Ünite 8: Türkiye’de Toplumsal Tabakalaşmanın Yapısı

Giriş

Türk sosyolojisinde; sınıf, tabakalaşma ve sosyal hareketlilik alanları çok az gelişmiştir. Bu konularla ilgili teorik bir çerçeve gelişmediği gibi ampirik çalışmalar da yeterli değildir. Günümüzde çok az sosyolog bu alanda araştırmalar yapmaktadır. Kalaycıoğlu ve arkadaşları (2010, ss. 189-190) bu durumun uzunca bir süre Türkiye’nin “sınıfsız ve imtiyazsız” bir ülke olduğuna gönderme yapılmasının etkili olduğunu düşünmektedirler. Sınıflar meselesinin uzun yıllar boyunca Marx-Weber karşıtlığına, nominalizm-realizm ayrışmasına ve sınıf-statü grubu şeklindeki nominalist bir tartışmaya sıkıştığını dile getiren Özatalay’a (2015) göre ise Türkiye’de konunun gelişmemesinin en önemli nedeni, “sınıflandırıcılar”ın ideolojik pozisyonlarında ısrar etmeleridir.

Bu bölümde geçmişten günümüze yaşanan değişimler dikkate alınarak, ilk olarak Türkiye’de tabakalaşma çalışmalarının ana hatları ele alınmaktadır. İkinci olarak, güncel tabakalaşma hatları ve eşitsizlikler incelenmekte; üçüncü olarak, Türkiye’de tabakalaşmanın tezahür ve temsilleri; son olarak Türkiye’de sınıf ve tabakalaşma ölçümleri üzerinde durulacaktır.

Türkiye’de Tabakalaşmanın Tarihsel Arka Planı

Türkiye’de toplumsal yapıya dair tartışmaları, modern Türkiye’nin kuruluş sürecinden ve onu şekillendiren klasik Osmanlı toplumsal yapısı ve yenileşme sürecinin arz ettiği özelliklerden ayırmak mümkün değildir. Osmanlı toplumsal yapısı, klasik dönemde pek çok çeşitliliği bünyesinde barındıran ve dolayısıyla değişik düzeylerde katmanlaşmalara sahip bir yapıdır. Bu katmanlaşmaların birinci unsuru, dinler ekseninde gelişmiştir. Müslümanlar ile gayrimüslimlerin sistem içerisindeki konumlarını birbirinden ayrıştıran bu katmanlaşmaya paralel biçimde siyasal bir katmanlaşma söz konusudur. Değişik toplulukların ve bölgelerin değişik siyasal haklara ve yönetim biçimlerine sahip olmaları bir katmanlaşma meydana getirir. Öte yandan bu iki katmanlaşmayı dikine kesecek şekilde Osmanlı toplumunda mesleki bir katmanlaşma mevcuttur.

Buna ek olarak asker, ulema, esnaf ve köylüden müteşekkil ana zümreler de farklı bir katmanlaşma teşkil eder. Bu birbirini kesen ve dört düzeyli katmanlaşma prensipleri, katmanlaşmalar ve bu yapı yenileşme döneminde çeşitli biçimlerde ve düzeylerde değişime uğramış ve öncesine göre önemli bir düzeyde değişimler yaşamıştır.

Cumhuriyetin erken dönem Kemalist korporatist söyleminde Türkiye toplumunun sınıfsız imtiyazsız bir kitle olduğu fikri, kendisine güçlü bir yer bulmuştur. Bunda Osmanlı’nın çözülüş ve yıkılış tecrübesi kadar genç Cumhuriyetin ulus inşa edici perspektifi de önemli bir yer tutmaktadır. Farklılıkları bir kapta eritip bir ulus meydana getirme isteği, Türkiye toplumunda birbirinden farklı tabakalar olduğunu inkâra götüren ana etkenlerden biridir. Bu sebeple, uzunca bir süre resmî söylem Türkiye toplumunda tabakaların olmadığı fikrine dayanmıştır.

Bunun önemli nedenlerinden birisi de tabakalaşma meselesinin içerdiği sınıf analizi dolayısıyla sürekli solsosyalist analizlerle dirsek teması hâlinde olmasıdır. Tabakalaşmadan bahsedenler aynı zamanda eşitsizliklerden de bahsetmekte, siyasal bir değişim talep etmektedirler. Dolayısıyla konu Özatalay’ın (2015) da dikkat çektiği gibi siyasal bakımdan netameli ideolojik bir mahiyet kazanmıştır. Bunun da etkisi ile tabakalaşma konusu, akademik dünyanın da ilgi alanına pek girmemiştir.

Türkiye’de sınıflar ve tabakalaşma üzerine yapılan ampirik çalışmalarda üç tarihe vurgu yapılmaktadır (kitabın 209. sayfasındaki tablo 8.1.’de gösterildiği gibi).

Bunlardan birincisi 1950’dir. Bu tarihte Türkiye’de büyük bir sanayileşme ve kentleşme başlamış dolayısıyla geleneksel sosyal yapı ve sınıflar değişmeye başlamıştır. Tabaklaşmanın gelişimi bakımından ikinci kırılma tarihi ise 1980’dir. 1950-1980 arasında Türkiye’de bir sanayi burjuvazisi, bir işçi sınıfı oluşmuş bunu tamamlar bir biçimde memur orta sınıfı genişlemiştir. Ancak 1980 sonrasında dünyaya açılma, liberalizasyon ve fordist ekonomiden post-fordist ekonomiye geçişin dinamikleri ile tabakalaşma sisteminde ciddi değişimler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tabakalaşma ile ilgili sınırlı sayıdaki araştırmada da bu tarihler ekseninde gerçekleştirilmiştir. Üzerinde durulan üçüncü tarih ise içinde bulunduğumuz dönemi başlatan 2000 tarihidir. Bu tarihten itibaren geçen zaman Türkiye’nin toplumsal yapı ve tabakalaşması açısından yeni bir dönem olarak görülebilir. Bu yeni dönemde 1980’lerde başlayan ve 1990’larda durağanlaşan liberalizasyon ciddi bir biçimde hızlanmış, devletin ekonomideki rolü yeniden tanımlanmış, kırdan kente göç dinamikleri zayıflamış ve kentleşmede yeni ilişkiler baş göstermiştir. Dolayısıyla bu dönemde sosyal tabakalaşmanın mahiyetinde ciddi değişimler gerçekleşmiştir. Bu dönem aynı zamanda sosyolojide toplumsal eşitsizlik, tabakalar ve eşitsizliğin daha fazla dikkat çektiği bir zaman dilimidir.

Türkiye’de Tabakalaşmanın Zemini: Devlet ve Ekonomi

Ekonominin ve siyasetin biçimi değiştikçe tabakalaşma sistemleri de değişecektir. Bu anlamda son zamanlarda yeni sınıfsal yapılan oluşumuna şahitlik etmekteyiz. Türkiye’de tabakalaşma sisteminde yaşanan değişimler, eşitsizliğin gittikçe arttığını ve refahın gittikçe daha az adil dağıtıldığını göstermektedir. Küresel düzeyde gerçekleşen bu değişimler, bazı gecikmeler ve farklılıklarla da olsa Türkiye’ye yansımakta ve toplumsal yapıyı etkilemektedir. Dolayısıyla bu dinamiklerin Türkiye’yi etkileyiş biçimleri, sosyal yapının tarihsel gelişimi, küreselleşme, neoliberalleşme, devletin ve ekonominin yeni biçimi ile şekillenmektedir

Türkiye’de toplumsal yapının özellikle sınıfların devletin gelişimi ile ilişkili olduğuna dair yaygın bir kanaat vardır. Bu hususta Zafer Toprak (2012), Çağlar Keyder (2007) ve Ayşe Buğra’nın (1997) yaptıkları çalışmalar, devletin modernleşme sürecinde ekonomiyi kontrol edip millî bir burjuvazi oluşturma amacıyla Türkiye’deki sınıflaşmaya doğrudan etki ettiğini ortaya koymaktadır. Her ne kadar zamanla devletin ekonomideki rolü değişse de toplumsal yapı üzerindeki etkiler devam etmiştir.

Osmanlı klasik siyasal ve sosyal sisteminde, devletin güçlü konumu belirleyici olmuştur. Devletin iktisadi hayatta edindiği güçlü pozisyon, 17 ve 18. yüzyıllarda âyanlar, mültezimler, büyük çiftlik sahipleri gibi yeni yerel elitlerin öne çıkmasıyla sarsılmıştı. Pek çok tarihçi bu grupları, orta sınıfın yeşerememiş bir nüvesi olarak görmektedir.

19. yüzyılda, dünya ekonomisine açılma ile gayrimüslimler öncülüğünde bankerler ve tüccarlar, yeni bir ticaret-finans burjuvazisi hâline gelirken yeni gelişen sanayi ile bir işçi sınıfı da ortaya çıkmıştır. Bu üç grup da kendi içinde bütünlüklü bir varlık oluşturamamış ve daima devlete bağımlı bir şekilde gelişmiştir. Osmanlı’nın klasik toplumsal yapısından modernleşme boyunca 1980’lere gelene kadar sınıfların oluşumunda ve değişimindeki panaromik görünüm alındığında devletin başat rolü öne çıkar. Yıldırım’a (2016) göre sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, işçi örgütlerinin siyasi partilere yakınlaşıp çıkar sağlamaya çalışmasına neden olurken kamu ihaleleri, özelleştirmeler, krediler ve teşvikler de zenginleşmenin yolu olarak burjuvaziyi aynı pozisyona yani devlete rağmen değil, devletle birlikte hareket edecekleri bir konuma çekmiştir.

Bu yapı, çeşitli değişimlerle 1980’lere kadar varlığını devam ettirmiştir. 1980’lerde başlayan ve 2000 sonrasında artan küresel entegrasyon ve liberalleşme ile devletin iktisadi konumunda yaşanan değişimle tabakalaşmada da ciddi farklılaşmalar oluşturmuştur (Kaya, 2008; Yıldırım, 2016). Bu süreçte iktisadi sistemdeki değişimler özellikle orta sınıfların dönüşümü üzerinden sosyal yapıya yansımıştır. 1980 sonrasında Türkiye’de yaşanan sektörel dönüşümlere ve artan eğitime bağlı olarak orta ve üst sınıflara ait mesleklerin sayısı ve oranı artmış, bireysel gelir dağılımı önceki dönemlere göre bir miktar düzelmiş ve yoksulluk oranlarında gerileme olmuştur.

1980 sonrası süreçte genel göstergelerde, gelir dağılımı, çok az bir miktar iyileşmiş ve genişleyen hizmet sektörüne bağlı olarak orta sınıflar da genişlemiştir. Makro düzeyde yaşanan en önemli değişim ise refah devletinin mahiyet ve uygulamalarındaki farklılaşmadır. Yaygın olarak belirtilenin aksine bu dönemde refah devleti yok olmamış ancak ciddi farklılaşmalar yaşamıştır. Özelleştirmeler ve gelişen özel sektör yatırımları ile devletin ekonomideki doğrudan payı küçülmüş, düzenleyici rolü daha fazla öne çıkmaya başlamıştır. Bu rol değişimi, refah uygulamalarında da özellikle 2000 sonrasında tam tersine işlemiş görünmektedir: Beklendiğinin aksine devlet gittikçe doğrudan refah payı aktaran bir konuma evrilmiştir.

Türkiye’de Tabakalaşma ve Eşitsizliklerde Güncel Eğilimler

Günümüzde sınıflar, eskisi gibi artık geniş, homojen ve uzun vadeli değildir. Toplumsal ve iktisadi yapıdaki hızlı değişimler ve heterojenleşmeler toplumsal yapıda parçalanmalara yol açmakta ve yeni katmanlaşmalar meydana çıkarmaktadır. Dolayısıyla son zamanlarda gittikçe daha fazla konuşulan bu yeniliklerin ele alınması, tabakalaşma analizleri açısından oldukça önem arz etmektedir. 1980 sonrasında uygulanan iktisadi politikalar ve değişen devlet yapısı dolayısıyla, evvela önceki dönemin ana tabakaları olan orta sınıfın ve işçi sınıfının yapısında önemli değişimler gerçekleşmiştir. Bu değişimler, ağırlıklı olarak bu sınıfların parçalanmasına ve yeni sınıfların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu parçalanma ile orta sınıf ile proletarya arasındaki bir konumda prekarya, orta sınıf ile burjuvazi arasında bilgi işçileri ve küresel yönetici elit, işçi sınıfının altında sınıf-altı ortaya çıkmıştır.

Boratav (1991) ve Yıldırım’ın (2011) analiz ettiği üzere 1980’le başlayan yeni dönemde, Türkiye’de orta sınıflar önemli değişimler yaşamıştır. Bu dönemde ekonomideki sektörel gelişmeler, zirve yapan şehirleşme ve eğitimin gelişmesi ile orta sınıf mesleklerinde ve dolayısıyla orta sınıflarda bir genişleme yaşanmıştır. Ancak bu genişleme, orta sınıfın sosyal yapıdaki konumunun önceki dönemle aynı olduğunu göstermez. Bu dönemin orta sınıfı, daha önceki orta sınıf gibi yerleşik, istikrarlı ve güvenceli değildir. Orta sınıf içinde Sencer Ayata’nın (2003) yeni orta sınıf olarak adlandırdığı yukarı doğru hareketlilik gösteren daha üst düzey işlerde çalışan ve daha yüksek kazanan bir grup bulunmaktadır. Öte yandan Yunus Kaya’nın (2008) proleterleşme olarak tabir ettiği aşağıya doğru hareketlilik gösteren ve güvencesini ve kazanç seviyesini koruyamayan grupların da bulunduğu geniş bir sosyal tabaka bulunmaktadır. Bir başka deyişle orta sınıf içindeki katmanlaşmalar en az diğer sınıflarla olan farklılıklar kadar çeşitlilik oluşturmaktadır.

Benzer bir parçalanma işçi sınıfı için de söz konusudur. Cem K. Özatalay (2016), 1980 sonrası yaşanan neoliberalleşme sürecinde işçi sınıfının iç yapısında, bilinçlilik biçimlerinde ve duygu durumlarında gerçekleşen dönüşüm ve farklılaşmaları ele almaktadır. Bu süreçte özellikle işçilik koşullarında meydana gelen eşitsizliklerden (kamu/ özel sektör, sigortalı/sigortasız, kadrolu/sözleşmeli, ana firmaya bağlı/taşerona bağlı, vasıflı/vasıfsız vs.) kaynaklanan çeşitli sınıf içi bölünmeler ve çatışmalar mevcuttur.

Ekonominin değişimine bağlı olarak orta sınıfta ve işçi sınıfında yaşanan bu parçalanma ve dönüşümler neticesinde endüstrileşmiş ülkelerden başlayarak orta sınıfın eski mensupları, ellerindeki sosyal konumları kaybetmeye başlamışlardır. Türkiye’de de eskiden orta sınıfın önemli meslek gruplarının yerleşik sınıfsal konumlarını kaybetmeleri ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Kasım Akbaş (2013, 2015), avukatların; Serdal Bahçe (2013), mühendislerin; Ahmet Haşim Köse ve Ahmet Öncü (2000), mühendis-mimarların ve Aslı Vatansever ile Meral Gezici (2014), akademisyenlerin konum kayıplarını ele alan çalışmalar yapmışlardır. Orta sınıfın parçalanması neticesinde çeşitli ara katmanlar veya yeni sınıflar ortaya çıkmıştır. Bu dönüşümü prekarizasyon (belirsizleşme) olarak adlandıran Guy Standing (2014) ortaya çıkan bu yeni sınıfın siyasallaşması ile yeni sosyal hareketler arasında bir bağlantı olduğunu belirtmektedir. Ona göre, kent mekânının politik bir mücadele alanına dönüşmesinin en önemli nedeni, orta sınıflarda yaşanan bu yaygın konum kaybı ve güvencesizleşmedir.

Gelişmiş ülkelerin ekonomilerinde geleneksel emek sınıflarının düşüşü sıklıkla küreselleşmeye atfedildi (Brady ve Denniston, 2006). Benzer şekilde küreselleşme ile yeni sınıfların da ortaya çıktığına dair bir gündem söz konusudur. Bunlardan biri de küresel yönetici sınıf veya bir başka adlandırma ile uluslararası kapitalist sınıf veya küresel elit sınıftır. Bu yeni sınıfın oluşumunu etkileyen etkenlerin başında, küresel ekonomiye geçiş ile üretim sürecinin gitgide daha çok ulusötesileşmesi olmuştur. Dünya kapitalist sistemi, tümleşik uluslararası pazarda meta ticareti ve sermaye akışlarıyla birbirine bağlı ulusal ekonomiler ya da ulusal birikim devreleri oluşturmaktadır. Sermayenin ulusötesi genişlemesinin bir sonucu olarak ulusötesi sınıf oluşumu ve onların siyasal projelerinin uluslararasılaşması da gündeme gelmektedir.

Carroll ve Carson (2003), dünyada en büyük şirketler arasında birbirine kenetlenmiş yönetim birimleri analizinde tamamıyla bütünleşmiş küresel iş dünyası elitlerinin var olduğunu tartışmaktadır. Aynı şekilde yapı tasarım endüstrisindeki profesyonellerin birbiriyle çok yakın bağlar kurduğu ve gevşek bir aidiyet hissini iş birliği ve deniz aşırı teşebbüsler üzerinden oluşturduğunu ileri süren çalışmalar da mevcuttur. Ulusötesi kapitalist sınıfı yerel ya da ulusal kapitalistlerden farklılaştıran şey, onun küreselleşmiş üretime dâhil olması ve ona herhangi bir yerel toprak ve siyasaların üzerindeki küresel sistemde uzamsal ve siyasal olarak nesnel sınıf varoluşunu ve kimliğini veren küreselleşmiş birikim süreçlerini yönetmesidir (Sklair, 2001).

Sklair’e göre ulusötesi kapitalist sınıfın dört kesimi bulunmaktadır:

  1. Ulusötesi şirketlerin sahipleri ve kontrol edenler ve bunların ilişkili oldukları yereller,
  2. Küreselleştirici bürokratlar ve siyasetçiler,
  3. Küreselleştirici profesyoneller,
  4. Tüketimci elitler (tacirler ve medya).

Küresel üretim ve yönetim düzeninin değişimi ile ortaya çıkan bir başka grup ise zaman zaman “altın yakalılar” olarak da adlandırılan “bilgi işçileri”dir. İlk kez Peter Drucker (1969) tarafından kullanıldığından beri bilgi işçisi konusu, çok tartışılan bir kavram olagelmiştir. Profesyonel nitelikleri ve bilgileri sayesinde karmaşık görevleri yerine getirebilen bilgi işçilerinin içinde bulunduğumuz dönemde örgütlerdeki önem ve etkileri sıklıkla dile getirildi. Bilgi işçilerinin özellikle kendi kendini yöneten, geniş özerkliği olan çalışanlar olduğu sıklıkla vurgulandı. İşletme alanındaki bu popülerliğe karşın Meltem Yılmaz Şener (2016), sosyolojide daha az araştırılan bir konu olduğunu dile getirmektedir. Şener’in dile getirdiği gibi konu, işletmelerde daha ziyade verimlilik ekseninde ele alındığı için popülerdir ancak konunun sosyal neticeleri genellikle daha az ele alınmıştır. Dolayısıyla sosyal boyutun ortaya çıkarılması için evvela işletme alanında bilgi işiyle ilgili yazılanların eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bunu sağlamak içinse öncelikle neoliberal yönetimsellik kavramı irdelenmelidir. Şener, bu kavram ile bilgi işçilerinin işletmedeki konumlarının ve sosyal pozisyonlarının perdelendiğini dile getirmektedir. Buna göre bilgi işçileri, esnek çalışmanın ve kendi zamanlarını yönetmenin verdiği kolaylıkla sosyal konumlarından daha rahat vazgeçebilmektedirler.

Yukarıda bahsedildiği gibi işçi sınıfındaki parçalanma ile geçmişin güvenceli mavi yakalılarının sayısı gittikçe azalmış, güvencesizlik, işçi sınıfının da önemli bir gündemi hâline gelmiştir. Öte yandan derinleşen eşitsizlikler, işçi sınıfındaki parçalanma, endüstrinin küresel kayışları, küreselleşme ile gerçekleşen çöküşler ile en alttakiler, ötekiler, kenardakilerden müteşekkil yeni bir sınıf, “sınıf-altı” ortaya çıkmıştır. Bediz Yılmaz (2008), Türkiye’de kentsel yoksulluk ile yakından ilişkili olarak ortaya çıkan bu yeni tabakanın, “nöbetleşe” yoksulluktan “müebbet” yoksulluğa kayma ile yakından ilişkili olduğunu dile getirir. Bu izlek üzerinden Alev Erkilet (2016), sınıf-altının zannedildiği gibi sadece ileri endüstriyel ülkelere mahsus olmadığını artık Türkiye’deki büyük kentlerde de mevcut olduğunu dile getirmektedir. Erkilet, geleneksel dayanışmacı sosyal ağların, kentleşmenin yeni dinamikleri ile gittikçe aşınmasının bunda önemli bir etkisi olduğunu dile getirmektedir. Bu aşınmada, kente ve toplumsal örüntülere, iktisadi kaygılarla dışarıdan yapılan müdahalelerin ciddi etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla sınıf altı, bir bakıma iktisadi kalkınmanın maliyeti, kaybedenleri ve bedel ödeyenlerinden müteşekkil bir grubu göstermektedir.

Tabakalaşma, sosyolojik literatürde son 1950’lerden itibaren mesleklerle yakından ilişkili bir biçimde hatta doğrudan mesleklerin bir çıktısı olarak ele alınmaktadır. Öte yandan Fordizmin kitle üretiminden post-Fordizmin parçalı özelleşmiş üretimine doğru geçilirken, hizmetler sektörü yükselip bilgi ekonomisi gelişirken mesleklerin yapısı da ciddi bir değişim geçirmekteydi (Ercan, 2011). Bozkurt’un (2000b, s. 39) belirttiği gibi bilgi ekonomisi dâhilinde “ortaya çıkan yeni meslekler ise tümüyle bilgi yoğun ve yaratıcılık gerektiren mesleklerdir. Bu durum doğal olarak iş gücünün kültürel özelliklerinde de büyük bir kültürel evrimin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.” Hatta bu makro iktisadi dönüşümün doğrudan meslekler üzerinden toplumsal yapıya etki ettiği dahi söylenebilir. Bazı gecikmelerle de olsa 1990 sonrasında Türkiye’de de sanayi sonrası topluma geçişte iş ve meslek dünyası ciddi bir dönüşüme uğradı (Bozkurt, 2006). Öte yandan Türkiye’nin kendine mahsus endüstrileşme süreci de bunu benzerlerinden farklı bir biçimde etkiledi. Şöyle ki Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla endüstrileşmiş bir toplum olmadan sanayi sonrası üretim ve tüketim kalıplarının gündeme geldiği bir ülke görünümündedir. Ayrıca 1980’lere kadar devletin ekonomideki rolü ve sonrasında bu rolün değişim biçimi de bu geçişi sorunlu bir hâle getirmektedir. Bu sebeple Türkiye’de mesleklerin toplumsal konumu her zaman belirsiz bir şekilde kalmış ve neredeyse hiç araştırılmamıştır. Hâlbuki meslekler, çağdaş sosyolojide özellikle tabakalaşma tartışmalarında ve ses ölçeklerinin geliştirilmesinde merkezî bir yer tutmaktadır. Bugün yaygın olarak kullanılan EGP, CAMSIS ses ölçekleri, doğrudan mesleki itibarın ölçülmesine dayanmakta veya buna merkezî bir konum vermektedir.

Türkiye’de Tabakalaşmanın Tezahür ve Temsilleri

Tabakalaşmanın sosyal tezahürlerinden ilki, kentsel alandaki dönüşümlerle kendisini göstermektedir. Son zamanlarda dikkat çekilen kentsel katmanlaşma ve mekânsal ayrışma, tabakalaşmanın üretim ve tüketim ekseninde mekâna yansımasını göstermektedir. Özellikle Türkiye’deki büyük şehirler ekseninde ama daha çok İstanbul örneğinde ele alınan bu konunun sosyal tabakalaşma ile yeterince ilintilendirildiği söylenemez.

Erkilet’e (2013) göre, kentsel ayrışmanın temel unsurlarından biri, prestij konut alanlarının gittikçe artan sayısı ve görünürlüğüdür. Hatice Kurtuluş (2011) da Erkilet gibi bu tür yerleşmelerin sayısı arttıkça farklı sosyoekonomik duruma sahip kişilerin artık birbirlerinden yalıtık hâle gelip gittikçe herkesin kendisi gibi olanlarla yaşamaya başlayacağını tespit etmektedir. Türkiye’deki geleneksel kent dokusuna yabancı olan bu yeni gelişmenin kökeni, Erkilet’e göre yeni orta sınıfın yükselişidir.

Toplumsal cinsiyet de tabakalaşmanın doğrudan ilişkili olduğu alanlardan birisidir. Eşitsizlikler, topluma eşitsiz bir biçimde dağılmaktadır. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitsizliği hem tabakalaşma ile paralel örüntüler içeren hem de onu katmerleştiren bir yapı arz etmektedir (Candaş, Yılmaz, Günseli ve Çakar, 2010). Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile ilgili önemli bir teorik ve ampirik literatürün biriktiğini söylemek mümkündür. Ancak toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini tabakalaşma açısından ele alan çalışmalar henüz yeterince gerçekleştirilmiş değildir.

Toplumsal cinsiyete benzer bir şekilde tabakalaşmanın tezahürlerinin doğrudan görüldüğü bir başka alan da sağlıktır. Sağlık politikaları, bir ülkedeki eşitsizliğin biçiminde ve dolayısıyla tabakalaşmanın sosyal yapıya etkisinde ciddi bir rol sahibidir (Nesanır ve Eser, 2010). Günümüzde küresel olarak yaşanan iktisadi dönüşüm ve tabakalaşma deneyimlerine bağlı olarak sağlığın artık bir metaya dönüşümünden bahsedilmektedir (bkz. Sezgin, 2011). Dolayısıyla dezavantajlı grupların sağlık hizmetlerine erişiminde ciddi bir eşitsizlik yaşandığına dair önemli veriler mevcuttur. Türkiye ile ilgili de bu minvalde önemli tartışmalar yaşanmaktadır. Özellikle son 12 yıldır uygulanan sağlık politikaları bu hususta farklı değerlendirmeleri de beraberinde getirmiştir.

Eğitim alanı da bu bakımdan benzer nitelikler göstermektedir. Eğitim alanında 1980 sonrasında ama özellikle son yirmi yılda çok ciddi değişimler yaşanmış, tabakalaşmanın ve eşitsizliğin tezahürleri pek çok bakımdan eğitime yansımıştır. Önce ilk ve orta öğretimde ardından da yükseköğretimde özel okullaşmanın artması, merkezî sınavlarda gerçekleştirilen uygulamalar, meslek liselerinin gittikçe sistem içinde marjinalleşmesi ve okullaşmada ve eğitim imkânlarında yaşanan bölgesel farklılıklar ve bölgeler içindeki mikro ayrışmalar, eğitim alanını eşitsizliğin en birincil tezahürüne dönüştürmüştür. Yalın Kılıç’ın (2014) yakın bir zamanda incelediği gibi toplumsal tabakalar, eğitimsel eşitsizliklerin önemli bir açıklayıcısı hâline gelmiştir. Aynı şekilde Turhan Şengönül (2008) de eğitimin tabakalaşma ve dikey hareketliliğin temel bir unsuru olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eğitim hem eşitsizliklerden etkilenmekte hem de eşitsizliklerin sürmesinde bir rol oynamaktadır.

Sanayileşme ve kentleşmenin artması, eğitim düzeyinin yükselmesi, ulaşım imkânlarının gelişmesi, kitle iletişim araçlarının etkinliğinin yükselmesi ve serbest zamanın değişimi gibi faktörler, sportif pratiklere olan ilgiyi de her geçen gün farklılaştırmaktadır. Türkiye’de yaşanan sosyal değişme sürecinde, farklı sosyal tabakalardan bireylerin farklı sportif aktivitelere yöneldiklerini veya sportif pratiklere farklı anlamlar yükledikleri görülmektedir. Yılmaz Kaplan ve Cihan Akkaya (2013, s. 157) toplumsal tabaka farklılıklarının, spora yansıyan sonuçlarının değerlendirdikleri araştırmalarının sonucunda, “toplumsal tabakalarda (alt, orta, üst), spor olgusunun gerek algılanmasında gerekse uygulanmasında birçok farklılıkların bulunduğu”nu belirlemişlerdir. Onlara göre “farklı toplumsal tabakalardaki bireylerin, ait oldukları toplumsal tabakanın gereği olarak, yaşam biçimleri, meslekleri, eğitim ve gelir düzeyleri, onların hangi sporlara hangi düzeyde ve hangi biçimlerde katılabileceklerini de etkilemektedir.” Günümüzde sosyal tabakalaşma ve spor ilişkisini ele alan çalışmalar, toplumsal tabakalaşmada yaşanan farklılıkların spora da yansıyan sonuçlarının bulunduğunu ortaya koymaktadır (Amman, 2000, s. 128). Bugün icra edilişi veya seyredilişi bakımından üst sınıfa mahsus sporlardan bahsedilebildiği gibi alt sınıfla anılan sporlar da mevcuttur. Dolayısıyla tabakalaşma, toplumsal yapıdaki tüm alanları etkilediği gibi sporda da belirgin bir etken hâline gelmiştir.

Benzer bir durum müzik alanı için de geçerlidir. Müziğin temsil ettiği zevkler ve beğeniler alanının, tabakalaşma ile ilişkisini ele almak bize ciddi şaşkınlıklar yaşatabilir. Aslında Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun (1984) Ayrım isimli araştırmasından beri biz sınıfların kendilerini bir sınır ve fark fikri etrafında kurduklarının farkındayız. Bu sınırları belirginleştirmek çoğu kez “zevkler ve renkler” üzerinden gerçekleşmektedir. Spor gibi müzik de Uğur Zeynep Güven’in (2016) dile getirdiği gibi hem tabakalaşmanın bir neticesi olarak farklılaşmalara sahiptir hem de tabakalaşmanın ifadelendirilmesinde ve yeniden üretilmesinde “sembolik” bir rol oynar. Güven (2016), Türkiye’de dinlenen pop, türkü, klasik müzik, arabesk gibi farklı müzik türleri ile toplumsal tabakalar arasında çok boyutlu ilişkiyi çözümleyerek, belirli müzik türleri ile belirli bir tabaka arasında ne ölçüde ve hangi açılardan paralellik kurulabileceğini ortaya koymaktır. Bir başka deyişle farklı müzik türleri özelinde toplumsal tabakaları incelemenin imkânını sorgulayan bu yazıda, tabakalaşma ile müzik arasındaki ilişki, Türkiye’den örneklerle “müzik altkültürleri”, “müzikal cemaatler”, “music scene” , “yüksek kültür”, “popüler kültür” ve “beğeni kamuları” gibi kavramlar etrafında ele alınmaktadır. Burada özellikle Bourdieu’nun (1984) habitus kavramı toplumsal tabakalaşmanın esas bileşenlerinden olan iktisadi, sosyal ve kültürel sermayelerin farklılaşmasının müzik çerçevesindeki tezahürünün incelenmesi, konunun etrafının açılması bakımından ciddi bir imkân oluşturmaktadır.

Türkiye’de Sınıf ve Tabakalaşma Ölçümleri

Türk sosyolojisinde; sınıf, tabakalaşma ve sosyal hareketlilik alanları çok az gelişmiştir. Bu konularla ilgili teorik bir çerçeve gelişmediği gibi yeterli ampirik çalışma da yapılmamıştır. Türk sosyolojisinde toplumsal yapı ve tabakalaşmaya dair teorik ve ampirik çalışmalar özellikle Mübeccel Kıray tarafından yapılmıştır. Kıray hocası Behice Boran’ın (1945) Toplumsal Yapı Araştırmaları isimli çalışmasında açtığı izden yürüyerek işlevselci ve Marksist kuramsal yaklaşımları birleştirerek analizlerini gerçekleştirmiştir (Kıray, 1999). Kıray (1966), Çukurova köylerinde yaptığı araştırmada, toplumsal tabakalaşmanın toplumsal değişimin önünde bir engel teşkil ettiğini belirlemiştir. Ona göre Türkiye’nin bir sanayi toplumuna dönüşebilmesi, yeni tabakalaşma modellerini de beraberinde getirecektir. Bunun birtakım tampon toplumsal kurumlar üzerinden gerçekleşeceğini düşünen Kıray, çalışmalarını, modernleşme kuramlarının temel çerçevesine sadık kalarak gerçekleştirmiştir

Bu bölümde iki sınıf şeması ele alınmaktadır. Bu çalışmalardan ilki 1990’ların başında, ikincisi de 2010’larda Marksist perspektifle geliştirilmiş sınıf şemalarıdır. (kitabın 223. sayfasındaki tablo 8.2.’de gösterildiği gibi).

Korkut Boratav literatürde, Türkiye’de sınıfların gelişimi ve tabakalaşma üzerine teorik ve ampirik çalışmalar yapan önemli bir isim olarak dikkat çekmektedir. Özellikle 1980’li Yıllarda Türkiye’de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm (1991) ile İstanbul ve Anadolu’dan Sınıf Profilleri (2004[1995]) isimli çalışmaları, Türkiye’de sınıf yapılarına dair eksik de olsa bir çerçeve oluşturmaktadır. Birinci çalışmasında Boratav, Türkiye’nin önemli bir dönüşüm geçirdiği 1977-1990 dönemini, sınıf dinamikleri açısından incelemektedir. Kentsel ve kırsal sınıf şemaları çıkardığı ikinci çalışmasında ise Türkiye’de sınıf ve tabakalaşma çalışmalarına önemli bir kavramsal katkı sağlamaktadır. Toplumsal farklılaşmanın, bölüşüm ilişkileri zemininde gerçekleştiğini dile getiren Boratav, sınıf ile tabakalaşmayı birbirinden ayırmaktadır. Ona göre sınıf, birincil bölüşüm ilişkilerini temsil ederken toplumsal tabaka, ikincil bölüşüm ilişkilerine denk düşmektedir.

Boratav’ın, 1991’de İstanbul’un iki semti ve on dokuz Anadolu köyünde yaptığı iktisadi, sosyal, ideolojik ve politik boyutlu alan araştırmasına dayanan İstanbul ve Anadolu’dan Sınıf Profilleri isimli eserinde kentsel ve kırsal sınıf şemaları çıkarmaktadır. Boratav, kentsel sınıfların tanımlanmasında temel ölçüt, meslek ve mesleki mevkîyi, kırsal sınıfların tanımlanmasında ise toprak mülkiyetinin biçimi ve büyüklüğünü esas almaktadır. Çalışmasının girişinde Marksist yönelimlerden bahsetse de (Boratav, 2004, s. 19) bu belirlemede de görüldüğü gibi Boratav, kentsel alanda Weberci, kırsal alanda Marksist bir yaklaşım benimsemektedir.

Serdal Bahçe ve Ahmet Haşim Köse, Türkiye’de uzunca bir zamandır sınıf konusu üzerine ampirik araştırmalar yapan araştırmacılardır. Daha önce yapmış oldukları çalışmaları (Köse ve Bahçe, 2009 ayrıca bkz. Köse ve Karahanoğulları, 2005) genişleterek Türkiye hanehalkı bütçe ve iş gücü anketleri kullanılarak elde edilen, birbirinin uzantısı niteliğindeki iki toplumsal sınıf haritası oluşturmakta ve bu haritaları karşılaştırmalı olarak sunmaktadırlar (Köse, Günaydın ve Bahçe, 2011). Serdal Bahçe, Faik Yücel Günaydın ve Ahmet Haşim Köse, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2002’den bu yana düzenli olarak yayınladığı Hanehalkı Bütçe Anketleri (HHBA) ve Hanehalkı İş Gücü Anketleri’nden (HHİA) elde edilen veri setleri üzerine inşa ettikleri toplumsal sınıf şemaları da hem süreklilik gösteren ülke düzeyinde elde edilmiş veri setleri üzerine inşa edilmiş olması hem de karşılaştırmalara olanak sağlaması bakımından kullanışlı bir şema sunmaktadır. Araştırmacılar, sınıf şemasını hem birey hem de hane düzeyinde inşa etmişlerdir. Başlangıçtaki amaçlarını “egemen iktisadın hiçbir zaman dokusuna katmadığı sınıf perspektifli bir bakışla, Türkiye’deki veri setlerinden nesnel sınıf oluşumlarına ilişkin gözlemler elde etmek ve sınıfsal düzeyde gelir dağılımının zaman içindeki eğilimlerini sorgulayabilmek” (Köse vd., 2011, s. 360) olarak niteleyen araştırmacılar,

2004-2009 yılları arasını kapsayan dönemle ilgili karşılaştırmalar yapmakta ve ardından bu dönemde sınıf yapılarında meydana gelen değişimleri sorgulamaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2002’den bu yana düzenli olarak yayınladığı Hanehalkı Bütçe Anketleri (HHBA) ve Hanehalkı İş Gücü Anketleri’nden (HHİA) elde edilen veri setleri üzerine inşa edilen bu çalışma, önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Türkiye’de, özellikle pazarlama, araştırma ve reklamcılık sektörlerinin elde ettikleri verilerin ortak temalar üretebilmesi ve karşılaştırılabilir olabilmesi için çok yoğun bir biçimde ihtiyaç duydukları SES ölçeğini geliştirmek üzere çeşitli çalışmalar yaptıklarını görmekteyiz. Bu çalışmaların en önemli sorunu, metodolojik ve teorik temellerinin olmamasıdır. Bu anlamda Sunar ve arkadaşlarının 2014-2016 yılında gerçekleştirdikleri araştırma neticesinde geliştirdikleri, Türkiye Sosyo-Ekonomik Statü Endeksi (TÜSES) pek çok açıdan yeni bir model sunmaktadır. TÜSES; çok boyutlu oluşu, kuramsal ve metodolojik tutarlılığı ile SES ve tabakalaşma analizlerine önemli bir açılım getirmektedir. Bu bağlamda özellikle yenilenebilir ve kolay hesaplanabilir olması dolayısıyla TÜSES, sosyo-ekonomik statü ve tabakalaşma çalışmalarına önemli bir katkı sağlayacak nitelikte görünmektedir.

SES ölçekleri ve sınıf şemaları, analitik zeminde sorunlu ya da tek değişken üzerinden hareket edildiği için belli sınırlılıkları içermektedirler. Bu bağlamda, TÜSES’in ayırıcı yönü çok değişkenli olması, analitik kategorizasyona dayanmasıdır. Bir SES ölçeği oluşturulurken karar verilecek konuların başında, endeksin hangi düzeyi kapsayacağıdır. Hane düzeyinde oluşturulmayan bir SES ölçeği, büyük oranda çalışan yetişkin nüfusla sınırlı kalacak, çocuklar ve yaşlılar gibi çalışmayan ve gelir getirmeyen grupları dışarıda bırakacaktır. Ayrıca hane düzeyinde yaygın bir biçimde görülen iş bölümlerinin de görmezden gelinmesine yol açacaktır. Türkiye’de aile hâlen çocuk yetiştirme merkezli olarak düşünüldüğünden kadınların evde kalıp erkeğin çalışması söz konusudur. Benzer şekilde hane bireylerinden birisi yoğun mesai gerektiren bir işte çalışıyorsa diğerinin bunu telafi edici daha az yoğun ve belki de statüsü ve geliri daha düşük bir işte çalışması da sık rastlanan bir durumdur. Bu sebeple Türkiye için geliştirilen bir SES endeksinin hane düzeyinde olması gerekmektedir.