarih olan eser, uzun bir mukaddime ve yazarın rükn adını verdiği dört bölümden meydana gelir. Bunların içinde ilk üç rükn, Osmanlılara gelinceye kadar genel tarihî bilgiler verir. Eserin asıl bölümü dördüncü rükn, yani Osmanlılarla ilgili kısımdır. İki ciltten ibaret olan bu bölüm, Osmanlıların ortaya çıkışından l589 tarihine kadar meydana gelen olaylardan, devlet adamlarından, şeyhlerden, bilginlerden ve şairlerden söz eder. Bu yüzyılın son ve önemli bir başka tarihçisi de Selanikî Mustafa Efendi’dir. Selanikî Tarihi adıyla bilinen eserinde, 1563-1600 tarihleri arasında meydana gelen olayları ayrıntılarıyla anlatır.

Biyografiler: Tanınmış kişilerin hayat hikâyelerinden bahseden biyografi yazımı, insanlıkla yaşıttır. Başlangıçta tarih içinde yer alan bu tür, zamanla bağımsız bir bilim dalı halinde gelişir. İslam dünyasında ise biyografinin konumu bunun da ötesinde özellikler arz eder. Çünkü İslam tarihçiliği, Hz. Peygamberin hayat ve faaliyetlerinin incelenmesiyle yani biyografi ile başlamıştır. Giderek bu alan genişlemiş, pek çok meslek ve kişiyi kapsayan bir biyografi geleneği ortaya çıkmıştır. Biyografisi yazılan kişi hemen daima belli bir yaşa geldikten sonra böyle bir değerlendirmeyi hak ettiği için bu eserlerde doğum tarihleri pek yer almaz. Buna karşılık ölüm tarihlerine dikkat edilmektedir. İslam tarihinde ortaya çıkan bu uygulamanın ustadan çırağa geçen bir zenaat gibi fazla değişiklik göstermeden Osmanlı biyografi geleneğine de yansıdığı görülmektedir. Bu yüzden Osmanlılarda da umumi tarih içinde biyografiye yer verme ya da belli meslekteki kişileri bir eser içinde değerlendirme tarzındaki örneklere rastlanır. İlk örneklerine XV. yüzyılda umumi tarihler içinde rastladığımız biyografi geleneği, bu yüzyılda hayatın bütün alanlarını kapsayan çok başarılı örnekler ortaya koyar. Tarihler dışında müstakil biyografi kitabı olarak kaleme alınan ilk eser Lamiî’nin, Nefahatü’l-Üns’ün tercüme ve zeylini ihtiva eden Fütuhu’l-Mücahidin li Tervihi Kulubü’lMüşahidin adını taşıyan eseridir. Eserde altı yüz elli civarında evliya biyografisi yer alır. Bu tarz biyografilerin menkıbe, söylenti ve fantastik unsurlarla örüldüğünü unutmamak gerekir. Lamiî, bunun dışında da çok sayıda eser kaleme almıştır. Bunların bir bölümü mensur olarak yazılmıştır. Bu eserlerin en önemlisi Şerefü’l-İnsan adlı çalışmadır. Şerefü’l- İnsan, insanlarla hayvanların yaratılışı ve üstünlükleri üzerine münazaraları konu edinen bir eserdir. Onun bu gelenek içinde ele alınan bir başka eseri de yine Camî’den çevirdiği Şevahidü’n-Nübüvve’dir. Bu yüzyılda bilgin biyografileri de müstakil çalışmalara dönüşür. Türün ilk örneği, Taşköprî-zade İsamettin Ahmet tarafından Arapça olarak yazılmıştır. Tam adı Şakayıku’nNu’maniyye fi Ulemai’d-Devleti’l-Osmaniyye olan biyografik eser, bilim dünyasında Şakayık’un-N u’maniyye veya daha kısa olarak Şakayık olarak tanınır. Şakayık’ın XVI. yüzyılda yapılmış en meşhur tercümesi Mecdî Mehmet’e aittir. Eseri, Hadayıku’ş-Şakayık adıyla Türkçeye kazandıran Mecdî’nin çalışması bir tercümenin ötesinde ve aslının genişletilmiş bir örneği durumundadır.

Şair Tezkireleri: Bilginlere ait biyografiler gibi şairlerin hayatlarından söz eden ilk şuara tezkireleri de bu yüzyılda görülür. Anadolu sahasında Sehî Bey’in HeştBehişt adlı eseriyle başlayan tezkiretü’ş-şuara (şairler tezkiresi) yazma geleneği, XX. yüzyıl ortalarına kadar kesintisiz devam etmiştir.

Münşeat Mecmuaları: Yazışma kurallarını belirleyen münşeat mecmualarının ilk örnekleri XV. yüzyılda düzenlenmeye başlanmıştır. Bu türün XVI. yüzyılda son derece değerli bir örneği Feridun Bey tarafından tertip edilmiştir. 1574 yılında Münşeatü’s-Selatin adlı fermanlar, fetihnameler ve mektuplardan meydana gelen büyük eserini III. Murat’a sundu. Bu eserde Osmanlılar devrine ve öncesine ait 1880 adet resmî mektup toplanmıştır. Eserde yer alan ferman, berat, name-i hümayun ve sadrazam mektubu gibi metinlerdeki süslü ve secili ifadeler, muhatapları üzerinde psikolojik bir etki sağlamak düşüncesiyle bilinçli olarak kullanılmıştır. Bu tür metinlerde saygınlık uyandıracak ifade ve unvanlara özellikle yer verilir. Osmanlı Devletinde önemli konuların etkileyici bir üslupla kaleme alınması geleneği yüzünden bu tarz metinlerin çoğu ağdalı bir dille yazılmıştır. Hatta bu tarz eserler, Müslüman devlet yöneticilerine gönderilecekse daha sade, Hıristiyan ülke yöneticilerine gönderilecekse daha süslü olarak kaleme alınmaktaydı. Etkileme amaçlı anlatım, özellikle Tacizade Cafer Çelebi ile oluşmaya başlamış, Celalzade ve Feridun Bey ile klasik bir hüviyet kazanmıştır. Asrın diğer münşeat sahibi yazarları Gelibolulu Âlî(Menşeü’l-İnşa) ve LamiîÇelebi’dir.

İlmi Eserler: XVI. yüzyılda ilmî eserlerin sayısında ciddi artış görülür. Edebiyat bilimine getirdiği bakış açılarıyla sözü edilmesi gereken bilginlerden biri Gelibolulu Mustafa Sürurî’dir. Eserleri arasında 1549’da Şehzade Mustafa’nın eğitimi için yazdığı vezin, kafiye ve şiir sanatları hakkında bilgi veren- Bahrü’l-Ma‘arif önemlidir. Arap ve Fars şiirinin tesiri altında gelişen divan edebiyatı, bu edebiyatların hayal âleminden ve teşbih kadrosundan da yararlandı. Fakat Türk edebiyatında bu meselenin teorisiyle ilgili eserler çok az kaleme alındı. İşte bu eser, Muîdî’nin Miftahu’tTeşbih’iyle birlikte edebiyat bilgileri veren ilk çalışmalardan biridir. Kınalızade Hasan Çelebî’nin babası Kınalızade Ali Efendi bu yüzyılın tanınmış bilginlerindendir. Tefsir, hadis, fıkıh gibi İslami ilimler yanında felsefe, belagat ve edebiyatta da bilgi sahibiydi. En tanınmış eseri, Ahlak-ı Nasırî’den yararlanarak 1564 yılın- da yazdığı Ahlak-ı Alayî adlı kitabıdır. Kitap, yüzyıllar boyu medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Ali Çelebi’nin bu eser dışında Münşeat ve İnşa-yı Atik adlı başka mensur eserleri de bulunmaktadır. Yüzyılın tanınmış bilginlerinden biri de uzun süre şeyhülislamlık makamında kalan Ebussuud Efendi’dir. Tefsir ve hadisteki derin bilgisiyle yalnız Osmanlı ülkesinde değil, bütün İslam dünyasında tanınmış ve saygı görmüştür. “Muallim-i Sâni” diye anılırdı. En tanınmış eseri İrşadül-Aklı’s-Selim ilâ Mezaya’l-Kur’ani’lAzim adındaki tefsiridir. Bunlardan başka Piri Reis ve Seydi Ali Reis ise coğrafya konusunda eserleri olan tanınmış kaptanlardır. Dönemin ünlü şairlerinden Nevî de Netayicü’lFünun adlı eseriyle bilginler arasında sayılabilir.

Tasavvufi Eserler: Kuşkusuz XVI. yüzyıl, bu çalışmalar dışında da pek çok mensur eserin kaleme alındığı bir dönemdir. Bunların önemli bölümünü dinî ve tasavvufi eserler oluşturur. Sözü edilen bu tür eserler, XVI. yüzyılda da yalın bir dil ve açık bir üslupla kaleme alınmıştır. Birgili Mehmet Efendi’nin Vasiyetname’si, Karamanlı Abdüllatif ’in Âdab-ı Menazil’i bu tarz eserler- dir. Ayrıca çeşitli sufilerin menkıbelerinin anlatıldığı Lamiî Çelebi’nin Menakıb-ı Veysel Karanî’si, Şevkî’nin Menakıb-ı Emir Sultan’ı gibi eserler yazılmıştır.

Şerh ve Çeviriler: Bu yüzyılda geçen yüzyılların devamı olarak pek çok çeviri yapılmıştır. Ayrıca Arapça-Farsça edebî eserlere Türkçe şerhler yazılmıştır. Manzum, mensur ya da nazım-nesir karışık pek çok eser, çoğunlukla nesir olarak şerh edilmiştir. Hafız Divanı, Mesnevi, Füsus, Bostan ve Gülistan gibi Farsça yazılmış meşhur eserlerin şerhleri önemli bir yer tutar. Ayrıca Kelile ve Dimne tercümelerinden Filibeli Alaattin Ali Çelebi’nin, Hümayunname adlı eseri çok okunan kitaplardandır. XVI. yüzyılda şerh ve tercümleriyle dikkat çeken yazarlardan biri, Şerh-i Mesnevi, Şerh-i Divan-ı Hafız gibi eserleriyle tanınan Mustafa Şemî’dir. Bir diğeri Bahrü’lMa‘arif sahibi Gelibolulu Sürurî’dir. Sürurî, Mesnevî Şerhi, Hafız Divanı Şerhi ve Şebistan-ı Hayal gibi şerh ve tercümleriyle tanınmıştır. Bunlardan başka Sudî Efendi’nin Hafız Divanı Şerhi ve Celalzade Salih Çelebi’nin Cevamiü’lHikâyat’ı dönemin en dikkate değer mensur eserlerindendir.