Ünite 8: Vatandaşlık, Ulus-Devlet ve Küreselleşme

Eski Yunanda Vatandaşlık

Bir siyasi katılım biçimi olarak vatandaşlık ilk olarak Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki vatandaşlık toplumsal eşitsizlik temeline dayanmaktadır. Vatandaş olmak herkesin sahip olacağı bir hak değildir. Vatandaşlık bazı ayrıcalıklara sahip olmayı sağlarken aynı zamanda bu ayrıcalıklar vatandaşlar için birer yükümlülük olarak ifade edilmektedir. Bu kapsamda ortak karar alma sürecine katılmak, silah taşımak ve askerlik yapmak hem bir imtiyaz hem de yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Antik Yunan’da kadınlar, köleler ve belli bir yaşın üzerindeki insanları vatandaş sayılmamakta ve vatandaşlık sadece belirli bir elit zümreyi kapsamaktadır.

Modern Ulus Devlet ve Vatandaşlık

Vatandaşlık, ulus devletle sınırlı bir siyasal ve coğrafi topluluğun üyesi olarak bireyin bu üyelikten dolayı sahip olduğu statü, hak, sorumluluk ve çıkarlar seti olarak tanımlanmaktadır. Tüm özellikleriyle değerlendirdiğimizde vatandaşlığın kurucu unsurları, ulus devlet sınırları içerisinde geçerli olmak üzere haklar, katılım ve mensubiyettir. Modern ulus devlet döneminde feodal dönem ya da Antik Yunan döneminin aksine vatandaşlık söz konusu olduğunda soy ve kabile yerine birey temel alınmaya başlanmıştır. Ancak ulus devlet modelinde asıl olan o ulusa bağlı olmaktır. Bu durumun bireylerin etnik, dini ve cinsel farklılıklarına karşı duyarsız olmaya yol açtığı ifade edilebilir.

Modern vatandaşlığın oluşumunda ortaya çıkan temel güç Fransız Devrimidir. Fransız Devrimiyle gelişen vatandaşlık kavramı, geleneksel toplumun soy, ırk ve cinsiyete dayalı tabakalaşmasına karşı ulusun tüm bireylerinin benzer ve eşit sayıldığı bir adım olmuştur. Bu devrimle birlikte toplumun daha büyük kesimi siyasal ve medeni haklardan yararlanmaya başlamıştır. Modern ulus devletinde asıl olan sınırlardır. Belirli sınır üzerinde yaşayan topluluk üyeleri gruplarla ilişkili bağlantılarına bakılmaksızın eşit sayılırlar. Vatandaşlık statü olarak sürekli, ayrıcalıklı ve doğrudan bir durumdur. Doğumla kazanılması ve geri alınamaması sürekliliği, tek bir devlet için söz konusu olması ayrıcalıklılığı, devlet vatandaş arasına başka bir kişi kurum girmemesi doğrudanlığı ifade eder.

Ulus devlet içinde tüm vatandaşların birbirine eşit olduğu, hakların kullanımı ve sorumluluğun paylaşımı anlamında eşit ve özgür oldukları ifade edilmektedir. Bir diğer anlatımla modern vatandaşlık ulus devlete siyasal üyelik anlamına gelmektedir. Modern vatandaşlık bireylerin etnik farklılıklarını ve kimliklerini silen bir kategori olarak değerlendirilebilir. Liberal eşitlik anlayışı olarak da ifade edebileceğimiz bu anlayışın kimlikleri sivil toplum alanında bıraktırması tektipleştirici etki olarak değerlendirilmektedir.

Kültürel homojenlik ideali olarak da ifade edilebilecek olan durum, ulus devlet içerisinde vatandaşlığın etnik ya da cumhuriyetçi biçimi ülke içindeki etnik grupların asimilasyonuna dayanmaktadır.

Ulus devlet içindeki vatandaşlık, ulusal bir topluluğun üyesi kimliği ile kimin içerde kimin dışarda olduğunu belirler. Yani yabancılar vatandaş olamazlar. Kamusal hak ve yükümlülüklerle donatılmış vatandaşlık kavramı ulus devlet içinde sınırlandırdığı insanları kısmen kapsayıcı kısmen de dışlayıcı bir içeriğe sahiptir. Vatandaşlık hem evrensel hem de ayrımcı prensipleri içinde barındıran tuhaf bir dâhil etme şeklidir. Ulus devlet içinde herkese üyelik sağlamayı öngördüğü için evrenselcidir ancak bunu sadece belli bir toprak sınırları içinde belli etnik ve kültürel grubu tanımlayarak yaptığı için de ayrımcı, seçici ve eleyicidir.

Fransız ve Alman Tarzı Vatandaşlık

Fransa’da vatandaşlık doğum yeri esasına (jus soli) göre Almanya’da ise ortaya çıkan kan bağına (jus sanguinis) dayalı olarak kazanılabilir ya da her ikisinin de dikkate alındığı çerçevede olabilir. Fransa’da ulus, devletin kurumsal ve teritoryal çerçevesiyle ilişkili olarak kavranmış; ortak kültürün değil, siyasal birliğin vatandaşlığı oluşturduğu düşünülmüştür. Fransız vatandaşlık anlayışı evrenselci, akılcı ve devlet merkezci olmuştur. Alman vatandaşlık anlayışı ise, bunun tam karşıtı olarak tekelci, organik, farklılaşmacı ve etnik merkezlidir. Bunun nedeni Almanya’da ulus fikrinin, ulusdevletten önce ortaya çıkarak gelişmesidir. Fransız tarzı vatandaşlıkta, vatandaş olmanın koşulu etnik olarak bir ırka ait olmaktan geçmiyordu. Cumhuriyetin ilkelerine bağlı olduğunu bildirmek, vatandaşlığın ve daha sonraki biçimsel koşulların gerçekleştirilmesinin önkoşuludur. Almanya’da kök salan romantik, etnik ulus anlayışına dayanan vatandaşlık biçiminde ise temel ölçüt ve Alman ulus-devletine üye olmanın tek koşulu etnik olarak Alman ırkına ait olmaktan geçiyordu. Alman ulus anlayışına göre ulus, devletten önce var olan, devletini arayan, aynı etnik kökenden gelen insan topluluğudur. Sonuç olarak, Fransa’daki vatandaşlık kavramı devlete siyasal olarak üye olmayı vurgularken, Almanya’daki vatandaşlık kavramı ise Volk adı verilen, soy geçmişi ve kan bağı (Alman olmak) temelinde tanımlanan bir millete dâhil olma düşüncesine koşut olarak gelişmiştir.

Ulus Devlette İki Siyasal Gelenek: Liberal ve Cumhuriyetçi Vatandaşlık

Modern vatandaşlıkla ilgili biri “liberal-bireyci”, diğeri “yurttaş temelli cumhuriyetçi” olmak üzere iki siyasal gelenek bulunmaktadır. Liberal vatandaşlık anlayışında bireyler kamusal düzeyde eşit haklarla donatılmıştır. Cumhuriyetçi vatandaşlıkta ise birey, ulusal siyasal topluluğun bir parçası olması nedeniyle parçalanamaz bir biçimde kamu düzenine aittir. Aralarındaki en temel fark, liberal vatandaşlık anlayışının “statü”, cumhuriyetçi vatandaşlık anlayışının ise “pratik” olarak vatandaşlık anlayışına dayanmasıdır. 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen liberal bireyci vatandaşlık anlayışında statüye vurgu yapılmaktadır. Bu anlayış içinde bireyler devleti ve toplumu önceler. Liberal vatandaşlık düşüncesinde bireyler diğerlerinin benzer haklarına saygı duyma, vergi ödeme ve ülke savunmasına katılma gibi görevleri olan egemen ve ahlâken özerk varlıklar olarak tanımlanmaktadır. Cumhuriyetçi vatandaşlık anlayışında ise daha çok vatandaşlığın pratik yönüne vurgu yapılmaktadır. Ayrıca bu anlayışta bireyler toplumu öncelemez. Temel olan toplumdur. Bu kapsamda bireylerin hakları hatta bazen hayatları bile talep edilebilir. Birey tarafından bunların yerine getirilmemesi yurttaş olmayı bırakmak anlamına gelmektedir.

Göçmenlik, Vatandaşlık ve Toplumsal Tabakalaşma

İkinci Dünya Savaşı sonrasında endüstri ülkelerine yaşanan göç dalgası Marshall’ın teorisindeki haklar sıralamasını tersine çevirmiş göçmenlere temel hak ve özürlüklerle ekonomik hakların tanınıp tanınamayacağı ya da ne kadar tanınacağına ilişkin tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bazı durumlarda göçmenler etnik azınlık konumuna itilmişlerdir. Bu göçmenler işçi, tüketici olarak sivil topluma girerken kültürel ve siyasi ilişkilerden dışlanmışlardır. Göçmenlerin kalıcı hale getirilmesi ekonomik, sosyal ve kültürel problemlere zemin hazırladığı düşüncesi ile hakların geçici olarak verilmesi benimsenmiştir. Amerika, Güney Avrupa’daki bazı ülkeler ile Japonya’da ayrımcı dışlama yaygındır.

Neo liberal devletler bir yandan emek göçüne ihtiyaç duymakta bir yandan ise bu göçmenlerin asimile edilmesini sürdürme eğilimindedir. Hatta göçmenler ilgili ülkelerin vatandaşlığına geçebilseler dahi tabakalaşma ve ayrımcılıktan kaçamamaktadırlar. Bu kapsamda göçmenler açısından göç edilmiş olan ülkenin tabiiyetine geçmek, göçmen ve çocuklarının sosyal, siyasal ve sivil hakları kullanmasını engelleyebilecek olan ayrımcı uygulamalar ve şiddetten korunmayı otomatik olarak sağlayamamaktadır.

Avrupa Birliği ülkelerinde ise çeşitli haklar verilmiş gibi görülmekte ancak bu hakların kullanımında sıkıntılar çıkmaktadır. Bu duruma kurumsal ırkçılık da denebilir. Kurumsal ırkçılık, açık ve doğrudan ırkçılıktan farklı olarak, göçmen ve onların çocuklarının eğitim alanında veya iş piyasasında iş ararken karşılaştıkları sistematik olmayan ama işlevleri açısından göçmen çocuklarının ayrımcılığı hissettikleri ve sonuçlarını yaşadıkları bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Kurumsal ırkçılık fikri, ırkçılığın toplumun yapılarına sistematik olarak nüfuz ettiğini öne sürmektedir. Bu fikre göre polis, sağlık hizmetleri ve eğitim sistemi gibi kurumların hepsi belirli grupları kayırırken, diğerlerine ayrımcılık yapmaktadır.

Ulus Devletin Göçmenlere Yönelik Politikaları

Eritme potası, azınlık kültürün hâkim kültür egemenliğindeki çözülmesinden çok; hâkimiyeti oluşturan tüm kültürel yapıların evrim geçirerek, yeni bir kalıp içinde karışması ve yeniden oluşması anlamına gelmektedir. Bazı yazarlara göre ise eritme potası asimilasyonu doğal bir durum gibi gösterme çabasıdır.

Toplumdaki çeşitli azınlık grupların “devlet politikalarının zorlanması yoluyla” kültürel olarak çoğunluğa benzetilmesi sürecine asimilasyon denir. Bir diğer kavram olan bütünleşme, göçmen veya yerli halkların kendi istekleri ile çoğunluk kültür ve topluma uyum göstermesi ve çoğunluk toplumun normlarını, değer ve düşünce kalıplarını benimsemesi olarak tanımlanır. Bütünleşme kavramı yerine entegrasyon da kullanılmaktadır. Asimilasyona göre daha yumuşak bir kavram gibi gözükse de bazı çalışmacılar bu kavrama da şüphe ile yaklaşmaktadırlar. Asimilasyonun nerede bitip entegrasyonun nerede başladığına dair kesin bir sınır çizmek zordur.

Çokkültürcülük özellikle Kanada ve Avustralya gibi devletlerin ülkelerine kabul etmiş oldukları göçmenleri asimile etmek yerine çok etnikli yapı içinde farklılıklarını tanıyan bir politika girişimi olarak tanımlanabilir. Bu kavramı çokkültürlü toplum bünyesinde iki veya daha fazla kültürel topluluğu barındıran bir toplum şeklinde açıklayan araştırmacılar da mevcuttur. Küreselleşmenin getirdiği toplumsal dönüşümler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan çoğul kimlikler ve ulus ötesi kurumların artan rolü sonucu her geçen gün daha da artan farklılaşmış kimlikler yaşadığımız dünyanın bir gerçeği haline gelmiştir. İşte çokkültürcülük ve yeni vatandaşlık tartışmaları da bu zemin üzerinde yeşermeye başlamıştır. Kavramın farklı kullanımlarını ayırt etmek için Türkçe’de, etnik ve kültürel farklılıkları ifade etmek üzere “çokkültürlülük”, çokkültürlü toplumu ve farklılıkları olumlu ve istenilir gören ideolojik ve normatif tavrı ise “çokkültürcülük” olarak karşılamak mümkündür. Çokkültürlülüğün merkezi değerleri üç kavramla ifade edilebilir. Bunlar kültürel çeşitliliğin tanımlanması, toplumsal eşitlik ve toplumsal bütünleşmedir.

Küreselleşme ve Yeni Vatandaşlık Teorileri

“Ulusal egemenlik ya da vatandaşlık” kavramı insan hakları ilkeleri ve tüm ülkeleri bağlayan uluslararası devletler hukuku nedeniyle daralmaktadır. Küreselleşen dünyada ulus devletin bazı özellikleri değişmeye ya da en azından tehdit altında olmaya başlamıştır. Ulus devlet düşüncesi bu kapsamda zayıflamaya başladığından vatandaşlık kavramının da küreselleşmeye doğru kaydığı ifade edilebilir. Bu bağlamda başlangıçta farklılıkları eritmeye dayalı olan anlayış giderek değişmektedir. İlk kez Avrupa’da ortaya çıkan ve amacı; etnik, kültürel ve dilsel farklılıkları bir potada eriterek ortak bir tarih, dil ve kültüre dayalı bir ulus yaratmak olan ulus devlet projesi, bugün ciddi bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Bazen “çokkültürlülük” bazen de “çokkültürcülük” olarak adlandırılan bu meydan okuma, özü itibariyle toplumda her türlü tekdüzelik, birlik ve ortaklığı bozan “çeşitlilik” olgusuna vurgu yapmaktadır.

Küreselleşme, göçler ve uluslararası kurumların etkinliğinin artması, modern vatandaşlık haklarının ötesinde yeni hakların dâhil edilmesine yönelik taleplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu taleplerin karşılanması bağlamında, Avrupa vatandaşlığı, çokkültürlü vatandaşlık, anayasal vatandaşlık, küresel vatandaşlık, ekolojik vatandaşlık ve ulus-sonrası vatandaşlık gibi yeni vatandaşlık tipleri tartışılmaya başlanmaktadır.

Küresel vatandaşlık ulus devletin geleneksel sınırlarının dışında vatandaşlığın geliştiğini gösteren yeni bir formüldür. Küresel çağda ulus devletler gelişme trendini sürdürebilmek için evrensel değerlere ait olan farklılıkların haklarını belirlemek zorundadırlar. Ulusal vatandaşlık bu trendi yakalamakta başarısız olduğundan dolayı, küresel vatandaşlık yeni gelişmelerle birlikte bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Küresel vatandaşlığın bileşenleri uluslararası bağlam, küresel elitler, uluslararası birliktelikler, aynı platformda bir araya getirilen bölgesel siyasi idareler ve küresel duyarlılıktır.

Ekolojik vatandaşlık , vatandaşlığın ulusal sınırların dışında tanımlanması ihtiyacından doğmuş bir vatandaşlık türü olarak ifade edilebilir. Çevreyle ilgili bazı ciddi problemler dünyayı tehdit edecek boyuta ulaştığı için dünya vatandaşlarına sınırlar ötesi bir sorumluluk yüklemiştir. Steenbergen, ekolojik vatandaşlığın çerçevesini kapsayıcılık, sorumluluk ve küresel haklar olarak ifade etmiştir. Ekolojik vatandaşlık sadece insanları değil tüm varlıkları kapsamı yönü ile farklılaşmaktadır.

Ulus-sonrası vatandaşlık anlayışı, hakların sosyal statü, etnik köken, renk, inanç, cinsiyet gibi özelliklere bakılmaksızın evrensel insan hakları çerçevesinde tüm insanlığa yaygınlaştırılması gereğini ifade etmektedir.

Çokkültürlü vatandaşlığın amacının, farklı azınlık gruplarını aynı çatı altında ve aynı haklarla bir arada tutma olduğu ifade edilebilir. Küreselleşmeyle birlikte daha çok gündeme gelen ve ulusal azınlık haklarını temel alan ve Kymlicka’nın formüle ettiği çok-kültürlü vatandaşlık Kanada özelinde azınlık haklarının liberal bir teorisini ortaya atmaktadır. Kymlicka tarafından üzerinde birçok çalışma yapılmış olan çokkültürlü vatandaşlık fikri, özyönetim hakları, çoketniklilik hakları, özel temsil haklarından oluşmaktadır.

Avrupa vatandaşlığı klasik vatandaşlığın hem coğrafi/ulusal hem de statü boyutuyla nasıl bir değişim yaşadığını göstermektedir. Avrupa vatandaşlığı teorik olarak üye ülkelerin kendi ulusal/coğrafi farklılıklarının dışına çıkabilecekleri yeni bir platform sunmaktadır. Avrupa vatandaşlığı coğrafi bir sınırdan çok, hukuksal bir çerçeve yönelimi olan bir vatandaşlık türüdür. Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması, 1997 tarihli Amsterdam Antlaşması ve Lizbon Anlaşması Avrupa yurttaşlığının temel gelişim dayanaklarıdır. Avrupa yurttaşlığı ilkesi temelde Avrupa’daki bütünleşme sürecinin Avrupalı halklardan kopuk ve onlardan bağımsız olarak, bürokratlar ve politikacılar tarafından tasarlandığı ve halkın gelişmelerden haberdar olmadığı şeklinde beliren durumu ortadan kaldırma amacıyla tasarlanmıştır. Ancak, Avrupa bütünleşmesinin yarım yüzyıllık tarihine rağmen, bütünleşmeye yönelik adımlar hep elitler düzeyinde gerçekleştirilmiştir.