Ünite 8: XII.-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII.-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı

Giriş

Selçukluların siyasî hâkimiyet kurmak amacıyla yaptığı sürekli savaşlar, taht kavgaları, Moğol istilâsı ve ardından Moğollara ödenen ağır vergiler sonucunda düzen ve asayişin bozulması üzerine hayatı zorlaşan Anadolu halkı, uzun süre barış ve huzur görmemiştir. Böyle bir ortamda ortaya çıkan Mevlana Celaleddin-i Rumî, Sühreverdî, Ahi Evren, Muhyiddin-i Arabî ve Sadreddin-i Konevî gibi mutasavvıf şahsiyetler, Farsça ve Arapça yazdıkları eserlerle, okumuş çevrelerde tasavvufu yaymışlardır. Bunların yanında Anadolu’ya Horasan’dan gelen Yesevî dervişleri dinî, tasavvufî düşünceleri halka yayarak onları ilahî aşkın huzuruyla rahatlatmaya çalışmışlardır.

XIII. yüzyılda tekkelerin yaygınlaşmasını sağlayan siyasî ve sosyal gelişmelerin yanında Arapça ve Farsça ile İslam kültürünü iyi öğrenmiş aydınların bulunması, Anadolu’da dinî-tasavvufî edebiyatın gelişmesini ve önemli temsilcilerin yetişmesini sağlamıştır. Anadolu’da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, Mevlana, Sultan Veled ve Yunus Emre’dir. Mevlana, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiş, onu Yunus Emre, Gülşehrî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi ve Şeyyad Hamza gibi şairler izlemiştir.

Mevlana Celaleddin-i Rumî

1207’de Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlana’nın asıl adı Muhammed olup bütün kayıtlara göre babası da aynı adı taşımıştır. Babası Sultânü’l-ulemâ lakabı ile anılan ve dönemin tanınmış âlimlerinden Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Mevlana’nın lakabı Celaleddin’dir. Dedesi Hüseyin’in lakabı da Celaleddin idi.

İslam dünyasında hürmet belirtmek için önemli kişilerin isimlerinin önünde kullanılan “efendimiz” anlamındaki “Mevlana” lakabı, Mevlana Celaleddin Muhammed’le birlikte özel bir isme dönüştü. Hüdâvendigâr, Hünkâr, Hazret-i Mevlana, Mevlevî, Şeyh, Mollâyı Rumî, Rumî ve Hazret-i Pir lakap ve unvanları da Mevlana için kullanılmıştır. “Hazret-i Mevlana” ve “Hazret-i Pir” gibi saygı hitapları, Mevlevî çevrelerinde ve Anadolu’da daha çok tercih edilmiştir. Bugün İran ve Pakistan’da “Mevlevî”, Batı’da “Rumî”, onun için kullanılan lakaplardır. Belhî (Belhli) ve Konevî (Konyalı) sıfatları da adıyla birlikte kullanılmıştır.

Belh’ten ayrılan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ailesiyle birlikte, bazı rivayetlere göre Sultan Alaaddin Keykubad’ın daveti üzerine 1228’de Karaman’dan gelerek Selçuklu devletinin başkenti Konya’ya yerleşti. Altuniye medresesinde hocalık yapan ve vaazları ile çevresinde saygınlık kazanan Bahaeddin Veled, 85 yaşındayken Konya’da 1231 yılında vefat etti.

Mevlana 18 yaşındayken Gevher Hatun’la evlendi. 3 oğulları, bir kızları oldu. İlk eğitimini babasından alan Mevlana, ciddi bir tahsil görmüş, tasavvufî bir terbiyeden geçmiştir. Arapça ve lugatla ilgili ilimler başta olmak üzere, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimleri tahsil eden Mevlana zamanın önde gelen âlimleri arasında yer alır. Babası Bahaeddin Veled’in öğrencisi olan Seyyid Burhaneddin-i Tirmizî, Mevlana’ya tasavvufla ilgili bilgileri öğretmiş, düşünce dünyasının şekillenmesinde etkili olmuştur. Mevlana, Tirmizî’nin ölümünden sonra içine kapanarak çevresinden kopmuş ve yalnız kalmayı tercih etmiştir. Onun bu hâli, Şems-i Tebrizî ile karşılaştığı 1244 yılına kadar devam etmiştir.

Mevlana’nın hayat hikâyesinde Tebrizli Şems’in özel bir yeri vardır. Şemseddin Muhammed-i Tebrizî, Konya’ya ilk olarak 29 Kasım 1244’te gelmiştir. Şems ile tanışmasından sonra, Mevlana’nın maneviyatı üzerinde büyük değişiklik meydana gelmiştir. Hatta yalnız Şems’in dostluğu ile yetinmeye başlamıştır. Ancak Mevlana’nın müritleri ve ortanca oğlu ile Şems arasındaki karşılıklı anlaşmazlıklar Şems’in 1247-1248 yıllarında Konya’dan ayrılmasına sebep olmuştur. Şems’den ayrılmanın üzüntüsüyle kendisini daha fazla şiire veren Mevlana, bu hasretle 48 bin beyti bulan Divan-ı Kebir ’i yazmaya başlamıştır. Şems’e olan sevgisinden eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmiştır. Divan ’ı, Şems’e izafeten Divan-ı Şems adıyla da anılır. Mevlana ayrıca Hüsameddin Çelebi’nin ısrarıyla, müritlerine sülûk âdâbını öğretmek amacıyla Mesnevî ’yi yazmıştır.

Yaşadığı dönemde her zaman saygı gören Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da vefat etti. Onun yerine Hüsameddin Çelebi halife oldu. Mevlevî tarikatının ilk şeyhi olan Hüsameddin Çelebi 1284 yılında vefat etmiş, yerine Sultan Veled geçmiştir.

Mevlana’nın Edebî Kişiliği ve Eserleri

Mevlana eserlerinde daha çok tasavvufla ilgili konular üzerinde durur. Tasavvufun temel noktası olan “vahdet-i vücud” (=varlığın birliği) ve ilahî aşk konularını geniş olarak ele alır. İnsanın kazanacağı erdemler ve yaşayacağı ilahî aşk ile “insan-ı kâmil” mertebesine ulaşacağını belirtir.

Şiirlerinin şekline ve sanat yönüne fazla önem vermediği görülen Mevlana’nın terci-bendinin bentlerindeki beyit sayıları birbirinden farklıdır. Kendine özgü buluş ve anlatımı ile dikkat çeken Mevlana, şiirlerini özünden ve hissederek söyler. O, dönemin edebî geleneğinden farklı olarak konuları serbest bir şekilde işlemiştir. Farsça yazmakla birlikte şiirinde Türk zevki hemen kendini gösterir. Bazı gazelleri, musammat gazel şeklindedir. Mısraların ortada ve sonda kafiyelenerek bir beytin dört mısra haline getirilmesi de Mevlana ile başlamıştır.

Mevlana’nın bütün eserlerindeki ana fikir ve bakış tarzı neredeyse aynıdır denebilir. Divan-ı Kebir ’de kimi manzumelerde ilave özellikler bulunduğu söylenebilse de farklı özelliklerden bahsedilemez. Gazellerinde eğiticiöğretici beyitler olduğu gibi, Mesnevî ’sinde de heyecan ve coşku dolu beyitler az değildir. Ayrıca bütün eserlerinin arasında bilgi, söyleyiş ve üslup açısından var olan beraberlikler çok belirgindir. Söz başlarındaki edebî girişler dışında sözündeki açıklık ve içtenlik, konuşma diline olan yakınlık Farsça ve Arapça beyitlerinin, aynı zamanda beyitleri arasındaki Türkçe ve Rumca ifadelerinin ortak özelliğidir.

Onun şiiri, Horasan üslubu veya Türkistan tarzı diye bilinen Moğol öncesi Horasan ve Maveraünnehir şairlerinin üslubunun özelliklerini taşımaktadır. Mevlana’nın şairlik amacıyla şiir söylemediği, şiirine özen gösterip beyitlerini süslemediği, vezin ve kafiyeye takılıp kalmadığı araştırmacılarca hep söylenegelmiştir. Ancak onun şiiri aşkla, coşkunlukla, şiiriyetle, fikirle, hikmet ve irfanla iç içe benzersiz bir şiirdir.

Mevlana’nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma’nevî) ile Divan-ı Kebir ’idir. Bunların dışında kalanları ise başkaları tarafından derlenen mensur eserlerdir.

1. Divan-ı Kebir: Mevlana, hemen tamamı gazel, tercî’ ve rubailerden oluşan Divan-ı Kebir , diğer adıyla Külliyât-ı Şems ’te, özellikle ilahî aşkını, gönül derdini, tasavvufî konuların yanında sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmayı, mazmun ve remizlerle şiirin imkânlarını kullanarak anlatmıştır. Ayrıca mecazî aşka da yer verilen rüba’îlerde gerek ilâhî gerekse mecazî aşk, teşbih, istiare ve sembollerle anlatılmaktadır. Divan-ı Kebir , duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eser olup içinde yer alan şiirlerin büyük bir kısmı Şems-i Tebrizî’ye duyulan sevginin ve hasretin ifadesidir.

Kırk bin civarında beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eserin ilk tenkitli yayımı, B. Furûzânfer tarafından Külliyât-i Şems yâ Divan-ı Kebir adıyla yapılmıştır. Değişik dillerde çevirileri bulunan Divan-ı Kebir , Mithat Bahari ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

2. Mesnevî: Anadolu’da asırlar boyunca birlikte okunan Farsça önemli birkaç kitaptan biri, Mevlana’nın Mesnevî ’sidir. Mevlana bu eserin ilk on sekiz beytini kendisi yazmış, daha sonra o söylemiş ve Hüsâmeddin Çelebi yazmıştır. Altı defter/cilt ve yaklaşık yirmi dört bin beyit civarında olan Mesnevî ’ye hatimeyi (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır.

Mevlana tarafından Hüsâmî-nâme adı ile de anılan bu eser, tarikata mensup olanları (müritleri) ve acemileri irşat etmek ve toplumun eğitimi için yazılmıştır. Kaynak olarak Kur’an ve hadislere dayanan Mesnevî ’de konunun gelişine göre Kelîle ve Dimne’den, Mantıku’t-tayr ’dan hikâyelere yer verilmiş, Hakim Senaî’nin Hadîkatü’l-hakîka ’sından da yararlanılmıştır. Mevlana, hikâyelerini doğrudan değil, başka hikâyelerle iç içe bir şekilde anlatmıştır.

Değişik zamanlarda gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak Mesnevî ’nin Türkçe, Farsça ve Arapça tercüme ve şerhleri yapılmış, eser çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinî ahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî , yüzyıllar boyu Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur.

Mesnevî ’nin tamamı Osmanlı döneminde Sürurî, Sudî, Şem’î, İsmail Rüsuhî Dede, Yusuf Dede, Nahifî, Şakir Mehmed, Mehmed Murad tarafından tercüme veya şerh edilmiştir.

3. Fîhi Mâ Fîh: “Onun içindeki odur” veya yorumla, “ne varsa onda var” anlamına gelen bu eserde, Mevlana’nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir. Eser, vâkıât (=ders notları) türünün Anadolu’daki ilk örneğidir. Eserin Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmış iki Türkçe çevirisi bulunmaktadır.

4. Mecâlis-i Seb’a: Mevlana’nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmiş halidir. Her vaazda ele alınan bir hadis, çeşitli örnekler ve hikâyelerle açıklanmıştır. Mevlana’nın bu eseri, gerek üslup ve gerekse konular yönünden diğer eserleriyle benzerlik taşımaktadır. Eserde Divan-ı Kebir ’den ve Mesnevî ’den beyitler de bulunmaktadır. Bu eser, Ahmed Remzi Akyürek tarafından metin ve Türkçe çevirisiyle birlikte yayımlanmıştır. Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

5. Mektûbât: Mevlana’nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 150 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. Mektûbât (=mektuplar), yazıldıkları yıllarla ilgili önemli bilgiler içermektedir. Mevlana’nın mektuplarında insanlara ögüt verdiği ve onları hayra teşvik ettiği görülür. Mevlana’ya sorulan sorulara cevap olarak yazılan bazı mektuplarda dinî ve ilmî konulara yer verilmiştir. Mektuplarda ayet ve hadislerden alıntılar yapılarak anlatılan konu delillendirilmiştir. Ayrıca mektupların kimisinde şiir ve hikâyelere de yer verilmiştir.

6. Mülemmaları ve Türkçe şiirleri: Mevlana’nın bir Türk şairi olduğunu gösteren bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman ele alınmış, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca yayımlanmıştır.

Mevlana’nın Farsça-Türkçe Mülemma Beyitlerinden Örnekler

Kitabımızdaki bu tür beyitler Hasibe Mazıoğlu’nun, Eski Türk Edebiyatı Makaleleri (Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2009) adlı kitabından alınarak örneklendirilmiştir. Bu örnek beyitler için kitabımızın 172-174. sayfalarına bakabilirsiniz.

Mevlana’nın ve Mesnevi’sinin Türk Edebiyatındaki Yeri

Mevlana’nın Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır. Bunu iki maddede ele almak mümkündür: 1. şahıs olarak Mevlana’nın Türk edebiyatındaki yeri. 2. Mesnevî ’sinin Türk edebiyatındaki durumu ve Türk şair ve yazarların Mesnevî ’yi ele alış şekilleri.

Türk edebiyatında Mevlana’nın şahsına eserlerinde yer veren pek çok şair ve yazar vardır. Pek çok şair ve yazar Mevlana’yı üstat ve mürşit (=rehber) olarak kabul etmiştir. Şeyyad İsa, Yunus Emre, Gülşehrî, Elvan Çelebi, Kastamonulu Şâzî, Kirdeci Ali, İzzetoğlu, Yazıcıoğlu Mehmed, Hüdâyî, Ahmed Paşa, Bâkî, Şeyhulislâm Yahyâ gibi şairlerin şiirlerinde Mevlana’nın etkisini görmek mümkündür.

Osmanlı âlimlerinin de Mevlana’ya ilgisi büyük olmuştur. Molla Fenarî, Kemalpaşazade, Taşköprüzade İsameddin Efendi, onun oğlu Kemaleddîn Efendi, Türk edebiyatının büyük şairleri Nef’î ve Şeyh Galib, Aşık Paşa, Muinî gibi şairlerin eserlerinde de Mevlana etkisi görülür.

Mevlana’ya bağlı olan, Mevlevî sıfatını kullanan şahsiyetler yanında Mevlana’yı sevip sayan pek çok kişinin kendileri veya şiirleriyle ilgili eserler kaleme alınmıştır. Mevlevî şairleri bir arada tanıtmak için XVIII. asırda Sakıb Dede, Sefîne-i mevlevîye; Esrar Dede Tezkirei Şu’arâ-yı Mevleviye adlı kitapları yazmıştır.

Sultan Veled

Mevlana’nın büyük oğlu olan Sultan Veled, 1226 yılında Larende’de (=Karaman) doğmuştur. Çocukluğunun ilk yıllarını dedesi Bahaeddîn Veled ile birlikte geçiren Sultan Veled, ilk eğitimini babasından almıştır.

Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte epeyce Türkçe şiiri de bulunmaktadır. Bu açıdan Ahmed Fakih ile birlikte, Anadolu Türk edebiyatında öncü durumundadır. Sultan Veled’in sistemli bir tarikat haline getirdiği Mevlevilik, Anadolu Türklüğünün terbiye edilmesinde önemli rol oynamiştır.

1312 tarihinde vefat eden Sultan Veled, az da olsa, gerçek manada Türkçe gazel yazan ilk şairdir. Sultan Veled’in Divan ’ından başka İbtidâ-nâme , Rebâb-nâme , İntihânâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma’ârif adlı eserleri vardır. Eserlerinin tamamı Farsçadır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı 30.000’e ulaşır.

Sultan Veled’in eserleri şunlardır:

1. Divan: Beyit sayısı yaklaşık 12700 olan, kaside, gazel, terci-bend ve rübaî gibi çeşitli nazım şekilleri yer alan bu büyük eserde otuza yakın vezin kullanılmıştır. Divan ’ın gazeller bölümünde Türkçe-Farsça-Rumca yazılmış mülemma manzumeler de bulunmaktadır.

Divan ’da şiirler vezinlere ayrılarak alfabetik bir sırada yazılmıştır. Divan ’daki Türkçe beyitler Veled Çelebi ile Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayımlanmıştır. Mecdut Mansuroğlu ise daha sonra Divan ve mesnevilerde yer alan Türkçe şiirlerin tamamını ek bir inceleme bölümüyle tekrar yayımlamıştır.

(Sultan Veled’in bir gazeli, çevriyazısı ve günümüz Türkçesine aktarımı kitabımızın 177-179. sayfaları arasında yer almaktadır.)

2. İbtidâ-nâme: Sultan Veled’in 1291 yılında yazdığı ilk mesnevisi olan ve 8760 beyitten oluşan bu eserde, 76 Türkçe beyit bulunmaktadır. Fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün vezninde yazılan eserin kaynağı Mesnevî’dir. Sultan Veled bu eserinde, insanın kendisini bilmesini öğütlediği gibi, ölmeden önce ölmeyi, ölümsüzlüğe ulaşmak için Tanrı’ya bağlanmayı, aşk ateşiyle pişmeyi ve nefsin kötülüklerden nasıl arınması gerektiğini anlatır. Bunları yapabilmek için de bir mürşide (=rehbere) ihtiyaç olduğunu belirtir. İlk baskısı Tahran’da Veled-nâme adıyla 1936’da yapılmış olan bu mesnevi, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

(İbtidâ-nâme’den alınmış beyitler ve günümüz Türkçesine çevirisi kitabımızın 180. sayfasında yer almaktadır.)

3. Rebâb-nâme: 8000 beyit olan ve 1300-1301 yılında yazılan bu eser, Mesnevî vezni (=fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün) ve etkisi ile yazılmıştır. İbtidâ-nâme ile hemen hemen aynı konuları işleyen eserin farkı, burada Mevlana hakkında geniş bilgi verilmesidir. Sultan Veled bu eserinde Tanrı’ya ulaşma yollarından, aşktan ve dünyanın “Hakka dost olunması” için yaratıldığından bahseder ve babasının büyüklüğüne, değerine işaret eder. Eserde 162 Türkçe beyit bulunmaktadır.

(Rebâb-nâme’den alınmış beyitler ve günümüz Türkçesine çevirisi kitabımızın 180-181. sayfalarında yer almaktadır.)

4. İntihâ-nâme: 8300 beyiti bulan bu eser, Sultan Veled’in üçüncü mesnevisidir. Bu da Mesnevî vezni ile yazılmış büyük bir ögüt kitabıdır. Eserde Hak yolcularının uyanık olmaları, şeytana ve nefse uymamaları anlatılır. İntihâ-nâme, Muhyî tarafından XIV. yüzyılda aynı vezinle Mesnevî-i Veledî adıyla Türkçe manzum olarak tercüme edilmiştir. Muhyî bu eserinde dinî ve tasavvufî konuları ele almasının yanında, başta Şems ile Mevlana münasebeti ve Mevlana’nın diğer sohbet arkadaşlarına yer vermiştir.

5. Ma’ârif: Farsça mensur bir eser olup, elli altı bölümden meydana gelmiştir. Eserde Senaî ve Mevlana’dan şiirlere de yer verilmiştir. Sultan Veled’in dinî, ahlâkî öğütlerinin yer aldığı bu eser, Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır.

6. Türkçe şiirleri: Divan’da 129, İbtidâ-nâme ’de 76 ve Rebâb-nâme ’de 162 beyit olmak üzere 367 beyit tutan bu şiirler bir araya getirildiğinde Ahmed Fakîh’in Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe’si büyüklüğünde bir eser olabilecek niteliktedir. Bu şiirler, devrinin dil özelliklerini yansıtması ve Sultan Veled’in Türk edebiyatı içindeki yerini tayin etmesi yönünden önemlidir. Divan ve mesnevilerde yer alan bu şiirlerin tamamı Mecdut Mansuroğlu tarafından dil incelemesi ve sözlükle birlikte yayımlanmıştır.

Ahmed Fakih

Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra, bu dine ait yapılan araştırmalara ve çeşitli görüşlere göre Türk edebiyatında birkaç Ahmed Fakih adı ile karşılaşmaktayız. Bunların birincisi Konya’da yaşayan ve 1221 yılında vefat eden Hoca Fakih veya Fakih Ahmed’dir. İkincisi 1251 yılında ölen ve Bahaeddin Veled’in öğrencisi olan Ahmed Fakih’tir. İkinci Ahmed Fakih’in hayatı, Mevlana’nın hayatı ile paralellik gösterir.

Horasan’da doğan Hoca Ahmed Fakih, Konya’ya gelerek Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine “Fakih” denmiştir. Hac için Hicaz’a giden ve Hac dönüşünde iki ay Kudüs’te kalan Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe adlı eserinde Hicaz yolculuğunu anlatmıştır. Kaynaklara göre Ahmed Fakih’in Çarhnâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’şşerîfe ’den başka eseri bulunmamaktadır.

Çarh-nâme: Eğirdirli Hacı Kemal’in Câmi’ü’n-nezâir adlı nazire mecmuasında yer alan, kaside nazım şekli ile yazılmış, 83 beyti elimizde olan eksik bir manzumedir. Câmiü’n-nezâir ’in sonundaki listeye göre 100 beyit olması gereken eserin son 17 beyti bulunan yaprağının eksik olduğu anlaşılmaktadır.

Mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezni ile yazılmış olan Çarhnâme, yüzyılın diğer eserlerinde görüldüğü gibi insan kaderi, insanların kardeş oldukları ve Tanrı’ya kulluk için yaratıldıkları, feleğin acımasızlığı ve dünyanın faniliği, ölümün gerçekliği gibi dinî-tasavvufî konuların işlendiği, öğretici yanı öne çıkan bir manzumedir. Yer yer sosyal konulara da temas edilen eserde özellikle Anadolu’da 1239 yılından sonraki kargaşa ve bölünme zamanları, insanların acımasız davranışları işlenmiştir. Aynı durum daha sonra Yunus Emre’de de görülmektedir.

Bu eseri bilim dünyasına ilk defa tanıtan ve yazarı hakkında bilgi vererek yayımlayan Fuad Köprülü’dür. Daha sonra Mecdut Mansuroğlu tarafından dönemin dil özellikleri dikkate alınarak yeni harflerle yayımlanmıştır.

Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe: Ahmed Fakih’in ikinci eseridir. Aslı Londra, British Museum’da olan bu eser Hasibe Mazıoğlu tarafından bulunmuş ve yayımlanmıştır. Tek nüsha olan eser 347 beyitlik küçük bir mesnevidir. Çarh-nâme gibi mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezni ile yazılan eserde hece vezniyle yazılmış dörtlükler de vardır.

Yapı bakımından Kutadgu Bilig ile benzerlik gösteren eser, Türk edebiyatındaki ikinci Türkçe mesnevidir. Anadolu Türk edebiyatında ise bir ilktir.

Eser dil yönünden açık ve sade olup gerçekçi bir anlatıma sahiptir. Zaman zaman dünyanın geçiciliği, iyilerle arkadaş olunması ve sabrın elden bırakılmaması gibi öğütlerle dikkat çeken eserde, Peygamberin Medine’ye hicreti ve ravzası, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’in mezarları, Mekke, Kabe’yi tavaf edişi, Hacerü’l-esved ve Harem’in özellikleri gibi konulara yer verilmiştir. İçerik yönünden bir çeşit seyahatname gibi görünen eseri, hacca dair yazılan ilk Türkçe mesnevi olarak değerlendirmek de mümkündür.