Ünite 3: Türkiye’de Tek Parti Döneminde Çalışma İlişkileri: 1920-1946, Birinci Kısım: Siyaset, İktisat, Ücretliler, Çalışma İlişkilerinin Hukuksal Çerçevesi (İş Kanunu Öncesi)

Çalışma İlişkilerinin Siyasi ve İktisadi Temelleri

1920-1946 dönemine siyasi açıdan damgasını vuran, tek parti yönetimi ve onun halkçılık ideolojisidir. “Dayanışmacılık” olarak nitelenen sosyolojik anlayış üzerinde yükselen halkçılık ideolojisi temelinde, toplumsal sınıfların varlığı ile bunlar arasındaki sınıfsal çıkar farklılıkları ve mücadeleleri reddediliyor, toplumun farklı meslek gruplarının oluşturduğu organik bir bütün olduğu savunuluyordu. Bu savunu çerçevesinde, batıda olduğu gibi farklı sınıfların çıkarlarını temsil edecek çok sayıda siyasal partiye de gerek yoktu ve Cumhuriyet Halk Partisi bütün toplumu temsil edebilirdi. Çok partili yaşama geçiş 1920’lerde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930’da Serbest Fırka deneyimleriyle iki defa yaşanıp, süreç başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, tek parti yönetimi giderek katılaşmaya başladı. Bu süreçte, içsel faktörler kadar, Avrupa’da yaygınlaşan otoriter yönetimlerin etkileri de oldu. 1936 yılındaki Ceza Kanunu değişiklikleri, cemiyetlerin kuruluşunda bir ön izin sistemi getirerek, başka siyasal partilerin kurulmasını engelleyen ve bazı tür derneklerin kurulmasını yasaklayan 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu, bu sürecin önemli bileşenleri arasındadır. 1924 yılından itibaren değişik dönemlerde hazırlanan ve her biri hazırlandığı dönemin siyasi ve iktisadi koşullarını yansıtan iş yasası tasarılarından sonra, 1936 tarihinde çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu (İK) bunu gerçekleştirdi ve iktisadi yaşamdaki devletçilik ile siyasal yaşamdaki tek parti yönetimini, çalışma yaşamında yaptığı düzenlemelerle tamamladı. İK ile Türkiye tarihinde ilk defa, çalışma ilişkileri bireysel ve toplu boyutlarıyla ve bütüncül biçimde düzenlenmiş olmaktaydı. Bireysel iş ilişkilerinde işçiyi koruyucu önlemler getiren yasa, toplu iş ilişkileri alanında dönemin özelliklerine uygun otoriter düzenlemeler yapıyor; işçi ve işveren geriye itilirken, devlet belirleyici bir ağırlık kazanıyordu. 1938 yılında çıkarılan Cemiyetler Kanunu, diğer sınırlamaları yanında, sınıf esasına dayanan cemiyetlerin kuruluşunu yasaklıyor sendikaların kurulması da hukuken engellenmiş oluyordu.

Türkiye, 1940’lı yılların ortalarına gelindiğinde, çok partili siyasal yaşamın ve özgür dernek yaşamı ile basının bulunmadığı, sendikal örgütlenme ve grev-lokavtın yasak olduğu, toplu sözleşme kurumunun kâğıt üzerinde kaldığı, çalışma ilişkilerinin taraflarının sistemde söz sahibi olmadığı bir ülke durumundadır. Bu koşullar, dönemin çalışma yaşamına ilişkin uluslararası normlarına da aykırıydı. 2. Dünya Savaşı sonrasındaki uluslararası konjonktür ve Türkiye’nin yeni oluşan dünyada kendine bir yer bulma çabaları, içsel dinamiklerle birleşerek, siyasi alanda önemli değişimler getirdi ve çok partili siyasal yaşama geçildi. Çok partili siyasal yaşama geçilmesi, Türkiye’de demokrasinin tüm kurumlarıyla varlık kazanması, batılı anlamda çoğulcu sisteme geçilmiş olması anlamına gelmemekte ve birbirlerinden çok da farklı olmayan iki partiye dayalı çoğunlukçu sistem oluşmuştur. 1946 yılında, derneklerin kuruluşunda tescil zorunluluğunu getiren ve bazı tür cemiyetlerin kurulmasını yasaklayan 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu’nda değişiklikler yapılmasıyla, CHP dışındaki siyasal partilerin kurulması yanında; sınıf esasına veya adına dayanan cemiyetlerin kurulması da mümkün hale geldi. Böylece hukuksal olarak sendika özgürlüğü rejimine geçilmiş oluyordu.

Çalışma İlişkilerinin İktisadi Temelleri

İktisadi açıdan değerlendirildiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan miras, Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerine damgasını vurmuştur. Türkiye bu dönemlerde tam bir tarım ülkesi görünümündedir. İstihdamın sektörel dağılımı da benzer yapı göstermektedir ve toplam istihdam içinde tarımın payı %89,6, sanayinin payı %4,6, hizmetler kesiminin payı ise %5,5’tir. Çalışma ilişkileri açısından değerlendirildiğinde, tarımda küçük arazi mülkiyetinin, sanayi alanında ise el sanatları ve küçük imalâthanelerin başat olduğu bu yapının doğal sonucu olarak; işgücü içerisinde kendi hesabına çalışanlar ve ücretsiz aile işçileri ağırlıklı, azdır. 1921 Sanayi Sayımı sonuçlarına göre toplam işçi sayısı 76.216 iken, kuruluş başına düşen işçi sayısı da sadece 2’dir. Ülkenin tümünde gerçekleştirilen 1927 Sanayi Sayımı sonuçları da, “…Sayımın kapsamadığı hane içinde, evlerde yürütülen sınai üretim faaliyetleri de eklenirse bu dönemde istihdam açısından geleneksel zanaatların, el tezgâhlarının ve küçük sanayinin sınai faaliyetlerin büyük bir bölümünü oluşturduğu anlaşılmaktadır”. Ülke sanayiinin gelişmemiş yapısını gösteren bir başka olgu sanayi kuruluşlarının ölçekleridir. Bu dönemde ücretliler, henüz kırsal kesimle bağlarını kopararak sürekli bir sanayi işçisine dönüşmemişlerdir ve büyük ölçüde eğitimsiz ve niteliksizdirler.

1923’de ulusal ekonominin kuruluşunu hızlandırma ve Cumhuriyetin sosyo-ekonomik temelini sağlayacak ekonomik faktörleri geliştirme amacıyla toplanan İzmir İktisat Kongresi ile bunu izleyen dönemde, sanayileşme olmazsa olmaz bir amaç olarak tanımlanmış ve bu iktisadi yapının değiştirilmesi için gayret gösterilmiştir. Milli iktisat anlayışı çerçevesinde sermaye mallarının yerli unsurlara geçmesi için çaba gösterilirken, 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu ile özel kesimin teşviki yoluna gidilmiştir. Özel kesim ağırlıklı olduğu için ana çizgileriyle liberal olarak nitelendirilen bu dönemde, sanayileşme çabaları değişik nedenlerle yetersiz kalmıştır. Türkiye’nin sanayileşme için gerekli sermaye ve nitelikli işgücünden mahrum oluşu, sanayileşme için gerekli olan altyapının mevcut olmayışı, 1925 yılında âşârın kaldırılmasının bütçeyi ve sanayileşme çabalarını olumsuz yönde etkilemesi, 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması hükümlerine göre Türkiye’nin 1929 yılına kadar sanayiini koruyacak gümrük tedbirlerini alamamak durumunda kalması; nedenlerin başlıcalarıdır.

1920’li yıllardaki sanayileşme çabalarının yetersiz kalması, 1929 dünya bunalımının etkileri, Türkiye’yi 1930’lu yılların başında yeni arayışlara yöneltti ve pragmatik bir yol olarak devletçi iktisat politikaları gündeme geldi. Bu politikaların temel araçlarından biri planlamaydı. Yalnızca sanayi kesimi kapsanmakla bugünkü anlamında daha çok bir yatırım projeleri demeti olarak kabul edilebilecek olmakla birlikte, bu dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden biriydi. 1934 yılından itibaren yürürlüğe konulacak olan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandı. Planlama yanında, İktisadi Devlet Teşekkülleri (İDT) de devletçi sanayileşmenin motoru olarak yeniden organize edilip, geliştirildiler. Başta Sümerbank ve Etibank olmak üzere, çok sayıda İDT ile onlara bağlı müesseseler oluşturuldu ve yurdun dört bir tarafında hızla işletmeye alındı. Devlet, bu iki aracın dışında da, kendisine iktisadi yaşam ve özel sektör üzerinde kontrol olanağı sağlayan ve idari önlem aldı.

Bu girişimlerin sonucunda, devletçi dönemde önemli iktisadi sonuçlar elde edildi. Sanayi kesiminin büyüme hızında ciddi artışlar gözlendi. Yıllık büyüme hızları, 1933-1939 dönemi için %10,2’lik bir düzeyde gerçekleşti. Sektörel büyüme hızlarındaki farklılığa koşut olarak, sektörlerin GSMH içindeki payları da değişti. Türkiye tarihinde nadir görülen bir iktisadi büyüme sağlanırken, ücretli çalışanların sayısında da ciddi artışlar oldu. Ancak, bu süreçte, sermaye itibariyle olduğu kadar işgücü itibariyle de önemli darboğazlar yaşandı. Devletçi sanayileşmenin önündeki temel sınırlamalardan biri sermaye yetersizliği ise diğeri de sanayi kuruluşlarının ihtiyaç duyduğu nitelikli ve sürekli işgücünün eksikliğiydi. Bu nedenle, sanayileşme sürecinin işgücü temini ve işgücünün sürekli ve nitelikli hale getirilmesi amacına yönelik olarak da düzenlenmesi çabasına girildi ve bunun bir aracı olarak İDT’nde çalışan işçiler için koruyucu sosyal politika önlemleri geliştirildi. Zaman içerisinde işçiler ve diğer çalışanlar için sağlanan görece yüksek ücretler ile beslenme, barınma, sağlık, sosyal güvenlik gibi olanaklar, hem işgücünü sürekli hale getirip fabrikalara bağlamak, hem de nitelik açısından geliştirmek gibi ikili bir işlev üstlendi.

Ücretlilerin Nicel ve Nitel Varlıkları

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ücretliler nicel ve nitel açıdan son derecede yetersizdi. Tarım kesimiyle henüz bağlarını koparmamış bu kesim, daha çok yılın belirli zamanlarında işçi olarak çalışarak ek gelir elde eden kişilerden oluşuyor ve okul eğitimi, iş deneyimiyle sanayi kesiminin talep ettiği normlardan, toplumsal açıdan da sanayi işçisinin davranış kalıplarından uzaktı. Bu kişiler için köylü-işçi kavramı kullanılıyordu. Okul eğitimi düzeyi zaten düşük olan işgücü, potansiyel olarak, belirli bir süre sanayi kuruluşlarında çalışarak nitelikli hale gelebilecek olmakla birlikte, kısa süre çalışarak işten ayrıldığı için, bu da olanaksız hale gelmekteydi. Bunun nedenleri arasında, sanayi kesiminde çalışacak işgücünün potansiyel kaynaklarını teşkil eden tarım ve el sanatları kesimlerine ilişkin oluşumlar bulunmaktadır. Küçük üreticiliğe dayalı bu yapı, tarımda geniş bir ücretliler kitlesinin ortaya çıkmasını engellemesi yanında, mülksüzleşerek sanayi kesimine yönelecek bir potansiyel işçi kitlesinin oluşumunu da mümkün kılmamaktaydı.

Sanayi kesiminin içinden bakıldığında ise ücretlerin potansiyel işçileri çekecek kadar yüksek olmaması, onların geleceğini garanti edecek sosyal güvenlik olanaklarının yokluğu, sağlığını koruyacak tedbirlerin noksanlığı önemli sorunlar arasındadır.

Çalışma ilişkileri alanından bakıldığında, işgücünün süreklilik kazanamaması, nitelik kazanamaması anlamına da gelmektedir. Niteliksizlik ise başka sorunlar yanında, işgücü verimliliğinin ve buna bağlı olarak ücret düzeylerinin düşüklüğüne yol açmaktadır. Soruna toplumsal ve sınıfsal davranış kalıpları açısından yaklaşıldığında da, bu kesimdeki kişilerin modern anlamda işçi hisleri ve davranışları kazanması güç görünmektedir. Sınıf bilincinin doğabilmesi için en gerekli faktörlerden biri, işçilerin karşılıklı teması olup, sürekliliğin sağlanamaması bunu engellemektedir.

İşçi kesiminin niceliğine ilişkin olarak 1930’lu ve 1940’lı yıllara ait veriler; 1937, 1938 ve 1943 yıllarında İK kapsamına giren işçileri saptamak için gerçekleştirilen ilk iş istatistiklerinden sağlanmaktadır. Tüm eksiklik ve hatalarına karşın, bu istatistikler sadece istihdam değil; ücretler ve iş kazaları gibi önemli konularda da veriler sağlamaktadır.

1937-1943 yılları arasında İK kapsamına giren işçi sayısında ciddi bir değişiklik gözlenmemekte, artış oranı %4’ü dahi bulmamaktadır. Bu oluşum 2. Dünya Savaşı’nın etkilerine bağlanabilir. Ancak, dikkate değer bir gelişim, işçi sayısının aşağı yukarı sabit kalışına karşılık, işyeri sayısının neredeyse yarıya düşmüş olmasıdır. Bu, işyeri ölçeklerindeki büyümeden ve yoğun bir biçimde faaliyete geçirilen İDT bünyesindeki müesseselerden kaynaklanmaktadır. Dönem koşullarına göre daha ileri teknoloji kullanan ve daha büyük ölçekli olarak kurulan bu müesseselerin, ortalama işletme boyutlarının büyümesinde önemli bir rolleri olmuştur. İK kapsamına giren işçilerin sayısı 1947’de yükselecektir.

Dikkati çeken bir nokta ise işçilerin büyük bölümünün sınırlı sayıdaki ilde toplanmış olmasıdır. 1930’lu yılların sonunda ve 1940’lı yılların başında, işçilerin yarıdan fazlası sadece üç ilde yoğunlaşmıştır ve dönem itibariyle sanayi kuruluşlarının belirli illerde, özellikle İstanbul ve İzmir’de; kömür çıkarma etkinliklerinin ise Zonguldak’ta yoğunlaşmış olmasıyla bağlantılıdır.

Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmese de, seferberlik nedeniyle erkek işgücünün önemli bir bölümü silâh altına alınmış, iş gücünde azalma çocuk ve kadınlarla kapatılmaya çalışılmıştır. Savaş koşullarında çıkarılan 1940 tarihli Milli Korunma Kanunu (MKK), İK’nun ve diğer bazı yasaların belirli hükümleri yanında, kadın ve çocuk işçilere ait koruyucu bazı düzenlemeleri de askıya almış ve bu durum kadın ve çocuk istihdamını işverenler açısından daha kârlı hale getirerek, daha geniş ölçüde çalıştırılmaları üzerinde etken olmuştur. 1943 sonrası dönemde ise kadın ve çocuk işçi sayıları mutlak rakam ve oran olarak savaştan önceki eski düzeyleri civarına, hatta biraz altına inmektedir.

biraz altına inmektedir. 1943 yılında kadın işçilerin çoğunluğu, İstanbul ve İzmir’de çalışmaktadır. Çocuk-genç işçilerin yöresel dağılımında en ilgi çekici nokta Zonguldak’ta çalışan çocukların sayı ve oranlarının olağanüstü ölçüde artmış olmasıdır. Bu artış, sektörel açıdan değerlendirildiğinde de kömür madenlerinde çalışan çocukların sayısında ciddi bir artış olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, birçok yasanın çocuk ve genç işçileri koruyucu hükümlerini askıya alan ve 16 yaşından yukarı erkek çocukların maden işlerinde çalışmalarına olanak sağlayarak, ücretli iş mükellefiyeti uygulamasına dâhil eden 1940 tarihli MKK uygulamasının sonucudur.

Cumhuriyet döneminde ücretli istihdamının önemli bir boyutu da, kamu kesimine ilişkindir. Genç Cumhuriyetin yapılanma sürecinde bir taraftan memur istihdamı artarken, diğer taraftan da özellikle devletçi iktisat politikalarının yoğunlaştığı dönemlerde, kamu kesiminde işçi olarak istihdam edilenlerin niceliğinde önemli artışlar sağlanmaktadır. Bu, 1930’lı yıllarda izlenen devletçi sanayileşme politikalarının sonuçlarından biridir. 1938- 1948 döneminde, kamu kesimi çalışanlarının nüfus, işgücü ve tarım-dışı istihdam içerisindeki payı da ciddi ölçüde artmıştır.

Türkiye’de kamu istihdamında gözlenen bu sürekli artış, kamu hizmetlerindeki artışın bir sonucudur. Devlet, kamu hizmetlerini oluşturduğu kamu kuruluşları aracılığıyla yerine getirmekte, bu kuruluşların sayısındaki artış ise hizmetlerin yerine getirilebilmesi için istihdam edilmesi gerekli memur ve işçi sayılarında bir artışa yol açmaktadır. Kamu kesiminin ekonomik nitelikli istihdamı üzerinde, dönemden döneme değişen iktisat politikalarının da etkili olduğu görülmektedir. Türkiye’de devletçi dönemde, devlet iktisadi kuruluşlar oluşturulur ve gelişirken, kamu kesimi istihdamında işçilerde de ciddi artışlar olacaktır.

Çalışma İlişkilerinin Hukuksal Çerçevesi

Bir üstyapı kurumu olarak hukuk ve bu çerçevede çıkarılan yasalar ile diğer düzenlemelerin içerikleri; dönemlerinin siyasal, toplumsal ve ekonomik koşulları tarafından biçimlendirilir. Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki yasalar, bireysel iş hukuku alanındadır. 1936 tarihli İK da, toplu iş ilişkilerine yer vermekle birlikte, bireysel iş ilişkileri ağırlıklıdır. Türkiye’de zaman içerisinde çalışma ilişkilerinin gelişmesi, toplu iş hukuku alanına doğru bir kayma yaratacaktır.

Bir başka temel eğilim ise, düzenlemelerin başlangıçta genellikle dolaylı bir biçimde yapılıyor olmasıdır. Dolaylı sözcüğüyle ifade edilen, esas amaç olarak başka alanlara yönelik düzenlemeler yapılırken, çalışma ilişkileri alanına yönelik hükümlerin de getiriliyor olmasıdır.

Dört maddeden oluşan 114 sayılı Zonguldak ve Ereğli Havza-i Fahmiyesinde Mevcut Kömür Tozlarının Amele Menafi-i Umumiyesine Olarak Füruhtuna Dair Kanun’la, elverişli olmadığı için madenciler tarafından kullanılmayan ve maden ocakları civarında bırakılan kömür tozlarının satılıp, bu satıştan sağlanacak gelirin işçi yararına kullanılması doğrultusunda düzenlemeler yapılmıştır. Havza’da daha sonraki dönemlerde kömür yıkama ve değerlendirme lavvarları yapıldıktan sonra tozlar biriktirilmemiş, bu sebeple de yasanın düzenlemesi işlemez hale gelmiştir.

Bölgede çalışma koşulları ile ilgili olarak daha geniş çaplı düzenlemeler, 1921 tarihli ve 151 sayılı Ereğli Havza-i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun ile yapıldı.

1924 Anayasası klasik-bireysel hak ve özgürlüklerin hemen hemen tamamına yer vermiştir. Yasa önünde eşitlik ilkesi ve hakkı ile her türlü ayrıcalığın yasaklanması; kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünce, söz, yayın, seyahat, sözleşme, çalışma, mülk edinme ve diğer bazı hak ve özgürlüklerin Türklerin tabii hakları olduğu belirtilmektedir. Ancak, bu maddede özgürlüklerin sınırı olarak devlet, kamu ya da toplum çıkarları gibi kavramlara yollama yoktur.

1924 Anayasasında, çalışma ilişkileriyle ilgili olan sendika, toplu pazarlık, grev, sosyal güvenlik, sağlık, konut gibi ekonomik ve sosyal haklara yer verilmemiştir.

1924 tarihli ve 394 sayılı bu yasayla, hafta tatili düzenlenmektedir. Yasanın 1. Maddesinde, fabrika, imalâthane, tezgâh, dükkân, mağaza, yazıhane, ticarethane, sınai ve ticari tüm kuruluşların haftada bir gün çalışmamaları zorunlu kılınmaktadır. Yasanın 2. maddesinde resmi dairelerle genel, özel, ticari ve sınai herhangi bir kuruluşta hizmetli ve işçilerin haftada altı günden fazla çalıştırılmaları yasaklanmaktadır. Yasa 4. Maddesinde hafta tatilinden muaf tutulan kuruluşları saymakta, ancak bu gibi kuruluşlarda çalışanların da değişimli olarak haftada birer gün izinli sayılmaları zorunluluğunu getirmektedir.

Yasaya göre hafta tatili 24 saatten az olmamak üzere ve cuma günleri uygulanacaktır. Yasa, tüm Türkiye açısından geçerli olmakla birlikte yerleşim birimlerinin nüfusu açısından bir sınırlamaya tabi tutulmuş ve 10.000 ve daha fazla nüfuslu yerleşim birimleri açısından geçerli hâle getirilmiştir. Bu, yasa hükümlerini ciddi ölçüde etkisizleştirecek bir sınırlamadır. Yasada, hafta tatilinin ücretli olup olmadığı konusunda bir belirleme bulunmadığı için, tatil ücretsiz olma niteliğini taşımaktadır. Hafta tatili ve genel tatillerde yarım ücretli izin için 1951, tam ücretli izin için ise 1956 yılını beklemek gerekecektir.

Toplam 4 yıl yürürlükte kalan 4 Mart 1925 tarihli ve 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu, hükümete olağanüstü yetkiler vermekteydi ve yasanın kabulünden sonra İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş, muhalif gazeteler ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bu kanuna dayanarak kapatılmıştı. Tek parti yönetimi döneminin başlangıcı olarak kabul edilen Kanun, dolaysız biçimde çalışma ilişkileri alanına yönelik olarak düzenlemeler yapmamakla birlikte, yürürlükte kaldığı süre içerisinde, hükümete tanımış olduğu olağanüstü yetkiler nedeniyle çalışma ilişkileri alanında da önemli sonuçlar doğurdu ve yasayla tanınan yetkiler işçi dernekleri ve işçi hareketleri üzerinde de kullanıldı. 1923-1925 arasında özellikle İstanbul’da canlı olan sol hareketin ve işçi hareketinin bastırılması, iktidarın dümen suyuna sokulması çabaları yoğunlaştı. İşçilere yönelik çıkan Aydınlık ve Orak-Çekiç isimli yayın organları, isyana karşı hükümeti destekleyici yönde yayınlar yapmalarına karşın kapatıldılar. Aydınlık çevresinden bazı kişiler Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanarak mahkûm edildiler.

Cumhuriyet sonrası gerçekleşen hukuk reformunun en önemli halkalarından biri olan Medeni Kanun, çalışma ilişkileri alanını dernekler konusunda yapmış olduğu düzenlemeler nedeniyle ilgilendirmektedir. Dernekler konusunda, esas olarak serbest kuruluş ilkesini getiren yasanın düzenlemeleri liberal sözcüğüyle nitelendirilebilir ve dernek hak ve özgürlüğünü doğal haklardan biri olarak kabul eden 1924 Anayasası’nın özüne uygundur.

Borçlar Kanunu hizmet akdine ait ayrıntılı hükümlere yer vermekle birlikte, bireysel iş ilişkilerini tüm yönleriyle kapsayan bir hukuksal çerçeve oluşturmamaktadır ve Medeni Kanun ile birlikte, iş yasalarında boşluk bulunan hallerde bireysel ve toplu iş ilişkilerine uygulanan genel bir yasa olma niteliğini taşımaktadır

BK’nun bireysel iş ilişkileri alanındaki düzenlemeleri, hizmet sözleşmesi çerçevesinde yapılmıştır. Bu düzenlemeler, genel olarak sözleşme özgürlüğü ilkesine dayalıdır ve işçi ile işveren arasında gerçekleştirilen hizmet sözleşmesi, yasaya ve ahlâka aykırı olmamak kaydıyla serbestçe belirlenebilecektir.

Bireysel iş ilişkileri açısından BK’nun önemi, işçiyi korumak amacına yönelik bu düzenlemelerde yatmaktadır. Toplu iş ilişkileri açısından, toplu iş sözleşmesi kurumunun Türk iş hukukuna ilk defa 1926 tarihli BK’nda düzenlenen umumi mukavele ile girmiş olması önemlidir. Bu Türkiye’de çalışma ilişkileri alanında yaşanan gelişmelerin doğal bir sonucu olarak ve bu alanda özel bir düzenleme yapma amacına yönelik olarak gerçekleşmemiş, BK’nun İsviçre Borçlar Kanunu’ndan yararlanılarak hazırlanması çeviri yoluyla olmuş, İsviçre yasasındaki toplu sözleşme kurumu, Borçlar Kanunu’nda umumi mukavele adı altında yer bulmuştur.

Borçlar Kanunu’nun umumi mukaveleye ilişkin bu düzenlemeleri ölü olarak doğmuş, yasanın işçilere sağladığı bu sınırlı olanak uygulamaya aktarılamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, …varlığı hissedilebilecek bir sendika hareketinin doğuşuna elverecek bir işçi sınıfı birikiminin belirmemiş olmasıdır. Dönem içerisinde yürürlükte olan 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu, kapsamındakiler açısından hukuki bir grev özgürlüğü rejimi getirmişse de, bunun fiili bir özgürlüğe dönüşmesinin koşulları bulunmamaktadır. 1947 tarihli Sendikalar Kanunu ile sendikalar varlık kazanmakla ve bu örgütlere yasada yer alan genel sözleşme hükmü uyarınca umumi mukavele yapma yetkisi tanınmış olmakla birlikte, 1963 öncesi dönemde sınırlı sayıda uygulamaya rastlanmaktadır. Türkiye’de gerçek bir toplu sözleşme sistemine geçilmesi, 1963 yılında 275 sayılı TİSGLK ile mümkün hale gelmiştir.

Cumhuriyetin en önemli yasalarından olan, sağlık alanı yanında çalışma ilişkileri alanına yönelik düzenlemeler yapan 1930 Umumi Hıfzısıhha Kanunu, ancak çıkarıldığı ortamın koşulları içerisinde anlaşılabilir. Gelir ve eğitim düzeyinin düşük olduğu, sağlık personelinin yetersiz olduğu, uzun yıllar savaşlarla sarsılmış bir ülkede, ciddi sağlık sorunları bulunmaktaydı. 1920’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kurulmuş ve sorunun çözümü çabalarına girişilmişti. Halk sağlığını koruyucu önlemler getiren yasanın çalışma ilişkilerine yönelik hükümleri bağımlı çalışanları koruyucu önlemler getirmekten çok, kadın ve çocuk çalışanların korunması amacına dönüktür

Cumhuriyetin ilk yıllarında da Türkiye’de yeni gelişmekte olan sanayinin nitelikli işgücü ihtiyacını karşılamak amacıyla, kamu kesiminde ve özel kesimde yabancılar istihdam edildi. Çalışmalar, ecnebi usta ve işçilerle Türkler arasında ciddi ücret farklılıkları olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkisine alan ve daha sonra devletçi iktisat politikalarına geçişte önemli rol oynayan 1929 bunalımı, sorunun daha da ciddi boyutlara ulaşmasına yol açmıştı. Daralan istihdam olanakları çerçevesinde Türk işgücünün kötüleşen durumu, soruna ilişkin olarak bir yasanın çıkarılmasını daha da acil hale getirmişti. İşte bu kanunla, bazı sanat ve hizmetlerin Türk vatandaşı olmayanlar tarafından yapılması yasaklanmaktaydı. Bununla birlikte, yasanın düzenlemelerine karşın, sorunların hemen çözülmedi, ancak zaman içerisinde azalma eğilimine girdi.

Yasayla, hafta tatili 35 saat kabul edilmekte ve Cuma günleri uygulanan tatil pazar gününe alınmaktadır. Hafta tatili Cumartesi 13’ten itibaren başlar. Ulusal bayram 29 Ekim. 30 Ağustos, 1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, şeker bayramı (3 gün), kurban bayramı(4 gün) genel tatil günleri olarak belirlenmektedir.