Ünite 7: Türkiye’de Finansal Yapı, Krizler ve Ekonomik İstikrar Kararları

Türkiye’de Finansal Yapı, Bankacılık Sektörü ve Para Politikası

Finansal sistem tüm para ve sermaye piyasalarını içine alan bir yapıdır. Buna göre, merkez bankasının da içinde yer aldığı bankacılık sektörü ile menkul kıymetler piyasasında alınıp satılan kamu ve özel sektöre ait para ve sermaye piyasası araçları finansal yapının ana unsurlarıdır.

Ülke bankası olarak da nitelendirilen merkez bankaları, ekonomide parayı ve para politikasını kontrol eden, büyük ölçüde kamu kurumu niteliğinde yapılanan ve ekonomide nihai ödünç mercii ya da likiditenin son kaynağı olarak faaliyette bulunan bir banka türüdür. Merkez bankalarının en temel niteliği, ekonomiyi fonlayacak en son merci olmasıdır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 1930 yılında 1715 sayılı Kanun uyarınca kurulmuş ve 1 Ocak 1932 tarihinde fiilen faaliyete başlamıştır. 4651 sayılı Kanun’la TCMB’nin temel görevi, fiyat istikrarını sağlamak ve enflasyonu kontrol altında tutmak şeklinde tanımlanmıştır.

TCMB’nin temel görevleri şunlardır: Açık piyasa işlemleri yapmak, Hükûmetle birlikte Türk Lirası’nın iç ve dış değerini korumak ve kur rejimini belirlemek, Zorunlu karşılıklar ve genel disponibilite ile ilgili usul ve esasları belirlemek, Reeskont ve avans işlemleri yapmak, Ülke altın ve döviz rezervlerini yönetmek, TL’nin (¨) hacim ve tedavülünü düzenlemek, Finansal sistemde istikrarı sağlayıcı para ve döviz piyasalarını yürütmek, Mali piyasaları izlemek, Mevduatların vade ve türleri ile katılım hesaplarının vadelerini belirlemektir.

TCMB’nin temel yetkileri ise şunlardır: Banknot ihracı imtiyazını tek elden yürütmek, Hükûmetle birlikte enflasyon hedefini tespit etmek ve bununla uyumlu olarak para politikasını belirlemek, Fiyat istikrarını sağlamak için gerekli para politikası araçlarını kullanmak, Nihai kredi mercii olarak bankalara kredi (reeskont) vermek. Bankaların ödünç para verme ve mevduat kabulünde uygulamak istedikleri faiz oranlarını bankalardan istemeyebilmek, Gerek duyulduğunda, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF’ye) avans vermek, Bankalar, diğer mali kurumlar ile düzenleyici ve denetleyici kurum ve kuruluşlardan ihtiyaç duyduğu bilgileri ve istatistikleri istemek.

TCMB’nin hükûmetle olan ilişkileri ve bununla ilgili müşavirlik görevleri ise mali ve ekonomik müşavirlik, mali ajanlık ve haznedarlık şeklindedir. Mali ve ekonomik müşavirlik, Merkez Bankasının hükûmetin mali ve ekonomik istişare organı olmasını ifade eder. Banka bu sıfatla diğer ülkelerle yapılacak mali ve ticari anlaşmalar akdine ilişkin müzakerelerde hükûmeti temsil eder. Mali ajanlık, bankanın hükûmet adına her nevi devlet iç borçlanma senetlerinin ödemesini, kambiyo denetlemesini ve dış ticaret rejimi uygulamasını veya benzeri işlemleri yapmasını ifade eder. Haznedarlık ise, bankanın devletin gerek içeride ve gerekse yabancı ülkelerde tahsilat ve ödemelerini ve bütün hazine işlemlerini ve yurt içi ve yurt dışı her türlü para nakil ve havale işlerini ücretsiz yapmasıdır.

Mevduat bankalarının temel faaliyet alanı, para ve paranın ikamesi olarak menkul değerlerin alım ve satımı olan bankalara mevduat (ticaret) bankaları adı verilir. Bu çerçevede ticaret bankaları; bireyler, firmalar ve resmî kurumlardan sağladıkları fonları, ihtiyacı olanlara kredi, plasman (yatırım) ve menkul değer olarak transfer eder. Bu transfer işlemi esnasında fon temini ve aktarımından doğan maliyet ile getiri arasındaki fark ise, ticaret bankalarının temel gelirlerini oluşturur.

Bir ekonomide merkez bankaları para basmak ve bunu piyasaya sürmek ve çekmek suretiyle para arzını artırır ve azaltır. Asli para olarak bilinen bu emisyon yoluyla parasal genişleme veya daralma sürecine, ticaret bankaları hesaptan hesaba devir yaparak, kaydi para üretmek suretiyle katkı sağlarlar. Kaydi para, bankaya yatırılan mevduatın belli bir kısmının yasal zorunluluk olarak tutulması (TCMB’de bloke edilmesi); kalanının ise, kredi veya başka yollarla piyasaya sürülmesi, bundan bankacılık sistemine geri dönen kısmın aynı süreçle yeniden piyasaya çıkması ve tekrar geri dönmesi ile bir döngü sonucunda kümülatif bir paranın üretilmiş olmasıdır.

Ticaret bankalarının temel işlevleri şunlardır: Hesaptan hesaba devir yaparak kaydi para oluşturmak, ticari ve diğer alanlara kredi vermek, kambiyo işlemleri yapmak, kasa kiralamak, tahvil ve hisse senedi emisyonuna aracılık etmek, kefalet mektubu ve kabul kredisi vermek ve diğer bankacılık işlemlerini yapmak.

Hizmet tanımını “faizsiz bankacılık” olarak yapan katılım bankaları, parayı ticarete doğrudan konu olan bir meta şeklinde görmezler, parayı esas olarak ticarette mübadelenin yapılmasına imkân tanıyan bir araç olarak ele alırlar. Katılım bankalarının fon kaynakları ve fon toplama yöntemleri ticari bankalarınkinden farklıdır. Buna göre, bu (katılım) bankalar fon arz edenlere, faiz yerine kâr-zarar ortaklığına dayalı bir sözleşme önerirler.

Gelişmekte olan ülkelerde sermaye yetersizliği içindeki firmalara veya büyük sanayi firmalarının yapacağı yatırımlara kaynak ve teknik yardım sağlayarak ekonomik kalkınmayı hızlandırma amacı güden finansal aracılara kalkınma bankası adı verilir. Gelişmiş ülkelerde atıl fonlara sahip kurumsal yatırımcılara fonlarını menkul değer alım ve satımı ile değerlendirmelerinde aracılık ve danışmanlık yapan, işletmelere doğrudan kredi vermeyen, ancak işletmelerin orta ve uzun vadeli fon gereksinimlerini karşılayan finansal aracılara ise yatırım bankası adı verilir.

Türk Bankacılık Sektörünün Yapısı: 2002 Sonrası Gelişmeler

2001 krizinin ardından alınan tedbirlerin ve uluslararası piyasalardaki gelişmelerin etkisiyle Türkiye ekonomisi büyüdükçe finansal sistem de bu pastadan payını almıştır.

Türk finansal sisteminde önemli bir ağırlığı olan bankacılık sektörü 2001 krizinden sonra önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Türk bankacılık sektörünün gelişmesinde Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nda alınan tedbirlerin ciddi etkisi olmuştur.

Kriz dönemlerinde mevduatın ve hisse senetlerinin payları ciddi oranda düşse de istikrarın sağlandığı yıllarda bu kalemlerde hızlı bir yükselme yaşanmıştır. Bono ve tahvilin payında ise tersi olmuştur. Zira kriz dönemlerinde faiz oranlarındaki artışa bağlı olarak borç senetlerinin getirisi yükseldiği için talep artmakta, ardından istikrarlı dönemlerde faiz oranındaki düşüşe bağlı olarak talep gerilemektedir. 2002-2017 yılları arasında finansal varlıkların milli gelir içindeki payı için kitabınızın 191. sayfasında tablo 7.1’e bakınız.

Türkiye’de faaliyet gösteren toplam banka sayısı, 2002- 2017 döneminde, 59’dan 52’ye gerilemiştir. Buna karşılık şube sayısı 6.251’den 11.582’ye, çalışan sayısı ise 123 binden 208 bine yükselmiştir. Banka sayısı azalırken, şube sayısı yaklaşık iki katına çıkmış, çalışan sayısı ise yaklaşık %70 artmıştır. Türk bankacılık sektöründe banka, şube ve istihdam sayıları (2017) için kitabınızın 191. sayfasında tablo 7.2’ye bakınız.

Faiz esaslı bankaların toplam bilanço büyüklüğü, 2017 yılı sonu itibarıyla, yaklaşık 864 milyar ABD Doları olup, GSYH’ye oranı ise %105’e ulaşmıştır. Katılım bankaları dâhil ettiğimizde, bu oran %111’e yükselmektedir. 2002- 2017 döneminde, kamu bankalarının toplam aktiflerdeki ve mevduattaki payı ciddi oranda azalırken, kredilerdeki payı ciddi oranda artmıştır. Özel sermayeli bankaların tüm kategorilerde payı büyük oranda azalmıştır. Yabancı sermayeli bankaların payı ise tam tersine tüm kategorilerde beş katın üzerine çıkmıştır. Mevcut durumda, üç kamu bankasının toplam bilanço büyüklüğündeki payı %31, özel sermayeli bankaların %36, yabancı sermayeli bankaların payı %24, katılım bankalarınınki ise %5 civarındadır. Banka büyüklükleri (2016) için kitabınızın 192. sayfasında tablo 7.3’e bakınız.

2000’li yıllarda enflasyonun düşmesi, kurun nispeten istikrarlı bir seyir izlemesi ve TL’nin güçlenmesine bağlı olarak, aktifler ve pasiflerdeki para ikamesi azalmıştır. Buna karşılık 2011 ve 2012’de başlayan, 2016 sonrasında şiddetlenen ve Temmuz 2018’den itibaren sert yükseliş ve düşüşlere sahne olan döviz kuruna bağlı olarak yabancı para oranı hızla yükselmiştir. Nitekim mevduatın %48’i Türk lirası mevduat/katılım fonlarından, %50’si döviz tevdiat hesabı/katılım fonlarından ve %2’si kıymetli maden hesaplarından oluşmaktadır. Mevduatta para ikamesi oranı özel ve yabancı sermayeli bankalarda kamu bankalarına göre daha yüksektir. Kredilerin %68’i TL ve %32’si yabancı para cinsindendir.

Kredilerin toplam aktifler içindeki payının %23’ten %61 seviyesine yükselmiştir. Menkul değerlerin payı ise yaklaşık %41’den %12 seviyelerine gerilemiştir. Böylece, bankalar hükûmetlerin bütçe açıkları yerine giderek reel sektörün harcamalarını finanse etmek suretiyle büyümeyi finanse eder duruma gelmiştir. Nitekim kredilerin GSYH’ya oranı 2000’li yılların başında %15’ten (katılım bankaları dâhil) iken, 2018’e gelindiğinde %68’e yükselmiştir. Hane halkı kredilerindeki artış, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hane halkı yükümlülüklerini hızla artırmıştır. Hane halkı toplam yükümlülüğünün GSYH’ye oranı 2006’da %10 seviyesinde iken, 2017’de %18’e yükselmiştir.

2017 yılında toplam mevduat 454 milyar dolar seviyesinde olup, GSYH’ya oranı ise %56’dir. Ayrıca, bilançonun %53’ü mevduat ile finanse edilmektedir. Mevduatların ortalama süresinin üç ayın bile altında kalması, ekonominin büyüme performansının sürdürülebilir hâle getirilmesi bakımından sorunlu bir görünüm arz etmektedir. Bunun için de daha düzenli ve yüksek büyüme ve tasarruf oranı ile birlikte finansal sisteme olan itimadın artırılması yönünde etkili politikaların geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

Sermaye yeterlilik oranı 2001 krizinden sonra sürekli olarak yasal hedefin (%8) çok üzerinde seyretmiştir. Özellikle 2001’deki krizi takip eden 5 yıl %20’nin üzerinde kalmıştır. Fakat, bazı kredi türlerinin risk katsayılarının yükseltilmesi ve kurun aşırı yükselmesi nedeniyle 2011 yılından sonra bir miktar gerilemiş olan sermaye yeterlilik oranı, 2017 yılında yaklaşık %18 seviyesinde gerçekleşmiştir.

2000’li yıllardan sonra internet bankacılığı oldukça hızlı gelişmekte, bankacılık işlemlerinin büyük bir kısmının artık şube dışından gerçekleştirilmektedir. Temmuz-Eylül 2018 döneminde, toplam (bireysel ve kurumsal) aktif dijital bankacılık müşteri sayısı 41 milyon 580 bin kişidir.

Türk bankacılık sektörünün temel büyüklükleri Avrupa Birliği (AB) ortalaması ile kıyaslandığında, aradaki nitelik ve nicelik farkı giderek azalma eğiliminde olsa da açığın hâlâ büyük olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Türk bankacılık sektörü 2016 yılı itibarıyla 736 milyar Avroluk aktif büyüklüğü ile AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında 13’üncü sırada yer almaktadır. Türkiye’deki banka aktiflerinin GSYH’ya oranı %105 ile AB ortalamasının yaklaşık üçte biri kadardır. Yine, kredilerin GSYH’ye oranı bakımından AB ortalamasının %42’sine, mevduatların GSYH’ye oranı açısından ise %38’ine karşılık gelmektedir.

Bankacılık sektörünün en temel iki kalemi olan mevduatlar ile kredilerin oranlarında Türkiye daha avantajlı duruma gelmiştir. Buna göre, sektörün pasifleri (kaynakları) içerisinde mevduatların payı AB ülkelerinde ortalama olarak %51 düzeyinde iken, Türkiye’de %53’tür. Kredilerin aktifler (alacaklar) içerisindeki payı AB’de %55 iken, Türkiye’de bu oran %64 gibi oldukça yüksek seviyededir. Aynı şekilde, öz kaynakların aktiflere oranı da Türkiye’de %11 ile AB ortalaması olan %8’in üzerindedir. AB ve Türkiye için seçilmiş bankacılık göstergeleri (2016) için kitabınızın 194. sayfasında tablo 7.4’e bakınız.

Ekonomik Krizler ve İstikrar Politikaları

Ekonomik istikrarsızlığın nedenleri olarak; dünya ekonomisinde yaşanan gelişmeler, ülke içinde ortaya çıkan politik istikrarsızlıklar, yanlış makroekonomik politikalar ve ülke ekonomisindeki yapısal sorunlar sıralanabilir. Ekonomik krizler, reel sektör krizleri ve finansal krizler olarak iki ana başlık altında toplanabilir. Reel krizler, mal ve hizmet piyasalarında ortaya çıkan, enflasyon veya durgunluk şeklinde kendini gösteren dengesizlikler ile üretim faktörleri piyasalarında meydana gelen ve istihdam düzeyini de etkileyen dengesizliklerden oluşmaktadır. Finansal krizler ise, finansal piyasalarda finansal ataklarla ortaya çıkan ve ülkelerin para, bankacılık, borsa ve diğer finansal piyasalarındaki büyük çaplı dalgalanmaları ifade eder.

Finansal krizlerin ortaya çıkmasında etkili olan faktörler; arz ve talepteki ani dalgalanmalar, sürdürülemeyen büyüme ve belirsizliğin artması, enflasyon ve enflasyonu düşürmeye dönük yanlış politikalar, firma bilançolarının bozulması, finansal serbestleşmeye erken geçiş ve deregülasyon, aşırı borçlanma, faiz oranlarının yükselmesi ve uluslararası sermaye hareketleri, kurdaki aşırı oynaklıklar ve yanlış kur politikaları şeklinde gibi sıralanabilir.

Finansal krizleri kaynağına göre borç krizleri, borsa krizleri, para krizleri ve bankacılık krizleri olarak dört alt gruba ayırabiliriz. Borç krizleri, bir ülkenin kamu veya özel kesime ait dış borçlarıyla kamunun iç borçlarını ödeyememe durumudur. Borçların çevrilememesi, borç ertelemesi (konsolidasyon), borç takası gibi borçların yeniden yapılandırılmasına veya doğrudan ülkenin dış borçlarını ödeyemeyeceğini (moratoryum) ilan etmesine neden olmaktadır. Borç krizleri için verilebilecek en iyi örnek, 2009 yılı sonunda Avro Bölgesi’nde başlayan 2010’da diğer ülkelere sıçrayan Avrupa Borç Krizidir.

Borsa krizleri, menkul kıymet borsalarında görülen aşırı dalgalanmalardır. 1929 Dünya Bunalımı (Büyük Buhran) borsa krizlerine örnek olarak verilebilir.

Para krizleri, ulusal paranın değerinde ortaya çıkan büyük çaplı dalgalanmaları ifade eder. Uygulanan kur rejimi ile doğrudan bağlantılı olan para krizlerini ve krizin gelişimindeki süreçleri açıklayan farklı kriz modelleri geliştirilmiştir. Dış ticaret dengesindeki açıklar, spekülatif davranışlar ve güven sorunu para krizlerinin temel sebepleridir. Söz konusu kriz, ekonomide uygulanan kur rejimine de bağlı olarak kurda aşırı oynaklıklar, döviz rezervlerinde hızlı düşüş, faizlerde yükselme, kısa vadede büyük çaplı sermaye çıkışı, ithalat ve ihracat fiyatlarında değişim gibi önemli sıkıntılara neden olmaktadır.

Bankacılık krizleri, genellikle ‘banka paniği’ şeklinde bir ya da birkaç bankada ortaya çıkan yoğun fon çekilişleri şeklinde başlayıp kısa sürede diğer bankalara da sirayet ederek sistemik bir hal alan bunalım durumudur. Bu krizler bazen sektör dışında gelişen ulusal ya da uluslararası makroekonomik istikrarsızlıklardan (dışsal sebepler), bazen de sektörün kendi iç dinamiklerinden (içsel sebepler) ortaya çıkabilmektedir.

Bankacılık sektöründen kaynaklanan nedenlerin başında; yasal düzenleme ve denetlemelerdeki yetersizlikler, zayıf muhasebe standartları, bankaların varlık ve yükümlülüklerinin vade yapısındaki dengesizlikler, ahlaki tehlike (istismar riski) ve ters seçim sorunları, bankaların sermaye yetersizliği ve ölçek sorunu, risk yönetiminin zayıflığı, kredi yoğunlaşması ile yüksek kamu açıkları gelmektedir. Ayrıca, yukarıda bahsedilen kriz türlerinden ikisinin birlikte yaşandığı durumu ifade etmek için ikiz kriz, birden fazlası birlikte görüldüğünde ise çoklu kriz kavramı kullanılmaktadır.

Ekonomide istikrarın sağlanmasında temel iki unsur, fiyat istikrarı ve tam istihdamın sağlanmasıdır. Bu çerçevede uygulanabilecek istikrar politikaları ortodoks ve heterodoks politikalar olarak iki grupta sınıflandırılır. Ortodoks istikrar politikaları fiyat istikrarının sağlanmasında sıkı para, sıkı maliye ve sabit kur politikalarını kullanır. Heterodoks programlarda, her ne kadar uygulandığı dönemde enflasyonla mücadelede ortodoks politikalara oranla daha yüksek başarı sağlansa da, orta vadede, diğer politika araçlarının desteği de önemli hâle gelmektedir.

IMF türü geleneksel daraltıcı ortodoks istikrar politikalarının uygulanmasında genel olarak tercih edilen araçlar şunlardır: Sıkı para politikası, faiz oranlarının yükseltilmesi, devalüasyon, sıkı maliye politikası, sıkı gelirler politikası, fiyat kontrollerinin kaldırılması ve uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi.

Türkiye’de Ekonomik İstikrar Programları

İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası ekonomik dengelerin yerine oturmaya başladığı dönemde, Türkiye’de 7 Eylül 1946’da gerçekleştirilen ilk devalüasyon haricinde; 1958, 1970, 1980, 1994, 2000- 2001 ve 2008 yılından itibaren devam eden geniş çaplı istikrar programları yürürlüğü konmuştur.

Türkiye’de ilk kapsamlı istikrar programı 4 Ağustos 1958’de alınan kararlardır. Marshall Planı kapsamında sağlanan mali yardımlar, genişleyen tarım alanları, İkinci Dünya Savaşı sonrası atıl fonların ekonomiye dâhil olması ve kredi koşullarının genişlemesinin etkisi ile yüksek büyüme oranları yakalanmıştır.

Dış ticarette ise, serbestleşmeye bağlı olarak özellikle 1952 yılından sonra dış ticaret açığı önemli miktarda artmıştır. 1954 yılında iklim koşullarının değişmesi ve dış yardımların azalmasıyla birlikte yıllık büyüme oranları düşmeye başlamış, enflasyon oranları yükselmiş ve döviz sıkıntısı baş göstermiştir. Döviz rezervlerindeki azalmanın ithalat üzerindeki daraltıcı etkisi ve para arzını artırıcı politikalar, yüksek fiyat artışları yaşanmasına yol açmıştır. Özellikle 1957 yılından itibaren büyüme oranındaki sert düşüş ve kamuoyundaki devalüasyon beklentisinin de etkisiyle 4 Ağustos 1958 İstikrar Kararları yürürlüğe konmuştur. Türkiye’de 1954-1960 döneminde temel makroekonomik göstergeler (%) için kitabınızın 197. sayfasında tablo 7.5’e bakınız.

4 Ağustos 1958 İstikrar Kararları genel olarak açık finansman ve para arzındaki artışları frenleyerek enflasyonla mücadele amacını taşımaktadır. Alınan önlemler sonrasında dış ticarette serbestleşmeyle birlikte ithalatın ihracattan daha fazla artması sonucu, dış ticaret açığı azalmak yerine artmaya devam etmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde o zamana kadar alınan bu en yüksek oranlı devalüasyon kararı ve dış ticarette serbestleşme politikası beklenen sonucu verememiştir.

1960’lı yılların sonuna doğru ekonomide yeniden ortaya çıkan sorunlar makroekonomik veriler üzerinde de kendini göstermiştir. Bu dönemde, dış ticaret açığı yaklaşık 4 katına çıkmış, dış ticarette denetimli kambiyo rejimi ve katlı kur sistemi devam etmiştir. Toplumun refah düzeyindeki olumsuz gelişmeleri yansıtan bu makro göstergelere işçi döviz girişlerindeki düşüş, yabancı kredilerdeki azalma ve ¨’deki aşırı değerlenme de eklenince, ekonomide ciddi bir darboğaz oluşmuştur. Bu ortamda hükûmet 10 Ağustos 1970 tarihinde istikrar kararlarını açıklamıştır. Türkiye’de 1968-1978 dönemindeki temel makroekonomik göstergeler (%) için kitabınızın 199. sayfasında tablo 7.6’ya bakınız.

Uluslararası piyasalarda 1974’teki ilk petrol şoku ve 1978 yılındaki petrol krizinin ardından petrol fiyatlarında ortaya çıkan yükselme ekonomiyi birçok kanaldan olumsuz yönde etkilemiş, petrol fiyatlarındaki artış sonucu petrol ithalatının toplam ithalat içerisindeki payı 1980 yılında %47’ye kadar çıkmış, ihracatın ithalatı karşılama oranı %30,2’ye kadar gerilemiştir. İthalattaki bu artış döviz sıkıntısını ve kısa vadeli dış borçlarda artışı beraberinde getirmiş, ilerleyen yıllarda finansman sorunu ile birlikte petrol ithalatının kısıtlanması gündeme gelmiş, bu durum enerji darboğazına ve eksik kapasite kullanımına neden olmuştur.

Dönemin başbakanlarından Süleyman Demirel’in ifadesiyle, ‘ülke, 70 cent’e muhtaç hâle gelmiştir’. Bunalımdan çıkış için dış kaynak gereksinimi nedeniyle IMF ile gerçekleştirilen görüşmeler sonrasında 1978 ve 1979 yıllarında iki istikrar programı uygulamaya konmuştur.

24 Ocak 1980 tarihinde ekonomideki kötüye gidişi önlemek amacıyla kapsamlı bir istikrar programı yürürlüğe konulmuştur. Temelinde ortodoks nitelikli politikalara dayanan programın önceki tedbirlerden farkı, ithal ikameci sanayileşmenin terk edilerek ihracata dayalı sanayileşmenin benimsenmesidir. Türkiye’de 1979-1983 dönemindeki temel makroekonomik göstergeler (%) için kitabınızın 200. sayfasında tablo 7.7’ye bakınız. 24 Ocak Kararları’nın yürürlüğe girmesinin ardından 1979-1980 yıllarındaki küçülmenin aksine, ekonomide 1981 yılında %4,8’lik büyüme sağlanmıştır. Bu dönemde bütçe açığında da düzelme sağlanmış, kamu personel harcamaları azalmış, buna karşılık faiz ödemelerinde artış olmuştur.

1983-87 yıllarını kapsayan I. Özal Hükûmeti döneminde hızlı büyüme ve serbestleşme politikalarının yol açtığı genişlemeci iktisat politikaları II. Özal Hükümeti’nden (1987-1989) itibaren başka ekonomik sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Sonuç olarak, 24 Ocak Kararları ekonomide uzun vadeli istikrarı sağlayamamıştır. Yetersiz büyüme oranları, artan işsizlik, yükselen kamu açıkları ve sürekli büyüyen dış borçlar nedeniyle, 1988 yılında ekonomide yeni bir kriz yaşanmıştır.

Bu dönemde hızla yükselen faiz oranları ile döviz talebinde artış ve ulusal paradan kaçış sonrası 4 Şubat 1988’de özellikle finans piyasalarına yönelik yeni tedbirler yürürlüğe konmuştur. Tedbirlerin neticesinde kriz aşılmakla birlikte, ekonomik büyüme düşmeye devam etmiş, enflasyon oranı ise yükselme eğilimine girmiştir. 1989 yılında ekonominin dış kaynak ihtiyacının da etkisiyle ? nin konvertibl hâle getirilmesi, sermaye hareketlerinin önündeki engelleri kaldırmıştır.

1990-1993 döneminde ekonomi ortalama %6 oranında büyümeyle birlikte, istikrarsız bir seyir izlemiştir. Bu dönemde büyümenin temel kaynakları finansal serbestleşmenin ardından artan sermaye girişi, kamu harcamalarını artırıcı ve açık finansman sistemine dayalı bütçe politikası ve bankacılık sisteminin iç piyasaya yönelik açmış olduğu kredilerdeki yüksek artışlardır. Ayrıca 1990’lı yılların başından itibaren özellikle genel ve yerel seçimler nedeniyle hükûmetlerin mali ve parasal disiplin konusunda gevşek davranması ve dünya ekonomisinde yaşanan genel durgunluk da eklenince, ekonomide kriz ortamı oluşmuştur.

Ekonomideki kriz ortamına çözüm olarak 5 Nisan 1994 Kararları yürürlüğe konmuştur. Program kısa vadede döviz piyasası ve dış dengede istikrarı sağlanmayı amaçlamıştır. 5 Nisan Kararları, içeriği itibarıyla hem ortodoks hem heterodoks özellikler taşımaktadır. Programın tamamının kararlılıkla uygulandığı ve hedeflerinin tamamının tutturulduğu söylenemez. Türkiye’de 1992-1998 döneminde temel makroekonomik göstergeler (%) için kitabınızın 202. sayfasında tablo 7.8’e bakınız.

1994 yılında yaşanan krizin etkileri düzeltilmeye çalışılırken, bir sonraki yıldan itibaren Türk ekonomisi hem yurt içi hem de yurt dışı kaynaklı birçok faktörün tesiri altına girmiştir. 1/95 sayılı OKK (Ortaklık Konseyi Kararı) uyarınca 1 Ocak 1996’dan itibaren Türkiye ile AB arasında gümrük birliğinde son döneme girilmesi, dış ticarette yeni bir dönemi başlatmıştır. Türkiye’nin sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerinde AB menşeli ürünlere gümrük vergilerini kaldırması Türkiye’nin dış ticaret açığına olumsuz katkı yapmıştır. Diğer yandan 1995-1999 döneminde siyasi istikrarsızlık artmış, beş yılda 7 hükûmet değişmiştir.

1997 yılına gelindiğinde, Tayland’da başlayan kriz, önce diğer Güneydoğu Asya ülkelerine sıçramış, ardından Rusya ve Latin Amerika ülkelerini etkisi altına alarak küresel bir kriz haline gelmiştir. Bu gelişmeler Türk ekonomisini doğrudan olumsuz bir şekilde etkilemeye başlamıştır. Güneydoğu Asya Krizi’nin Türkiye üzerindeki etkisi, krizin Rusya’ya sıçramasından sonra daha çok hissedilir olmuştur. Rusya’nın dış borçlarını ödeyemeyeceğine dair (moratoryum) kararının ardından Rusya’da olduğu gibi diğer riskli ülkelerde de yüksek miktarlarda sıcak para çıkışları yaşanmıştır.

1998’de yüksek faiz oranlarının etkisiyle büyük şirketlerin kârlarının önemli bir kısmını yatırımlar yerine kamu açıklarını finanse etmeye ayırması, bankaların da benzer şekilde kredi işlemleri yerine kaynaklarını devlet iç borçlanma senetlerinde değerlendirmeleri, finans piyasalarını dalgalanmalara karşı daha savunmasız hâle getirmiştir. Mevcut yapısal sorunların etkisiyle her ne kadar 1997 yılında Hazine’nin Merkez Bankasından kısa vadeli avans kredisi kullanımına son verilmiş, 1998 yılında ise mali milat ve vergi düzenlemeleri gibi önemli kararları içerisinde barındıran mali reform paketi yürürlüğe konulmuş olsa da kamu kesimi borçlanma gereği (KKBG) sürekli artmıştır.

Bu olumsuzluklara ek olarak, Nisan 1999 genel seçimleri, 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999’daki depremler, kamu harcamalarının artmasına neden olmuştur. Kamu kesimi faiz giderlerinin millî gelire oranı %13,7’ye yükselmiştir. Aralık ayının başında IMF’ye üç yıllık Stand-by (Destekleme) Düzenlemesi içeren niyet mektubu gönderilmiş ve 9 Aralık 1999’da 2000-2002 dönemini kapsayan Enflasyonla Mücadele Programı (9 Aralık 1999 Kararları) yürürlüğe konmuştur. Türkiye’de 1999-2002 döneminde temel makroekonomik göstergeler (%) için kitabınızın 204. sayfasında tablo 7.9’a bakınız.

19 Şubat 2001 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı ile Başbakanı arasında Millî Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan gerginliğin etkisi ile zaten aşırı kırılgan olan piyasalarda daha büyük bir kriz meydana gelmiştir. Gerginlik piyasalarda etkisini hemen göstermiş, İMKB bir gün içerisinde %14,6 değer kaybetmiş, Türkiye’den 5 milyar doların üzerinde döviz çıkışı olmuş ve gecelik faiz oranları %4000’lere kadar yükselmiştir.

Şubat 2001’de krizin patlak vermesinin ardından, Nisan 2001’de yeni Merkez Bankası Kanunu çıkarılarak Merkez Bankasının temel amacının fiyat istikrarı olduğu açıklanmıştır. 14 Nisan 2001’de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı yürürlüğe konmuş, Mayıs ayında bir Niyet Mektubu hazırlanarak IMF ile görüşmelere başlanmıştır. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın temel amacı, “kur rejiminin terk edilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırmak ve eşanlı olarak bu duruma bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapıyı oluşturmak” şeklinde tanımlanmıştır.

1997-2001 döneminde 20 banka iflas etmiş ya da devlet (adına Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TMSF) el koymuştur. Özellikle 1999-2001 yıllarında toplam 18 banka TMSF’ye devredilmiştir. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı çerçevesinde 15 Mayıs 2001’de Bankacılık Sektörü Yeniden Yapılandırma Programı açıklanmıştır. Kamu bankalarını mali sistem içinde bir istikrarsızlık unsuru olmaktan çıkarmak, TMSF bünyesindeki bankaların sorunlarını en kısa sürede çözüme kavuşturmak, yaşanan krizlerden olumsuz yönde etkilenen özel bankaların sağlıklı bir yapıya kavuşmalarını sağlayacak düzenlemeler yapılmıştır.

ABD’de ortaya çıkan ve tüm dünyayı olumsuz yönde etkileyen ipotekli konut kredisi (mortgage) sektöründeki sorunlar ABD mortgage piyasasında likidite sıkışıklığının ortaya çıkmasıyla dünyanın en büyük yatırım bankalarından Lehman Brothers Eylül 2008’de iflas etmiştir. Lehman Brothers’ın iflasıyla patlak veren küresel kriz, çok kısa bir sürede bütün dünyaya yayılmıştır. Mali (finans) kaynaklı kriz, gelişmiş ülkelerde, diğer ülkelere göre daha derin ve sert küçülmelere yol açmıştır.

2009 yılında, dünya, 1929 Büyük Buhranı’ndan bu yana 1970’li yıllardaki büyük petrol krizi de dahil olmak üzere en büyük ekonomik daralmayı yaşamıştır. Yaşanan küresel krizin belirtileri; küresel ekonomide büyümenin hızla düşmesi, gelişmekte olan ekonomilere yönelik sermaye hareketlerinin yavaşlaması, büyük ülkelerin dünya çapındaki bankalarının büyük kayıplar ve zararlar yazmaya başlaması ve krize doğru büyük sorunlar yaşaması, menkul kıymetler borsalarında ciddi düşüşlerin yaşanmaya başlaması, 2000’li yılların başından beri uluslararası para piyasalarında aşırı bollaşan likiditenin küresel çapta kurumaya başlaması.

2008’in son çeyreğinden itibaren küresel bir nitelik kazanan kriz, öncelikle özel kesimin borçlanma mekanizmasından kaynaklanmış, bankacılık sektörü ile banka-dışı özel kesimin alacak-borç ilişkisini etkileyip firma ve hane halklarının bankalara olan yükümlülüklerini kısmen ya da tamamen yerine getiremez hale gelmelerine sebep olmuştur. Özel kesimin yüksek borç yükünü hafifletmek ve finans sistemini çalışır hâlde tutabilmek için hükûmetler tarafından devreye sokulan politikalar, 2011 yılından itibaren kamunun borç sorunu hâline dönüşmüş durumdadır.

Türkiye, Avro Bölgesi’ne göre oldukça farklı dinamiklere, mekanizmalara ve politikalara sahip olduğu için, Avro Bölgesi’nin yaşadığı sorunu ciddi ölçülerde yaşamamış, TCMB 2011 yılında fiyat istikrarından ziyade, ekonominin genel makro dengelerini korumak için finansal istikrarı esas alan uygulamalara ağırlık vermiştir.

Küresel kriz etkilerini ilk olarak ulusal borsalarda göstermiş, İMKB-100 (şimdi BİST) endeksi de bundan etkilenmiş ve sert düşüşler gerçekleşmiştir. Krizin etkilerinin incelenmesinde önem taşıyan bir diğer değişken döviz kurlarıdır. Türk ekonomisinin 2002 yılından itibaren gösterdiği ekonomik performans, 2008 yılı başlarına kadar TL’nin dolar ve Avro karşısında değer kazanmasına yol açmıştır. 2008 Nisan ayından itibaren ise döviz kuru dalgalı bir seyir izlemiştir.

Küresel krizle mücadelede uygulanan para politikası önlemlerinin başında merkez bankalarının faiz oranlarını düşürmesi gelmiştir. Bu politika, vadeli mevduat faiz oranlarının da düşmesine yol açmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, küresel kriz daha sonra bazı ülkelerde borç krizine dönüşmüş ve bankacılık sektörü de krize girmiştir. Bu durum karşısında TCMB 2011 yılında finansal istikrarı koruma hedefini öne alarak karşılık oranlarını yükseltme kararı almıştır. Bunu, bankaların yüksek riskli kredi verme ve müşterilerin de aynı şekilde fon kullanma iştahına sınırlama getirici bazı kararların alınması takip etmiştir. Türkiye’de 2004-2011 döneminde temel makroekonomik göstergeler için kitabınızın 209. sayfasında tablo 7.10’a bakınız.

Türkiye’de Hükûmet ve Merkez Bankası krize karşı pek çok alanda önlem paketleri açıklamıştır. Para politikası kapsamında alınan tedbirler;

  • Bankaların birbirlerinden dolar ve avro üzerinden borç alıp vermelerine imkân sağlanmış,
  • Bankaların bilanço büyüklükleri dikkate alınarak döviz ve efektif piyasalarında işlem yapma limitleri yükseltilmiş,
  • MB döviz alım yerine, döviz satım ihalelerine başlamış ve bankalar arası döviz piyasasında, döviz likiditesi akışının artırılması sağlanarak finansal sistemdeki akışkanlığı ve kredi piyasalarının etkin çalışmasını destekleyici uygulamalara başlaması, yabancı para zorunlu karşılık oranı %11’den %9’a indirilmiş,
  • ? mevduatlarını ve kredileri teşvik etmek amacıyla yabancı para zorunlu karşılıklarına faiz ödenmesine son verilmiş, ? ¨ zorunlu karşılıklarının faiz oranı ise artırılmış,
  • Bankacılık sektörünün öz kaynak yapısını daha da güçlendirmek amacıyla bankaların kâr dağıtımına sınırlama getirilmiş ve bankaların kâr dağıtabilmesi BDDK onayına bağlanmıştır.

Maliye politikası kapsamında atılan adımların bazıları;

  • Hisse senedi kazançlarında yerli yatırımcıya uygulanan %10’luk stopaj sıfıra indirilmiş,
  • Vergi borçlarına taksitlendirme imkânı getirilmiş,
  • Yabancı fonların portföy yönetim şirketlerine bu fonlarını Türkiye’de değerlendirmeleri için bazı vergi avantajları sağlanmış,
  • Menkul Kıymet Yatırım Fonları ile Menkul Kıymet Yatırım Ortaklıklarının sermaye piyasasında yaptıkları işlemler nedeniyle elde ettikleri gelirlere Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) muafiyeti getirilmiş,
  • Yurt dışı tedarikçilerden sağlanan kredilerde stopaj oranı %5’e indirilmiş,
  • Gelişmişlik düzeyine göre iller düzeyinde farklı vergi indirimleri uygulanmış,
  • Belli özellikleri taşıyan konutlarda, araçlarda, beyaz eşyada, elektronik eşyada, internet ve haberleşmede vergi indirimine gidilmesi olarak gerçekleşmiştir.

Üretim ve ihracata yönelik alınan tedbirlerin bazıları ise;

  • KOBİ’lere 6 milyar TL’nin üzerinde kredi desteği verilmiş,
  • Organize Sanayi Bölgeleri ve Küçük Sanayi Sitelerine yönelik teşvikler artırılmış,
  • Eximbank tarafından ihracatçılara kullandırılan kredilerin hacmi performans esasına göre önemli ölçüde artırılmış ve kolaylaştırılması şeklinde gerçekleşmiştir.