Ünite 5: Türkiye’de Tarımsal Üretim ve Tarımsal Dış Ticaret

Türkiye’de Tarım Sektörünün Ekonomideki Yeri

Tarım sektörü, Türkiye’nin sosyolojik ve ekonomik yapısı içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. Tarımsal üretim, ekonomik kalkınma ile birlikte miktar olarak artarken tarımsal gelir de artmakta ve tarımsal gelirin millî gelir içindeki payı da azalmaktadır. Artan tarımsal üretime ve gelire karşın, tarım sektörünün millî gelir içindeki yerini koruyamamasının ana nedeni, ekonomide öteki sektörlerin, daha hızlı bir gelişme içinde olmalarıdır (Dinler, 2008: 81).

Son yıllarda ülkemizdeki tarımı yakından ilgilendiren üç süreç bulunmaktadır. Birinci süreçte, Türkiye 2000 yılından bu yana iç pazara dönük bir Tarım Reformu uygulamasını sürdürmekte ikinci süreç, Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşması müzakerelerinin devam etmesi ve üçüncü süreç ise Türkiye’nin AB Ortak Tarım Politikasına uyum çabaları içine girmiş olmasıdır. Bu üç süreç Türk tarım sektörünü, tarımsal üretimi ve üreticileri doğrudan etkilemekte tarımsal yapıda, üreticilerin üretim kararlarında ve geleceğe yönelik beklentilerinde etkili olmaktadır (Yılmaz vd, 2006: 61).

Genel olarak ülkemizde tarımsal ürün üretimi, bazı istisnalar dışında, iç talebi karşılayabilecek durumdadır. Son dönemlerdeki gelişmelere rağmen tarım sektörü ulusal ekonomideki önemini, özellikle istihdam ettiği nüfus bakımından korumaktadır.

Türkiye’nin dünya pazarına daha fazla ve daha iyi koşullarla tarımsal ürün satması, satışlarını zaman içinde ham maddelerden işlenmiş ürünlere doğru kaydırarak artırması ve böylece dünya pazarındaki payını büyütmesi gerekmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için, sektörde bazı düzenlemeler yapması gerekmektedir.

Teorik olarak ulusal ekonomiler güçlendikçe büyüyen GSMH içerisinde tarımın payı göreli olarak azalır. Bu durum, tarımda yaratılan katma değerin diğer sektörlere oranla daha düşük olması ve gelir arttıkça tüketim harcamalarının sınai mallara ve hizmetler sektörüne kayması ile açıklanmaktadır. Türkiye GSMH’sinin son 35 yıllık değişiminde bu gerçeklik etken olmuştur (Günaydın, 2006: 14).

Tarımın Türkiye ekonomisindeki önemi nispi olarak azalmış olmakla birlikte yurt içi gıda gereksiniminin karşılanması, sanayi sektörüne girdi temini, ihracat ve yarattığı istihdam olanakları açısından hâlâ büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’de tarım sektörünün GSMH’deki payının giderek azalması, sanayileşme ve hizmetler sektörlerinde gelişmeye daha çok önem verilmesinin bir sonucudur (Miran, 2005:9; TEPGE, 2011:1). 2017 yılında, tarım sektörünün GSMH içindeki payı %17 iken, 2018’in ilk çeyreğinde ise %10,6 olarak gerçekleşmiştir (TÜİK).

Türkiye’de Tarım Sektörü ve Ekonomik Büyüme

Cumhuriyet’in ilk döneminde (1923-1929) tarım sektörünün ekonomideki önemi, istihdamdaki payının %89, GSYİH’daki payının %44.5 ve büyüme hızının %27 olmasından anlaşılmaktadır. O dönemden günümüze tarım sektörünün itici gücü ile diğer sektörler de gelişmiş, sanayi sektörü ve hizmetler sektörünün ekonomideki payının büyümesi ile tarımın ekonomideki payı da düşmüştür. Sanayileşmesini sürdüren ülkemizde 2005 yılında ortalama büyüme hızı %4-5 civarında olurken sektörlerin ekonomideki yerlerine bakıldığında tarımın payı %12 iken sanayinin payı %28, hizmet sektörünün payı da %60 düzeyine çıkmıştır (DPT, 2005).

Tarımın istihdamdaki payı 1980’de %50,6 iken 2003’te %34,3’e gerilemiştir. Tarımda sermaye birikiminin ve teknoloji kullanımının artmasıyla bu oran daha da aşağılara çekilebilecektir. Sektörün ülkenin genel ekonomik ve sosyal koşullarına karşı duyarlılığı, sektörel büyüme hızında yıllar itibarıyla dalgalanmalara neden olmuştur.

Tarım sektörü 1988’de %7,8, 1990’da %6,8, 1998’de %8,4, 2000’de %12,2 ve 2002’de %7,1 pozitif büyüme göstermiştir. 1988-2002 dönemindeki ortalama büyüme ise %1,1’dir (Miran, 2005:9). 2000 yılından beri tarım sektöründe uygulanan IMF-Dünya Bankası destekli liberal politikalar sektördeki istikrarsızlıkları sürekli hâle getirmiştir. 2000-2009 yıllarını kapsayan dönemde tarımın büyüme hızı Türkiye ekonomisinin büyüme hızının altında kalmış, hatta ekonominin genel olarak büyüdüğü 2003 ve 2007 yıllarında bile tarımda önemli küçülmeler yaşanmıştır. Bu yüksek oranlı küçülmenin ardından tarım 2008’de %4,1 ve 2009’un ilk üççeyreğinde de ortalama %3,2 oranında büyümüştür.

2000’li yılların başında IMF ve Dünya Bankası tarafından Türkiye’ye önerilen ve siyasi iktidarlar tarafından kararlı bir biçimde uygulanan tarım politikaları, sektörde istikrarsızlığa yol açmış ve tarımın büyüme hızı GSYİH’deki büyüme hızının oldukça altında kalmıştır. 2003-2009 yıllarını kapsayan dönemde ekonomide yıllık büyüme oranı yüzde 4,9 gerçekleşirken tarım sektörü ancak yüzde 1,4 büyümüştür. Oysaki bu dönemde ve 2010 yılında da benzer şekilde GSYİH değeri sabit fiyatlarla yüzde 8,9 oranında artmış; buna karşılık tarımdaki artış ise yüzde 1,2’de kalmıştır (Oral, www.karasaban.net).

Türkiye’de Organik Tarım ve Tarımsal Üretim İçindeki Payı

Organik tarım; üretimde kimyasal girdi kullanmadan, üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve sertifikalı tarımsal üretim biçimidir. Organik tarımın amacı; toprak ve su kaynakları ile havayı kirletmeden çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumaktır. Organik tarımın geçmişi 20.yüzyıla dayanmaktadır.

Ülkemizde organik tarım faaliyetleri 1986 yılında Avrupa’daki gelişmelerden farklı şekilde ithalatçı firmaların istekleri doğrultusunda, ihracata yönelik olarak başlamıştır. Organik tarım ilk kez, Türkiye’nin geleneksel ihraç ürünlerinden kuru incir ve kuru üzüm ile Ege bölgesinde gerçekleştirildi. Daha sonra bu ürünlere kuru kayısı, fındık gibi ürünler de katılarak farklı bölgelere yayıldı.

Dış pazarlarca talep edilen çeşitlerin talep edilen miktarlarda üretilmesiyle 1985 yılında başlayan organik tarım ürünleri üretimi, 2000’li yıllara gelindiğinde yeni bir boyut kazanmıştır. Kuru incir, kuru üzüm ve kuru kayısı ile başlayan organik tarım ürünleri üretimi; bitkisel ürünler, işlenmiş gıda ürünleri ve diğer tarım ve gıda ürünleri olarak sınıflandırabileceğimiz sektörel yelpazeye ulaşmıştır.

İhracatımızın yöneldiği ülke sayısı 33 olup AB ülkeleri en önemli ihraç pazarlarımızı oluşturmaktadır. AB ülkeleri dışında, Kuzey Avrupa ülkeleri, ABD, Kanada, Güney Kore, Tayvan, Yeni Zelanda ve Japonya dikkat çeken potansiyel Pazar görünümündedir (Deniz, 2009: 16-17).

Türkiye’de Tarımsal Dış Ticaret

1980’li yıllardan itibaren dünya ekonomisinde yaşanan gelişmeler, tarımsal ürün piyasasına, rekabet düzeyinin yükselmesi ve piyasa müdahalelerinin artması şeklinde yansımıştır. Yaşanan başlıca gelişmeler, tarım ürünleri fiyatlarındaki istikrarsızlık, dünya ekonomisinde yaşanan küresel durgunluk, gelişmiş ülkelerde gıda tüketiminde doyum noktasına ulaşılması, az gelişmiş ülkelerde düşük satın alma gücünün ithalat talebini sınırlaması, pek çok ülkenin kendine yeterli olma konusunda ilerleme kaydetmesi olarak sıralanabilir. Bu koşullar altında, tarımsal ürün ticareti konusuna olan yoğun ilginin gelecek yıllarda da devam etmesi beklenmektedir (Yurdakul vd: 178).

Türkiye’de tarım sektöründe üreticiler pazara mal sunarken veya pazardan girdi satın alırken örgütlü bir ticaret ve sanayi kesimi ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Ancak, tarımsal işletmeler dağınık ve küçük olduklarından ekonomik çıkarlarını korumaları güç olmakta, verimliliği artırma ve ürünü değerlendirmede sermaye olanaklarından yoksun olduklarından ürünlerin satışında da pazarda etkili olamamaktadırlar. Bu işletmelerin ekonomik ve sosyal gelişimlerinin sağlanması, üreticilerin iyi örgütlenmesi ile mümkün olmaktadır. Beslenmede taşıdığı büyük önem nedeniyle dünyanın en stratejik ürün grubunu oluşturan hububat, dış ticarette ülkemiz için büyük önem taşımaktadır.

Ülkemiz, üretim miktarında görülen artış neticesinde 2006 yılı itibariyle mısır dış ticaretinde de uzun yıllar ilk kez net ihracatçı konumuna gelmiştir. Net ihracatçı olduğumuz arpada en büyük ihraç pazarlarımız Suriye, Suudi Arabistan, Tunus ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olup buğday ihracatında ise İtalya, Yemen, Kenya, Bangladeş, Cezayir ve Irak en önemli yeri tutmaktadır. 2006 yılına kadar net ithalatçı olduğumuz mısırda ithalatımızın önemli bir kısmı Arjantin, ABD, Fransa ve Romanya’dan gerçekleştirilmiş olup pirinç ithalatımız ise büyük ölçüde Mısır, ABD ve İtalya’dan gerçekleştirilmektedir. 2006 yılında önemli ölçüde artış gösteren mısır ihracatımız özellikle Suriye, İtalya, İspanya, Fransa ve İsrail’e yönelmiş bulunmaktadır (İTO:17-19).

Tarım ürünleri ihracatı son 8 yılda %213 artmıştır. Uluslararası Standart Ticaret Sınıflamasına göre tarım ürünleri ihracatı; 2002 yılında 4 milyar 52 milyon dolar iken, 2010 yılında 12,7 milyar dolara ulaşmıştır. Ülkemizin tarımsal ihracat yaptığı ülke ve ürün sayısında da önemli artışlar yaşanmıştır.

2002 yılında 161 ülkeye, 1.480 ürün ihraç edilirken 2010 yılında 184 ülkeye, 1.525 ürün ihracatı gerçekleşmiştir. Tarım ürünleri ihracatımızın önemli bir kısmını oluşturan gıda maddeleri ihracatı, 2010 yılında bir önceki yıla göre %12,3, 2002 yılına göre ise %224 artarak 11,9 milyar dolar olarak gerçekleşmiş ve gıda maddeleri dış ticareti 4,5 milyar dolar fazla vermiştir.

Türkiye’de Tarım Sektörünün Temel Sorunları

Türkiye’de tarım hâlen genel ekonomiye ve ülke sanayine önemli katkılar yapan, nüfusun önemli bir bölümünün (%32) yaşadığı ve toprağa bağlı olduğu bir sektördür.

Türkiye tarımının birçok yapısal sorunu bulunmaktadır. Bunlar aşağıdaki şekilde sıralanabilir (Gaytancıoğlu, 2005; Uzun vd. :614-615).

Tarımda yaşanan en önemli temel sorunlar kısaca girdi fiyatlarının çok yüksek, desteklerin yetersiz olması ve etkin bir tarım politikasının uygulanmamasıdır.

Türkiye’de iç göç yönünün tersine çevrilmesi, tarımda istihdamın arttırılması, kendi kendine yeten tarım ülkesi hüviyetinin yeniden kazanılması ve uluslararası rekabet avantajının elde edilebilmesi için tarımda verimliliğin maksimum seviyeye çıkartılması gerekmektedir (Uzun vb.:616).

Tarımsal verimliliğin artırılması için:

  • Tarımsal işletmelere finansal performans analizi uygulamasının yerleştirilmesi ve bu konuda çiftçilerin eğitilmesi çiftçileri maliyetler ve kaynak kullanımı konusunda daha dikkatli davranmaya teşvik edecektir.
  • Tarım sektörüyle bağlantılı tarımsal sanayilere yatırım yapılması hem tarımda üretkenliğin hem de tarım dışı sektörlerde istihdamın artırılması açısından etkin olacaktır.
  • Tarımın rekabetçi bir yapıya kavuşması ve devletin korumacı-müdahaleci yapıdan ziyade piyasa mekanizmasının işlemesine olanak verecek verimliliği teşvik edecek ve piyasaları rekabete açacak politikaları uygulaması gerekmektedir.
  • Bölgesel kalkınma planlarının hazırlanması ve istikrarlı bir biçimde uygulamaya dönüştürülmesi verimliliğin artırılmasına ve iç göçün azaltılmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

Türkiye’de tarımın sorunları daha çok yapısal niteliktedir. Bu sorunların çözümü sadece tarım sektörünü değil, ekonominin tümü için gereklidir. Bu açıdan etkin bir tarım politikasının uygulanması bir tarım ülkesi olan Türkiye’ye uluslararası alanda rekabet avantajı sağlayacaktır.