Ünite 1: Türklerin İslâmiyeti Kabulü

Hadislerde Türkler

Cahiliye devri Arap şiiri ve atasözlerinde Türkler’den bahsedilmesi Türkler’le Araplar arasındaki ilişkilerin cahiliye dönemine kadar uzandığını gösterir. Hazar Türkleri zaman zaman Derbend’i geçip Hemedan ve Musul’a kadar ilerlemişlerdir. Sâsanî hükümdarı Enuşirvan (531-579) da Derbend (Bâbü’l-ebvâb) seddini Hazarlar’ın bu akınlarına mani olmak amacıyla yaptırmıştır. Sâsanî ordusu içinde Türkler’in yanında Araplarda vardı. Dolayısıyla onların da bu vesileyle birbirlerini tanıma imkânı mevcuttu.

Hz. Peygamber’in Türkler hakkında söylediği veya ona nisbet edilen çok sayıda hadis mevcuttur. Bunlardan bir bölümü Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim başta olmak üzere Kütüb-i sitte olarak bilinen en önemli altı hadis külliyatında ve diğer önemli hadis kaynaklarında yer almaktadır. Konuyla ilgili hadisleri üç bölümde incelemek mümkündür:

  1. Hz. Muhammed’in Türkler’in savaşçı vasıflarına dikkat çekerek Türklerle mücadele ve savaş konusunda ashâbını ve sonraki nesilleri uyaran ve onlarla iyi geçinmeyi tavsiye eden hadisler: “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” (Ebû Davud, “Melâhim”, 8; Nesâî, “Cihâd”, 42).
  2. Türklerin fizyolojik özelliklerinden ve Müslümanlarla savaşacaklarından bahseden hadisler: “Siz küçük, çekik gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu, çehreleri sanki örs üzerinde dövülmüş ve üzeri derilerle kaplanmış sağlam kalkanlar gibi bir kavim olan Türkler ile savaşmadıkça, kıyamet kopmayacaktır. Siz kıldan örülmüş çorap giyen bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır.” (Buhârî, “Menakıb”, 25; Ebu Dâvûd, “Melâhim”, 9).
  3. Türkleri Benî Kantûrâ (Kantûrâ oğulları) olarak gösteren ve Müslümanlarla savaşacaklarını ifade eden hadisler: “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın. Allah’ın ümmetime verdiği mülk ve saltanatı ellerinden ilk olarak alacak kavim Kantûrâ oğullarıdır.” (Ebu Davud, “Melâhim”, 10; Müsned, V, 40).

Bunların dışında Türklerin Irak ve el-Cezîre’yi ele geçirip iktidarı Abbâsîler’in elinden alacaklarını beyan eden hadisler de vardır. Eski Arap şiirlerinden, uydurma hadislerden ve insanları Türkler’den korkutmak ve uzaklaştırmak amacıyla çıkarılan haberlerden anlaşıldığına göre, Araplar Türkler’i kahraman, fakat acımasız ve İslâm dininin geleceği açısından tehlikeli görüyorlardı. Onlara göre Türkler bir gün Arapların elinden iktidarı alacak, ancak kâfir oldukları için Allah’ın gazabına uğrayıp mahvolacaklardı. Nitekim daha sonra büyük Arap alimi Câhiz (ö. 869) Türkler hakkında yazdığı eserinde Türklerin İslâm’ın yardımcısı, kalabalık ordusu ve halifelerinin yakın adamları olduklarını söyleyerek Türklere haksızlık edildiğini itiraf etmiştir. Türkler’le Müslüman Araplar arasında VII. yüzyılın ortalarına doğru başlayan ve XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden ilişkileri mücadele, hizmet ve hakimiyet dönemi şeklinde üç bölümde incelemek mümkündür.

Hulefâ-yi Râşidîn Dönemi Türk-Arap İlişkileri (632-661)

Türklerin Müslüman olmasına zemin hazırlayan mücadeleler İslâm fetihleri sırasında gerçekleşti. Hz. Ebû Bekîr, dinden dönme olaylarını ve isyanlarını bastırdıktan sonra, Hz. Peygamber’in İslâm’ı yayma konusunda başlattığı stratejiyi sürdürmeye karar verdi ve yüzünü Arap Yarımadası’nın dışına çevirdi. Bu amaçla önce Sâsanî imparatorluğunun hakimiyeti altında bulunan Fırat nehrinin aşağı taraflarındaki topraklara ordu sevk etti. İslâm tarihinin en hızlı ve en kalıcı fetih hareketi başlatılmış oldu (633). Hz. Ömer devrinde (634-644) ise İslâm ordusu Sâsanîler’in başkenti Medâin’e, sonra da Hulvan’a girdi. 642 yılında kazanılan ve İslâm tarihinde “Fethu’l-fütûh” (fetihler fethi) denilen Nihavend zaferinden sonra İran kapıları Müslümanlara açıldı. Hz. Osman döneminde de Nişabur ve Serahs fethedildikten sonra Merv üzerine yüründü. Son Sâsanî hükümdarı III. Yezdicerd topladığı kuvvetlerle Belh üzerine yürüdü ve şehri Müslümanlardan geri aldı. Mervürrûz’a kadar ilerleyip Türk hakanından yardım istediyse de Ahnef b. Kays’a yenilerek geri çekildi. Hz. Hz. Ömer’in şehid edilmesinden sonra Horasan ve Toharistan’da meydana gelen olaylar sonucu bazı şehirler Türkler tarafından geri alındı. Ancak Abdullah b. Âmir daha sonra bu bölgeyi tekrar fethetti. Sâsanîler’in yıkılması ve Göktürk nüfuzunun zayıflaması üzerine Mâverâünnehr ve Hârizm’deki mahalli hanedanlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. Hz. Osman döneminde İran içlerine ilerleyen İslâm ordusu daha sonra Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve Arran’a kadar uzanan toprakları ele geçirdi. Azerbaycan’ın çeşitli yerlerine askerî birlikler yerleştirildi. 651 yılında bütün İran İslâm hakimiyeti altına alınmış oldu. İslâm ordusunun Türklerle mücadele ettiği ikinci cephe Kafkasya idi. Azerbaycan ve İrminiyye’nin fethinden sonra Müslüman Araplar Hazar Türkleriyle karşılaştılar (639). Hz. Ömer Süraka b. Amr’ı Derbend’in (Bâbü’l-ebvâb) fethine memur etti (643). Abdurrahman b. Rebîa’nın sevk ve idaresindeki İslâm ordusu Derbend hakimi Şehrbârâz ile antlaşma yaptı. O da Müslümanlara tabi olmayı kabul etti (642-43). Abdurrahman b. Rebîa daha sonra Hazar topraklarına akınlar düzenleyerek mücadeleye devam etti (645-46). Hazar başkenti Belencer yakınlarında meydana gelen bir savaşta İslâm ordusu yenildi ve Abdurrahman şehid düştü (652-53). Bu olaydan sonra İslâm dünyasındaki iç karışıklıklar yüzünden Hazar Türkleri ile Araplar arasında önemli bir savaş olmadığı anlaşılmaktadır.

Emevîler Dönemi Türk-Arap İlişkileri (661-750)

Türk-Arap mücadelesinin ikinci ve en önemli safhasını Emevîler devrindeki ilişkiler teşkil eder. Muaviye halife olunca iç karışıklıklara son verip yeni bir fetih harekâtı başlattı ve Basra valisi Abdullah ve Âmir’in kumandanlarından Abdurrahman b. Semüre’yi Sistan’ın (Sicistan) fethine memur etti (663-64). O da Kabil, Belh ve Büst gibi şehirleri ele geçirdi. Abdullah b. Sevvâr da Sind bölgesinde fetihlere girişti, ancak Türkler karşısında mağlup olunca yerine Mühelleb b. Ebû Sufra getirildi. Mühelleb 664 yılında Türkler’i yenerek bölgede İslâm hakimiyetini sağladı. Ziyâd b. Ebîh Basra valiliği sırasında Horasan ve Sistan’a daha plânlı bir askerî harekât başlattı. Merv 671 yılından itibaren Horasan eyaletinin askerî üssü haline geldi. Horasan’ın yeni valisi Rebi b. Ziyâd el-Hârisî Belh şehrinde 671 yılında çıkan bir isyanı bastırdıktan sonra Kûhistan üzerine bir sefer düzenledi ve bölgede karşı karşıya geldiği Eftalit Türklerini yenerek Ceyhun nehrine kadar ilerledi. Burada Türk hükümdarı Nizek Tarhan’ı mağlup etti. Âmul gibi bazı şehirleri fethedip Hârizm’e kadar ilerledi ve aldığı idarî tedbirlerle Horasan’daki İslâm hakimiyetini sağlamlaştırdı. Ubeydullah b. Ziyâd 674 yılında Beykent’i fethettikten sonra Buhara üzerine yürüdü. O sırada Buhara’ya hakim olan ve muhtemelen Buhârhudât sülâlesine mensup olan Türk hükümdarı Bîdûn’un dul eşi nâibe Kabaç Hatun çevredeki Türkler’den yardım istedi. Ancak Türk birlikleri Ubeydullah karşısında tutunamayınca Kabaç Hatun bir milyon dirhem vergi vermek suretiyle sulh talebinde bulundu. Ubeydullah onunla bir barış antlaşması yaptıktan sonra Râmisen, Beykent, Nesef ve Sağâniyan’ı da ele geçirdi. Maverâünnehr’de fethedilen ilk şehirler bunlardır. Ubeydullah yanına aldığı 2.000 (veya 4.000) Türk savaşçı ile Basra’ya döndü. I. Yezid devrinde Selm b. Ziyâd Horasan valiliğine getirilinceye kadar seferler durdu. Abdullah b. Zübeyr’in hilâfet mücadelesine giriştiği dönemde bazı Türk prensleri şehirleri geri almak için seferber oldular. Ancak Horasan valisi Abdullah b. Hâzım Türk taarruzlarını geri püskürttü. Abdülmelik b. Mervan devrinde Musa b. Abdullah Tirmiz’i ele geçirdi. Musa, Türkler, Araplar, Eftalitler ve Tibetliler’den müteşekkil bir orduyu mağlup etti. Türklerin Müslümanlar karşısında mağlup olup Merv’den ayrılması üzerine şehir Horasan’daki Müslüman emirlerin karargâhı oldu. I. Velid halife olunca Irak genel valisi Haccac’ın isteğiyle Horasan valiliğine Kuteybe b. Müslim getirildi (705). Kuteybe Mâverâünnehr seferine çıkmadan önce Toharistan eyaletinin hakimi Türk asıllı Nizek Tarhan’a elçi göndererek hakimiyetini tanımasını ve Müslüman esirleri serbest bırakmasını istedi. Nizek Tarhan bu teklifi kabul edip Merv’e hareket etti ve Kuteybe’nin Badegis’e girmemesi şartıyla sulh yapıldı. Kuteybe 708 yılında Soğd, Kiş ve Nesef ordularına karşı sefere çıktı onları mağlup edip Buhara üzerine yürüdü. Ancak Buhara hükümdarı Verdan Hudât ile yaptığı savaşlardan bir sonuç alamadı. Kuteybe ertesi yıl tekrar Buhara üzerine yürüdü. Şiddetli muhasaradan sonra taraflar arasında anlaşma sağlandı. Böylece Buhara’da kesin olarak İslâm hakimiyeti sağlandı (708-09). Semerkand’ın fethiyle Müslümanlar Mâverâünnehr’e hakim olmuş, Soğdlular da bir süre için İslâm devletine tabi olmak zorunda kalmışlardı. Halife I. Velid devri İslâm fetih harekâtının en parlak dönemlerinden biridir. İslâm ordularının Mâverâünnehr’deki başarılarının sebebi Haccac’ın idarî ve Kuteybe’nin askerî kabiliyetlerinin birleştirilerek hareket edilmesidir. Kuteybe bu fetihler sırasında Horasan’da birbirleriyle mücadele eden bütün muhalif grupları, yani mevâliler (gayri Arap Müslümanlar), Araplar, Kaysîler ve Yemenliler arasında ittifak kurarak düşman kuvvetleri üzerine sevk etmiştir. Onun ölümünden sonra düzenlenen seferler kalıcı sonuçlar bırakmaktan uzaktı. Halife Süleyman’ın Horasan valisi Yezid b. Mühelleb Dihistan’da hüküm süren Türk hükümdarı Sûl’u mağlup ettiği halde o yörede İslâm egemenliği sağlanamamıştır. Türgiş hakanı Sul-lu Han, Kursul kumandasındaki bir orduyu Semerkand üzerine sevk etti. Horasan valiliğine getirilen Said b. Amr el-Haraşî zamanında Müslüman Araplar’a karşı Türgiş hakanını destekleyen Türkler zulme maruz kaldılar ve yurtlarını terk ettiler. Saîd kaçanları takip ederek Hocend’de kendilerini kuşattı ve yakaladığı Türkleri kılıçtan geçirdi (722). Bu olaylar Türklerin Müslüman Araplara karşı düşmanca duygular beslemesine neden oldu. Horasan valiliğine getirilen Müslim b. Saîd elKilâbî 723-24 yılında Fergana’yı ele geçirmek üzere hazırlıklara başladı ve bazı başarılar kazandı. Türk Arap münasebetlerinde Hazarlar ile yapılan mücadelelerin önemli bir yeri vardır. Hazarlar Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra Derbend ve Kuzey Azerbaycan’da hakimiyet kurmuşlar, Muaviye devrinde İrminiyye’ye akınlar düzenlemişlerdi. Emevîler’le Hazarlar arasındaki mücadele de Emevî halifesi Velid devrinde başlamış ve Mesleme b. Abdülmelik 710 yılında Hazarlar üzerine bir sefer düzenleyip Derbend’e kadar gelmiştir. Bundan iki yıl sonra İrminiyye valiliğine tayin edilen Meslemen’in Hazarlar’a karşı 714’te iki sefer daha düzenlediği anlaşılmaktadır. Cerrah b. Abdullah’a gönderdiği mektupta İslâmiyet’i kabul edenlerden alınan cizye ve haracı kaldırmasını istedi. Takip edilen yeni siyaset kısa sürede meyvelerini verdi ve Mâverâünnehr halkı akın akın İslâm’a girmeye başladı. Ömer b. Abdülaziz Mâverâünnehr’deki bazı hükümdarlara İslâm’a davet mektupları yazdı. Onların bir kısmı Müslümanlığı kabul etti. Hazar Türkleri’ne İslâmiyet’i öğretmek için Nuh b. Sâbit (Sâib) el-Esedî ile Abdurrahman el-Havlânî adlı iki âlim bölgeye gönderildi. Emevîler’in Arap olmayan Müslümanlara (mevâlî) ikinci sınıf insan muamelesi yapmaları, 747 yılında Horasan’da Emevîler’e karşı büyük bir isyan hareketinin başlamasına yol açtı. Oradan diğer eyaletlere yayılan isyana önderlik eden Ebû Müslim-i Horasânî mevâlî idi. İsyan Emevî hânedanının yıkılması ve Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle sonuçlandı. İslâm tarihinde bir dönüm noktası sayılan bu olaydan sonra mevâlî ile Araplar arasındaki fark ortadan kalktı, hatta mevâlî Araplar karşısında üstünlük kazandı. Abbâsî ihtilâlinin başarıya ulaşmasında İranlılar kadar Horasan bölgesinde yaşayan Türkler’in de önemli rolü oldu.

Abbâsîler Dönemi Türk-Arap İlişkileri (750-1258)

Son Emevî halifesi II. Mervân ile ilk Abbâsî halifesi Seffâh’ın amcası Abdullah b. Ali arasında cereyan eden Büyük Zap Suyu Savaşı’nda (750) Türk asıllı Muhammed b. Sûl’ün Abbâsî ordusunun karargâhında önemli hizmetlerde bulunduğu bilinmektedir. Abbâsîler devrinde Türkler’in hakimiyetindeki topraklara karşı düzenlenen fetih harekâtı hızını kaybetti. 751 yılı Temmuz ayında Ebû Müslim’in kumandanı Ziyad b. Salih ile Çin’in Kuça valisinin sevk ve idare ettiği ordular arasında başlayan Talas savaşında iki ateş arasında kalan Çin birlikleri ağır kayıplar vermiş baş kumandan da canını zor kurtarabilmiştir. Türkler’in Müslüman Arapları desteklediği Talas Savaşından sonra Çin artık Batı Türkistan için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmıştır. Savaştan önceki yıllarda Batı Türkistan’da sarsılmış olan Türk nüfuzu Talas Savaşından sonra yeniden tesis edilmiştir. Hz. Ömer devrindeki fetihler sırasında başlayan Türk-Arap mücadelesi uzun süre devam etmiş ve bu yüzden İslâmiyet Türkler arasında fazla rağbet görmemişti. Talas Savaşından sonra bu mücadele yerini barış ve dostluğa bırakmıştır. Bu sayede İslâmiyet Türkler arasında daha hızlı yayılmaya başlamıştır. Halife el-Mansur devrinden Harunurreşid devrine kadar yarım asra yakın bir süre Hazarlar’la Müslüman Araplar arasında kayda değer bir savaşın cereyan etmediği anlaşılmaktadır. Türkler’i hizmetine alan ilk Abbâsî halifesi el-Mansur’dur. O, oğlu Mehdî’ye mevaliye iyi muamele etmesini, onların gönüllerini kazanmasını ve özellikle Abbâsîler’in iktidara gelmesinde büyük katkıları olan Horasan halkıyla yakından ilgilenmesini tavsiye etmiştir. Fethedilen bir çok şehirdeki Türkler’in İslâmiyet’i kabul ederek el-Mansur devrinde Bağdad’da yerleştirilen askeri birlikler arasında yer aldığı tahmin edilmektedir. 778-79 yılında Hasan b. Kahtabe’nin Bizans’a karşı düzenlediği bir seferde çeşitli bölgelerden gelen gönüllüler yanında Horasan askerleri de vardı. Bu tarihlerde Horasan, Mâverâünnehr, Azerbaycan ve Kafkasya Türkler’in yoğun olarak bulunduğu yerlerdir. Ayrıca Ön Asya’daki büyük şehirlerde de Müslüman Türkler vardı. Halife Mehdî Billâh Türkistan hanlarını elçiler gönderip İslâm’a davet etmiş, onlardan bir kısmı bu teklifi kabul etmişlerdir. Nitekim Râfî b. Leys’e yardım eden Karluk Yabgusu Halife Mehdî vasıtasıyla Müslüman olmuştur. Bu arada Oğuzların bir kısmı, IX. yüzyılda ise Şaş halkı Müslümanlığı kabul etmiştir. Me’mûn’un Türkler’e ordusunda yer vermeye başlamasıyla hilâfet ordusundaki Türklerin hem sayı hem de nüfuzu artmıştır. Abbâsî tarihinde ilk defa Me’mûn zamanında Türkler’in halifenin yanında seferlere katıldığı ve isyanların bastırılmasında görev aldığı görülmektedir. Mu’tez’in yerine halife olan Mühtedî Billah büyük ölçüde Salih b. Vasîf et-Türkî’nin tesirinde kaldı. Halifeliğe eski itibarını kazandırmak isteyen Mühtedî devlet yönetiminde Türk nüfuzunu kırmak istediyse de başarılı olamadı, hem makamını hem de hayatını kaybetti. Yerine geçen Mutemid Alellah devrinde de Türk nüfuzu devam etti. Ancak askeri sahada kontrol Türklerin elinde olsa da siyasî ve idarî alanda bir baskı unsuru olmaktan çıktılar. 892 yılında hilâfet merkezinin Samerra’dan tekrar Bağdad’a nakledilmesi Abbâsî Devleti’nde Türk nüfuzunun zayıflamasına sebep olmuştur. Fakat bir müddet sonra halife Râzî Billâh, ibn Râik’i geniş yetkilerle emîrü’l-ümerâ tayin edince Türk nüfuzu yeniden kuvvetlendi. Bu durum Beckem ve Tüzün’ün emîrü’l-ümerâ olduğu dönemde de devam etti. 945 yılında Bağdad Şii Büveyhîler tarafından işgal edildi. Abbâsî halifeliği ise bir Türk hanedanı olan Selçuklular tarafından yıkılmaktan kurtarıldı. Emîrü’l-ümerâ, bazı Ortaçağ İslâm devletlerinde, özellikle Abbasilerde idari yetkilere de sahip, genellikle Türk asıllı kumandanlara verilen bir unvandı. Abbâsilerde 936 yılında ibn Râik’in bu makama getirilmesiyle emîrü’l-ümerâlık devlet teşkilatında müstakil bir müessese haline gelmiştir. Araplar’ın askerî meziyetlerini kaybettikleri bir dönemde Türk askerlerinin İslâm devletinin hizmetine girmeleri, askerî ve idarî hayata canlılık kazandırmış bu tarihten itibaren Türkler İslâmiyet ve hilâfetin koruyucusu olmuştur.

İslâmiyet’in Türkler Arasında Yayılışı

Türklerle Müslüman Araplar arasında yıllarca devam eden siyasî ve askerî mücadeleler nihayet yerini büyük ölçüde barış ve sükûna bırakmıştı. Bu da İslâmiyet’in Türkler arasında savaşın hakim olduğu dönemlerle mukayese edilemeyecek ölçüde hızlı bir şekilde yayılmasına zemin hazırlamıştır. İslâm ordularının uçsuz bucaksız Asya topraklarında savaşlardaki yetenekleriyle tanınmış Türk beylerine karşı başarı kazanmaları, kendilerini ilâhlaştıran müstebid hükümdarların baskısından kurtulmak isteyen güçsüz insanların İslâmiyeti benimsemeleri sayesinde olmuştur. Emevîler’in başlangıçtan beri takip ettiği politika Türkler’i ve diğer kavimleri İslâmiyet’e ısındırmak şöyle dursun nefret ettiriyordu. Emevîler’in daha çok cizye almak amacıyla Horasan ve Toharistan halkının Müslüman olmalarını önlediklerine dair rivayetler de vardır. Sul Türklerinin hakim bulunduğu topraklarda gayrimüslim Oğuzlarla cihad etmek için din bilginlerinin ve gazilerin birlikte kaldıkları ribat lar yapılmıştı. Sultegin’in İslâmiyeti kabulü bütün bölge halkının İslâmiyeti kabul ettiği anlamına gelmemekle beraber ona tabi bir çok kişinin Müslüman olduğu tahmin edilebilir. Ribat, genellkle zengin Müslüman tüccarların sınır boylarında ve bozkırlarda yaptırdıkları, hem gazilerin sığınağı, hem de islâm davetçilerinin karargâhı olarak kullanılan mekâna denilirdi. Haricîlerin ve Emevîlerin ayrımcı zihniyetine karşı bütün Müslümanların eşitliğini savunan Mürcie (İslâmın erken dönemlerinde Mevâlîlerin arasında ortaya çıkan, ılımlı ve uzlaşmacı fikirleriyle tanınan itikadî ve siyasî fırka) bir bakıma gayri Arap Müslüman unsurların temsil ettiği bir zihniyet, siyasî ve itikadî bir fırka olarak ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kısmı fıkıhta Hanefî (İmam-ı Azam Ebû Hanîfe tarafıdan kurulan ve Türkler arsında yaygın olan, dört büyük Sünnî fkıh mezhebinden biri) mezhebini, itikadda ise Mâtürîdîliği (Ebû Hanîfe (ö. 767) ve Ebû Mansur elMâtürîdî’nin (ö. 944) görüşleri etrafında oluşan, nakil ile aklı uzlaştıran ve Türkler arasında yaygın olan Sünnî itikadî mezhep) benimsemişlerdir.

İslâmı Kabul Eden İlk Türk Devletleri

Türkler arasında İslâmiyeti resmî din olarak kabul eden ilk devlet ise İdil (Volga) Bulgar Devleti’dir. İdil Bulgarları Müslümanların kuzey-batıdaki temsilcileri oldular ve Başkurtlar gibi Batılı Türk boylarının da İslâmiyet’i kabul etmesinde önemli rol oynadılar. İslâmiyet’i devlet dini olarak benimseyen ilk büyük Müslüman Türk devleti kabul edilen Karahanlılardır. Müslümanlığın kabulü Türkİslâm tarihinde bir dönüm noktası teşkil eder. Böylece Batı Türkleri arasındaki din savaşı sona ermiş, Karahanlılar’ın İslâm’ın bir kalesi olarak yükselmesi Çin kültürüne karşı da bir sed oluşturmuştur. Karahanlılar’ın kurduğu Türk-İslâm medeniyeti ve oluşturduğu Türkİslâm mefkûresi Türklüğün öz üslûbu oldu. Bu medeniyet ve mefkûre Selçuklular, Hârizmşahlar ve Delhi Sultanları’nın idaresindeki ülkelerde de benimsendi. Türkİslâm medeniyeti zamanla Karahıtaylar’ı ve Moğollar’ı da kendi potasında eritmiştir. Karahanlılar’dan sonra kurulan ikinci büyük Müslüman Türk Devleti Gazneliler’dir (963- 1186). Sâmânîler’in kumandanlarından Alptegin tarafından kurulan Gazneliler de hakim oldukları topraklarda İslâmiyeti yaymış ve özellikle Gazneli Mahmud Hindistan’a birçok sefer düzenleyerek bu bölgede İslâmiyetin yayılmasında önemli rol oynamıştır. Bu Türkler’in Karahanlılar’ın hakimiyetindeki Karluk, Yağma ve Çiğil boylarına mensup olduğu tahmin edilmektedir. Aynı dönemde Oğuzlar da İslâmiyeti kabul ettiler.

Türkleri İslâm Dinini Kabule Sevkeden Sebepler

Türkler İslâmiyetle büyük ölçüde fetihler sırasında temasa geçmişlerse de büyük kitlelerin İslâmiyeti kabulü, fetih harekâtının sönmeye yüz tuttuğu IV. (X.) yüzyılda gerçekleşmiştir. Çünkü İslâm dini manevî dinamizmini fetihlerin zayıfladığı dönemde çeşitli kavimler ve özellikle Türkler arasında yayılarak devam ettirmiştir. Hatta ilk yıllarda savaşlar yüzünden İslâmiyet’in Türkler arasında fazla rağbet görmediği rivayet edilir. Öyle anlaşılıyor ki Türk kavimleri arasında İslâmiyetin yayılması sadece fetihlerle değil, dinî, siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel birçok faktörün etkisiyle gerçekleşmiştir. Bu bakımdan Türkler’in ve diğer bazı kavimlerin bazı münferid olaylara bakarak kılıç zoruyla Müslüman olduklarını söylemek doğru değildir.

Türk ülkelerinde İslâmiyetin yayılmasında şehirler arası ticarî ilişkiler önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. İbn Fazlan’ın verdiği bilgilerden ipek Yolu’nu kullanan tüccarların Türkler arasında İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır. İslâmiyet hakkında kısa ve özlü bilgiler edinme fırsatı bulan Türkler özellikle Kur’an-ı Kerim’i dinlediklerinde oldukça etkilenmişlerdir. Ticaret kafilesinde yer alan sûfîler ve din adamları onları İslâmiyeti seçmelerinde önemli rol oynamışlardır.

Türkler İslâmdan önce geleneksel Gök Tanrı inancını benimsemişlerdi. Tanrı’yı (Tengri) en yüksek güç ve en büyük yaratıcı kuvvet kabul eden ve semavi bir mahiyeti olan Gök Tanrı diniydi. Süryanî tarihçi Mikhail “Türk milleti tek tanrıya inanmakta idi. Araplar’ın da tek Allah inancı Türkler’in İslâmiyeti kabul etmelerine sebep olmuştur” diyerek bu gerçeği dile getirmektedir. Yeni bir dinin kabulü milletlerin hayatını müspet veya menfî yönde etkileyen önemli faktörlerden biri kabul edilmektedir. Milletler kabul ettikleri bu yeni din sayesinde ya varlıklarına güç katarak dünyanın sayılı milletlerinden biri olmakta ya da millî benliklerini kaybetmektedirler. Türkler tarih boyunca millî dinlerini terk ederek Budizm, Maniheizm, Musevîlik ve Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Ancak bu dinlerin yapısı Türklerin millî bünyesine ve karakterine uymadığı için onların benliklerini ve Türklüklerini kaybetmelerine sebep olmuştur. Göktürk hakanı Bilge Kağan veziri Tonyukuk’tan bir Budist mabedi yaptırmasını isteyince, Tonyukuk’un “Savaşmayı ve hayvan kesmeyi yasaklayan, miskinlik telkin eden bir dinin kabulü Türkler için felâket olur” cevabını vermesi adeta bir kehanet olarak ortaya çıkmıştır. Türkler’in millî bünyesine, ruh ve karakterine uyan İslâm dinini kabul etmeleri onlara yeni bir atılım gücü kazandırdığı gibi millî varlıklarını muhafaza etmelerinde de önemli rol oynamıştır. Türkler bu yeni ruh sayesinde Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar çok geniş bir alanda hakimiyet kurmayı başarmışlardır. Türkler’in İslâmiyet’i kabulü sadece Türk ve İslâm tarihinde değil, aynı zamana dünya tarihinde de bir dönüm noktası teşkil eder. Türkler’in İslâmiyeti kabulü kavimler göçü ve Haçlı seferleriyle birlikte Orta Çağı karakterize eden üç büyük olaydan biridir.

Türklerin İslâmlaşma sürecinde sûfîlerin tebliği de önemli bir yer işgal eder. Ticaretin sağladığı imkân ve fırsatları değerlendiren sûfîler insanların gönlünü kazanarak onların Müslümanlığı benimsemelerini sağlamışlardır. Onlar uçlarda kurdukları zaviyelerle Mâverâünnehr’in İslâmlaşmasında etkili olmuşlar ve gazî sıfatıyla savaşlara da katılmışlardır. Gazâ ruhunu daima canlı tutarak Türklerdeki “alp” ile Müslümanlar arasındaki “gazi” tipini birleştirmişlerdir.