Ünite 6: Uymama Davranışı

Giriş

Sapma, suç ve suçluluk kavramları geçmişte sıkça tartışılmış ve hala tartışılmaktadır. Bu kavramlar, felsefe, psikoloji, hukuk, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi sosyal bilimlerin yanı sıra, biyoloji gibi doğa bilimleri çerçevesinde de ele alınmıştır. Felsefi açıdan bu kavramları irdeleyen Klasik Okulun etkileri günümüzde de belirgindir. Klasik Okul, XVIII. yüzyılın reformcu düşüncelerinin hâkim olduğu bir dönemde şekillenmiştir. Aydınlanma felsefesinden kaynaklanan “insan onuru” kavramının önem kazandığı bu dönemde ortaya atılan “özgür irade” ve “hedonizm” kavramları çerçevesinde suç, rasyonel bir tercih olarak görülmüştür. XIX. yüzyıl Avrupa’sında artan suç oranlarının etkisiyle Klasik Okulun iddiaları eleştirilmeye başlanmış ve bilimsel gelişmelerin sonucu olarak “bilimsel pozitivizm” her alanda kutsanır olmuştur. Pozitivist Okul, söz konusu gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkmış ve Klasik Okulun “özgür irade” ve “rasyonalite” iddialarını kabul etmeyerek; sapma ve suçun birey tarafından bile isteye gerçekleştirilen bir eylem olduğu fikrini reddetmiştir. “Özgür iradenin” tahtına “determinizm”i oturtan Pozitivist Okula göre suç, bireyin tamamen özgür iradesi dışında kalan birtakım biyolojik, psikolojik ve/veya sosyolojik faktörlerin bir neticesi olarak ortaya çıkmaktadır. Suçu açıklamada biyolojik faktörler denildiğinde ilk akla gelen isim, İtalyan bilim insanı Lombroso’dur. O, suçu, suçluların biyolojik bazı özelliklerine göre açıklamıştır. O’nun teorisinin çıkış noktası, “doğuştan suçluluktur”. Fakat cezaevi doktoru olan İngiliz Goring, İngiliz cezaevlerinde yaptığı araştırmayla Lombroso’nun tezini çürütmüş ve iddialarının kriminolojik batıl inançtan öte olmadığını ifade etmiştir. Zekâ, öğrenme ve kişilikle suç ve suçluluk arasında güçlü bir ilişki olduğunu savunan psikolojik yaklaşımda öne çıkan isimlerden biri Freud’dur. Freud’a göre insanlar, duydukları suçluluğu gidermek için suç işler. Suçluluk duygusunun temelinde ise “oedipus kompleksi” vardır. Psikolojik yaklaşımlar, aynı şartlarda bazı insanların neden suç işlemelerine rağmen, bazılarının neden suç işlemediklerini açıklamada yetersiz kalmaktadır.

Uymama Davranışı: Sapma, Suç ve Suçluluk Kavramları

Sosyolojik açıdan “normal” kabul edilen uymama davranışı, en geniş anlamda ele alındığında toplumsal normlara itaat etmemenin her türünü kapsamaktadır. Uymama davranışı, “sapma (deviation)” ve “suç (crime)” olarak gerçekleşmektedir. Sapma, “bir toplulukta ya da toplumda önemli sayıda insan tarafından kabul edilen bir dizi kurala uymama” olarak tanımlanabilir. Pozitivist eksende suç, yasalar tarafından yasaklanmış ve bu yasağa uymanın bir ceza ile yaptırıma bağlandığı ve kamu otoritesinin müdahalesini gerektiren bir eylem veya eylemsizliktir (Atay, 2012, s. 282). Sosyolojik olarak ise, kişisel alanı aşıp kamusal alana giren ve yasak olan kural ya da yasaları çiğneyen, buna bağlı olarak meşru cezaların ya da yaptırımların uygulandığı ve kamusal bir otoritenin müdahalesini gerektiren fiillerdir. Suçluluk (criminality), suçtan farklı bir kavramdır. Suç, gerekli koşulların (hareket, fırsat, mahkûmlar gibi) bir araya gelmesiyle oluşan olayları ifade ederken; suçluluk, suç teşkil eden fiillerin (veya benzer fiillerin) işlenmesi eğilimindeki kişisel farklılıklara işaret etmektedir. Durkheim’a göre sapma, suç ve suçluluk, kaçınılmaz ve gerekli toplumsal olgulardır. Kaçınılmazdır. Zira her toplumda “suç” ve “sapma” davranışlarına rastlanmaktadır. Gereklidir, çünkü toplumda iki önemli işlevi yerine getirmektedir. İlk olarak topluma yeni düşünceleri sunmakta ve toplumsal ve kültürel değişimi tetiklemektedir. Bu yönüyle ahlak ile hukukun gelişimini de sağlamaktadır. Ayrıca iyi ve kötü arasındaki sınırı koruma davranışını desteklemekte böylece grup dayanışmasını güçlendiren ve toplumsal kuralları netleştiren ortak bir tepki yaratmaktadır. Sosyolojik anlamda “norm ihlali” olarak tanımladığımız sapma davranışlarıyla hukuki tanımlar çerçevesinde suç teşkil eden davranışlar büyük oranda birbirleriyle örtüşmektedir. Fakat bu kavramlar eş anlamlı değildir. r. Her ne kadar çoğu sapma teşkil eden davranış, suç olarak tanımlanmış olsa da her suç bir sapma olmadığı gibi her sapma da bir suç değildir. Sapma ve suç arasındaki farklılıklara rağmen bu iki kavram, büyük oranda birbiriyle örtüşmektedir. Bu nedenle ister sapma kapsamında isterse dışında yer alsın en yaygın uymama hallerinden olan ve sosyal ve hukuki bir nitelik taşıyan suç sosyolojik açıdan değerlendirilecektir.

Suça Sosyolojik Yaklaşım

Suçu açıklamak için geliştirilen ilk teoriler olan geleneksel suç teorilerinin en belirgin özellikleri; suçu sınırlı değişkenler ekseninde ele almış olmalarıdır. Günümüzde geliştirilen suç teorileri ise büyük ölçüde bütünleşik niteliktedir. Yani bu konuda ileri sürülen çok sayıda varsayım aynı çatı altında ele alınmaktadır. Dolayısıyla hem yakın geçmişi anlamak hem de günümüz suç yaklaşımlarını irdeleyebilmek için geleneksel suç teorilerini öğrenmek ciddi bir önem arz etmektedir. Bu noktada önemle ifade edilmesi gereken, tüm teorilerin belirli bir bakış açısıyla şekillendiği ve belirli toplumsal sorun ve yapılardan hareketle ortaya konulmuş olduğudur. Bu nedenle her teori, kendi içinde yetersizlik ve eksiklikler barındırmaktadır. Sonuç olarak denilebilir ki, suç teorilerinin her biri, suç olgusunun farklı boyut ve problemlerine odaklandığı için teorilerden hiçbiri tek başına suç olgusunu tamamen açıklamada yeterli değildir.

Chicago Okulu: İnsan Yaşadığı Çevrenin Çocuğudur Robert Park, Ernest Burgess ve Louis Wirth’in de aralarında olduğu birçok sosyolog, 1920’lerden 1940’lara kadar Chicago Üniversitesi’nin desteğiyle kent üzerine bugün halen önemini koruyan düşünceler geliştirmiştir.

Burgess’ın Chicago üzerine yaptığı araştırmalar sonucu hazırladığı haritanın I. bölgesinde Orta Avrupa’dan gelen evsiz göçmenler yaşamaktadır. Bu bölgeyi çevreleyen II. bölge ise geçiş bölgesi (transition)dir. “Kenar mahalleler (slums)” ve “kötü yerler” olarak anılan bu bölgede fakirlik, yozlaşma, hastalık, suç ve ahlak bozukluğu vardır. III. bölgede, baskın olarak fabrika ya da dükkanlarda çalışan vasıflı ve tutumlu işçiler yaşamaktadır. IV. bölgede ise maddi durumu daha iyi olan kesim ve V. bölgede banliyöde oturup şehir merkezinde yaşayan en zengin kesim yaşamaktadır. Burgess, bu yapının ortaya çıkış nedeni olarak ulaşım maliyetlerini göstermiş ve insanların maddi durumu iyileştikçe bir sonraki halkaya/ bölgeye taşındığını ifade etmiştir. Burgess’ın yaptığı araştırma ile geliştirdiği kent yapısını açıklayan modele “yoğunlaşma bölgeleri modeli (concentric zone models)” denilmektedir. Daha sonra bu bölgelerin özelliklerini analiz eden Shaw ve McKay, Burgess’in yoğunlaşma bölgeleri modeline suç verilerini eklemeye başlamıştır. İkili yaptıkları sosyolojik araştırma sonucunda bölgelerdeki sosyal düzensizliğin en çok fabrikaların yer aldığı ticari bölgede (I. bölge) görüldüğü ve şehrin dış tarafına doğru azaldığı sonucuna varmıştır. Bozulma, nüfustaki artışın sonuçları olan yoksulluk, yetersiz barınma, yabancı nüfus gibi nedenlerle paralellik göstermektedir. Onlara göre temel faktör ise, bu bölgelerde ortaya çıkan sosyal düzensizlik ve toplumun bu şartlarla başa çıkma konusunda çaba sarf etmemesidir. Bu bölgelerde nüfus o derece harekettedir ki, ortak tutum ve menfaatlerin gelişmesi için fırsat yoktur. Bu da bütün toplumsal kurumların sürekli çözülmesine sebebiyet vermektedir. İkilinin yaptıkları araştırmalar sonunda, literatürde “sosyal düzensizlik teorisi” adı verilen meşhur çalışma ortaya çıkmıştır. Sosyal düzensizlik teorisi, heterojen yapı, sosyal yapının dağılması, çözülmesi ve istikrarsızlığı, sosyal hareketlilik ve sanayileşme gibi değişkenlerin, doğrudan veya dolaylı olarak suçluluk Bağlılık: Hirschi’ye göre psikopatlığa atfedilen tüm özellikler, başkalarına bağlanma eksikliğinden kaynaklanmaktadır. üzerinde etkisi olduğuna dikkat çekmektedir. Zira bu etkenler, bireylerin toplumsal değerlere bağlılığını zayıflatmaktadır. Fiziksel yapının sosyal yapıyı, sosyal yapının da bireyi etkileyeceğini öngören sosyal düzensizlik teorisi, suçun nedenlerinin insanların yaşadıkları sosyal ve fiziksel çevrede aranması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu yönüyle önem arz eden teori, aynı zamanda bazı eleştirilere de uğramıştır. İlk olarak teori, neden sadece görece küçük bir yüzdenin suç işlediğini açıklayamamıştır. Teorinin eleştirilebilecek bir diğer yönü, polis ve mahkeme kayıtlarının kullanılmış olmasıdır. Birçok kişi, resmi herhangi bir işleme maruz Katılım: Kişilerin boş zamanlarında yapacakları faaliyetlerin olmasıdır. Eğer kişiler, kendilerini sürekli meşgul edecek faydalı uğraşlar bulursa o takdirde suç işleme ihtimalleri düşecektir. Bu yüzden resmi kayıtlar o bölgedeki gerçek suç oranını yansıtmayabilir. Tüm bunların yanında Tierney’e göre teori, suçluların genelde çevresel faktörler tarafından belirlenen yaratıklar olarak resmedilmesi, teorinin sadece fakir/yoksul bölgelerde test edilmesinin yoksulların suç işlediği algısı yaratması fakat her yoksulun suç işlemiyor olması, suç mağdurunun ihmal edilmesi ve suçluların yaşadığı yer ile suçun meydana geldiği alanlar arasındaki ayırımın açık bir biçimde ortaya konulamaması nedenleriyle de eleştirilebilir.

Sosyal Kontrol Teorileri: Sosyal kontrol teorisinin kökleri, XVII. yüzyıl düşünürü Thomas Hobbes’a kadar götürülebilir. a Hobbes’a göre insanlar doğuştan kötüdür ve devlet, suç işlediklerinde onları cezalandırmalıdır. XX. yüzyıl kriminologları Hobbes’un bu fikirlerinden ilham alarak sosyal kontrol teorisini ortaya atmıştır. Zira onlara göre suç davranışı beklenen davranış, uyma ise olağan dışı davranıştır. Kontrol teorisinin modern anlamdaki öncüleri, Hirschi ve Gottfredson’dur. Hirschi’ye göre uyma açıklanmalı ve “insanlar neden suç işlemez?” sorusu sorulmalıdır. Diğer teoriler, ahlaki bir insan varsayımıyla; kontrol teorileri ise ahlaksız insan varsayımıyla hareket eder. Kontrol teorileri, genel olarak iç ve dış kontrol üzerine yoğunlaşmıştır. Suçun öz kontrolle (selfcontrol) yani kişinin kendisinin suç işlemesini engellenmesiyle önlenebileceğini savunan görüşler suçu engelleyecek mekanizmayı bireyin kendisinde arar. Dış kontrol üzerinde duran teoriler ise bireyi suçtan alıkoyacak asıl faktörün toplumsal ortam olduğunu ifade eder.

Sosyal Bağ Teorisi (Dış Kontrol Mekanizması): Hirschi’nin “Suçluluğun Nedenleri” (“Causes of Delinquency”) adlı kitabında ortaya koymuş olduğu teori, “sosyal bağ teorisi” adıyla anılmaktadır. Sosyal bağ, bir kişinin toplumla ilişkisini ifade eder ve suç davranışı, bireyin toplumla bağı zayıfladığında ya da koptuğunda gerçekleşir. Sosyal bağ dört element içermektedir. Bunlar bağlılık, inanç, adanmışlık ve katılımdır. Bu unsurları içeren sosyal bağ güçlendikçe, suç işleme olasılığı da azalacaktır.

Bağlılık : Hirschi’ye göre psikopatlığa atfedilen tüm özellikler, başkalarına bağlanma eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Suçlu davranışın en iyi göstergesi, kişinin ailesine, okuluna ve arkadaşlarına yani sosyalleşmenin ilk ajanlarına bağlılığıdır. Bu kişilerden saygı görmek isteyen kişiler, saygılarını kaybetmeye neden olacak faaliyetlerden kaçınacaktır.

İnanç : Bir kişi, toplumsal normların ahlaki geçerliliğine inandığı sürece suç işleme ihtimali de azalmaktadır.

Adanmışlık : Bağlılık, süper ego ya da bilincin sosyolojik sureti iken, adanmışlık, ego ya da sağ duyunun suretidir. Adanmışlıkta hırs ve odaklanılan amaç önemli bir rol oynamaktadır.

Katılım : Kişilerin boş zamanlarında yapacakları faaliyetlerin olmasıdır. Eğer kişiler, kendilerini sürekli meşgul edecek faydalı uğraşlar bulursa o takdirde suç işleme ihtimalleri düşecektir.

Öz Kontrol Teorisi (İç Kontrol Mekanizması): Gottfredson ve Hirschi’ye göre gerilim, arkadaş etkisi, sosyal bağlar, kültürel etmenler ve diğerleri, suçu, öz kontrol kadar etkilememektedir. Hatta bu etmenler öz kontrolün gölgesinde kalmakta veya öz kontrolden türemektedir). Yazarlara göre, öz kontroldeki zayıflığın nedeni, kötü ebeveynliktir. Ebeveynler, çocuklarının öz kontrol geliştirmesine onları severek, gözlemleyerek ve kötü davranışlarını fark edip cezalandırarak katkı sağlamalıdır. Sosyal kontrol teorileri, üzerinde en çok çalışma yapılan önemli teorilerdendir. Fakat teorilerin bazı yönleri de eleştirilmiştir. Örneğin işlenen tüm suç olayları, bireylerin toplumsal kurum ve unsurlara olan bağlılıklarının zayıflamasıyla açıklanamaz. Bunun yanında Bohm’a göre en önemli sorun, sosyal kontrol teorilerinin insanların nasıl sosyalleştiğine yanıt vermemesidir. Başka bir deyişle “insanlar sosyalleşmediğinde onların suç işlemesi bekleniyorsa, kim ilk insanları sosyalleştirmiştir?” sorusu yanıtlanamamıştır.

Sosyal Öğrenme Teorileri: Kriminolojide önemli ve etkili teorilerden bir diğeri, sosyal öğrenme teorisidir (Kızmaz, s. 161). Suçluluğu “öğrenme” faaliyetinin sonucu olarak gören bu teoriye göre suçun oluşumu, suça ilişkin Durkheim’ın anomi kavramından yararlanan ve kendi sosyolojik kavramlarını ekleyerek “gerilim teorisini” geliştiren isim, Amerikalı bir sosyolog olan Robert K. Merton’dur. “Toplumsal Yapı ve Anomi (Social Structure and Anomie)” adlı makalesinde kültürel olarak tanımlanan hedefler ve toplumun onları elde etmede onayladığı araçlar olmak üzere iki kavramdan söz eder. Amerikan toplumunu inceleyen Merton, Amerikan Rüyası fikrinin herkesi zengin, başarılı ve güçlü olmaya ittiğini ifade etmektedir (Taylor/ Walton/Young, 1988, s. 94). Bu hedefleri gerçekleştirmek için kullanılan araçlar ise, çalışma, eğitim ve tasarruftureylemlerle ilgili norm, değer ve davranışların öğrenilmesi ile ilintili bir süreçtir. Bu teori, hem suçun tekniklerini (nasıl araba çalınır, uyuşturucu satılır ya da kimlik hırsızlığı yapılır gibi) hem de suçluluğunun psikolojik yanlarının (yasadışı faaliyetler gerçekleştirme neticesi olan suçlulukla nasıl baş edilir gibi) öğrenilmesini içermektedir. Olumsuz davranış ve inançların öğrenilmesi, erken yaşta başlayabilir. Sonuçta geleneksel toplumsal kuralları küçümsemeyi öğrenmek suç işleme oranlarını arttırır. Sosyal öğrenme teorisinin, en öne çıkan görünümleri ayırıcı birliktelikler, ayırıcı pekiştirme ve nörtleştirme teorisidir. En çok bilinen sosyal öğrenme teorilerinden biri, Edwin H. Sutherland’ın ayırıcı birliktelikler teorisidir. Bu teoriye göre birey, kanunlara aykırı davranmaya sadece suça yatkın bir çevrede yaşadığı ya da suçluluğa yatkın bir karakteri olduğu için başlamamaktadır. Suç davranışı, diğerleriyle iletişime geçmenin bir sonucu olarak öğrenilmektedir. Suç davranışının öğrenilmesi ile diğer öğrenmeler arasında ise herhangi bir farklılık yoktur. İnsanlar, toplumsallaşırken aktif olarak öğrenmekte ve diğerleriyle iletişime geçmektedir. Sutherland’a göre toplumsal kurallara gösterilen tepki, tüm toplumda aynı değildir. Bu yüzden, insanlar kurallara uymanın yararı hakkında farklı fikirleri olan insanlara devamlı karşılaşmaktadır. Karşılaşılan insanların bazıları kurallara uymayı savunurken, bazıları ise aksini savunur. Bu durum Sutherland’in “kültürel çatışma” adını verdiği durumu yaratır. İşte bu durumda kişi, yasaların ihlal edilmesini olumsuz tanımlayan insanlardan ayrı kalır ve olumlu tanımlayan insanlarla iletişim halinde olursa suç davranışı öğrenilmiş olur. Teorinin toplumsallaşma sürecinin suç davranışının meydana gelmesindeki etkisine çektiği dikkat önemlidir. Ancak aynı kültürel ve sosyal ortamda yetişen bireylerin tümünün suç davranışı sergilememeleri teoriye getirilebilecek eleştirilerden biridir. Ayrıca teori, suçun meydana gelmesinde suç mağdurunun etkisini (tahrik etme, provoke etme vb.) de ihmal etmektedir. En etkili eleştirilerden biri de teorinin ilk suçlunun suç tekniklerini ve tanımlarını nasıl öğrendiğini açıklamamasıdır.

Anomi (Normsuzluk) ve Gerilim Teorisi: İlk olarak Durkheim’ın, “Toplumsal İş Bölümü” adlı eserinde neyin toplum için normal neyin ise patolojik olduğunu incelenirken ele aldığı anomi kavramı, bugünkü anomi ve gerilim teorisinin temelini oluşturmaktadır. Durkheim, anomi kavramını daha sonra yayımladığı “İntihar” adlı eserinde daha detaylı incelemiş ve anominin patolojik olduğunu ifade etmiştir. Durkheim’a göre, insanların istekleri, giderilmeyen bir susuzluk ve sürekli yinelenen bir işkencedir. Tutkulara aşmamaları gereken sınırı hatırlatma yetkisi ve görevi ise toplumdadır. Fakat toplum, bir kriz sonucu ya da beklenmeyen bir mutlulukla gelen dönüşüm yüzünden sarsıldığında geçici olarak bu görevi göremez. Bu durumda ise anomi (kuralsızlık) ortaya çıkar. Sonuç olarak amaçlarını gerçekleştirmek isteyen bu kesim, “amaç, aracı meşrulaştırır” diyerek suç davranışı sergilemektedir Sosyolojik önemlerine rağmen gerilim ve anomi teorileri ise, toplumsal engellemelerle veya eşitsizliklerle karşı karşıya gelen her bireyin, suç işlemediği nedeniyle eleştirilmiştir. Ayrıca bir kişi hırsızlık yaparken diğerinin neden uyuşturucu sattığını yani neden belli tipte suçların işlendiğini açıklayamamıştır.

Damgalama Teorisi: Damgalama teorisi, bireylerin etiketlenmelerinin onların suç işlemeleri üzerinde etkili olduğu varsayımından hareket etmektedir. Önemle belirtilmelidir ki, bu teoriye göre ilk suçtan sonra kişi damgalanır ve tekrar sapma davranışı gösterir. İlk sapmanın nedenleri ise belli değildir. Eğer toplum ve özellikle resmi organlar, ilk sapmayı gerçekleştiren kişiye olumsuz davranırsa, suçlu negatif olarak damgalanacaktır. Suçlu negatif damgalamayı kabul etmez ya da içselleştirmezse ilk sapma davranışı tekrarlanmayacaktır. Toplumun suçlulara davranışa odaklanmasıyla öne çıkan damgalama teorisi, birincil sapmayı açıklayamaması ve damgalama sürecini abartması nedenleriyle eleştirilmiştir. Ayrıca damgalanma sonrası suça yönelmeye yoğunlaşan söz konusu teori, damgalanma korkusunun bireyi suç işlemekten alıkoymasını görmezden gelmektedir.