Ünite 2: Türkiye’de Ulusal Gelir, Gelir Dağılımı ve Yoksulluk

Giriş

Türkiye ekonomisine genel olarak bakıldığında, ekonomik büyüme açısından istikrarsız bir görünüm sergilediği görülmektedir. 1945, 1960, 1980 ve 2001 yıllarını dönüm noktaları olarak aldığımızda, günümüzde 5. dalgalanma dönemini yaşadığımız söylenebilir. Her bir dönemde birbiri ardına gelen yükseliş ve daralma hareketleri adeta ekonomimizin gelişme karakteristiğini oluşturmuştur.

Bir ekonomi her yıl örneğin %3 seviyesinde büyürse, 24 yıl sonra GSYH’sı iki katına ulaşacaktır. Ancak, bu durum, o ülkede yaşayanların tamamının refahının iki kat artacağı anlamına gelmez. Yaratılan gelirin veya üretilen mal ve hizmet miktarının büyüklüğü kadar onun bölüşüm biçimi de önem taşımaktadır. Toplumda gelir eşitsizliklerinin fazla olması ve yoksulluğun yaygın olması, ekonomik büyüme ve kalkınma açısından büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’de Dönemler İtibarıyla GSYH ve Büyüme

1923-1960 Dönemi

Lozan Antlaşması hükümlerine göre, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti tam anlamıyla ekonomik bağımsızlığını kazanamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir dış ticaret politikası uygulayamaması, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında sıkıntılı dönemler yaşanmasına neden olmuştur. Bu dönemde izlenecek ekonomi politikasının temelleri, 1923 yılında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi ile atılmıştır. Türkiye ekonomisi Cumhuriyet’in ilk 10 yılında özel girişimciliğin esas alındığı politikalarla yönlendirilmeye çalışılsa da 1930’lu yıllarda hem kendi ekonomisinden hem de dış konjonktürden dolayı devletin ekonomik hayat içinde daha fazla rol aldığı bir ekonomi politikasına yönelmek durumunda kalmıştır. 1930-1939 dönemini Türkiye’nin ilk sanayileşme dönemi olarak nitelemek mümkündür. 1934 yılında Türkiye’de Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı uygulamaya konmuştur. Plan kapsamında dokuma, maden, kâğıt ve selüloz, toprak ve seramik ve kimya sanayilerinde faaliyet gösterecek 23 fabrika ülkenin çeşitli bölgelerinde kurulmuştur. Planın temel stratejisi, halkın ihtiyaç duyduğu temel malların yurt içinde üretilmesi olmuştur. Devletin ekonomide ağırlığı giderek artarken, özel sermaye sahipleri de devlet ihaleleri, ticaret ve sınaî faaliyetler aracılığıyla güçlenmeye başlamışlar, sermaye birikimlerini artırmışlardır. 1950-60 döneminde tarım sektörü ağırlıklı olarak desteklenmiş, makroekonomik dengelerin bozulması ve ithalatın hızlı bir şekilde artmasıyla ülkenin döviz ihtiyacı artmıştır. Bu sürecin sonunda, 1958’de döviz krizi yaşanmış ve 4 Ağustos 1958 İstikrar Kararlarını takiben IMF İstikrar Programı uygulanmaya başlanmıştır.

Planlı Kalkınma Dönemi

Türkiye’de 1950’den sonra uygulanan liberal ekonomi politikaları yerini, 1961 yılından sonra planlı kalkınma hareketi ile devletin geniş ölçüde denetim önlemleri aldığı müdahaleci bir politikaya bırakmıştır. Planlı kalkınma döneminde, sanayi lokomotif sektör olarak belirlenmiş ve ekonomik dengenin kurulması, ekonomik ve sosyal kalkınmanın birlikte gerçekleştirilmesi, hızlı bir büyüme ve sanayileşmeye öncelik verilmesi gibi uzun vadeli hedefler belirlenmiştir. 1963 yılında uygulanmaya başlanan beş yıllık kalkınma planları, kamunun ithal ikameci sanayileşme stratejisini (1980 yılına kadar olan dönemde) uygulamasına aracılık etmiştir. I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın uygulamaya girdiği 1963 yılından III. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın uygulama süresinin bittiği 1978 yılına kadar olan dönemde 15 yıllık perspektifi ifade etmek için planlı kalkınma dönemi tanımlaması yapılmaktadır.

İthal ikamesi, daha önce yurt dışından ithal edilen bir malın yurt içinde üretilmesini öngören bir sanayileşme stratejisi olarak tanımlanır. 1970’li yıllarla birlikte GSYH’daki değişimlerin dinamiği olan sanayinin büyümesi ile ithalat arasında yakın bir ilişki oluşmuştur. Türkiye yerli sanayisini korumayı amaçlarken, giderek daha fazla dışa bağımlı hale gelmeye başlamıştır. Ara ve yatırım mallarında yurt içi arzın artırılamaması, bu malların ithalatının artması sonucunu doğurmuştur. Diğer yandan, 1970’li yıllarda dünya ekonomisinde yaşanan petrol krizleri ve uluslararası para sisteminin döviz kurunun ayağının çökmesi ile ayarlanabilir sabit kurdan dalgalı kura geçiş süreci, tüm gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de döviz ihtiyacının giderek artmasına neden olmuştur.

Dışa Açılma ve İhracata Dayalı Sanayileşme Dönemi

Türkiye’de, GSYH’nın gelişimi açısından bakıldığında, 1980 sonrasını, önceki dönemden ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Önceden de belirttiğimiz üzere, Türkiye 24 Ocak 1980 tarihinde alınan istikrar kararları ile ithal ikameci sanayileşme stratejisinden vazgeçmiş, dışa açık, ihracat ve özel sektöre dayalı bir sanayileşme stratejisi benimsemiştir. İhracata dayalı sanayileşme stratejisinde ekonomideki kaynaklar ihracat amacıyla yapılacak üretime yönlendirilir. Sanayileşmenin yanında döviz gelirlerini artırmak amaçlanır.

Dışa açılan Türkiye ekonomisi için bir diğer kilometre taşı Avrupa Birliği (AB) ile Gümrük Birliğinin tamamlanmasıdır. Türkiye, 1 Ocak 1996 tarihi itibarıyla, AB’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı mevcut tüm gümrük vergileri ve benzeri kısıtlamaları kaldırmış, üçüncü ülkelere karşı AB’nin Ortak Ticaret Politikasını uygulamaya başlamıştır. 2001 krizinden sonra 2008 yılının sonuna kadar kesintisiz bir büyüme temposu yakalanmıştır (Sayfa 39, Şekil 2.3).

Türkiye 2001 krizi sonrasında uluslararası piyasalarda bollaşan sermaye hareketlerinden kaynaklanan finansal genişleme ve ucuz kredi olanağına kavuşmuştur. Bu sayede, canlanan iç talep yoluyla büyüme desteklenmiştir.

Sektörel Gelişmeler ve Ekonomik Büyüme

Türkiye ekonomisinin 90 yılı aşan süre içinde, yaratılan hasıla açısından nasıl geliştiğini açıklamaya çalıştık. Ekonomik büyüme olarak tanımladığımız reel GSYH’da artış sağlamadan, bir toplumda gelirin ve refahın artırılması mümkün değildir. 1923’ten günümüze dönemlere göre farklı ekonomi politikaları izlense de (Sayfa 40, Tablo 2.1 ve 2.2’deki verilerden anlaşılacağı üzere), Türkiye ekonomisinin uzun dönemde potansiyel büyüme hızı %5 seviyesindedir.

Dünyanın en büyük 20 ve Avrupa’nın ise 10 büyük ekonomisi arasında yer alan Türkiye, en güçlü ekonomilerin temsil edildiği G-20’nin de faal bir üyesidir.

Dünya Bankasının kişi başına gelir üzerinden yaptığı sınıflandırmaya göre, Türkiye üst-orta gelir grubunda yer almaktadır. Türkiye ekonomisi, son otuz yılda önemli bir değişim yaşamış, güçlenmiştir.

Türkiye, 2001 yılında 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı ile birlikte 2001-2023 dönemini kapsayan Uzun Vadeli Stratejisi’ni (Vizyon 2023) belirlemiştir. Bu kapsamda 2001-2023 döneminde yıllık ortalama büyüme hızının %7 dolayında olması ve büyümenin yaklaşık %30’unun toplam faktör verimliliğinden kaynaklanması, böylece 1998 yılında 3.200 dolar olan kişi başına gelirin 2023 yılında AB ülkeleri düzeyine yaklaştırılması hedeflenmiştir. Türkiye’nin, dönem sonunda ulaşacağı 1,9 trilyon dolar civarında hasıla düzeyi ile dünyanın ilk on ekonomisi arasına gireceği öngörülmüştür.

Uluslararası karşılaştırmalarda kullanılan bir diğer gösterge, kişi başına GSYH’dır. Türkiye’nin GSYH’sı, ülkenin yıl ortası nüfusuna bölünerek kişi başına GSYH bulunur. Ülkeler arası karşılaştırmalarda ABD doları (kısaca dolar olarak ifade edilecektir) cinsinden kişi başına gelir rakamları kullanılır. Dolar cinsinden kişi başına düşen GSYH’yı bulmak için cari fiyatlarla (nominal) GSYH’nın (¨ cinsinden) ortalama döviz kuruna bölünmesi gerekir.

Belirli bir mal ve hizmet sepetinin satın alınması için gereken ulusal para tutarlarının birbirine oranına satın alma gücü paritesi adı verilir. Bu oran kullanılarak harcamalar ortak bir değer üzerinden ifade edilmekte, böylece ülkeler arasında karşılaştırma yapmak mümkün olmaktadır.

Türkiye’de GSYH’nın sektörel dağılımı incelendiğinde (Sayfa 43, Şekil 2.7), hizmetler sektörünün payının günümüzde %60 seviyesine kadar yükseldiği görülmektedir (Hizmetler sektörüne inşaat sektörü de eklendiğinde bu oran yaklaşık %70’ler seviyesindedir). GSYH’ya en çok katkı yapan ikinci sektör, %20 ile sanayi sektörüdür. Tarım sektörünün GSYH içindeki payı ise %10 seviyesinin altına düşmüştür. Bu oranları sektörlerin toplam istihdam içindeki payları ile birlikte değerlendirmek daha anlamlı olacaktır.

2019-2021 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program’da 2018 yılında Türkiye ekonomisinin %7,4, takip eden dört yıllık dönemde ise sırasıyla %3,8, %2,3, %3,5 ve %5,0 oranlarında büyüyeceği öngörülmektedir. Daha uzun vadeli bakıldığında ise 2023 yılında Türkiye’de tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin toplam katma değer içindeki paylarının sırasıyla %5, %30 ve %65 olması beklenmektedir.

Türkiye’de ulusal gelir hesaplarına harcamalar yönünden baktığımızda, GSYH; nihai iç talep (yurt içi yerleşik hanehalklarının tüketimi (C), devletin nihai tüketim harcamaları ve yatırım harcamaları toplamı (G), özel sektörün yatırım harcamaları (I)), net dış talepteki değişim (X-M) ve stok değişimi kalemlerinden oluşmaktadır. Harcamalar yöntemiyle GSYH rakamları, özel tüketim harcamaları, yatırımlar, stok değişimleri veya dış ticaret bileşenlerinden hangilerinin ne ölçüde büyümeye katkı sağladığını göstermesi açısından önemlidir (TÜİK, üretim ve harcamalar yöntemiyle hesaplanan GSYH verilerini cari fiyatlarla ve 2009 yılı fiyatlarıyla olmak üzere üçer aylık dönemler (çeyrek) itibarıyla yayımlamaktadır).

Türkiye’de Gelir Dağılımı

Ulusal gelir artışından ortaya çıkan fayda ve fırsatların toplumun farklı kesimlerine dengeli şekilde dağıtıldığı bir ekonomik büyüme, kapsayıcı büyüme olarak adlandırılır.

Gelir dağılımı, bir ekonomide belli bir dönemde yaratılan gelirin kişiler, toplumsal gruplar (kesimler) ve üretim faktörleri arasında bölüşülmesini ifade etmektedir. Gelir dağılımı, gelir eşitsizlikleri ile sosyal ve ekonomik kurumlar arasında nasıl bir ilişki olduğunu, zengin ve yoksul arasındaki gelir farklılığının zaman içindeki değişimini ve bu durumun servet, sermaye birikimi ve büyüme üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır.

Gelir eşitsizliği göstergelerinden biri olan Gini katsayısı sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitsizliğin azaldığını, 1’e (Bazı çalışmalarda 100 ile ifade edilir) yaklaştıkça gelir dağılımında eşitsizliğin arttığını ifade etmektedir. Dünya Bankasının derlediği Gini katsayısı verileri aracılığıyla ülkelere baktığımızda, Güney Afrika, Botsvana, Namibya, Zambiya gibi birçok Afrika ülkesinin 0,55’in üzerinde Gini katsayısı değerine sahip olduğu görülecektir. Diğer taraftan Ukrayna, Slovenya, Çekya gibi Merkezî Doğu Avrupa ülkelerinde ise 0,25 seviyelerindeki Gini katsayısı değerleri ile gelir eşitsizliğinin en az olduğu ülkeler konumundadır. 2017 yılına ait Gini katsayısını kullanarak 28 AB üyesi ile Türkiye’yi karşılaştırdığımızda, ülkemizde gelir eşitsizliğinin oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Türkiye’de 2016 yılı için Gini katsayısı Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından 0,426, Dünya Bankası tarafından ise 0,419 olarak hesaplamıştır.

1961 Anayasası’na giren sosyal devlet kavramı çerçevesinde gelir eşitsizliklerinin azaltılmasına yönelik politikaları oluşturma görevi tanımlanmış, bu amaçla Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından hazırlanan Kalkınma Planlarında politika öncelikleri arasına gelir eşitsizliklerini azaltma da girmiştir.

TÜİK’in gerçekleştirdiği gelir ve yaşam koşulları araştırmalarında, gelir bilgileri hanehalkı düzeyinde derlenmektedir. Ardından, hanehalkındaki yetişkin sayısı üzerinden bir düzeltme yapılarak eşdeğer hanehalkı kullanılabilir geliri hesaplanmaktadır. Buradan da hanehalkı toplam yıllık kullanılabilir geliri hanehalkının eşdeğer hanehalkı büyüklüğüne bölünerek, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri elde edilmektedir.

Fonksiyonel gelir dağılımı, gelirin sosyoekonomik gruplar veya sosyal sınıflar arasındaki dağılımındaki eşitsizlik düzeyini gösterir. Bu dağılım, üretim süreci sonucunda ortaya çıkan gelirin, üretim sürecine katılan faktörler (emek, sermaye, toprak, girişim) arasındaki bölüşümünü ifade eder. Türkiye’de fonksiyonel gelir dağılımı açısından bakıldığında gelirden en çok payı maaş ve ücret geliri elde edenler almakta, onu sırasıyla sosyal transferler ile müteşebbis geliri elde edenler takip etmektedir.

Türkiye’de Yoksulluk

Ekonomi politikalarına karar verirken, gelir dağılımı göstergelerinin yanında yoksulluk göstergeleri de büyük önem taşır. Genel olarak yoksulluk, insanların temel gereksinimlerini karşılayamama durumudur.

Mutlak yoksulluk, hanehalkı veya bireyin yaşamını sürdürebilecek asgari refah düzeyini yakalayamaması durumudur. Dünya Bankasının yaptığı yoksulluk analizlerinde 2011 yılı baz alınarak satın alma gücü paritesine göre, günlük kişi başına harcama açısından 1,90$ gelir, uluslararası yoksulluk sınırı olarak tanımlanmıştır.

Göreli (nispi) yoksulluk ise bireylerin, toplumun ortalama refah düzeyinin belli bir oranının altında olması durumudur.

Bir kişinin yaşamını devam ettirebilmesi için alması gerekli temel gıda maddelerinden oluşan sepetin maliyeti açlık sınırı, iyi beslenme yanında ihtiyaç duyduğu giyim, barınma, ulaştırma, haberleşme gibi temel gereksinimlerini karşılayabilmesi için gerekli olan tüm mal ve hizmetleri satın alabilmesinin maliyeti de yoksulluk sınırı olarak tanımlanır. Bu sınırlar Hanehalkı Bütçe Anketi verilerine bağlı olarak tanımlanır.

Ülkemiz açısından eğitim seviyesi arttıkça, yoksulluk oranlarının düştüğü görülmektedir. Bir okul bitirmeyen ve okur-yazar olmayan kesimlerde yoksulluk oranının oldukça yüksek olduğu, her 4 kişiden birinin yoksul olduğu görülmektedir. Toplam nüfusun da önemli bir kesimini oluşturan lise altı eğitimliler için yoksulluk oranı %11,7 seviyesindedir. Toplam nüfus içinde payı artan yükseköğretim mezunları arasında da yoksulluk oranı %1,5 seviyesini bulmuştur.