Ünite 5: Türkiye’de Çok Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1946-1960

Giriş

Türkiye’de 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde içsel ve dışsal dinamiklerin etkisiyle tek parti döneminden çıkılması, Cumhuriyet’in başlangıcından beri iktidarda olan Cumhuriyet Halk Partisi dışında siyasal partilerin kurulmaya başlanması ve bu partiler arasında serbest seçimlere dayalı rekabet, siyasal açıdan yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Türkiye’de çok partili yaşama geçmeyi mümkün kılan 1946 tarihli Cemiyetler Kanunu değişikliği ile sendikaların kurulması da mümkün hale gelecek, sendikaların kuruluşu ile faaliyetlerini düzenleyen 1947 tarihli Sendikalar Kanunu ise 1963 yılına kadar yürürlükte kalacaktır.

Çalışma İlı·şkı·lerı·nı·n Sı·yası· Ve İktı·sadı· Temellerı·

Çok Partili Dönem’de çalışma ilişkilerini kuşatan siyasi ve iktisadi yapı ile bunlara ilişkin süreçleri, farklı başlıklar altında değerlendiriyoruz.

Siyaset ve Çalışma İlişkileri

Savaş sonunda Türkiye, savaşın getirdiği iktisadi sorunlarla karşı karşıyaydı. Geniş toplum tabakalarının gelir ve yaşama düzeylerindeki düşüşler, uzun süren seferberliğin ve savunma masraflarının bütçe üzerindeki yükü, bunun kalkınma için gerekli işgücü üzerindeki olumsuz etkileri; yeni arayışların ortaya çıkmasında rol oynadı. Bir başka içsel neden ise toplumsal yapıda ortaya çıkan değişimlerdi. Özellikle devletçi sanayileşme döneminde sağlanan gelişmeler, 1920’lere göre ciddi bir farklılaşmaya yol açmıştı. Savaş, dünyadaki güç dengelerini değiştirmişti; Avrupa ülkeleri güç kaybetmiş, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği ise güç kazanmışlardı. Türkiye’nin bu yeni oluşumlarda kendi çıkarlarına uygun bir yer bulma çabaları, onun devletlerle ve uluslararası kurumlarla ilişkileri üzerinde belirleyici oldu. Uluslararası düzeydeki siyasal liberalleşme eğilimleri hem iktidar, hem de muhalefeti olumlu yönde etkiledi. Bu gelişmeler, Türkiye’de siyasal alanda da bire bir olmamakla birlikte- çok partili yaşamın doğuşu ve gelişimi üzerinde olumlu etkiler yaptı. Türkiye’de 1946 yılında çok partili siyasal ya- şama geçilmiş olmakla birlikte, bu geçiş çoğulcu bir demokrasinin oluşumuna yol açmamış, çoğunlukçu ve iki partili bir sistem ortaya çıkmıştır. Cemiyetler Kanunu’nda 1946 yılında yapılan değişiklikle hem tescil, hem de sınıf esasına veya adına dayanan cemiyet kurma yasağı kaldırıldığından, CHP dışındaki siyasal partilerin örgütlenmeleri de mümkün hale gelmişti. Demokratik toplumların temelinde, sınıfların varlığı ile farklı çıkarlar doğrultusunda örgütlenebilme ve mücadele edebilme haklarının varlığı da yatar. Bu örgütlerin, faaliyetlerini serbestçe ve özgürlük içerisinde sürdürebilmeleri gerekir.

  • DP ve Çalışma İlişkileri

DP, geçmişin sorumlusu olarak gördüğü dar bir yönetici kadro dışında tüm toplum kesimlerine yönelmekte, hepsinin çıkarlarını temsil ettiğini savunarak oylarını talep etmekte; programında yer alan ve tek parti döneminin dayanışmacı halkçılık anlayışından farklı olmayan ilkeler de böyle bir yaklaşımın ideolojik temelini hazırlamaktadır. DP’nin çalışma yaşamına ve onun bir parçası olarak işçi sınıfına verdiği yere bakıldığında, bütün içerisinde işçiişveren ilişkileri ve işçilerin çok önemli bir yer tutmadığı, görülür. Sadece toplu iş ilişkileri alanındaki uygulamalar değerlendirildiğinde Parti’nin otoriter yüzü ön plana çıkmaktadır. Sadece bireysel iş ilişkileri alanındaki uygulamalar değerlendirildiğinde ise DP’nin koruyucu yüzü ön plana çıkmaktadır. Dönem olumsuz gelişmelere sahne olmakla birlikte, Türkiye çalışma ilişkileri tarihine daha uzun bir dönemden ve daha sonra sağlanan gelişmeler perspektifinden yaklaşıldığında, olumluluklar da gözlenmektedir. Bu dönem içerisinde bireysel iş ilişkileri alanında önemli gelişmeler sağlanmıştır ve 1961 Anayasasında yer alan ekonomik ve sosyal hakların bir bölümüne ilişkin gelişmeler, bir anlamda DP döneminde sağlanan bu birikim üzerinde yükselmiştir. DP’nin 1946 tarihli programı Parti’nin siyasal, iktisadi ve sosyal sorunlara ilişkin temel görüşlerini yansıtmaktadır. Eroğul, program itibariyle iki genel ilkenin belirginleştiğini belirtmektedir: Liberalizm ve demokrasi. Parti programında, çalışma yaşamına ilişkin olarak, genel ilkeler yanında şu belirlemeler de yapılmaktadır: “… işçilerin, çiftçilerin, tüccar ve sanayicilerin, serbest meslekler mensuplarının, memur ve muallimlerin, yüksek öğretim talebesinin meslekî içtimaî ve iktisadî maksatlarla cemiyetler, kooperatifler ve sendikalar kurmalarını gerekli buluyoruz.” Sonuç olarak, DP programındaki bazı ilkeler, sistematik olmaktan uzak ve eksik de olsalar kimi zaman bir “sosyal devlet” düşüncesini hissettirtmektedirler. Muhalefet döneminde ve iktidarının başlangıç yıllarında işçi hareketiyle yakın bir ilişki içerisine giren, sendikal örgütlenmeyi teşvik eden ve grev hakkını savunan DP, toplu ilişkiler alanında giderek farklı ve otoriter bir görünüm kazanmakta ve 1936 tarihli İK ile belirlenen ve çalışma ilişkileri- nin kotarılmasında devlete ağırlık veren otoriter çizgi sürdürülmektedir.

  • CHP ve Çalışma İlişkileri

Çalışma iliş- kileri alanında başlangıçta öncülük DP’dedir ve CHP onu izlemeye çalışmaktadır. Tek parti döneminin anlayışıyla, çalışma yaşamında otoritarizme neredeyse şartlanmış olan CHP, iktidarda olduğu dönem içerisinde İK ile çalışma ilişkilerini kotarmakta, işçi hareketini kendi kontrolünde tutmak için çaba göstermektedir. Parti, çok partili siyasal yaşama geçişle birlikte, DP’den gelen eleştiri ve değişiklik istemlerine ise direnmekte, grev hakkını şiddetle reddetmektedir. Ancak, CHP iktidarı kaybettikten sonraki dönemde önemli değişimler gösterecektir. CHP’nin bu değişimi, Parti programlarında da yansımasını bulmuştur. Başlangıçta, iki partinin programındaki benzerlikler farklılıklardan daha çok olmakla birlikte, DP programındaki ilkeler, CHP programından daha geniş içeriklidir. Her iki programda da sendikaların kurulması demok- ratik bir hak olarak nitelense de, DP programına 1949 yılında giren grev hakkına ilişkin ilkeye karşı, CHP programında grevden hiç söz edilmemektedir. Buna karşılık, DP yöneticilerinin greve ilişkin görüşlerinin daha sonra değiştiği ve parti söyleminden kalktığı, buna ilişkin uygulamaların da yapılmadığı düşünüldüğünde; grev hakkı açısından CHP ile DP arasında, partilerden birinin programında yer alıyor olması dışında bir farklılık kalmamış olmaktadır. Ancak, 1950 seçimlerinde uğranılan başarısızlık, CHP içerisinde ciddi tartışmalara yol açarken, 1953’te toplanan Onuncu Kurultay’da onanan Parti programı bu konuda epeyce mesafe almakta ve o güne kadar şiddetle karşı çıkılan grev hakkı dahi programa alınmaktadır.

Çalışma İlişkilerinin İktisadi Temelleri

  • Yeni Bir Döneme Geçerken İktisat Politikalarında Temel Değişmeler

Türkiye’de 1946-1960 dönemi, siyasal ve toplumsal açılardan olduğu kadar, iktisadi açıdan da önemli bir değişim ve dönüşüm dönemidir. İçsel faktörler açısından bakıldığında, 1946 öncesi dönemde sermaye birikimi açısından sağlanan gelişmelerin önemli sonuçları olmuştur. Gelişen özel kesimin iktisadi yaşamda daha fazla ağırlık talep eden söylemleri, Türkiye’nin çok partili yaşama geçiş sürecinde hem iktidar, hem de muhalefet partileri üzerinde etkili olacaktı. Muhalefetteki DP, devletçi politikalara karşı olduğunu, zaten daha kurulurken programında ilan etmişti. Bu gelişmelerden devletçi politikaların uygulayıcısı durumunda olan CHP de etkilenecekti. İktisadi Devlet Teşekkülleri (İDT), daha önceki dönemlerden daha farklı bir biçimde ve özel sermayeyi daha çok desteklemek üzere kullanılacaktı. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin yeni oluşmakta olan dünya düzeninin bir parçası olma isteği; siyasal alanda çok partili yaşama geçme yanında, izlenen iktisat politikaları üzerinde de etkili oldu. Dış yardımlar ve yabancı sermaye, sermaye birikimi sürecinin önemli unsurları olarak değerlendirilmeye başlandı. Liberal politikalarla dış ticaret üzerindeki kontroller gevşetildi, ithalatta koruma önlemleri büyük ölçüde kaldırıldı, yabancı sermaye konusunda önemli düzenlemeler yapıldı.

  • GSMH’daki Gelişmeler

Dönemin iktisadi gelişmeleri, öncelikle iktisadi büyüme ve bunun bir göstergesi olarak GSMH’daki gelişmeler itibariyle değerlendirilmelidir. 1938 yılı 100 kabul edilirse, sabit fiyatlarla milli gelir 1945 yılında 77’ye düşmüştü. Bu, 2. Dünya Savaşı’nın Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkileriyle açıklanabilecek bir durumdu. Daha sonra artış eğilimi içerisine giren milli gelir indeks rakamı, 1950 yılında 121’e çıkmıştı. 1950- 1960 döneminde ise yaşanan dönemsel sıkıntılara karşın milli gelirde ciddi bir artış sağlanmıştır.

  • GSMH’nın ve İstihdamın Sektörel Dağılımındaki Gelişmeler

Yaşanan gelişmeler, milli gelirin sektörel dağılımında da değişmelere yol açtı. Artışın daha çok sanayi kesiminde olduğu ve bu kesimin payının 1948-1960 döneminde yaklaşık %9 dolaylarında arttığı görülmektedir. Tarım kesiminin payı azalırken, diğer kesimlerin payı arttı. İşgücü, meslekî ve coğrafi dağılımı ile nicelik ve nitelik itibariyle de dönüşüme uğradı.

Ücretlı·lerı·n Nı·cel Ve Nı·tel Varlıkları

Bu bölüm dönemi için ise tüm iktisadi kesimler itibariyle ücretlilerin nicel varlığına ilişkin en kapsamlı bilgi, Genel Nüfus Sayımı sonuçlarından elde edilmektedir. Ancak, 1955 yılı öncesindeki sayımlar sadece ücretliler değil, işgücü içerisindeki diğer statüler itibariyle de sağlıklı bilgiler vermemektedir. 1955-1960 yılları arasında ücretlilerin sayısının mutlak olarak 812.834 kişi arttığı, işgücü içinde ücretlilerin oranının da ciddi bir artışla %13,31’den %18,76’ya çıktığı görülmektedir. 1955-1965 arasında ise mutlak artış 1.413.665 olup, ücretlilerin işgücü içerisindeki oranı %22,41’e ulaşmaktadır.

İK Kapsamına Giren İşçi Sayısındaki Gelişmeler

K kapsamına giren işçi sayılarına ilişkin bilgiler özellikle önemlidir. Çünkü, Türkiye ölçeğinde bağımlı çalışanların nicelikleri dışında, bunlardan ne kadarının Kanun’un koruma şemsiyesi altına alınmış olduğu, ancak bu bilgiler aracılığıyla anlaşılabilir. İşçi Sigortaları Kurumu çerçevesinde gerçekleştirilen sosyal güvenlik uygulamalarında da İK ile bağlantı kurulduğu için, bu yasa kapsamına girmek, aynı zamanda sosyal güvenlik kapsamına girmek anlamını taşımaktadır.

Kamu Kesiminde Memur ve İşçi İstihdamına İlişkin Gelişmeler

Memur sayıları 1931’de 103.415, 1938’de 127.448, 1946’da 222.166, 1950’de 219.999, 1955’te 308.355, 1960’ta 401.179 ve 1963’te 481.144’e ulaşmakta ve aynı yıllar için indeks rakamları ise 100, 123, 215, 213, 298, 388 ve 465 olmaktadır. 1931-1963 döneminde nüfustaki artış oranı %104, işgücündeki artış oranı %91.4, tarım-dışı istihdamdaki artış oranı %383 iken; memur sayısındaki artış %365’tir. İşçi Sigortaları Kurumu verilerinin mevcut olmadığı 1955 öncesi dönem için yaptığımız hesaplamalara göre, kamu kesiminde çalışan işçilerin toplam sayısı 1938’de 124.641, 1948’de 208.831, 1950’de 235.794’tür. Gelişmeler kendi içinde değerlendirildiğinde, 1938-1948 döneminde, işçi ve memurları da kapsayacak biçimde kamu çalışanlarının nüfus ve işgücüne ve tarım-dışı istihdama oranı yaklaşık %50 gibi ciddi bir artış göstermektedir.

Kadın İşçilere İlişkin Gelişmeler

  • Kadınların İş Gücüne Katılma Oranları

Kadınların işgücüne katılma oranı, çok sayıda sosyoekonomik faktör tarafından etkilenmektedir ve evrensel olarak erkeklerinkinden düşüktür. 15 ve daha yukarı yaştaki kadın nüfus için bu oran 1955’te %72,01, 1960’ta %65,35, 1965’te %56,62 iken; erkek nüfus için sırasıyla %95,34, %93,60 ve %91,83’tür. Rakamlardan, Türkiye’de işgücü ne katılma oranlarının zaman içerisinde her iki cins itibariyle de düşüş gösterdiği, ancak kadınlar açısından bu düşüşün çok daha ciddi boyutlarda olduğu görülmektedir. Kentleşme sosyo-ekonomik gelişmenin bir göstergesi olarak düşünülürse, ifade sosyo- ekonomik gelişme düzeyi yükseldikçe kadınların işgücüne katılma oranlarının düştüğü biçiminde de alınabilir.

  • Kadın İşgücünün Sektörel ve Meslekî Dağılımı

Döneme ilişkin çalışmalar, kadın işgücünün dağılımında tarımın tümüyle belirleyici bir ağırlığa sahip olduğunu ortaya koyuyor. Şu meslek grupları, ka- dın işgücünün en çok bulunduğu kategorilerdir: Tarımla ilgili meslekler; teknik elemanlar, serbest meslek sahipleri ve bununla ilgili meslekler; sanatkârlar, imalât ve tamirat işçileri; müteşebbisler, idareciler ve büro ile ilgili meslekler; hizmetle ilgili meslekler. Buna karşılık, bazı meslek gruplarında kadınlar yok gibidir. Nakliyat ve muhaberat ile ilgili meslekler, maden ve taş çıkarma ile ilgili meslekler, satıcılar ve satışla ilgili meslekler bunlar arasındadır.

  • Kadın İşgücünün Statü Dağılımı ve Ücretliler

Kadın işgücü açısından dört statüden üçü; yani işverenlik, ken- di hesabına çalışma ve ücretlilik minimum düzeydedir ve 1955 yılı itibariyle kadın işgücünün %91,43’ü ücretsiz aile işçilerinden oluşmaktadır. İnceleme dönemimiz içerisinde, yıllar itibariyle bu statü dağılımında ciddi değişiklikler de ortaya çıkmamakta; ücretsiz aile işçilerinin payı gene %90’lar civarında seyrederken, diğer kategori- lerde küçük artış ve azalışlar görülmektedir. •

  • İK Kapsamına Giren Kadın İşçiler

İK kapsamına giren işçi sayısı sürekli artarken, bu artışın cinslere eşit yansımadığı görülmektedir. Buna göre, 1947- 1963 döneminde artış oranı erkekler için %291 iken; çocuk işçiler için %18, kadınlar için ise %96’dır. İK kapsamına giren tüm işçiler açısından artış oranının %273 olduğu düşünülecek olursa, artış oranlarındaki farklılık toplam içerisindeki ağırlıkları da ciddi ölçüde değişime uğratacaktır. Kadın işçilerin iktisadi faaliyet kollarına dağılımına ilişkin veriler ise kadınların belirli faaliyet alanla- rında yoğunlaşmış olduğunu göstermektedir. 1957 Ücret Anketi sonuçlarına göre, toplam 64.327 kadın işçiden 31.960’ı tütün, 23.563’ü ise mensucat sanayilerinde çalışmaktadır. İki sanayide çalışan kadın işçi sayısı 55.523 olup, toplam kadın işçilerin %86’sına ulaşmaktadır. 4.049 kadın işçi çalıştıran gıda sanayii ilave edilirse, üç sanayi kolunda çalışan kadınların oranı %92,61’i bulmaktadır. •

  • Kamu Görevlisi Kadınların Durumu

Kadın istihdamı içerisinde kamu kesiminin önemli bir yeri vardır. İK’na tâbi kadın işçi sayısı 1947 yılın- da 50.851, 1963 yılında 95.867 iken; aynı yıllar için kamu kesiminde çalışan kadın memur sayıları 30.046 ve 72.702’dir. Kadınların İK’na tâbi işçiler içerisindeki oranı 1947-1963 arasında %17,58’den %10,24’e düşerken memurlar içerisindeki oranı 1946-1963 döneminde %9,5’tan %16,2’ye yükselmiştir. Kadın memurların İK’na tâbi kadın işçilere oranı ise %59’dan %73’e çıkmakta ve büyük bir olasılıkla toplam ücretli kadınlar içerisindeki payları da yükselmektedir.

Çalışma İlı·şkı·lerı·nı·n Kurumsallaşmasına İlı·şkı·n Gelı·şmeler

Türkiye’de 1940’lı yılların ortalarından itibaren çalışma yaşamında büyük bir hareketlilik yaşanmaktadır. Bu hareketlilik devletin örgütlenme çabalarıyla başlamış ve işçi-işveren örgütlenmeleriyle devam etmiştir.

Devletin Örgütlenmesi

  • Çalışma Bakanlığının Kuruluşu

Başlangıçta çalışma ilişkileri alanının göreli gelişmemişliği, devletin bu alana yönelik bağımsız bir örgütlenmeye gitmesini gerekli kılmıyor; hizmetler başka kurumlar tarafından yerine getiriliyordu. Sonuçta Çalışma Bakanlığı’nın kurulmasına yol açan bu süreç, batı ülkelerinde gözlenen gelişim çizgisinden çok da farklı değildi. Çalışma Bakanlığı, 7 Haziran 1945’te kuruldu ve Bakan olarak Dr. Sadi Irmak atandı. Bakanlığın kuruluş yasasında da belirtilen önemli faaliyetleri arasında; bir çalışma kodunun oluşmasını sağlamak üzere gerekli yasa, tüzük ve kararnamelerin hazırlık çalışmalarını yapmak, araştırmalar yapmak, çalışma hayatına ilişkin olarak uluslararası kuruluşlarla ilişkileri sürdürmek, çalışma yaşamını düzenleyici önlemleri almak, iş uyuşmazlıklarının çözümüne katkıda bulunmak, sosyal güvenliği sağlayıcı önlemleri yürütmek ve mevzuatın yeterli ölçüde uygulanmasını sağlamak üzere etkin bir iş denetimi gerçekleştirmek de bulunuyordu.

  • İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun Kuruluşu

İş ve işçi bulma hizmetlerinin gerçek anlamda gelişmesi 2. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrası dönemde oldu. Türkiye’de, İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun kurulmasından önceki dönemlerde iş ve işçi bulma faaliyetleri; kişisel ilişkiler, aracılık, işyerlerinin ve kentlerin değişik bölgelerine asılan ilanlar gibi geleneksel yöntemlerle olmaktaydı. İK’nun iş ve işçi bulma hizmetlerinin devlet tarafından gerçekleştirilmesine ilişkin ilkesinden yaklaşık 10 yıl sonra, 1946 yılında İş ve İşçi Bulma Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’la İş ve İşçi Bulma Kurumu kuruldu. Kurum, Çalışma Bakanlığı’na bağlı olmakla birlikte, özel hukuk hükümlerine tabi olarak çalışacak özerk bir kurum olarak oluşturuldu

Çalışma İlişkilerinin İşçi ve İşveren Taraflarının Örgütlenmesine İlişkin Hukuksal Çerçeve •

  • Cemiyetler Kanunu’nda Değişiklik (1946)

1938 tarihli Cemiyetler Kanunu, çıkarıldığı dönemin koşullarına uygun olarak otoriter bir karakter taşımaktaydı. Yasa, cemiyetlerin kuruluşları konusunda bir ön izin sistemi getiriyor, faaliyetleri konusunda idari makamlara geniş yetkiler tanıyor ve belirli tür cemiyetlerin kurulmasını yasaklıyordu. Yasanın “Aile, cemaat, ırk, cins ve sınıf esasına veya adına dayanan” cemiyetler kurulamayacağını öngören hükmü uyarınca da, sınıf esasına dayanan cemiyetler olan sendikaların kurulması olanağı ortadan kaldırılıyordu. 1946 yılında Cemiyetler Kanunu’nda değişiklikler yapıldı ve bazı tür cemiyetlerin kurulmasına ilişkin yasaklar kaldırıldı. Türk çalışma ilişkileri yazınında sık sık kullanılan “1946 Sendikacılığı” ifadesi, Cemiyetler Kanunu değişikliği sonrasındaki bu çok kısa süren sendikacılık dene- yimini nitelemektedir. 1947 yılında çıkarılan 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun ise sendikaların kuruluşlarını ve faaliyetlerini yasal bir çerçeveye oturttu.

  • 1947 Tarihli ve 5018 Sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun (Sendikalar Kanunu) (SK)

SK, Türkiye çalışma ilişkileri tarihinin bir dönüm noktasında ve karmaşık etkiler altında ortaya çıkmıştır. Siyasal alanda çok partili hayata geçiş, çalışma ilişkileri alanında da buna uygun değişimleri hızlandırmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan siyasal ortam Türkiye’yi de etkilemiş ve yasanın çıkarılışı ile temel düzenlemelerinde yansımasını bulmuştur. SK, temel karakteri ve düzenlemeleri itibariyle, dönemin siyasal yapısına ve bu yapıda ortaya çıkan değişmelere uygun özellikler taşımaktadır. Sonuç olarak, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin yumuşama koşullarını kısmen yansıtmakla birlikte, yasanın tek partili dönemde ve özellikle 3008 sayılı İK tarafından çerçevesi çizilen çalışma ilişkileri anlayışına uygun bir nitelik taşıdığı söylenmelidir. Sendikalar Kanunu ile “…1936 yasasının özellikle iş uyuşmazlıklarının çözülmesi konusunda belirginleşen baskıcı ve otoriter yaklaşımına ve sistemine dokunulmamış, tersine bu yaklaşım ve sistem, benimsenen sendikacılık modelinin gerekçesini oluşturmuştur”

Temel Düzenlemeleri

a. Sendikaların Kuruluşu: Yasada, işçi sendikaları “aynı iş kolunda veya bu iş kolu ile ilgili işlerde çalışanların yardımlaşmaları ve ortak menfaatlerini korumaları ve temsil etmeleri amaçlariyle kendi aralarında kurabilecekleri dernekler”, işveren sendikaları ise “bir iş kolunda işverenlerin aynı maksatlarla kurabilecekleri dernekler” olarak tanımlanmaktadır.

b. Sendikaların Faaliyet Alanları: Yasa, işçi ve işveren sendikalarının faaliyet alanlarını düzenlerken; tüzel kişi olarak genel hükümlere göre sahip oldukları yetkiler dışında, çeşitli girişim ve faaliyetlerde bulunabileceklerini belirtmekte ve geniş biçimde düzenlenen bu faaliyetler arasında, “üyeleri adına genel sözleşmeler akdetmek” de bulunmaktadır.

  • Sendikalar Kanunu ve Uluslararası Normlar

Dönemin batı ülkelerinde sendikal haklar, toplu pazarlık ve grev-lokavtla tamamlanmış durumdadır ve Türkiye’deki grev-lokavt yasağına ve zorunlu tahkime dayalı çalışma ilişkileri sistemi bu normlara aykırıdır. Diğer taraftan umumi mukavele-genel sözleşmeye dayalı bir serbest toplu pazarlık sisteminin kurulması da mümkün değildir.

  • Toplu Pazarlık ve Greve İlişkin Gelişmeler

Borçlar Kanunu’nun umumi mukaveleye ilişkin düzenlemeleri yürürlükteyken, SK’na “genel sözleşme”ye ilişkin bir hüküm de konularak, sendikalara umumi mukavele hakkı tanınmış olmaktaydı. Hukuki açıdan bakıldığında, yürürlükte olan mevzuat grev ve lokavtı yasaklamakta ve bu yasağa aykırı davranışları cezai yaptırımlara bağlamaktadır. 1947 tarihli SK da, “greve teşvik ve teşebbüs”ü cezai yaptırıma bağlamaktadır.

Sendikal Alandaki Gelişmeler

  • Sendika ve Sendikalı İşçi Sayısındaki Gelişmeler

Dönem itibariyle Türk sendikacılığı karmaşık bir örgütlenme yapısı göstermektedir ve aşağı yukarı sendikacılık tarihi içerisinde gözlenen tüm örgütlenme biçimleri denenmiştir. Bunlar içerisinde, işletme düzeyinde kurulan mahalli sendikalar, 1960 öncesi dönemde Türk sendikacılığının hâkim örgütlenme biçimini oluşturmuştur. Sendikalı işçilerin sayısındaki oransal artış da, İK kapsamına giren işçi sayısındaki oransal artıştan daha fazladır. İşçi sayısı yaklaşık üç katına çıkarken, sendikalı işçi sayısı yaklaşık altı katına çıkmaktadır.

  • İşveren Kesiminin Örgütlenmesine İlişkin Gelişmeler

Türkiye’de de, işveren kesiminin örgütlenmesi, işçi kesimine göre daha geç gerçekleşmiştir. 1946’dan başlayıp, 1947 tarihli SK ile devam eden süreçte “işverenleri işçi örgütlenmesi karşısında örgütlenmeye teşvik edecek ve özendirecek koşullar mevcut değildir”. İK’nda 1950 yılında 5518 sayılı kanunla yapılan değişiklikle, işçi sendikalarına toplulukla iş ihtilafları çıkarma yetkisi verilmiş; işçi sendikaları bu değişiklikle, grev hakkına sahip olmasalar da, iş ihtilafı çıkarma ve resmî makamlar önünde işçileri temsil yetkisine sahip kılınmışlardı. İlk işveren sendikasının kurulması için 1949 yılını beklemek gerekmiştir. •

  • Sendikal Hareketin Gelişimi Üzerinde Etkili Olan Faktörler

Dönem içerisinde sendikaların çalışma ilişkileri sistemi üzerinde etkili olamamalarına ilişkin olarak, nedenler halkasının en dışında ve hepsini kuşatacak biçimde; sendikal örgütlerin içinde kurulup gelişebileceği bir siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamın varlık kazanamaması başta gelmektedir. Siyasal koşullar da sendikacılık hareketinin gelişebilmesi için elverişli değildir.

Dönem içerisinde düşünce, tartışma ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanamaması da, sendikal hareketin gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Dönem içerisinde çalışma ilişkileri sisteminin hukuksal çerçevesi, 1936 tarihli İK ile onun getirdiği yapıyı değiştirmeyen 1947 tarihli SK ile çizilmiştir. Bu yasaların zaten sınırlandırıcı olan hükümleri, uygulamada daha da dar anlamda yorumlanmış ve gerek 1950 yılına kadar olan CHP yönetiminde, gerekse 1950-1960 arasındaki DP yönetiminde, iktidarların çıkarlarına hizmet etmek üzere uygulanmıştır.

SK’nun denetime ilişkin hükümleri, birçok potansiyel tehlike içeriyordu ve Cemiyetler Kanunu’nun hükümleri de bu tehlikeleri pekiştirmekteydi. Yasanın çıkarılışından itibaren, idari makamlar bu denetimi yoğun bir biçimde uyguladılar.

SK’nun siyaset yasağına ilişkin hükmü, daha sonraki dönemlerde ciddi tartışmalara yol açacak, sendikalar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığı gibi, bazı sendikalar bu hüküm uyarınca kapatılacaklardır.

Gerek özel kesim, gerekse kamu kesimi işverenlerinin işçi sendikalarına karşı olumsuz tavırları da, bu kuruluşların gelişmesini olumsuz yönde etkiledi. Denilebilir ki 1960 öncesi dönem, sendikaların kendilerini gerek kamu makamlarına gerekse özel kesim işverenlerine kabul ettirme mücadeleleriyle geçmiştir.

Sendikal hareketin en önemli sorunlarından biri de, kendi insan malzemesine ilişkindi. İşçiler arasında sınıf bilincinin gelişmesi, ancak kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimlerle oluşabilecekti. Oysa, dönem içerisinde sendika üyelerinin ve yöneticilerinin büyük bölümü de birinci kuşak işçiydi. dönemin koşulları ve siyasal partilerin yaklaşım ve uygulamaları, sendikal hareketin kendi içerisinde de siyasal bölünmeler ve rekabet yaratmıştı. Bu bölünme ve rekabet, gelişiminin başlangıç aşamalarındaki sendikal hareketi olumsuz yönde etkilemiştir.

Türkiye-Uluslararası Çalışma Örgütü İlişkileri

Türkiye, 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne ve bu işlemle otomatik olarak UÇÖ’ne üye olmuştu. UÇÖ, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, çalışmalarını azgelişmiş ülkelerin eğitim, danışmanlık gibi acil teknik ihtiyaçlarını da göz önüne alacak şekilde yeniden düzenlemişti. Türkiye, bu teknik yardım olanaklarından başlangıçtan itibaren yararlandı. Tüm sınırlılıklara ve sorunlara karşın, üyelikle birlikte UÇÖ’nün Anayasasından doğan yükümlülükleri kabul etmiş olmak, çalışma yaşamını düzenleme gerekirliğini doğurmuş ve bu Türk çalışma mevzuatı açısından olumlu sonuçlar vermiştir. Türkiye, dönem içerisinde Örgüt’ün bazı sözleşmelerini de onaylayarak çalışma mevzuatına dâhil etti. Türkiye’nin dönem içerisinde onayladığı sözleşmelerin en çok yorum gerektireni ise 98 sayılı Teşkilâtlanma ve Kollektif Müzakere Hakkı Prensiplerinin Uygulanmasına Müteallik Sözleşme’dir. Bu, Türkiye’nin dönem içerisinde toplu iş ilişkilerine yönelik ola- rak onayladığı en önemli sözleşmedir. Sözleşme ile Örgüt’ün 1948 tarihli ve 87 sayılı Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözlesmesi tamamlanmaya çalışılmaktadır.

Bı·reysel Çalışma İlı·şkı·lerı· Alanına Yönelı·k Hukuksal Düzenlemeler Ve Uygulamalar

Bu dönemde, belirli yıllar dışında sağlanan iktisadi büyüme, bireysel hakların daha geniş tutulabilmesini olanaklı kılmış olmalıdır. Çok partili yaşama geçilmiş olması “..parlamenter rejimin gereği olarak geniş halk kitlelerinin toplum sahnesinde, artık seyirci değil, aktörler olarak yer alması sonucunu doğurmuştur. Siyasi iktidarlar, bu tarihten sonra, en azından seçimden seçime, işçi, köylü, esnaf gibi kalabalık halk kesimlerinin ekonomik ve sosyal isteklerini dikkate almak, bunlara şu veya bu biçimde yanıt vermek zorunda kalacaklardır”.

İK’nun Kapsamında Genişleme

İşçi niteliği açısından yapılan sınırlamayla, bir işverene tâbi olarak sadece fikren çalışanlar yasanın kapsamı dışında kalmaktaydılar. İşçi sayısına ilişkin sınırlamayla ise yasanın kapsamına “mahiyeti itibariyle yolunda işliyebilmesi için günde en az on işçi çalıştırmayı icabettiren” işyerleri ve buralarda çalışan işçilerle bunların işverenleri alınmaktaydı. Faaliyet alanlarına ilişkin sınırlamayla da, bazı faaliyet alanları İK’nun kapsamı dışında bırakılmaktaydı. 1950’li yıllarda, yasal ve idari düzenlemeler ile yargı kararları yoluyla İK’nun kapsamında genişlemeler sağlandı.

İK’nda Yapılan Diğer Değişiklikler

Değişikliklerin en önemlileri 1950 tarihli ve 5518 sayılı yasa ile 1954 tarihli ve 6298 sayılı yasayla yapılan değişikliklerdir. 5518 sayılı yasayla bu olumlu değişiklikler yapılırken, İK’yla getirilmiş olan otoriter sistemin özüne dokunulmaması için çaba gösterildi ve uyuşmazlıkları çözmekle görevli hakem kurullarının devlet ağırlıklı yapısı sabit kaldı.

İş Mahkemeleri Kanunu (1950)

Türkiye’de de, İK nihai düzeyde toplulukla iş uyuşmazlıklarının hakem kurulları, tek başlı iş uyuşmazlıklarının ise mahkemeler yoluyla çözümünü öngörmüştü. Ancak, bunu izleyen yıllarda uygulama değişik nedenlerle aksamış, sorunun çözümü için özel iş mahkemeleri kurulması düşünülür olmuştu. Sorunları ortadan kaldırmak üzere 1950 tarihinde İş Mahkemeleri Kanunu çıkarıldı ve hak uyuşmazlıklarının çözümünü kolaylaştırmak amacıyla özel mahkemeler kurulması olanaklı hale geldi.

İşçilere Hafta Tatili ve Genel Tatil Günlerinde Ücret Ödenmesi Hakkında Kanun (1951)

DP Programı’nda yer alan sosyal hedefler doğrultusunda, 1950-1960 döneminde yasalar yoluyla diğer çalışma koşulları yanında, tatiller ve tatil günlerinde ödenecek ücretler ve oranlarıyla ilgili düzenlemeler de getirildi.1951’de kabul edilen ve 1952’de yürürlüğe giren İşçilere Hafta Tatili ve Genel Tatil Günlerinde Ücret Ödenmesi Hakkında Kanun bunlardan biridir.

Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki İlişkilerin Tanzimi Hakkında Kanun (Basın İK) (1952)

1952 tarihinde kabul edilen Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki İlişkilerin Tanzimi Hakkında Kanun ile bu faaliyet kolunda çalışanlar, koruyucu mevzuat içerisine alındılar. Kanun gazetecilere kıdem tazminatı ve yıllık ücretli izin itibariyle İK kapsamındaki işçilere sağlanan haklardan daha fazlasını sağlamaktadır.

Garson ve Benzeri İşçilerin Hizmet Karşılıkları Hakkında Kanun (1953)

Otel, lokanta ve eğlence yerlerinde çalışan garson ve benzeri işçiler; değişik çalışma koşulları ve özellikle ücretler açısından, diğer işçilerden ayrılan kendine özgü bir kategoridirler. işyerlerinde çalışanlarla çalıştıranlar arasında sürekli olarak sorunlar çıkıyordu ve bir çözüme yönelik olarak bu yasa çıkarıldı.

Öğle Dinlenmesi Kanunu (1954)

1954 tarihinde çıkarılan Öğle Dinlenmesi Kanunu’nun çıkarılış tarihi üzerinde, 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılacak genel seçimler etkili olmuştur. Yasanın düzenlemelerine göre, “Nüfusu onbin ve daha fazla olan şehir ve kasabalardaki fabrika, imalâthane, mağaza, dükkân, yazıhane, büro ve bunların benzerleriyle bilûmum ticari ve sınai müesseselerde çalıştırılan işçilere ve diğer müstahdemlere bir saatten aşağı olmamak üzere öğle dinlenmesi verilmesi mecburiyeti” getiriliyordu.

Deniz İş Kanunu (1954)

Deniz işlerinde çalışanlar, İK kapsamı dışında bırakılmışlardı. Bu düzenlemeyle, Türkiye’de 1950’li yıllarda sayıları 30.000 olarak tahmin edilen geniş bir kesim kapsam dışında kalmış olmaktaydı. Bu kesimin çalışma koşullarının, yapılan işin doğasından kaynaklanan zorluğu, 1946 yılından başlayarak değişik yasa ta- sarıları hazırlanması üzerinde etken oldu. 1954 tarihinde kabul edilen Deniz İş Kanunu ile bu faaliyet kolunda çalışanlar da koruyucu mevzuat içerisine alındılar. Yasanın çıkış tarihi üzerinde, bir hafta önce çıkarılan Öğle Dinlenmesi Kanunu’nda olduğu gibi, 1954 yılında yapılan genel seçimler etkili olmuştur.

Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlâve Tediye Yapılması Hakkında Kanun (1956)

1956 tarihinde kabul edilen Devlet ve Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlâve Tediye Yapılması Hakkında Kanun, işçi niteliğini taşıyan kimseler açısından tüm bu düzenlemeleri bütünleştiriyordu. Bu kanunla devlet ve ona bağlı kuruluşlarda çalışan ve İK’na göre işçi niteliği taşıyanlara, İK kapsamına giren bir işyerinde çalışıyor olsun ya da olmasınlar, her yıl için birer aylık ücretleri tutarında ilave ödemede bulunulacağı hükme bağlanmaktadır.

Yıllık Ücretli İzin Kanunu (1960)

1960 yılında çıkarılan bu kanun, Türk İş Hukuku’nda ücretli izinler konusunda uzun bir süreç içerisinde ortaya çıkan gelişmelerin nihai halkasıdır.

Çalışma Mevzuatının Uygulanma ve Denetim Açısından Değerlendirilmesi

Dönem içerisinde gelişen çalışma kodu, çalışma yaşamının kurumsallaşması üzerinde etkide bulunurken, ücretli çalışanların bireysel çalışma ilişkileri alanında koruyucu bir şemsiye altına alınmaları da mümkün hale gelmiştir.

İşçi sendikalarının etkinlik kazanamamış olmaları da, iş denetiminin yeterli ölçüde yapılamamasının önemli bir nedenidir. Güçlü bir sendikal örgütlenme, bizatihi denetime konu olabilecek sorunların ortaya çıkmasını engelleyebileceği gibi, bu sorunların saptanmasını ve denetimini de kolaylaştıracaktır.

Sosyal Güvenlı·k Alanındakı· Gelı·şmeler

Türkiye’de sosyal güvenlik uygulamaları, her ülkede olduğu gibi, hem kapsanan toplum kesimleri ve kişiler, hem de sağlanan hizmetler itibariyle tedrici bir gelişme göstermiştir. İktisadi açıdan değerlendirildiğinde, sosyal güvenlik hizmetlerinin gelişmesinde nihai belirleyici, ülkenin iktisadi olanaklarının artmasıdır. Türkiye’nin sanayileşme süreci, gerek kamu kesiminde, gerekse özel kesimde ücretlilerin sayısını artırmış; ücretlilerin işgücü içerisindeki payının yükselmesi ise geleneksel sosyal güvenlik uygulamalarının yetersiz kalması sonucunu doğurmuştur. Sosyal açıdan değerlendirildiğinde, kırdan kente göç ile aile yapısında meydana gelen değişmeler kırsal kesime ve geniş aile tipine bağımlılığı azaltarak, sosyal güvenliğe duyulan gereksinimi artırmıştır.

İşçi Sigortaları Kurumu’nun ve Değişik Sigorta Kollarının Kuruluşu

İK, değişik alanlarda geleceğe yönelik ilkeler koyarken, sosyal sigorta kollarının kademeli olarak kurulması ilkesini de getirmişti. Sigorta kollarının kurulmasına 1945 yılında İş Kazaları ile, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigorta- ları Hakkında Kanun ile başlandı. Bu yasanın kabulünü izleyen günlerde ise İşçi Sigortaları Kurumu kuruldu. Bunu izleyen yıllarda, değişik riskleri kapsayan sigorta kollarının kurulması, çeşitli tarihlerde yürürlüğe giren yasalarla tedrici bir biçimde gerçekleştirildi. 1950’li yıllarda İşçi Sigor- taları Kurumu’na tâbi işçi sayısı ciddi bir artış gösterdi. 1950 yılından 1960 yılı sonuna kadar, sigortalıların sayısı %112 oranında arttı.

Memurların Sosyal Güvenliğine İlişkin Gelişmeler: Emekli Sandığı

Kamu kesiminde memur statüsünde çalışanların sosyal güvenliğine ilişkin olarak ise 1949 yılında kabul edilen ve 1 Ocak 1950’de yürürlüğe giren yasa ile kurulan T.C. Emekli Sandığı ile büyük bir adım atıldı. Bu yasa ile daha önceki dönemlerde çıkarılmış olan yasalar, özellikle de 1930 tarihli Askeri ve Mülki Tekaüt Kanunu ile çeşitli özel emeklilik sandıkları yasaları yürürlükten kaldırıldı. Emekli Sandığı’nın işlerliğe kavuşmasından sonra, 1950- 1960 dö- neminde kuruma tâbi olarak çalışan aktif sigortalıların sayısı %80 oranında artarak, 199.000’den 359.000’e ulaştı. Hizmetlerden yararlanan bağımlıların sayısı ise 614.000’den 1.178.000’e yükseldi.

Ücretlerdekı· Gelı·şmeler Ve Dı·ğer Çalışma Koşulları

Ücretlerdeki Gelişmeler

Döneme ilişkin istatistiksel veri kaynakları, ücretlerin iki alt dönem içerisinde incelenmesini gerekli kılmaktadır: 1950 öncesi ve 1950 sonrası. Türkiye’de 1950 öncesi dönemde ücretlerin gelişimi incelendiğinde, gerçek ücretlerde 1945 yılına kadar bir düşüş görülmektedir. 1950-1960 dönemine ilişkin genel nitelikli ücret değerlendirmelerine en uygun veriler, tüm sınırlılıklarına karşın, İşçi Sigortaları Kurumu’nun ücret rakamlarıdır. Bu veriler, dönem içerisinde gerçek ücretlerin, belirli yıllar ve dalgalanmalar dışında, küçük oranlarda da olsa tedrici biçimde artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Sigortalı işçiler itibariyle artış oranı 1951-1960 dönemi için %27, 1951-1963 dönemi için ise %37’dir.

Tarım ve İmalat Sanayiinde Ücretler: İK da başta tarım olmak üzere bazı faaliyet alanlarını kapsam dışında bıraktığı için, bu veriler aracılığıyla diğer faaliyet alanlarındaki gelişimi değerlendirmek mümkün olmamaktadır. Bir çalışma, 1950-1960 döneminde, imalât sanayiinde 1955 yılı dışında gerçek ücretlerin sürekli bir artış eğiliminde olduğunu, 1950-1961 yılları arasında %60’lık bir yükseliş gösterdiğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, tarım kesiminde ücretler aynı dönem için %52 artış göstermektedir. Ancak, tarım kesimi ücretlerinin çok düşük olduğu 1950 yılı yerine 1951 yılı temel alınırsa, 1961’e kadar olan gerçek ücret artış oranı sadece %21’de kalmaktadır.

Kamu Kesimi Çalışanlarının Maaş ve Ücretlerine İlişkin Gelişmeler

  • Memur Maaşlarındaki Gelişmeler: 1947- 1960 Dönemine İlişkin Değerlendirme

1947-1960 dönemi, 1949 ve 1954 yılları dı- şarda bırakılırsa; ekonominin canlılık gösterdiği, GSMH’nın arttığı yılları kapsamaktaydı ve ücretlerin ve maaşların artmasının nesnel koşullarını yaratmaktaydı. Buna karşılık, dönem içerisinde memurların gerçek aylıklarında yüksek oranlı düşüşler olmaktadır. 1947-1960 döneminde bu azalma, en düşük maaş kademesinde %25, en yüksek kademede %21, orta maaş kademelerinde ise %23 dolayla- rındadır. Bu nedenle, 1947-1960 döneminde tüm memurlar itibariyle gerçek aylıkların %25 dolaylarında azaldığını söylemek yanlış olmaz. 1954-1960 döneminde gerçek aylıklardaki düşme ise %35 dolaylarındadır. Memur maaşlarındaki reel gerilemenin, 1938- 1946 döneminden farklı olarak, bu defa ulusal gelirdeki artışlara rağmen gerçekleştiği görülmektedir. 1951-1960 döneminde İşçi Sigortaları Kurumu’na tâbi işçilerin gerçek ücretlerindeki artış %27,06 oranındadır. Artış oranı, 1951-1963 yılları itibariyle ise %37,01 olmaktadır.

  • Kamu Kesimindeki İşçi Ücretleri: 1947- 1963 Dönemindeki Gelişmeler

Kamu-özel kesim ayırımı itibariyle değerlendirildiğinde, 1946 sonrası dönemde de, ücretlerin kamu kesiminde daha yüksek olmaya devam ettiği, genel ortalamadan 1947 yılında %38, 1950 yılında %28,38, 1954 yılında ise %33 oranında daha yüksek olduğu saptanabilmektedir.

  • Kamu Kesiminde Memur ve İşçi Olarak Çalışanlar Arasındaki Gelir Farklılıklarına İlişkin Bir Değerlendirme

Memur aylıkları hem 1938-1947, hem de 1947-1960 dönemlerinde fiyat artışları karşısında satın alma gücünü koruyamazken, işçilerin gerçek ücretleri savaş döneminin birkaç yılı ile 1950-1960 döneminde iktisadi daralmanın yaşandığı yıllar dışında sürekli bir artış göstermektedir. Bu gelişmenin sonuçlarından biri, işçi ücretlerinin memur maaşlarına oranının yükselmesi olacaktır. 1960’la- rın başı itibariyle memurların büyük bölümünün gelirlerinin, kamu kesimindeki ortalama işçi ücretlerinin altına indiği söylenebilir.

  • Kadın İşçilerin Ücretlerine İlişkin Gelişmeler

1950 yılında İK’nun bazı maddelerini değiştiren 5518 sayılı yasaya bu konu- ya ilişkin bir hüküm konmuştur. Buna göre, “Bir işyerinde aynı mahiyette işlerde ve eşit verimle çalışan kadın ve erkek işçilere sadece cinsiyet ayrılığı se- bebiyle farklı ücret verilmez. Hakem kurullarınca iş uyuşmazlıklarının karara bağlanmasında da bu esas göz önünde bulundurulur.” Türkiye’de 1951 yılında başlayan ve tedrici bir biçimde genişleyen asgari ücret uygulamalarını düzenleyen yönetmeliklerde de, kadın ve erkek işçilerin asgari ücretleri arasında bir fark gözetilmeyeceği belirtilmişti.

  • Türkiye Genelinde Kadın İşçilerin Ücretlerine İlişkin Gelişmeler

Kadın ve çocuk işçi ücretlerinin erkek işçi ücretlerine oranı, dönem içerisinde ciddi değişmeler göstermemekte ve yaklaşık 2/3 düzeyinde kalmaktadır. Döneme ilişkin diğer kaynaklar, cinsiyete dayalı ücret farklılıklarının iktisadi faaliyet kolları itibariyle de söz konusu olduğunu ve değişik iktisadi faaliyet kolları itibariyle ortalama kadın işçi ücretlerinin, kamu kesiminde, özel kesimden ciddi ölçüde yüksek olduğunu da ortaya koymaktadır.

Kurumsal Düzenlemelerin Ücretler Üzerindeki Etkileri

Dönem içerisinde ücretler üzerinde etkili olabilecek kurumların büyük bölümü ise işlerlik kazanamamışlardır. “Umumi mukavele”-“genel sözleşme”ye ilişkin düzenlemeler bunlar arasındadır. Ancak, dönem itibariyle Türkiye’de ücretler üzerinde sınırlı da olsa etkili olabilecek iki kurumsal düzenleme bulunmaktadır. Bunlar, “asgari ücret saptamaları” ve “toplulukla iş ihtilafları”dır.

  • Asgari Ücret Saptamaları

İK’nun geleceğe yönelik ilkeleri arasında, asgari ücretin saptanması da bulunuyordu. Yasanın çıkarılışından 15 yıl sonra, 1951’de Asgari Ücretin Tesbitine Müteallik Yönetmelik çıkarıldı. 1952 yılında çıkarılan Basın-İş Kanunu ile 1954 yılında çıkarılan Deniz İş Kanunu’ndan sonra, 1955 yılında, bu iki yasa kapsamındakiler için de benzeri iki asgari ücret talimatnamesi çıkarıldı.

  • Toplulukla İş İhtilafları

1939-1963 döneminde Yüksek Hakem Kurulu’na ulaşan iş uyuşmazlıklarının sayısı 1.453’tür. 1939-1950 döneminde 41 uyuşmazlık çıkarken, rakam 1951-1960 dönemi için 1.104; 1961-1963 dönemi için 308’dir. 1950 sonrası dönemde gözlenen artış, İK’nda yapılan değişiklikle- rin sonucudur. Çok partili siyasal yaşama geçiş ve iktidar değişikliği de, bu hakkın kullanımını olumlu yönde etkileyerek, sıçrama üzerinde etkin olmuştur. Dönem içerisinde yok denecek kadar az sayıda genel sözleşme olmasına karşın, işçi temsilcilerinin ve işçi sendikalarının, çalışma koşullarını ve ücretleri etkilemek konusunda yasanın kendilerine sağlamış olduğu tahkim yolunu kullandıkları ve zaman içerisinde bu uyuşmazlıkların çıkarılmasında sendikaların ağırlığının ciddi ölçüde arttığı görülmektedir.

Diğer Çalışma Koşulları

  • Çalışma Süreleri

İK, haftalık çalışma sürelerini 48 saat olarak belirlemiş ve bunun istisnalarını da koymuştu. Ancak, fiili açıdan bakıldığında, uygulamayla ilgili sorunların başında çalışma sürelerinin geldiği görülmektedir. Dönem içerisindeki fiili çalışma sürelerine ilişkin olarak, değişik kaynaklardan bilgiler sağlamak mümkün olmaktadır. 1946 yılında İstanbul’da küçük sanayide yapılan gözlemler “küçük sanayide ortalama günlük çalışma sürelerinin 12 saata vardığını” ortaya koymaktadır. Bunun dışında, çalışma süresi bazen 17-18 saate kadar da yükselebilmektedir.

  • Çalışma Yaşı
  • Umumi Hıfzısıhha Kanunu ve İK’nun çalışma yaşına ilişkin standartlarına göre, 12 yaşından küçük çocukların sanayi işlerinde ve 16 yaşından küçük çocukların hangi işte olursa olsun günde 8 saatten fazla çalıştırılmaları yasaktı. 18 yaşından küçükler, yer altında ve su altında çalışılacak işlerde ve geceleri sanayi işlerinde çalıştırılamayacaklardı.
  • İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği

Uygulamaya aktarılamayanlar arasında, İK başta olmak üzere birçok yasanın işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki hükümleri de bulunmaktaydı. T.B.M.M. Çalışma Komisyonu Üyesi Milletvekillerinin Raporu’nda, konuya ilişkin yüzlerce örnek vardır. Rapor gerek kamu işyerleri, gerekse özel işyerleri itibariyle konuyu ele alıp değerlendirirken, kamuda işçi sağlığı-iş güvenliği önlemlerinin özel işyerlerinden iyi olmakla birlikte, olması gerekenden uzak olduğu ve ilgili yasaların düzenlemelerine tam uymadığı sonucuna varmaktadır. Sorun, özel işyerleri itibariyle ise şu şekilde özetlenmektedir: “Hususi iş yerlerine gelince: Yine burada heman ilave edelim ki %95 şinde hıfzısıhha kaidelerine riayet hiç yoktur. Bu iş yerleri birer batakhanedir. (Pek az müstesnaları vardır)” “…bir kaçı müstesna kazaya karşı emniyet tedbiri yoktur. Hele sıhhı emniyet tedbiri var demek günahtır” (T.B.M.M. Çalışma Komisyonu Üyesi Milletvekillerinin Raporu).