Ünite 6: Ulus-Devlet ve Küreselleşme

Giriş: Ulus-Devlet Nedir, Küreselleşme Nedir?

Ulus-devletin ortaya çıkması için öncelikle ortak kökenden gelen ve aynı dili konuşan, aynı tarihe ve kültüre, ortak bir özgün yaşam biçimine sahip bir halkın/insan topluluğun, yani ulusun varlığından söz edebilmemiz gerekir. Giambattista Vico’dan (1668-1744) bu yana, bir halkın diline, kültürüne ve toplu yaşam deneyimine özgün kimlik kazandıran unsurların toplamına işaret eden “ulusal karakter” terimi, ulus olmanın vazgeçilmez koşullarından biri olarak görülmüştür. Alman tarih filozofu Johann Gottfried von Herder’e (1744-1803) göre bir birey, tinsel olarak, ancak ulusal bir topluluk içinde gelişebilir. Başka bir ifadeyle, bireyin kimliği hakkında fikir sahibi olmak için en önemli araç, onun bağlı bulunduğu ulusal toplumun karakterini çözümlemektir (Herder 2006, s. 24-25).

Küreselleşme, geride bıraktığımız yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan ve bu çağ dönümünün büyük ölçekli değişmelerini nitelemekte sıklıkla başvurulan kavramların başında gelir. Günümüzde küreselleşmenin, yaşadığımız çağın düşünsel iklimine âdeta damgasını vurduğu ve onunla ilişki kurulmadan yapılan açıklama tarzlarını kusurlu, hatta geçersiz bırakacak bir söylem gücüne eriştiği söylenebilir. Felsefe Sözlüğü’ndeki tanıma göre, küreselleşme, modernleşme sürecinin bir parçası ve uzantısı olarak, özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde ve Avrupa’daki sosyalist-komünist rejimlerin birer birer ortadan kalkmasından sonra tek kutuplu bir dünyada ortaya çıkan kültürel sistemin, dünyanın tek bir bütün halinde yeniden yapılandırılması sürecinin adıdır (Cevizci 2005, s. 1055).

Ulus-Devletin ve Küreselleşmenin Ortaya Çıkış Koşulları ve Günümüzdeki Durum

Ulus-Devlet: Ortaya Çıkışı ve Dönüşümü

Romalıların klasik dil kullanımında, günümüz Avrupa dillerinin önemli çoğunluğunda ulus kavramına karşılık gelen “natio”, aynı zamanda da “gens”,yurttaş anlamına gelen “civitas”a karşıt kavramlardır (Habermas 2002, s. 18). Uluslar işin en başından, yani Fransız Devrimi’nden ve Endüstri Devrimi’nden yüzyıllar öncesinden beri, coğrafi bakımdan yerleşim ve komşuluklar, kültürel açıdansa ortak dil, töre ve geleneklerle devlet benzeri, fakat siyasi olmayan bir örgütlenme biçimi içerisinde kaynaşma soy topluluklarıdır (a.y.). Örneğin, Ortaçağ’da üniversitede öğrenciler geldikleri memleketler (nationes) bakımından gruplandırılır ve Avrupa topluluklarındaki coğrafi hareketliliğin artmasıyla “nationes” kavram›, daha çok şövalye tarikatı üniversite, manastır, ticaret yerleşimi gibi ülke ya da coğrafî bölge içinde yapılan ayrımlara karşılık gelecek biçimde kullanılmaya başlanmıştır (a.y.).

Bugün ulus-devlet kavramının ve günümüzdeki ulusdevletlerin, on sekizinci yüzyılda Avrupa toplumlarında gerçekleşen Aydınlanma, Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi’nin sonucu olduğu, ortalama bir ilk ve orta öğrenim görmüş hemen herkesin bildiği tarihsel bir gerçekliktir.

Küreselleşme: Ortaya Çıkışı, Çeşitli Boyutları ve Günümüzdeki Etkisi

Küreselleşme ya da Avrupa dillerindeki karşılığıyla “globalizasyon”, Ali Osman Gündoğan’›n “Devlet ve Milliyetçilik” te dile getirdiği gibi, devleti küçültüp şirket yapılanmalarını geliştirmek, serbest ticareti teşvik etmek gibi unsurlardan yararlanarak, ulus-devlete ve milliyetçiliğe karşı adeta bayrak açmış bir ideolojidir (Gündoğan 2002, s. 200). Hatice Nur Erkızan, “Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri Üzerine” başlıklı çalışmasında, küreselleşmenin tek başına ekonomik ya da sosyolojik özelliğe sahip olmadığını bu olgunun ardında gerçekleştirici bir özne ya da özneler bulunduğunu ve bu öznenin tarihsel, ekonomik ve düşünsel açılardan bakıldığında Batı’dan başkası olamadığını savunur (Erkızan 2002, s. 61-62).

Küreselleşme olarak nitelendirilen genel kavramlaştırma içinde onun yenilikçi doğası ve benzemezliğine vurgu yapan görüşlerin olumlu ve iyimser yorumlarına tanık olunmaktadır. Bu açıklamalarda küreselleşmeden bir süreç, olgu, söylem ve kuramsal yapılandırma olarak farklı biçimlerde bahsedildiğini söyleyebiliriz.

Küreselci bakış açısını benimseyenler, çağdaş dünyayı şekillendiren ana dinamik olarak küreselleşmeye “yadsınamaz, kimsenin kaçmayacağı, karşısında durulamaz ve geri döndürülemez bir olgu ve hakikat” anlamını yükler.

Küreselleşmecilerin idealize bir durum ve yeni bir enternasyonalizm bildirisi olarak da görülebilecek küreselleşme yorumlarına itirazları şüpheci bakış açısı olarak nitelendirmek mümkündür.

Gelişmiş zengin ülkelerin, çok-uluslu şirketlerin, büyük sermayenin dünyayı kendileri için sınırsız pazar ve karlarını artırmak için propagandasını yaptıkları yeni bir sömürü yöntemi, siyasal proje ya da ideolojik tahakküm aracı olduğunu ileri sürerler. Bu bakış açısını benimseyenlere göre küreselleşme, kapitalizmin/liberalizmin genişlemesi, derinleşmesi ve kılık değiştirerek maskelenmesini içerir. Marxist/sosyalist düşünsel mirasın kavramlarına yaslanılarak yeni emperyalizm veya yeni sömürgecilik olarak da adlandırılır.

Birbirine rakip/karşıt iki söylem türünün dışında kalan görüşleri dönüşümcü söylem başlığı altında toplamak mümkündür. Bu söylem biçimi, olumsuzlukları, aşırılıkları ve ideolojik yükleri bertaraf etme girişimi olarak görülebilir. Küreselleşmeyi fırsatlar kadar riskler de taşıyan, olumlulukları olduğu kadar olumsuzluklar da barındıran bir süreç olarak görme eğilimi taşırlar. Bu yönüyle akla uygun bir yol bulma, bir uzlaşmaya varma arayışı olarak görülebilir. Dönüşümcü söylemde, olumsuzluk ve tehdit potansiyeli taşıyan unsurların kontrolü, fırsat ve olanakları uygun koşullarda kullanılması durumunda, küreselleşmeden yararlanabileceğine yönelik örtük bir iyimserlik söz konusudur.

Aslında küreselleşmenin felsefî temelleri, Antik Yunan bilgeliğini ve düşünce ürünlerini yeniden hatırlayarak bir Rönesans yaşayan Avrupa’nın onyedinci yüzyıldan günümüze yücelttiği akılda aranabilir; çünkü küreselleşmenin öznesi olarak işaret edilen Batı medeniyeti, kendi özne görüşünü yalnızca onyedinci yüzyılda Descartes’tan itibaren değil, Antik Yunan’da Sokrates, Platon ve Aristoteles’ten bu yana “akıl sahibi varlık” olarak tanımladığı bir insan modeline dayandırır.

Küreselleşme ve Ulus-Devlet Arasındaki İlişki

Günümüz dünya siyasî toplumunu meydana getiren ulusdevletler, Habermas’a göre, “…kendini aşmalı ve kahramanca, uluslar-üstü düzeyde (bireylerinin) medenî haklarını kullanma kapasitesini yapılandırmak için girişimlerde bulunmalıdır” (a.y., s. 32). Habermas’ın koyduğu bu koşullar, ulus-devletlerin küreselleşme karşısında alternatif olma özelliğini koruyabilmesi için yararlı ve gereklidir. Böylelikle ulus-devletler, küreselleşen dünya içerisinde varlığını kaybetmeyip yalnızca çağın gerçeklerine göre dönüşmüş olacaktır; çünkü günümüzde ulus-devletler, sınırları içerisinde çokkültürcü taleplerin doğurduğu gerginlik ve sınırları dışında da küreselleşmenin getirdiği sorunlar altında bir meydan okumayla karşı karşıyadır.

Değerlendirme: Siyaset Felsefesi Açısından Ulus-Devlet ve Küreselleşme

Ulus-devlet ve küreselleşme, insanlığın durumu açısından hangi sonuçları doğmuştur? Bundan sonra dünya siyasetinde izlenmesi gereken yol nedir, böyle bir yolun açılması için neyin ya da nelerin yapılması gerekir? Ulusdevletin günümüzdeki konumu ve yapması gereken hakkında Habermas’ın yukarıda dile getirdiği olması gereken, çokkültürcü bir siyaset anlayışına işaret etmektedir. Bu durumda, şöyle bir soruyu da sormamız adeta kaçınılmaz oluyor: Küreselleşme tarafının, ya da küreselleşmenin öznesi Batı’nın yapması gereken hiçbir şey yok mu, yani tek zorunluluk, ulus-devletlerin kendilerini küreselleşme gerçeğine uyarlamaları mı? Böyle bir soruya olumlu yanıt vermek, küreselleşme taraftarları için doğal karşılanabilir; fakat olması gerekeni temel alan bir değerlendirmede, tek yönlü ve dayatmacı bir bakış açısına teslim olmak felsefece bir tutum olmayacağı gibi, doğru bir değerlendirme yapma olanağını da sekteye uğratır.

Bir Çözüm Arayışı: Küresel Etik

Küreselleşmenin ilkelerini göz önünde tutarak, küresel etiği şu şekilde temellendirebiliriz: “…Eylemlerimizin etkileri, yakın çevre ve ulus sınırlarını aşıp başka ülkelerdeki insanları ilgilendiriyorsa, bu durum, yakın çevre ve ülke sınırının ötesinde tüm insanlığın mutluluğunu hesaba katan evrensel bir etik anlayışı gerektirir” (a.y., s. 124). Ahlak kurallarını evrensel değerler biçimine sokmanın temel koşulu, böyle bir çabanın din ve inançlardan bağımsız olarak sergilenmesidir.

Küresel etik, Kant’ın 1780’li yıllarda kaleme aldığı Dünya yurttaşlığın amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi ve Ebedî Barışla Doğru: Felsefî Bir Taslak başlıklı yazılarında dile getirdiği ve 19. yüzyılı bir “tarih yüzyılı” haline getiren Kant sonrası Alman idealistleri’nin insanlara layık gördükleri tabloyla da uyumludur. Ayrıca böyle bir etik anlayışı, insanın unutulan yüzünün ve gerçek değerinin yeniden hatırlanmasına da katkıda bulunacak, Aydınlanma düşüncesinin vurguladığı üç siyasi idealden biri olan kardeşliğin de gerçekleşebilmesi için zemin hazırlayacaktır. Böyle bir insanlık toplumunun gerçekleşeceğine yönelik inancını Kant, şu sözlerle dile getirmiştir: “insan türü için en büyük sorun, evrensel adalet yaptırımını uygulayacak bir yurttaşlar toplumuna ulaşmaktır; doğa insan türünü bu sorunun çözümüne doğru zorlamaktadır. Bu sorun, insan türünün çözeceği hem en güç hem de en son sorundur” (Kant 2006, s. 36-37).