Ünite 6: XII.-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu’da Gelişen Türk Edebiyatı

Giriş: Türklerin Anadolu’ya Gelişi

Türklerin Oğuz boyları, X. yüzyıldan itibaren Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerine yerleşmişler, XI. yüzyılda batıya yaptıkları göç ve akınlarla egemenliklerini Azerbaycan, Irak ve Anadolu’ya kadar genişletmişlerdir. Alp Arslan’ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt zaferi, Türklere bütün Anadolu yollarını açmıştır. Türkler, 1071-78 yılları arasında Sivas, Kayseri, Konya, Ankara, Alaşehir, İzmir ve Ayasluk (=Selçuk) gibi büyük merkezleri ele geçirmişler, üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fethederek ilk beylikleri kurmuşlardır.

Anadolu Selçukluları

Malazgirt zaferinden sonra üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmının fethedilmesinde önemli rolü olan Süleyman Şah, büyük bir mücadeleden sonra Bizanslılardan İznik’i alıp başşehir yaparak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur (1075-1080). Süleyman Şah’tan sonra oğlu I. Kılıç Arslan (1092) devletin başına geçmiştir. I. Anadolu birliğini kendi adlarına kurmak isteyen Danişmendliler beyliği, Anadolu Selçukluları tarafından 1175’te ortadan kaldırılmıştır.

Alaaddin Keykubad dönemi (1220-1237), Anadolu Selçuklu Devleti’nin her yönden en yüksek devri olmuştur. Alaaddin Keybkubad’ın ölümünden sonra (1237) Selçuklu Devleti’nin yükseliş devri sona ermiş ve yerine geçen oğlu II. Keyhüsrev ile birlikte çöküş dönemi başlamıştır. 1243’te Moğollara yenilen Anadolu Selçuklu devleti bundan sonra kendini toparlayamamıştır. Sultan II. Mesud’un 1308’de ölmesiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır.

Anadolu Beylikleri

Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflaması ve Moğol baskısının zamanla azalmasından faydalanan Türkmen beyleri bulundukları bölgelerde yavaş yavaş Selçuklularla iliikilerini keserek bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Anadolu Selçuklularının hâkimiyetindeki topraklarda kurulan bu beyliklere Tavâif-i Mülûk veya Anadolu beylikleri denir.

Anadolu’da kurulan bu beylikler Karamanoğulları, Lâdik (İnançoğulları), Sâhip Ataoğulları, Menteşeoğulları, Karesioğulları, Germiyanoğulları, Eirefoğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Alâiye, Hamidoğulları, Dulkadiroğulları, Eratnaoğulları, Çobanoğulları, Candaroğulları, Pervaneoğulları, Taceddinoğulları, Kadı Burhaneddin Ahmed Beyliği’dir.

XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’da Gelişen Edebiyat

Anadolu’nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Bilim adamları, Anadolu’daki devlet ve divan geleneği, kayıt ve hesap usulleri, dinî yönelişler, edebî ve mimarî tercihlerde Karahanlı, Gazneli ve Selçukluların devlet gelenekleri ve âdetlerinin etkisi olduğuna işaret eder. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. Dolayısıyla Anadolu’da Farsçanın ilgi görmesi, bu dilde yazılan edebî eserlerin okunması ve Farsça eserlerin yazılması doğal bir şekilde devam etmiştir.

Anadolu’da Türkçeye Yöneliş ve Türk Edebiyatının Öncüleri

Zamanla bir Türk yurdu haline gelen Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temelinde Türklerin daha önce yaşadıkları Orta Asya ve İran bölgelerinde kazandıkları birikim ve ortaya koydukları edebî eserlerin önemli yeri vardır.

Türk Edebiyatının Anadolu’dan Önceki Genel Durumu

Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce, İslâm medeniyetine girdikleri dönemde, dil ve edebiyatlarının gelişmiş bir durumda olduğu gösteren örneklerden biri Kutadgu Bilig ’tir. Karahanlılar döneminde Kutadgu Bilig gibi bir eserin birden karşımıza çıkması, Türk edebiyatının zengin ve büyük bir edebiyat, Türkçenin de işlenmiş bir dil olduğunu göstermektedir.

Türklerin İslâm dini ve kültürüyle karşılaşmalarından sonra Türk edebiyatında Arap ve Fars edebiyatındaki nazım şekilleri ve türleri, aruz vezni ve yeni kafiye sistemi ile edebî eserler yazılmaya başlanır. Bu durum, Türk edebiyatının zamanla zenginleşmesine ve gelişmesine katkı sağlamıştır. Türk şairleri, şiirde önemli bir ahenk unsuru olan aruzun hece vezni ile benzer ve ortak yönlerine dikkat etmişler; heceye yakın, özellikle on birli hece veznine uyan aruz kalıplarını tercih etmişlerdir. İlk zamanlar Kutadgu Bilig gibi eserlerde açık ve anlaşılır bir dil kullanılırken, Türkçe kelimelerin (hece yapısının) aruza tam olarak uymamasından dolayı, zamanla Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler artmıştır. Bu kelimelerin bir kısmı Türkçenin bünyesine uygun hale getirilse de dilin açık ve anlaşılır durumunu ortadan kaldırmıştır.

Türklerin Orhun alfabesinden sonra kullandıkları Uygur alfabesi, Karahanlılar döneminde satır altı Kur’ân tercümelerinde ve Atabetü’l-hakâyık gibi eserlerde de karşımıza çıkar. Uygur alfabesi, yazım benzerliğinden dolayı Arap alfabesine geçişi kolaylaştırmıştır. Ancak bu alfabe çeşitliliği Selçuklu ve Gaznelilerde görülmez. Bu devletler döneminde Arap alfabesi kullanılmıştır. Türkçe eserlerin yazılmaması, bu dönemlerde Türkçenin sadece konuşma dili olarak kalmasına sebep olmuştur.

Karahanlılar döneminde edebî faaliyetler, devletin yıkıldığı 1212 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir. Hoca Ahmed-i Yesevî’den sonra gelen ve onun yolunu izleyen şairlerin başında yer alan Hakim Süleyman Ata, Zengi Ata, Seyyid Ata ve Şeref Ata gibi sufîler Yesevilik’i devam ettirdikleri gibi Türkçe eserler de vererek halkı aydınlatmışlardır.

XIII. yüzyılın başında Moğol istilası baş göstermiş ve Necmeddin-i Kübra gibi büyük sufîler bunlarla mücadele ederken şehit düşmüşler, ancak bunların öğrencilerinden (=dervişler) bazıları Anadolu’ya gelmişlerdir. Yesevî ve Kübrevî dervişlerinin Anadolu’da Türk kültür ve edebiyatının gelişmesinde önemli katkıları olmuştur.

Anadolu Selçukluları Döneminde Genel Edebi Durumu

Anadolu, 1071’den sonra Selçuklularla yeni bir döneme girmiştir. Yesevî ve Kübrevî dervişleri yanında pek çok ilim adamının da Anadolu’ya gelmesiyle Anadolu’da kültür merkezleri oluşmaya başlamıştır. Bir fıkıh âlimi ve doktor olan Ahi Evren, Hoy şehrinden gelerek Kayseri’ye yerleşmiştir. Ahiliğin kurulup gelişmesinde büyük emeği bulunan, İslâmî inanç ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde öğrenci-hoca ilişkilerini düzenleyen Ahi Evren, gittiği yerlerde esnafı teşkilatlandırmış ve Anadolu ahilerinin başı kabul edilmiştir.

Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Gıyaseddin Keyhusrev, I. İzzeddin Keykavus ve I. Alaaddin Keykubad iyi yetişmiş, edebî zevk sahibi hükümdarlar idiler. I. Gıyaseddin Keyhusrev’in cihan hâkimiyetinden başka köklü bir millî tarih şuuru vardı. I. İzzeddin Keykavus, şair bir hükümdar olup Farsça şiirler yazıyordu. I. Alaaddin Keykubâd ise Oğuz töresine bağlı, Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Rumca bilen bir sultan idi. I. İzzeddin Keykavus gibi Farsça manzumeler yazan Alaaddin Keykubad, Bahaeddin Veled gibi bazı ilim adamı ve şairlere yakınlık gösterip bunları himaye etmiştir. Bu sultanın âlim, sanatkâr ve şairleri teşviki ile ilim ve kültür hayatı yüksek seviyelere ulaşmıştır.

XIII. yüzyılda Anadolu’da edebî faaliyetlerin Farsça eserlerle devam ettiği görülür. Bunda Genceli Nizamî ve Attar gibi büyük şairlerin tesiri vardır. Ortak İslâm edebiyatı içinde yer alan bu şair ve yazarların daha sonraki yüzyıllarda Türk edebiyatı içinde, özellikle Türk tercüme edebiyatında büyük etkilerinin olduğu görülür. “Ben Farsça söylüyorum, fakat aslım Türktür” diyen ve Türk edebiyatını da yönlendiren Mevlana’nın Nizamî ve Attar’dan etkilenen şairler arasında ayrı bir yeri vardır. Mevlana’dan sonra, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih, Türkçe şiirler söylemeye başlamış, Sultan Veled ise, Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiştir. Bunları, XIV. yüzyılda, Yunus Emre, Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemişlerdir.

Anadolu’da Türkçeye Yaklaşım ve İlk Türkçe Eserlerin Yazılma Süreci

Gazneliler ve Selçuklular döneminde Arap harflerinin kullanılmasına bağlı olarak gerek resmî belgeler gerekse edebî metinler Arapça ve Farsça yazılmıştır. XIII. yüzyıla girerken Arapça ve Farsçaya göre ikinci planda kalan Türkçe, edebiyat dili ve resmî dil olmada, en azından yarım yüzyıl bir kayba uğramıştır. Mevlana’nın Türkçe şiirleri ve mülemmaları bu devirde Türkçenin lehinde bir işaret gibi algılanmıştır. Sultan Veled de hem bundan dolayı hem de Mevlevî dergâhlarında Türkçeye ihtiyaç olduğunu fark ederek Türkçeye yönelmiştir.

Karaman Bey’in oğlu Mehmed Bey’in 13 Mayıs 1276 tarihinde “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler” şeklinde alınan divan kararını okuması ve bu karardan sonra Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuk-nâme’sinden öğrendiğimize göre, “defterler dahı Türkçe yazılacaktır” şeklinde emir vermesi, Türk yazı dilinin asıl başlangıcı olmuştur. Bu dönemde Türkçenin henüz tespit edilmiş gramer kuralları ve yaygınlaşmış bir imlasının bulunmayışı, Türkçe eser yazmak isteyenlerin karşılaştıkları büyük bir zorluktur. Kâtipler Türkçenin imlasını bilmedikleri için çok sıkıntı çekmişlerdir. Türkçe kelimelerin yazımında çeşitlilik görülmüş, bir kelime birkaç şekilde yazılmaya başlanmıştır. Fakat Oğuz Türkçesi yazılan eserler sayesinde zamanla yazı dili haline gelerek edebî dil özelliği kazanmıştır.

Anadolu’da Türkçenin Önderleri

Karaman Bey’in oğlu Mehmed Bey’in Türkçe ile ilgili emri, dönemin şair ve yazarlarının Türkçe eser yazmalarında etkili olmuştur. Bu dönemde Türkçe eser yazanların başında Gülşehrî, Yunus Emre ve Âşık Paşa gelir.

İlk eseri Felek-nâme ’yi Farsça, Mantıku’t-tayr ’ı ve diğer şiirlerini ise Türkçe yazan Gülşehrî, böylece Türkçe eser yazmada öncü durumuna gelmiştir.

Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temelinde yer alan şairlerden biri de Yunus Emre’dir. O, dilimizin gücünü keşfeden ve gönülleri aydınlatan şairdir. Anlattıkları ve söyledikleri ile akılları ve gönülleri açmış, söylenecekleri en güzel şekilde dile getirmiştir. Onun söyledikleri Türkçenin anlatım gücünü zenginleştirmiş ve insanımızın gönül dünyasını açmıştır. Risâletü’n-nushiyye ile Divan ’ınında açık bir dil kullanan şairin Divan ’ındaki dili, mesnevisine göre daha coşkun ve akıcıdır. Onun asıl kendini ve iç hâlini anlattığı dil, Divan ’ındaki dilidir.

Devrin Türkçe üzerine düşünen ve yeni fikirler ortaya koyan diğer büyük şairi, şiirlerini dil bilinci ile yazan Âşık Paşa’dır. Âşık Paşa, Batılı dil bilginlerinin ancak XVIIIXIX. yüzyıllarda üzerinde durdukları “dilin oluşumu/ortaya çıkışı” konularını onlardan dört beş yüzyıl önce daha geniş olarak dile getirmiştir. Bu yönüyle “genel dilbilimci” özelliği taşıyan şair, anlatımı da “dille (sözlü) anlatım” ve “kalemle (yazılı) anlatım” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Âşık Paşa, 10613 beyti bulan ve XIV. yüzyılın en büyük mesnevisi olan Garîb-nâme ’de yalnız Türkçe üzerinde değil, genel dilbilimin alt dallarından biçimbilim (=morfoloji; sözcüklerin oluşumu) içerisinde yer alan konular hakkında da görüşler ileri sürmüştür.

Âşık Paşa, Türkçenin Arapça ve Farsça gibi dillerden farkı olmadığını, her dilin mutlaka doğruyu, güzeli ve gerçeği (Hakk’ı) anlattığını belirtmiştir. O, Türkçeye ilk sahip çıkanlardan biridir. Her şeyden önce onda bir “dil” ve “gramer bilinci” vardır.

Türkçe, Karahanlı dönemi hariç, yönetim Türk hakanında ve Türk milletinde olduğu halde, iki yüz yıla yakın bir zaman Arapça ve Farsça karşısında geri planda kalmıştır. Germiyanoğulları, Aydınoğulları ve İsfendiyaroğulları beylikleri ile beylik olarak kurulan ve zamanla büyük bir devlete dönüşen Osmanlıda daha kuruluşundan itibaren Türkçeye büyük önem verilerek şair ve yazarların Türkçe telif veya tercüme eser yazmaları teşvik edilmiştir. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlıda Türkçeye verilen önemle birlikte toplumda Türkçe eserlere olan talep, Âşık Paşa, Yunus Emre, Gülşehrî, Tursun Fakih ve Şeyyad Hamza gibi şair ve yazarların daha XIV. yüzyılın başında dil bilinci ile eser vermelerinin önünü açmıştır. Türkçe telif ve tercüme eserlerin yazılması, bu asırdan itibaren sonraki yüzyıllarda artarak devam etmiştir.

Anadolu’da Yazılan İlk Türkçe Eserler

Anadolu’ya yerleşen Türklerin büyük bir kısmı Oğuz Türkleri olduğu için, burada konuşulan dilin temelini, Oğuz lehçesi oluşturmuş, Oğuz lehçesi, Anadolu’da büyük bir değişikliğe uğramamış, zamanla gelişerek “edebî dil” hâlini almıştır.

XII-XIII. yüzyıllarda, eski Türk destanları, Dede Korkut hikâyeleri ile Ebu Müslim ve Battal Gazi gibi Müslüman kahramanların etrafında gelişen menkıbeler, Anadolu’yu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için büyük mücadele veren Oğuz boyları için önemli manevî güç kaynağı olmuştur. Böylece Anadolu’da Danişmend Ahmed Gazi’nin kahramanlıklarının menkıbe ile karışık olarak anlatıldığı Dânişmend-nâme , Bizanslılara karşı savaşmış Müslüman bir Arap kahramanı olduğu ileri sürülen Battal Gazi etrafında meydana getirilen Battal-nâme , Ebû Müslim gibi dinî, tarihî, menkıbevî destanlar ortaya çıkmıştır.

Anadolu’da beylikler dönemi, Türk dili ve edebiyatı için verimli bir sürecin başlamasını sağlamıştır. Bunun sonucunda çeşitli konularda telif ve tercüme yüzlerce eser yazılmıştır. Daha sonra, beylikler dönemi Türk dili ve kültürü üzerinde kurulan Osmanlının yükselişiyle birlikte bu dönemin Türkçesi (=Batı Oğuzcası) de gelişerek klâsik eserlerin verildiği bir edebiyat dili hâlini almıştır.

Ahmed Fakih’in Çarh-nâme ’si, Anadolu’da, XIII. yüzyılda yazılan ilk Türkçe eser olarak kabul edilir. Gülşehrî’nin XIV. yüzyıl başlarında yazdığı Mantıku’ttayr ’ında kendisinden önce yazıldığını haber verdiği, yazarı bilinmeyen manzum bir Şeyh San’ân Kıssası ile Şeyyad İsa’nın Salsal-nâme ve İbni Alâ’nın Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un emriyle yazdığı Dânişmend-nâme , Anadolu Selçukluları devrinde yazıldığı hâlde bugün elimizde bulunmayan Türkçe eserlerdir. Bunları XIV. yüzyılda Yunus Emre’nin Divan ’ı ile Risâletü’n-nushiyye ’si, Gülşehrî’nin Mantıku’t-tayr ’ı ve Âşık Paşa’nın Garîb-nâme ’si ile Tursun Fakih’in Gazavât-ı Bahr-ı Ummân ve Sanduk adlı eseri takip eder.

Nasreddin Hoca, XIII. yüzyılda Selçuklular devrinde yaşamış Türk mizahının büyük bir temsilcisidir. Nasreddin Hoca fıkraları, Osmanlı devleti idaresinde yaşamış milletler arasında, özellikle Balkanlarda çok yayılmış ve birçok yabancı dile de çevrilmiştir. Ayrıca bu fıkraların şerhleri de yapılmıştır.

Karışık Dilli Eserler

XII. yüzyıldan itibaren Doğu ve Batı Türkleri arasında yeni ve birbirinden farklı yazı şiveleri meydana gelmeye başlamıştır. Anadolu’da yazılan ilk eserlerin büyük bir kısmının Farsça ve Arapça olması, XI-XIII. yüzyıllar arasında, Oğuz Türkçesinin yazılı eserlerde yer almadığı düşüncesini doğurmuştur. Bu görüşe göre Oğuz Türkçesi, Anadolu’ya gelen göçebe Oğuzların ancak XIII. yüzyılda başlayan çabaları ile kurulabilmiş bir yazı dilidir. Oğuz Türkçesinin XI. yüzyılın ikinci yarısındaki dil yapısı hakkında en sağlıklı bilgiyi veren Kâşgarlı Mahmud’un Dîvanü Lügati’t-Türk ’üdür. Oğuz Türkçesinde görülen Karahanlı-Harezm Türkçesine ait ortak özellikler, XIII. yüzyılın sonlarında azalmış ve bu Türk şivesi giderek bir “edebî dil” özelliği kazanmıştır.

Haliloğlu Ali’nin 1303’te hece vezniyle ve dörtlüklerle yazdığı Kıssa-i Yûsuf adlı eseri ile Fahreddin bin Mahmud Ibni’l-Hüseyn’in Behçetü’l-hadâyık fi-Mev’izeti’lhalâyık , XIII. yüzyılda yazılan karışık dilli (hem Doğu Türkçesi hem eski Anadolu Türkçesi özellikleri bulunduran) Türkçe eserlerdir. Behçetü’l-Hadaik , dinî-ahlaki mensur bir ögüt kitabıdır. 41 meclisten oluşan eser, Receb, Şaban ve Ramazan ayları ile Bayram ve Aşure’nin fazileti, Hz. İbrahim, Yakub ve Musa aleyhisselamın vefatı ve Yusuf kıssası gibi konuları ihtiva etmektedir. Eserde, Türkçe şiirlerin yanında, dinî mahiyette Arapça ve Farsça şiirlere de yer verilmiştir.

Behçetü’l-Hadaik’teki şiirlerde, daha çok kafiye ile ses tekrarları dikkat çekmektedir. Tespit edilen kafiye, vezne uysa da uymasa da yazılan manzume şiir olarak telakki edilmiştir. Her konuda yazılan şiirlerde hece ve aruz vezni kullanılmıştır.

Şeyh Ali b. Muhammed’in 1303’te istinsah ettiği Behçetü’l-hadâ’ik , Arapça ve Farsça bilmeyen vaizlerin isteği üzerine, Arapça ve Farsça çeşitli vaaz kitaplarından faydalanılarak yazılmış, XI. yüzyıl Türkçesi ile XIII. yüzyıl Anadolu Türkçesi arasında köprü vazifesi gören bir eserdir. Şeyyad Hamza’nın Mecmû’atü’n-nezâ’ir ’de bulun bir gazelinde de Doğu Türkçesi özellikleri bulunmaktadır. Bu durum, Anadolu’ya birbiri arkasından gelen Oğuzlar ve diğer Türk boyları vasıtasıyla, Doğu Türkçesinin yazı geleneği ile Anadolu’da gelişen dil ve edebiyat arasındaki bağların sürdürüldüğünü göstermektedir.