Ünite 8: Uluslararası Parasal Sistem

Altın Standardı Dönemi

Altının Özellikleri ve Mal Para Sisteminin İşleyişi

Tarihsel süreçte birçok değerli maden dayanıklı olması, kolay taşınabilir ve depolanabilir olması, kolay biçimde standardize edilebilir olması ve nominal değerini kaybetme sorunu olmaması gibi özelliklere sahip olması nedeniyle para olarak kullanılmıştır. Kullanılan madenler içerisinde en geniş kullanım alanına sahip olan maden altındır.

Klasik Altın Standardı Sistemi

Klasik altın standardı sisteminde, altın ekonomide fiziksel olarak dolaşmamakta ve altının değeri kağıt paralar (altına bağlı olan) tarafından belirlenmektedir. Bu sistemde her ülke kullandığı parayı altın standardına sabitlendiğinde paralar arasındaki değişim oranları da sabitlenmekte, diğer bir deyişle klasik altın standardı sistemi bir sabit kur sistemi olmaktadır. Ancak bu sistem, merkez bankalarının belirlediği kur düzeyinde ulusal paranın altına, altının ise ulusal paraya dönüştürülebileceğini taahhüt etmesi ve altın ihracat ve ithalatının serbest olması koşulları sağlandığında işlemektedir.

Klasik altın standardı sisteminde herhangi bir ekonominin açık veya fazla vermesi durumunda, merkez bankası piyasada tahvil alım veya satımı yaparak para arzındaki daraltıcı ya da genişletici etkileri güçlendirir. Merkez bankalarından beklenen bu davranış biçimi “oyunun kuralına uyma” olarak adlandırılmaktadır. Klasik altın standardı sisteminde otomatik bir mekanizma olarak varsayılan altın akım mekanizmasının kusursuz işleyişi için, merkez bankalarının oyunun kuralına uymaları son derece önemlidir.

Altın akım mekanizmasının teorik altyapısı para arzındaki artışların etkilerinin doğrudan fiyatlara yansıdığını ifade eden paranın miktar teorisine dayanmaktadır. Altın akım mekanizması bu çerçeveden ele alındığında dört farklı varsayımsal değerlendirme yapılabilmektedir:

  • İlk olarak altının giriş ve çıkışlarına göre işleyen bu sistemde herhangi bir ödemeler dengesi sorunuyla karşılaşıldığında, para arzındaki değişmelerin merkez bankası tarafınca oyunun kuralına uyularak ayarlanması yani merkez bankalarının sterilizasyon işlemi yapmaması gerekmektedir.
  • Miktar teorisinde paranın dolaşım hızının sabit olduğu ve kurumsal faktörlerce belirlendiği varsayılmaktadır. Bu varsayım, para arzı değiştiğinde faizi etkilense bile para talebinin bundan etkilenmediği, yani paranın sadece işlem amacıyla elde tutulduğu düşüncesine dayanmaktadır.
  • Klasik yaklaşımın savunduğu gibi ekonomide fiyat katılığı sorununun olmaması gerekir.
  • Para arzının azalması durumunda fiyatların düşmesi altın akım mekanizmasının otomatik işleyişini garanti etmez.

Klasik altın standardının sahip olduğu temel sorunlar; para politikasında ağırlıklı olarak dış dengeyi odak haline getirmesi ve iç dengenin odak dışı kalmasıdır. Bu sorun, I. Dünya Savaşı sonrası dönemde toplumsal yapının değişmesiyle birlikte altın standardı sistemine geri dönüşü zorlaştıran en önemli engel olmuştur.

İki Savaş Arası Dönemde Altın Standardı

I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, bütün ülkeler kendi paralarının altına konvertibilitesini fiilen durdurmuştur. 1928 ve 1929 yıllarına gelindiğinde ise, ABD merkez bankasının (FED) hisse senedi fiyatlarındaki artışları önlemek için faiz oranı artırımına gitmesi faiz oranına duyarlı harcamaların önemli ölçüde azalmasına yol açmış, bu durum toplam talebi azaltmış ve ekonomide belirsizlik artmıştır.

1929 Dünya Bunalımı

1929 Büyük Buhran Döneminde İngiltere 1931 yılında altın standardı sistemini terk etmiştir. I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki dönemde ülkeler dalgalı döviz kuru sistemine yönelmeye başlamış, rekabetçi devalüasyonların döviz kontrolleri ve ayrımcı ikili ticaret anlaşmalarına yol açmış ve böylece küresel ticaret hacminde ciddi biçimde daralmalar meydana gelmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen Bretton Woods sistemi böyle bir mirası devralmıştır.

Bretton Woods Sisteminin Doğuş Süreci: Keynes Planı ve White Planı

I. Dünya Savaşı sonrası dönemde küresel ekonomik dengelerinin yeniden kurulamaması ve dolayısıyla ülkelerin uyguladıkları aşırı korumacı politikaların II. Dünya Savaşına yol açtığı düşüncesi, ABD ve İngiltere’nin uzlaştığı noktalardan biriydi. Bu iki ülke, II. Dünya Savaşı sonrasında döviz kurunun istikrarına, uluslararası işbirliğine ve ulusal düzeyde tam istihdamın sağlanmasına hizmet edecek bir uluslararası para sisteminin oluşturulmasının finansal sistemin dengelerini yeniden tahsis edeceğini ve koruyacağını, küresel ticaret hacmini ise artıracağını savunuyorlardı.

Savaş sonrası fazla veren ülke ABD ile açık veren ülke İngiltere arasındaki tartışma sürecinde Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun kuruluş süreci şekillenmiştir. IMF’nin toplam rezervinin 8,8 milyar dolarla sınırlı olması, Bretton Woods sisteminin ayarlanabilir sabit kur sistemi olmasını belirleyen temel faktör olmuştur. Buna ek olarak iki savaş arası dönemde yaşanan gelişmeler de ayarlanabilir sabit kur sistemine geçişi şekillendiren faktörlerden biridir.

Bretton Woods Konferansı kırk dört ülkenin katılımıyla 1 Temmuz 1944’te başlayıp, 22 Temmuz 1944’te sona ermiştir.

Bretton Woods Sisteminin Yapısı

Bretton Woods sisteminde ABD dolarının değeri doğrudan doğruya altına bağlanmış ve 1 ons altın 35 dolar olarak belirlenmiştir. FED, 35 dolar getirene 1 ons altın vermeyi taahhüt etmiş, ABD doları altın karşısında sınırsız konvertibiliteye sahip olmuştur. Diğer ülkeler ulusal paralarını ± %1’lik dalgalanma marjı çerçevesinde(kısa dönemde dalgalanmanın ± %1’lik bandı aşması durumunda, ilgili ülkelerin Merkez Bankalarının karşılıklı olarak müdahale etmesi gerekmektedir) ABD dolarına sabitlemişlerdir. Bu şekilde her ülkenin parası hem ABD dolarına, hem de altına bağlamış oluyordu. Sistem bir yönüyle dolar standardı, bir yönüyle de altın standardı görünümündeydi.

Bretton Woods’un İlk Dönemi: 1946-1958 Dönemi

Bretten Woods sistemi 1946 yılında uygulanmaya başlamıştır. Ancak sistem, 1958 yılına kadar öngörüldüğü biçimde işlememiştir. Bu durumun temel nedeni; savaş sonrası dönemde sanayileşmiş ekonomilerin sistemin temel dinamiği olan konvertibiliteye geçememesidir. 1946-1958 yılları arasındaki dönemde küresel ekonomiye ikili ticaret anlaşmalarının yaygınlaşması ve dolar kıtlığı sorunu damgasını vurmuştur.

Bretton Woods’un Çöküş Süreci: 1958-1971 Dönemi

1958-1967 dönem Bretten Woods Sistemi için Altın Çağ olarak nitelendirilmiş, ancak bu dönemde ortaya çıkan üç sorun sistemin sonunu getirmiştir. Bu sorunlar:

  • ABD dolarının küresel ekonomiye egemen olduğu bir sistemin ortaya çıkması ve ABD’nin ödemeler bilançosu açıklarının sürekli olarak artması nedeniyle bu sistemin sürekli sorunlar doğurması
  • Dünya altın rezervlerinin yetersiz kalması
  • Ayarlanabilir sabit kur sisteminin esasında sabit kur sistemi gibi işlemesi

Ortaya çıkan söz konusu üç faktör, ABD ekonomisinin kendisi için güven sorunu yaratmış, dünyadaki diğer ülkeler için ise likidite sorununu ve özellikle Avrupa ülkeleri açısından da intibak sorununu meydana getirmiştir. Bu sorunların çözümü için Amerika bir takım önlemler almaya başlamış, diğer ülkeler için ise yeni bir uluslararası rezervin yaratılması, ABD dolarının altın karşısında devalüe edilmesi ve dalgalı kur sistemine geçiş olmak üzere, üç farklı öneri sunulmuştur. ABD’nin tüm itirazlarına rağmen, bu önerilerin üçü de hayat geçmiş, özellikle dalgalı kur sistemine geçişin devreye girmesi Bretten Woods sisteminin sonunu getirmiştir.

Bretten Woods Sonrası Dönem

Klasik altın standardı sistemi esasen bir sabit kur sistemi olup, bu sistemde altın uluslararası rezerv olarak kullanılmakta ve sermaye serbest şekilde hareket etmektedir. Bretten Woods ise uluslararası rezerv olarak altının kullanıldığı, ayarlanabilir kur sistemine dayanan, ABD dolarının zaman içerisinde bir uluslararası rezerv haline geldiği ve uluslararası sermaye hareketlerinin kontrollü olduğu bir sistemdir.

1973 yılından itibaren dünyada klasik altın standardına veya Bretten Woods sistemine dayanan bütün ülkelerin eş anlı olarak kullandığı ortak bir parasal sistemin mevcut olmadığı görülmektedir. Söz konusu yıldan itibaren her ülke, kendileri için en uygun döviz kuru sistemini seçme arayışına girmiş ve dünya ekonomisinde parasal birlik projeleri de gün geçtikçe yaygınlaşmaya başlamıştır.

1990 sonrası dönemde küreselleşme süreci hızlı bir ivme yakalamasına rağmen, küresel bir parasal sistem oluşturmak mümkün olmamıştır ancak bölgesel parasal birlik oluşturma projelerindeki girişimler çarpıcı biçimde artış göstermiştir. Bu projeler içerisinde uygulamaya geçen en dikkat çekici proje Avrupa Para Birliği (Euro bölgesi)dir.1973 sonrası ve özellikle 1990 sonrası dönemde ülkeler sabit kur, dalgalı kur ya da ara kur rejimlerinden hangisini uygulamanın kendileri için uygun olacağı sorusunu cevaplandırmaya yönelik girişimler başlatmış ve bu soruyu cevaplama amacıyla teorik tartışmalar giderek artmıştır. Bu tartışmalarda savunulan en önemli hipotezler; köşe çözümü (ortanın boşalması) hipotezi ve imkânsız üçlü hipotezidir.

Köşe Çözümü (Ortanın Boşalması) ve İmkânsız Üçlü Hipotezi

Asya Krizi (1997) sonrası dönemde, imkânsız üçlü hipotezine dayanan köşe çözümü hipotezi önemli bir referans noktası haline gelmiştir. Bu hipoteze göre; gelişmekte olan ülkeler ara kur rejimlerini terk edip sabit kurun en sert biçimlerinden olan para kurulu sistemi veya tam dolarizasyon sistemlerini ya da dalgalı kur sistemini seçmektedirler. Fischer(2007) ortanın boşalmasının temel nedenlerinden birinin sermaye akımlarının serbestleşmesi olduğunu savunmaktadır. Fischer’in çerçevesinden değerlendirildiğinde, daha önce de belirtildiği gibi ortanın boşaltılması hipotezinin teorik dayanağı imkânsız üçlü hipotezi olmaktadır. İmkânsız üçlü hipotezi bir ülkede uluslararası finansal sistemle bütünleşme, para politikası ve tam döviz kuru istikrarı aynı zamanlı olarak gerçekleştirilemeyeceğini ifade eder.

Gelişmekte olan ülkeler dalgalanma korkusu ve para birimi uyumsuzluğu sorunu ile karşı karşıya kalmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler resmi olarak dalgalı kur sistemine geçtiklerini açıklasalar dahi, fiilen sabit kura yakın bir kur sistemine yönelmekte ve bu durumun temel sebebini dalgalanma korkusu olarak belirtmektedirler. Dalgalanma korkusunu etkileyen temel faktörler kredibilite yetersizliği, yükümlülüklerin dolarizasyonu, uluslararası sermaye piyasalarına girişteki zorluklar ve döviz kurundan yurt içi fiyatlara geçişgenlik katsayısının yüksekliği olarak sıralanabilir. Gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya kaldıkları bir diğer sorun ise, kendi para birimleri cinsinden borçlanamamalarından kaynaklanan para birimi uyumsuzluğudur. Gelişmekte olan söz konusu ekonomilerde para birimi uyumsuzluğu ile döviz kurunun artma yönündeki değişimleri büyük çaplı servet etkileri yaratmaktadır.

Tam Dolarizasyon Önerisi

İktisat politikası literatüründe bazı iktisatçılar köşe çözümüne dayanan tutarlı bir politikayla dalgalı kur sistemine yönelmenin gerekli olduğunu savunurken diğerleri tam dolarizasyon sistemine geçilerek döviz kuru istikrarsızlığının ortadan kaldırılması yönündeki düşüncelerini savunmuşlardır. Tam dolarizasyon; bir ülkenin kendi parasını terk ederek başka bir ülkenin parasını resmi para birimi olarak kullanmaya başlamasıdır. Tam dolarizasyon sistemini savunan iktisatçılar, gelişmekte olan ülkelerin bu sisteme geçmeleriyle ülkelerinin dış ticaret hacminin artacağını, dolayısıyla büyüme oranlarında da artış sağlanacağını belirtmişlerdir.

Bretton Woods – II Tartışmaları

Dünya ekonomisinde 2007-2008 döneminde başlayan küresel kriz sürecinde, ilki Kasım 2008 ve sonuncusu Haziran 2012 tarihinde olmak üzere, G-20 ülkeleri yedi tane zirve toplantısı yapmışlardır. İlk toplantıda, zamanın İngiltere başbakanı G. Brown ile Fransa Cumhurbaşkanı N. Sarkozy, yeni bir Bretton Woods anlaşmasının gerekli olduğunu vurgulamışlardır. Bretton Woods sistemi siyasi liderler tarafından bu şekilde dile getirilirken Dooley, Folkerts ve Garber (2003) yaptıkları çalışmada, 2000 sonrası dünya parasal sisteminin işleyişini Bretton WoodsII dönemi olarak nitelendirmişlerdir.

Dooley, Folkerts ve Garber (2003)’a göre, uluslararası para sisteminin normal evrim sürecinde, merkez ülkenin parasını rezerv olarak biriktiren, sermaye kontrolleri uygulayan ve ulusal parasının değerini düşük tutarak, ihracata dayalı büyüme stratejisi izleyen çevre ülkeler ortaya çıkmaktadır. Buna göre, fazla veren ülkelerin sabit kur sistemine yönelik tercihleri, uluslararası finans sisteminin normal evrim sürecinin doğal bir sonucudur.