Ünite 6: XIX. Yüzyılda Nesir

XIX. Yüzyıl Nesrine Genel Bir Bakış

XIX. yüzyıl, değişim ve arayışların çok yoğun ve çeşitli yöntemler denenerek yaşandığı bir dönemdir. Bu yüzyılda yenilik ve değişimler, sadece eğitim ve bilim alanında değil edebiyat dünyasında da kendini gösteriyordu. Paris ve Londra’ya okumaya gidenlerin dönüşleri siyaset sahasının yanı sıra toplum yapısı ve edebiyatta da muazzam bir farklılaşmayı getirmişti. Bu farklılaşma, eski yüzyılların Sebk-i Hindî ve Mahallîleşme gibi üslup arayışları düzeyinde değil, büsbütün toplum hayatını etkileyecek bir yönelişti. Ne var ki, başını Namık Kemal, Ziya Paşa ve Şinasi’nin çektiği yenilik taraftarları ve onların çok da mütecanis olmayan edebî anlayışları bütün edebiyat dünyasını kuşatan bir genişliği yakalayamıyordu. Toplumun adeta şuuraltına işleyen, uzun asırlara dayalı klasik sanat ve estetik anlayışı, bir kanaldan güçlü bir şekilde varlığını devam ettiriyordu. Kendilerine XVII. yüzyıl şairlerini örnek alan edip ve şairler tarafından kurulan Encümen-i Şuara, divan şiirinin düştüğü yerden yine kendi imkânlarını kullanarak kalkabileceğine dair bir anlayışa sahipti. İlk müdavimleri arasında Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın da bulunduğu bu topluluk üyelerinin temel asgari müşterekleri şiirde eskiye yönelişi ve klasik tarzı devam ettirme hususundaki kabul ve ısrarlarıdır. Sonradan “Tanzimat Edebiyatı” adıyla anılmaya başlanacak olan Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının başlangıcı olarak ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval’in yayın hayatına başladığı 1860 yılı gösterilir. Şu veya bu sebeple Batı’ya giderek oranın yaşantısını, idarî yapısını, eğitim-öğretim ortamını gören Jön Türkler, oradaki gözlem ve birikimlerini belli kabullerle birlikte İstanbul’a taşırken elbette ülkeyi yabancı edebiyatlarla da tanıştırmışlardı. Tanzimatçıların edebiyat anlayışlarına göre eski edebiyat, diliyle, nazım şekilleriyle, mazmunları ve edebî sanatlarıyla bütünüyle terk edilmesi gereken bir “ucube” idi. Başını Namık Kemal’in çektiği bu anlayış sahipleri teoriyi pratiğe dönüştürmede, özellikle de dilde sadeleşme hususunda, pek başarılı olamamışlardı. Edebiyatta özellikle şiirde hem muhteva hem de şekil hususunda kesin dönüşüm ve yenilenme ancak Abdulhak Hamit (Tarhan) ile gerçekleşebilecekti. Osmanlı devleti için gerileme ve çöküş, Osmanlı aydını için arayışlar devri olan bu yüzyılda klasik edebiyatın gelişiminde çok önemli işleve sahip olan sanatkâr-hâmi ilişkisindeki anlayış değişmiştir. Bu yüzyıla gelinceye kadar hemen bütün padişahlar şiir ve edebiyatla ilgilenmişler, şairleri musahip edinmiş ve onlara büyük oranda destek olmuşlardır. Ancak divan sahibi olan padişahlara XIX. yüzyılda rastlanmaz.

Yüzyıl başında İlhamî mahlasıyla şiirler yazan, divan sahibi şair ve musikişinas III. Selim dışında bu asır padişahları şiir ve edebiyatla ilgilenmemişlerdir. Bu da şiir, sanat ve edebiyatın gelişmesini olumsuz yönde etkileyen önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte XVIII. yüzyıldan itibaren şairlerin çoğaldığına dair nükteli, alaycı ve tarizli şikâyetler eksik olmamıştır. XIX. yüzyılda ortaya konulan mensur eserler de nitelik açısından olmasa da nicelik açısından önceki asırlardan geride değildir.

XIX. Yüzyılda Mensur Türler

Biyografiler

Nesir dilinin tarihsel gelişimi içinde biyografilerin, biyografi geleneği içinde de şair tezkirelerinin önemli yeri vardır. XIX. yüzyılda Türk aydını yeni bir uygarlık arayışına yönelince pek çok başka alan gibi değişen ve yenileşen insan, edebi sahada da bir beklenti içine girmiştir. Toplumda derinden hissedilen ikilem biyografiye de yansır. XVIII. yüzyılın klasik tezkirelerinin yerini, bu yüzyılda sistemsiz, muhtasar veya tamamlanamamış müsveddeler hâlindeki tezkireler alır. Dönemin en önemli tezkiresi Fatin Davut’un Hatimetü’lEşar’ıdır.

XIX. yüzyılın en önemli tezkiresi sayılan Hatimetü’lEşar’dan sonra bu yüzyılın şiiri için özellikle şair biyografileri konusunda en önemli başvuru kaynağı Kemalü’ş-Şuara’dır. İlk basımı yapılırken adı Son Asır Türk Şairleri olarak değiştirilen bu eser (İstanbul 1930-1942), resimli olması, kaynakları hakkında bilgiler vermesi, dipnotları ve eleştirel yaklaşımı bakımından hem modern hem de en hacimli tezkiredir.

Bu yüzyılda yazılan biyografik eserlerin büyük çoğunluğunu “zümre biyografileri” olarak adlandırılan; bir tarikata, mesleğe, şehre veya bir gruba mensup kimselerin hayatlarına yer veren eserler oluşturmaktadır. XIX. yüzyıl yazarlarının en verimli oldukları biyografi türünde, özellikle zümre biyografilerinde önceki asırdaki çeşitliliğin artarak devam ettiği görülür. Geçmiş yüzyıllardan XIX. yüzyıla kadar yetişen Osmanlı sadrazamları, vezirleri, şeyhülislamları, nakibüleşrafları, reisülküttapları, kaptanları ve çeşitli dallarda eser veren sanatkârları bazen bütüncül bir bakışla bazen de belli bir dönemle sınırlandırılarak ama mutlaka “zeyl” geleneğine uygun bir biçimde bu eserlerde yer alır.

Tarihler

XVII. yüzyıl sonlarında başlayan vakanüvis tarihçiliği bu yüzyılda da mensur örnekleriyle varlığını devam ettirmiştir. Osmanlı hükümdarlarının şahısları ve devirleri için birinci planda önem taşıyan tarihçilik, vakanüvis tarihçiliğidir. Vakanüvisler münşilik vasfını taşıyan kâtipler arasından seçildiği gibi edebî kudrete ve gerçek tarihçilik niteliklerine sahip kimseler arasından da tayin edilmektedir. Nitekim “Kamus Mütercimi” olarak şöhret yapan Antepli Asım Ahmet Efendi (Mütercim Asım) bu tip vakanüvislerdendi. Asım Efendi, Vasıf ’tan sonra vakanüvis olan Mehmet Pertev Efendi’nin yazdıklarının fihrist şeklinde dağınık defterler hâlinde kaldığını, ondan sonra atanan Ömer Amir Bey’den ise hiçbir belge kalmadığını görmüş, özel gayretleriyle ancak 1803-1806 arasındaki olayları yazabilmiştir. Daha sonra 1807’den II. Mahmut’un cülusuna kadar olan dönemi de iki cilt hâlinde hazırlamıştır.

Ahmet Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet’i, bu yüzyılda sönük kalan vakanüvis tarihçiliği için parlak bir yıldız konumundadır. Kısas-ı Enbiya adlı eseri ise nesir dilinin XIX. yüzyıldaki tarzını göstermesi açısından ilginç özellikler taşır. Bu bakımdan Ahmet Hamdi Tanpınar, eski nesir içinde Cevdet Paşa’nın eserlerini ayrıcalıklı bir konumda görür.

Gazavatnameler

Nesir geleneğimizde oldukça eski yeri olan gazavatname yazıcılığının, doğal olarak bu yüzyılda zayıfladığı görülmektedir. Yazarların iftiharla kaleme alacakları gazalar, fetihler ve zaferler artık çok gerilerde kalmıştır. Âgah Sırrı Levend’in tespitine göre bu yüzyılda yazılan manzum veya mensur bütün gazavatnamelerin sayısı sadece dokuzdur. Bir kısmının yazarı belli değildir. Yazarı belli olan iki gazavatnamenin biri yüzyılın hemen başında Mehmet Emin Karahanzade’nin Mısır’ın Fransızlardan geri alınmasını anlattığı Mısır Seferi Hakkında Tarihçe adlı kısa kitabı, diğeri Abdurrezzak Bahir’in Rusya Harbi adlı eseridir.

Sefaretname ve Seyahatnameler

Osmanlı’da bir önceki yüzyılın sonlarına kadar yabancı ülkelere daimi elçi (sefir) görevlendirilmemiş, elçiler lüzum görüldüğünde ve geçici olarak gönderilmiştir. Bu elçilerin gittikleri yerlerde gördüklerini ve yaşadıklarını, oradaki siyasî gelişmeleri ve yaptıkları çalışmalarla ilgili sundukları bir tür rapor da kabul edilebilecek eserlere “sefaretname” denmektedir.

Sefaretnameler, Osmanlı’nın dış ülkelerle olan siyasî ilişkilerinin önceki yüzyıllara göre olan artışı nispetinde bu yüzyılda daha çok kaleme alınan bir tür olarak öne çıkmaktadır. XIX. yüzyılın ilk sefaretname müellifi Abdurrahim Muhip Efendi’dir. Abdurrahim Muhip, nişancılık payesiyle büyükelçi olarak 1806-1812 yılları arasında gönderildiği Fransa elçiliği sırasındaki izlenimlerini Küçük Sefaretname ve Büyük Sefaretname olarak adlandırdığı iki ayrı kitap hâlinde anlatmıştır.

Sefaretnameler, edebiyat kadar coğrafya ve en çok da tarih biliminin konusuna giren eserlerdir. Böyle olmakla beraber, özellikle dil ve üslupları bakımından edebiyat tarihçilerimizin üzerinde fazla durmadığı edebî ve estetik metinlerdir.

XIX. yüzyılda seyahatname türünde eserler de kaleme alınmıştır. Bu seyahatnameler müelliflerin kendi seyahatlerini değil, padişahların gezilerini anlatan eserlerdir. Bunlardan Ahmet Nazif ’in Sefername-i Hayr adlı eserinde, II. Mahmut’un 1831 yılında Çanakkale Boğazı ve Edirne’ye yaptığı yolculuk anlatılmaktadır. Esat Efendi’nin Ayatü’l-Hayr’ında ise II. Mahmut’un 1837 yılında Tuna’ya yaptığı kırk günlük gezi anlatılmıştır. Ömer Faiz ise Sultan Abdülaziz’in Avrupa’ya yaptığı seyahatini “ruzname” tarzında kaleme almıştır.

Sûrnameler

XIX. yüzyılda kaleme alınmış, müellifi bilinen iki mensur sûrname tespit edilmiştir. İlki, divanı da bulunan İstanbullu Mehmet Lebib Efendi’nin yazdığı, II. Mahmut’un kızı Mihrimah Sultan’la Ferik Mehmet Paşa’nın 1836 yılındaki düğünlerini konu edinen Sûrname’dir. Başlangıç ve bitiş kısımları ile manzum olan eserin iç kısımlarında sık sık şairin kendisine ve başka şairlere ait manzumeler vardır. Eserde günlerce devam eden düğüne gelen davetlilerin tek tek adları, cihaz (çeyiz) ve arus (gelin) alayı, yapılan türlü eğlenceler, nişan alayı, ziyafetler teferruatlı bir şekilde anlatılmıştır. Bu dönemde yazılan diğer sûrname ise yine divan sahibi bir şair olan Abdunnafi İffet Efendi’nin (Abdî) yazdığı Sûrname-i Selatin’dir. Edebiyatımızda son sûrname olarak bilinen bu eserde Sultan Abdülmecit’in kızları Cemile Sultan ve Münire Sultan’ın 1858 yılında gerçekleşen düğünleri anlatılmaktadır. Konu olarak diğer sûrnamelerdeki geçit törenleri ziyafet ve eğlencelerin nitelendiği bu sûrnamenin oldukça ağır ve külfetli bir dili vardır.

Münşeatlar

İnşa meselesi, bu yüzyıldaki edebî tartışmaların önemli bir konusu hâlindedir. Bir taraftan eskiden olduğu gibi münşeat mecmuaları derlenmeye devam ederken bir yandan da belagat kitaplarında önemli bir bölüm olarak “inşa” meselesi üzerinde durulmaya başlanmış, inşa ve münşeat konulu birçoğu eğitim-öğretim amaçlı olankitaplar kaleme alınmıştır. Süleyman Paşa’nın, belagat konusunu işlediği eseri Mebani’l-İnşa’sı bu türde en önemli eserlerin başında gelir.

Bu dönemde yazılmış ve basılmış münşeat mecmualarının karakteristik özelliği, mecmua sahibi her kim olursa olsun Tanzimat’la birlikte gelen dilde farklılaşmanın şu veya bu şekilde kendini fark ettirmesidir. Feridun Bey Münşeatı gibi eski asırlarda yazılıp basımı bu yüzyıl içinde gerçekleşen münşeat mecmuaları dışında bu asırda kaleme alınıp yayımlanan belli başlı münşeat mecmuaları arasında şunlar sayılabilir: Sait’in Mecma’u’lMünşeat’ı (İstanbul 1855), Çaylak Tevfîk’in iki cilt hâlinde basılan Letaif-i İnşa adlı eseri (İstanbul 1864, 1865), Âkif Paşa’nın Münşeat-ı el-Hâc Âkif Efendi ve Divançe’si (İstanbul, 1843), Mahmut Celalettin Paşa’nın Münşeat’ı (İstanbul 1894), Ebubekir Rıfat’in oğlu tarafından divanıyla birlikte neşredilen Münşeat’ı, (Bulak 1838), Ziver Paşa’nın yine divanıyla birlikte Âsar-ı Ziver Paşa başlığı altında basılan Münşeat’ı (Arslan, 2009).

Belagat ve Gramer Kitapları

Bu yüzyılda belagat ve gramer kitaplarında artış görülür. Matbaanın yaygınlaşmasının yanı sıra her iki konunun ders programlarında yer alması verimliliğin en başta gelen sebebidir. Bir yandan klasik belagati devam ettirmek isteyen gelenekçilerin, öte taraftan Batı retoriğini benimseyip eski belagatle birleştirmeye çalışanların gayretleri bu yayın zenginliğinin bir başka nedenidir. XIX. yüzyıla kadar yazılan belagate dair Türkçe kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ama bu yüzyılda, özellikle 1867-1876 tarihleri arasında belagat kitaplarının sayısı dikkat çekici bir biçimde artar ve içerikleri çeşitlenir.

Tahir Selam tarafından Arapçadan çevrilen Mizanü’l-Edeb bu yüzyılda yayımlanan ilk Türkçe belagat kitabıdır (İstanbul 1257). Mehmet Nüzhet’in Mugni’l-Küttab’ı ise Türkçenin bu yüzyılda yazılan ilk telif belagat kitabı sayılır (İstanbul 1869). Bu eserlerin ortak noktası, Arap ve Fars edebiyatının yanında Türk edebiyatından da örnekler vermekle beraber Arap belagat kitaplarındaki sistemi benimseyip tekrarlamalarıdır.

Bu geleneğin dışına çıkan ilk eser Süleyman Paşa’nın Mebani’l-İnşa’sıdır. 1872 yılında İstanbul’da basılan Mebani’l-İnşa’da dokuz asırlık gelenek ilk defa bozularak Arapça ve Farsça “belagat” kitaplarının yanı sıra Fransızca “retorik” de teorik olarak belagat kitaplarımıza girmeye başlar. Bundan sonra bu alanda hazırlanan kitaplarda ya eski tarz devam ettirilmiş ya da Süleyman Paşa’nın Batı retoriğini de belagat usulünün bir parçası olarak kabul eden tarzı benimsenmiştir. Bundan sonra, klasik tarzı izleyenlerin eserlerinde dahi metin örneklerinde Türkçe artarken Arapça ve Farsça örnekler gittikçe azalır.

Edebiyat dünyasında asıl büyük yankıyı ise asrın en renkli simalarından Ahmet Cevdet Paşa’nın Belagat-i Osmaniyye’si yapar. Önce fasiküller hâlinde neşredilen eser, kitap olarak ilk defa 1881 yılında basılmış ve tam dokuz kez daha baskısı yapılmıştır. Bu eser etrafında pek çok eleştiri ve bu eleştirilere cevaplar yazılmış, eser devrinde önemli bir tartışma mihveri olmuştur. Bunun ana sebebi, Süleyman Paşa’nın tersine Ahmet Cevdet Paşa’nın eski belagati devam ettirme hususundaki ısrarı olmuştur.

Bu yüzyıl nesir edebiyatının kayda değer bir tarafı da önceki yüzyıllarda bilinmeyen, araştırılmayan, çalışılmayan bir konu olan Türkçenin sarf ve nahvine (gramerine) dair kitapların kaleme alınmaya başlanmasıdır. Bu kitapların yazılması sadece nesre bir çeşitlilik ve zenginlik getirmekle kalmamış, Türk yazı dilinin sadeleşmesine de ciddi katkılar sağlamıştır. Belagat eserleri gibi “Türkçe gramer”e dair kitapların da bu dönemde çokça yazılması, dönemin siyasî ve sosyal hayatıyla ilgilidir. İlk gramer kitaplarımız “Osmanî” veya “Osmaniyye” adlı altında takdim edilirken daha sonra yazılanlarda artık “Türkî” ve “Türkiyye” tabirinin bulunması müelliflerin siyasî görüşleri ve dönemin genel karakterinin eser adlarına yansımasıdır.

Keçecizade Mehmet Fuat Paşa ve Ahmet Cevdet’in müştereken yazdıkları Kavaid-i Osmaniyye, Türkiye’de basılan ilk gramer kitabıdır (İstanbul 1864). Arapça ve Almancaya da çevrilen eserin sonradan birçok kere daha basılması ilgi gördüğünü göstermektedir. Abdurrahman Fevzî’nin Mikyasu’l-Lisan Kıstasu’l-Beyan’ı ise Divanu Lugati’t-Türk ve Bergamalı Kadrî’nin Müyessiretü’lUlum’unu hariç tutarsak Türkçenin ilk gramer kitabı kabul edilebilir.