Ünite 1: Türk Tarihinin İlk Dönemleri

İslam Öncesi Türk Tarihinin Temel Dinamikleri

İlkçağlardan beri Altaylar-Sayan Dağları’nın güneybatı bölgesinde yaşayan ve brakisefal savaşçı beyaz ırktan olan Türk soyu, hem milattan önce hem de milattan sonra değişik bölgelere yayılmış, böylelikle Orta Asya (Türkistan) başta olmak üzere Karadeniz’in kuzeyi, Doğu Avrupa, Kafkaslar, İran, Anadolu gibi coğrafyalar Türk devletlerinin kuruluş bölgelerini oluşturmuştur. Bozkırlı ve hareketli bir hayat şekli olan Türkler, askerî başarıları, teşkilatlanmaları ile farklı coğrafyalarda birçok devlet meydana getirmişlerdir. Türk devletleri ve beylikleri ilk devirlerden Müslümanlığı kabullerine kadar (X. asır) olan süreçte Çinliler başta olmak üzere Tibetliler, Moğollar, Mançular, Japonlar, Hindliler, Soğdlular, Sasaniler, Ermeniler, Gürcüler, Ruslar, Araplar, Doğu ve Batı Romalılar, Macarlar, Finliler, Gotlar, Sarmatlar ve Kafkas Toplulukları gibi birçok devlet ve kavimle ilişkiler kurmuşlardır.

Türk tarihinin bir başka bölgesini oluşturan Doğu Avrupa Coğrafyası ve burada kurulan Türk devletleri için temel bilgiler, Latin ve Bizans kaynaklarında bulunmaktadır. Türkistan’daki ana yurttan göç ederek gelen ve Karadeniz’in kuzeyi ile Doğu Avrupa’da devletler kuran Hun, Sabar, Avar, Hazar, Peçenek, Bulgar, Ogur, KumanKıpçaklarının tarih ve kültürleri anlatılmıştır. Rus yıllıkları ile Arap tarih ve coğrafya kitaplarında da, Türk tarihi açısından önemli bilgiler yer almaktadır. Milattan binlerce yıl öncesinden İslamiyet’in kabulüne kadar geçen zamanının derinliği ve yaşamış oldukları geniş coğrafi bölgeler, Türk tarihinin ele alınmasında birçok meseleyi de beraberinde getirmiştir. Bu meseleler, bir milletin tarihinin belli bir yılda başlayıp hiçbir vesile ile kesilmeksizin devamı ve yine belli bir yılda sona ermesi anlamında zaman birliği; belli bir coğrafi sınır içinde kalan bir vatanı ifade eden mekân birliği; kurulan hanedanlık veya devletlerin birbiri ardına kesintisiz devamlılık göstermesi anlamında siyasi birlik; milletin devleti yaşatma, yürütmedeki gelenek ve felsefesi olarak devlet görüşündeki köklülük; bir milletin tarihinin yazılmasında gerekli kaynakların yeterli olması veya olmaması anlamında kaynak yeterliliği veya yetersizliği olmak üzere Türk tarihinin yapısından kaynaklanan beş temel öge üzerinde incelenmektedir.

Tarihte Türk adını taşıyan ilk toplulukların, Heredot’un andığı Targitalar ile Tyrkaeler, Tevrat’ta ismi zikredilen Yafes’in torunu Tokharma, eski Hint kaynaklarında rastlanılan Turukhalar (Turuşkalar), Ön Asya Çivi yazılı metinlerinde rastlanılan Turukkular ve M.Ö. 1.bin’de Çin kaynaklarında geçen Tikler olduğu düşünülmektedir. Kaşgarlı Mahmud, ‘‘Türk, Nuh’un oğlunun adıdır. Tanrı tarafından bu ad Nuh’un oğlu Türk’ün evlatlarına verilmiştir’’ diye yazmıştır. Fakat resmi olarak, Türk kelimesi ilk defa Asya Hun Hükümdarı Mo-tun’un mensup olduğu ailenin isminde (Tu-ku=Türk) karşımıza çıksa da, devlet ismi olarak ilk defa Göktürkler tarafından kullanılmıştır. Tarihi süreçte, Törük=Türük=Türk şeklini almış ve miğfer, terkedilmiş, olgunluk çağı, deniz kıyısında oturan adam, cezp etmek, türemiş, töreli, sert, kâmil insan gibi çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Günümüzde güç-kuvvet, güçlü-kuvvetli mânâsına geldiği kabul edilirken türeme, türeyiş, doğuş ve yaratılışla da alakalı olduğu milli kaynaklarda belirtilmiştir. Turkhia, Turkia şeklinde Türkiye tabiri ise, ilk defa Bizans kaynağı Menandros’ta görülmüştür. VI. yüzyılda Orta Asya, IX. ve X. yüzyıllarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan saha Türkiye olarak tanımlanmıştır. XIII. yüzyılda ise, Mısır ve Suriye’ye Türkiye denmiştir. Anadolu ise, XII. yüzyıldan itibaren Türkiye olarak tanınmaya başlamıştır.

Asya Hun Devleti (M.Ö. 221- M.S. 220)

Günümüzde, dil yadigârları, arkeolojik ve antropolojik veriler ve Göktürklere uzanan tarihi süreç ışığında Hunların Türk olduğu ve tarihte bilinen ilk Türk devletini de, Asya Hunlarının kurduğu ortaya konulmuştur. Çin’in kuzeyinde, Orhun ve Selenga ırmaklarının kaynak havzası olan kutsal Ötüken bölgesinde bulunan Asya Hunları, kısa sürede devletlerarası arenada gözükmeye ve rol oynamaya başlayarak, Çin’in kuzeyinde yaşayan Türk, Moğol asıllı birçok boyu hâkimiyet altına almıştır. Adı bilinen ilk Hun hükümdarı Tou-man (M.Ö. 221-209), Ordos bölgesinin Çin tarafından alınmasından sonra, M.Ö 210’da İmparator Şi-huangdi’nin ölmesi sonucu Çin’de yaşanan iç karışıklardan istifade ederek, kuzey Çin’e sefer açmış ve kaybettiği otlakları geri almıştır. Teoman Han, ilk eşinden olan büyük oğlu Mete’yi, kendi oğlunu hakan yapmak isteyen ikinci eşinin etkisi ve entrikalarıyla, veliahtlıktan uzaklaştırmak istemiştir. Bunun üzerine babasının kurduğu komplodan kurtulan Mo-tun (Mete), daha sonra babasıyla ava çıktığı bir sırada, maiyetine babasını öldürtmüş ve M.Ö. 209’da Hun tahtına çıkmıştır.

Ülke içinde tamamen otoritesini pekiştiren ve güçlü bir lider olarak fetihlere girişen Mete, ilk önce doğudaki Tunghulara saldırıp, onları ağır bir bozguna uğratmıştır. Kansu bölgesinde Hunların Çin’e giriş yollarını kapatan Yüeçileri de, ağır bir hezimete uğratarak, İpek Yolu üzerinde kontrolü ele geçirmiştir. Daha sonra, asıl hedefi olan Çin için teşebbüse geçen Mete, Hunların daha önce Çinlilere kaptırdıkları otlaklarını geri almak için Kuzey Çin’e girmiş, Ordos bölgesini ele geçirmiştir. Sarı Nehir’in doğusunda bulunan Yen ve Tai ülkesi üzerinde kontrol sağlayınca da, hemen hemen bütün Kuzey Çin Hunların hâkimiyetine geçmiştir. Çin’in kuşatılmasından sonra M.Ö. 197 yılında yapılan antlaşmayla Mete, Çin’i yıllık vergiye bağlamış, iki ülke arasında uzun yıllar sürecek ticari ilişkiler kurmuştur. Mete iktidarında emperyal bir güç haline gelen Hun Devleti’nin sınırları dogˆuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölüne ve Ob, I·ritis¸, I·s¸im nehirlerine, batıda Aral Gölü’ne, güneyde Çin’deki Wei Irmagˆı, Tibet Yaylası, Karakurum dagˆları hattına kadar genis¸lemiştir.

Mete’nin ölümünden sonra oğlu Ki-ok (M.Ö. 174-160) zamanında da devletin gücü devam etmiş ancak onun oğlu Kün-çin döneminin (M.Ö. 160- 126) ilk yirmi yılından sonra Çin tahtına Wu-di’nin çıkması, Hunlar ve Çinliler açısından yeni bir dönemin başlangıcı gibi yaşanan olaylar, Hunların zayıflamaya başlayarak uzun sürecek gerileme, çöküş sürecine girmelerine neden olmuştur. M.Ö 127’de Çin kuvvetleri, Hunların Ordos bölgesini ele geçirirken, M.Ö 126’da Kün-çin’in ölmesiyle de birlikte Hun Devleti, belirgin bir şekilde çözülmeye ve bozulmaya başlamıştır. M.Ö 121’deki ikinci saldırı ile Çinliler, batıya açılan Kaşgar’ın doğusu ile Kansu’nun batısı arasındaki bölgeyi de ele geçirmiştir. Çin ordusunun batıdaki zaferleri ve Hun Devleti’nin güç kaybetmesi sonucunda Hun topluluklarından bazıları, Çin hâkimiyetine girmeye başlamıştır. M.Ö 119’da, Çin İmparatoru Wu-di, iki koldan harekete geçtirdiği ordusuyla, Kum Fırtınası denilen savaşta, Hunlara bir darbe daha indirmiştir. M.Ö 104’te, çocuk yaşta birinin tahta geçerek çok geçmeden zalim bir kişilik ortaya koymasıyla ülkede isyanlar patlak vermiş ve Çin İmparatorluğu, bu dönemde Cungarya, Tanrı Dağları, Turfan, Kuçar ve Yarkent gibi Hun topraklarını ele geçirmiştir.

Wu-di’nin M.Ö 87’de ölmesi, Hun Devleti’nde bir toparlanmaya yol açtıysa da, Wu-di’nin siyasetinin devam ettirilmesi neticesinde, bu toparlanma uzun sürmemiştir. M.Ö 71 sonlarına doğru Wusunlara karşı sefere çıkan Hunlar, Altay Dağlarından geçip Cungarya’ya gelmiş ve Wusunlara ani bir saldırı yapmış, dönüşte ise Altay Dağlarını geçerken yakalandıkları büyük bir kar fırtınası yüzünden, ülkeye asıl ordunun ancak %10’u dönebilmiştir. Bu felaketin haberini alan çoğu eskiden Hunlara tâbi olan topluluklardan batıdaki Wusunlar, kuzeydeki Dinglinglar ve doğudaki Wuhuan ile Sienpiler bütün tâbilik bağlarını kopararak Hun topraklarına saldırmışlardır. Öte yandan Çinliler de üç koldan harekete geçince, Hunların binlercesi öldürülmüş ve esir alınmıştır. Felaket üstüne felaket olarak, Hun Ülkesi’nde açlık ve kıtlık baş göstermiş, bütün nüfusun 2/3’den fazlası ile büyük baş sürülerinin yarıdan çoğu bu açlık sonucu mahvolmuştur.

M.Ö. 56 yılında tahta geçen Hun hükümdarı Ho-hanyeh’in devlet toplantısında, ülkesindeki bu güç mali durumdan kurtulmak için Çin hâkimiyetine girilmesi teklifini dile getirmesi üzerine büyük bir tartışma ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine, bağımsızlık taraftarı Çi-Çi, kardeşini mağlup ederek Orhon Nehri civarındaki başkenti ele geçirmiş ve bunun sonucunda da, Hun devleti ikiye ayrılmıştır (M.Ö. 54). Ho-han- yeh’in yönetimindeki Doğu Hun Devleti Çin tabiliğine girerken, Çi-çi’nin liderliğindeki Batı Hun Devleti ise, Çu-Talas havzasında etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent kurmuş ve M.Ö. 36’daki Çin saldırısına kadar bağımsızlığını korumuştur.

Türkistan sahasında M.S. 18–46 yılları arasında güçlü devlet adamı Yü Tanhu, Hunlara yeniden bağımsızlık kazandırıp, siyasi kuvvet elde ettiyse de, ölümünden sonra çıkan taht kavgaları yüzünden Hunlar, tekrar kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bağımsız bir siyaset yürütemeyen Güney Hun Devleti, Çin ile çevresindeki diğer kavimlere karşı mücadele eden bağımsız Kuzey Hun Devleti arasında tampon görevi yapmıştır. Kuzey Hun Devleti’nin siyasi varlığı, Wuhuan ve Siyenpilerin baskısı sonucunda Miladi 2. asırda sona ermiş, Moğolistan’dan ayrılan Hun boyları, Kazak bozkırlarında yaşayan soydaşlarına katılmıştır. Çin hâkimiyeti altındaki Güney Hun Devleti ise, 216’da Çin işgali sonucunda yıkılmıştır. Bazı güçlü Hun boyları, küçük Hun devletleri kurarak varlıklarını V. asrın ilk yarısına kadar sürdürmüşlerdir.

Ak Hun Devleti (367- 557)

Juan-Juan’lara bağlı ve Asya Hunlarının bakiyesi olan Uar ve Hun boyları, Altaylar havalisindeki yerlerini terk ederek Güney Kazakistan bölgesine gelmiştir. Bu sahada yaşayan Hun gruplarının İtil’e doğru gitmelerine sebep olan Ak Hunlar da (Eftalitler), Tohoristan taraflarına gelerek Çu, Seyhun ve Semerkand havalisine, akabinde de Hazar Denizi’nin güneyine hâkim olmuşlardır. Gücünü arttıran Ak Hun akınları, Sasanilere kadar uzanmış ve onların sarsılmalarına yol açmıştır. Sasaniler ile Behram Gur (420-438) zamanında yeniden karşı karşıya gelen Ak Hunlar, Horasan’ı ele geçirince Behram Gur, Ak Hunlar üzerine saldırmış ve hayatını kaybetmiştir. 454’te ise, Sasanilerin iç işlerine karışma fırsatı elde eden Ak Hunlar, Firuz’un ve sonra oğlu Kavad’ın Sasani tahtını ele geçirmesini sağlamış ve 496 yılında çıkan Mazdek isyanını bastırmıştır. Kavad da, bu isyan sonrası Ak Hunlara boyun eğmiştir.

Daha sonra Ak Hunlar, Hoten, Kuça, Aksu, Kaşgar havalisini ele geçirmiş ve V. yüzyıl sonlarında Afganistan ve Hindistan’a inmişlerdir. İpek Yolu’nun kontrolünü elinde bulundurarak ekonomik bir güç haline gelen Ak Hunların Hindistan seferlerini Toramana Tegin yürütmüş, ancak Toraman’ın belli bir dönem sonra Bakterya bölgesinde bulunan Ak Hunlar ile ilgisi kesilmiştir. Toramana’nın Hindistan içlerine ilerleyişi Valah-bi racalarından Bhatarka tarafından durdurulmuş ve ölümünün ardından yerine oğlu Mihirakula geçmiştir (515-550). 530 yılına kadar Ganj havzasını hâkimiyet altına alan ve Citraküta’ya kadar etkisini genişleten Mihirakula, bu tarihten sonra devletin gücünü koruyamamıştır. Hızlı bir şekilde gerilemeye başlayan devlet, 557 yılında Göktürk-Sasani ortak harekâtı neticesinde yıkılmış ve iki devlet arasında paylaşılmıştır.

Tabgaçlar (385- 550)

Günümüzde, Türk asıllı oldukları kabul edilen ve Hunlarla Göktürkler arasında bir geçişi ifade eden Tabgaçlar, Çin yıllıklarında, T’o-ba şeklinde anılmaktadır. 385 yılında Kouei adında bir Türk başbuğu tarafından Kuzey-batı Çin’de, Tabgaç Devleti kurulmuştur. Devletin merkezi Kuzey Çin’deki Tai bölgesidir. 409 yılına kadar hüküm süren Kouei, daha sonra Ordos bölgesine yönelmiş ve burasını Çin hâkimiyetinden zorla koparmıştır. Akabinde doğu istikametine ilerleyerek Pekin yakınlarına kadar olan toprakları devletine katmıştır. Tabgaç hükümdarlarından Sseu, Çin üzerinde büyük baskı yapmış, Çin İmparatorluğu’nun başkenti Lo-yang’ı zaptetmiştir. 423’te ölünce yerine oğlu şöhretli Tao geçmiş ve kendisi Tabgaçların en büyük hükümdarı olmuştur. Tao, JuanJuanları hezimete uğratmış, civarda bulunan küçük Hun devletlerini egemenliği altına almıştır. Kuzey Çin’e hâkim olan Tao, İpek Yolu’na da el atmış, Orta Asya’daki şehir devletlerini 448’de tamamen kendisine bağlamıştır. Türk ordusunun teşkilat ve ruh bakımından bozulmamasına dikkat etmiş ve Budizm’in Türk cemiyetinde yaratacağı tahribatlardan sakınarak, Budizm’e cephe almıştır.

Tao’nun torunu Siun zamanında ise, (452-465) Budizm Tabgaç toplumunda itibar kazanmaya başlamıştır. 470’te Tabgaç hükümdarı Budist mabedine rahip olmak için hükümdarlıktan vazgeçince yerine oğlu Hong geçmiştir. Uzun süren hükümdarlığı (471-499) boyunca bütün gücüyle Budizm’i himaye etmesi sonucunda, Tao’nun dikkat çektiği tahribat gerçekleşmiştir. Böylelikle, Türk dilinin, eski Türk örf, âdet ve geleneklerinin resmen yasaklandığı bir emirnamenin 495’te ilan edilmesiyle de, Tabgaçlar, Türk tarihinin bir parçası olmaktan çıkmıştır. VI. asrın ilk yarısında ise, Doğu ve Batı Wei’ler olmak üzere ikiye ayrılarak zayıflamışlardır. Juan-Juanlarla da ara sıra mücadeleye girişen Tabgaçlar, Çin hâkimiyetine girerek yok olmaya yüz tutmuşlardır.

Göktürk Devletleri

Tarihte Türk adını resmî devlet ismi olarak ilk defa kullanan Göktürklerin kökeni, Altay Dağları’nın kuzey bölgelerine dayanmakta ve Hunların kuzey kolundan gelmektedir. 552’de kurulan Göktürklerin ilk döneminde Bumın, Juan-Juanları bozguna uğratmıştır. Ötüken merkezli Göktürk Devleti’ni kuran Bumin Kağan ölünce de, yerine oğlu Kara Kagan geçmiş, ancak onun da hükümdarlığı uzun sürmemiştir. Kara Kağan’dan sonra tahta geçen Mukan Kağan (Kara Kağan’ın kardeşi) zamanında Göktürk Devleti gücünün zirvesine ulaşmıştır. Göktürkler, Töles boyları, T’u-yü-hunlar, Kitanlar, On Ogurlar ve Kırgızlar gibi birçok Türk boyu ve yabancı toplulukları devlete bağlamış ve Ak Hunları mağlup etmişlerdir. Doğuda Kore’den, batıda Karadeniz’e kadar geniş coğrafyada egemen olmuşlar, Çin’deki Ch’i devletlerine baskı yapmışlardır. Devletin batı tarafında ise, Mukan Kağan’ın amcası İstemi Yabgu tarafından fetihler gerçekleştirilmiştir.

İstemi Yabgu, İpek Yolu hâkimiyeti için Akhunlara karşı Sasaniler ile ittifak kurmuştur. Akhunların yıkılmasıyla da, Göktürkler ile Sasaniler komşu olmuştur. İstemi Yabgu, Sasanî hükümdarı Anûşirvan’a karşı Bizans İmparatorluğu ile temasa geçerek, 567’de İstanbul’a elçi heyeti göndermiştir. Böylece kurulan Göktürk-Bizans ittifakı sayesinde Bizans ile Sasani devletleri 571’den 590’a kadar sürecek olan bir savaşa tutuşmuştur. Mukan Kağan’ın ölümü üzerine devletin başına geçen Taspar, fazla büyüyen devleti yeniden teşkilâtlandırmış, ağabeyinin oğlu İşbara’yı doğu tarafına, kardeşinin oğlu Börü’yü de batı tarafına “küçük kagan” tayin etmiştir. Bu şekilde kağanlar kağanı olan Taspar Kağan da ağabeyi Mukan gibi Çin devletleri üzerindeki baskı politikasını sürdürmüş, ancak Budizm’e meylederek Budist tapınakları inşa ettirmiştir. 581’de hastalandığı zaman, Göktürk tahtına, ağabeyi Mukan’ın, annesi Türk olmayan oğlu Talo-pien’i aday göstermesiyle yaşanan hükümdarlık tartışmaları sonucunda, I. Göktürk Devleti sarsılmıştır. Daha sonra da, Kara Kagan’ın oğlu İşbara’nın tahta çıkması kabul edilmiştir. Çinlilerin kurt başlı sancak göndererek, Tardu’yu (İstemi’nin oğlu) tahrik etmesi sonucunda, Tardu ile İşbara arasındaki ilişkiler iyice gerilmiş ve böylece 582’de, Göktürk Devleti Batı ve Doğu olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Doğu Göktürk Devleti’ni idare eden Işbara, hanedan içi başkaldırılar sonucunda zor durumda kalarak, Çin’den yardım almak suretiyle kağanlığını koruyabilmiş ve aldığı destek ile Apa’yı mağlup etmiş, ancak iyice Çin etkisi altına girmeye başlamıştır. Işbara’nın 587’de ölümü üzerine kardeşi Baga, kağan olmuş, ancak bir sene sonraki bir savaşta vurularak öldürülmesi neticesinde, Işbara’nın oğlu Tou-lan, kağan olarak tahta geçmiştir. Tou-lan Kağan da, Çin’in tahrikleri sonucunda kendi adamları tarafından öldürülmüştür (601). Bu ölüm sonrası Batı Göktürk Kaganı Tardu, Bilge Kağan unvanıyla Doğu ve Batı Göktürkleri belirli bir süre tekrar birleştirmeyi başarmıştır. Daha sonra, Çinliler, K’i-min Kaganı Göktürk ülkesine göndermiş ve birçok boy da, K’i-min Kagan’a itaat etmiştir. Tardu’nun, K’i-min Kagan üzerine gönderdiği ordu, 602’de mağlup olmuş ve ortaya çıkan Töles boylarının isyanı sonucunda da, Tardu Tu-yü-hunlara sığınmıştır (603).

Çinlilerin desteği ile Doğu Göktürk tahtına geçen Ch’imin, Ötüken’e gelmek yerine Çin’de kalmayı tercih etmiş ve Çin’de kaldığı bu dönem boyunca, Çin kültürünün tesirinde kalarak millî benliğini yitirmiştir. Ch’i-min’in 609’daki ölümü üzerine sırasıyla tahta geçen ve karakterleri kendisine hiç benzemeyen oğulları sayesinde devletin saygınlığı kurtarılmıştır. Ancak, 627’de çıkan kıtlık, doğal afetler ve bazı boyların topluca isyan etmeleri, Doğu Göktürk Devleti’ni yıpratmıştır. 630’da isyancı boylara ve Çin’e karşı mağlup olan İl Kagan, Demir Dağı’na kaçmak zorunda kalmış ve yanına kaçtığı yeğeni tarafından Çinlilere teslim edilmesiyle de, Doğu Göktürk Devleti tarih sahnesinden tamamen silinmiştir.

Çin’in entrikaları sonucunda, Tu-yü-hunlara sığınmak zorunda kalan Tardu Kagan’dan sonra torunu Ta-man Tekin Ch’u-lo Kagan, Batı Göktürklerinin başına geçmiştir. Tardu’nun diğer torunu She-küi karşısında mağlup olan Ch’u-lo Kagan Çin’e sığınmak zorunda kalmış (612) ve Çin’in Kore’ye karşı düzenlediği seferlere yardım etmiştir. Doğu Göktürk kağanı Ş-pi ise, Çin’e elçi göndererek Ch’u-lo Kagan’ın öldürülmesini istemiştir. Bu istek üzerine de, Ch’u-lo Kagan teslim edilmiş ve Şi-pi Kagan tarafından öldürülmüştür. She-küi Kagan, dağınık Türk boylarını bir araya getirmiş, Batı Göktürk Devleti’nin siyasi sınırlarını genişletmiştir. She-küi Kagan’ın ölümünden sonra yerine kardeşi T’ung Yabgu geçmiştir. Kaynaklarda cesur ve akıllı olarak tanımlanan bu kağan ise, Töles boylarını tekrar itaat altına almış, İpek Yolu üzerindeki Soğd şehirlerini kendi ülkesine katmıştır. 623’de ise, Batı Göktürkler, Bizans ve Hazarlardan oluşan müttefik kuvvetler Sasanîleri yenmiştir. Ancak, 630’da amcası Bagatur’un, T’ung Yabgu’yu öldürmesiyle Batı Göktürk Devleti bir daha eski gücüne kavuşamamıştır. Ülkede büyük bir kargaşa hâkim olunca da, Çin’in bölgeyi hâkimiyet altına alması kolaylaşmıştır.

630’dan itibaren Türk tarihinde bir esaret devri başlamış, 649’da Doğu Göktürkleri, 659’da Batı Göktürkleri tam olarak Çin boyunduruğuna girmiştir. Çinliler Göktürk ülkesini altı idari bölgeye ayırmıştır. Göktürklerin Çin esaretine düşmelerine neden olarak Çin entrikaları, Türk hükümdarlarının kabiliyetsizlikleri ve Türk milletinin hükümdarlarına itaatsizliği gibi olaylar gösterilmiştir. 630- 681 yıllarını kapsayan Fetret devrinde, Chie-shih-shuai ve Ch’e-pi Tegin gibi birçok Türk beyi Çin hâkimiyetine karşı isyan etse de, Çinliler tarafından tüm girişimler etkisiz hale getirmiştir. Bütün bunlara ragmen, Göktürkler arasındaki istiklal mücadelesi devam etmiş ve 670’li yıllarda bazı Türk grupları güçlenmeye başlanmıştır. Ancak tüm girişimler, Kagan ilan edilmiş olan Aşina Nishih-fu’nun idam edilmesi (679) ve Aşina Fu-ni-en ile elli dört arkadaşının birlikte öldürülmesi gibi olaylarla sonuçlanmıştır (681). Bu arada, Kutlug ile etrafındakiler bağımsızlık savaşına girişmişlerdir. Beşbinden fazla kişi Kutlug’u takip etmiş, o ve arkadaşlarıyla birlikte 681’den itibaren Çin eyaletlerine baskınlara başlanmıştır. Çin’den kaçıp gelen Tonyukuk da isyana katılarak Kutlug’un en büyük yardımcısı olmuştur. Böylelikle, Ötüken’de Oğuzlar da yenilip devlete bağlanınca Kutlug, “İlteriş Kağan” ilân edilerek, II. Göktürk Devleti kurulmuştur (682).

682-87 yılları arasında Pekin’den Kansu’ya kadar uzanan Kuzey Çin bölgelerine kırk altı sefer tertip edilmiş, aynı zamanda Oğuz ve Kitanlar devlete bağlanmıştır. 692 yılında ölen kardeşi İlteriş Kağan’ın yerine geçen ve Türk tarihinin eşsiz fatihlerinden biri olan Kapgan Kağan ise, belli bir plan dâhilinde Çin’i baskı altında tutmuştur. Çin’e sığınan Türkleri geri getirmeye çalışmış ve Orta Asya’da yaşayan bütün Türkleri toplamak için savaşmıştır. 695 yılına kadar hem doğudaki Moğol Kitanları, hem de Çin’deki T’ang İmparatorluğu’nu baskı altına almayı başarmıştır. Arkasından Kırgızları ve Türgişleri itaat altına aldıktan sonra, 698’de Çin’e hücum etmiştir. 701’de Güney Ordos’taki Soğd kolonileri yenilerek boyun eğdirilmiş ve Demir Kapı’ya ulaşılmıştır. Bilge Şad tarafından 703’te Basmıllar, 709’da Çikler ve Azlar itaate alınmıştır. İsyan eden Kırgızlar ise, 710’da yeniden devlete bağlanmıştır. Kapgan Kagan, 715’te isyan eden Azlar, I·zgiller ve Dokuz Ogˆuzlar üzerine yürümüş, 716’da Bayırkulara sefer düzenlemiştir. Tula Irmağı kıyısında yapılan bu savaşta Bayırkuları yendikten sonra dönüşte bir Bayırku askerinin saldırısına uğramış ve öldürülmüştür.

Onun yerini alan oğlu İnel’in kağanlığının yetersiz bulunarak tahttan indirilmesinden sonra, Bilge Kağan devletin başına geçmiştir. Büyük dert açan isyanları bastırmış ve devletin birliğini yeniden sağlamıştır. Çinlilerle iyi geçinmeye ve onlarla dostluk kurmaya çalışmış, ancak Çin etkisi altında kalarak aldığı Budistleşme isteği, devlet meclisi tarafından, Türklerin yapısına uymayacağı gerekçesiyle reddedilmiştir. Bilge Kagan, 725’ten sonra kayınpederi olan ünlü devlet adamı Tonyukuk’u kaybetmiştir. 27 Şubat 731 tarihinde ise, kardeşi Kül Tegin ölmüştür. Kül Tegin’in ölümü Bilge Kagan’ı çok üzmüştür. Bilge Kagan da, 25 Kasım 734 tarihinde vefat etmiştir. Bilge Kagan, Kül Tegin ve Tonyukuk ile birlikte Göktürkleri yok olmanın eşiğinden kurtarmıştır. Üç isimden günümüze, Türk tarihinin şaheserlerinden Orhun Abideleri kalmıştır. Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tegin’den sonra devletin başına geçenlerin yetersiz yönetimleri ve Çin entrikaları neticesinde, devlet kısa zamanda zaafa uğramıştır. İsyan eden Basmıl ve Uygurlar yaptıkları hücumla Göktürk Devleti’ni sarsmışlardır. Bilge Kül Kagan da, 745’te Göktürk Devleti yıkarak Uygur Devleti’ni kurmuştur.

Göktürklerde en yüksek askerî ve idari mevkide kağan bulunurdu. Hükümdar karşılığı olan kağan, devlet başkanı, başkumandan, meclis ve hükümet başkanı idi. Kağanın hanımı (hatun) da devlet idaresinde söz sahibiydi. Siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel bütün meselelerin görüşülüp, karara bağlandığı toy adında bir devlet meclisi vardı. Meclis üyelerine de “toygun” denilmekteydi. Hükümdar meclisin tabiî başkanıydı. Kagan olamadığı zamanlarda meclise “aygucı” veya “üge” olarak anılan başbakanlar başkanlık etmekteydi. Devlet işlerini görmek amacıyla meclisten ayrı bir kurul olarak hükümet (ayukı) görev yapmaktaydı. Hükümet, altısı dış işleri, üçü de iç işleri ile ilgilenen dokuz bakandan meydana gelmekteydi. Bakanlar dışında yirmi sekiz tane yüksek rütbeli görevli vardı. Bunlardan rütbe sırasına göre Yabgu, Şad, Tegin, Tudun, İlteber vs. gibi unvanlar kullanan görevlilerdi.

Göktürklerin sosyal yapısı, Oguş (Aile), Urug (Aileler Birliği), Bod (Boy, Kabile), Bodun (Boylar Birliği), İl (El, Devlet, Bağımsız Topluluk, İmparatorluk) gibi halkalardan meydana geliyordu. Anayasaya karşılık olan töre hükümleriyle sosyal düzen sağlanıyor; vatana ihanet, adam öldürmek, zina yapmak ve hırsızlık gibi ağır suçlara idam cezası veriliyordu. Göktürklerin başlıca geçim kaynağı hayvancılık olmakla birlikte, tarım ile de uğraştıkları ve her ailenin kendilerine ait ekip biçtiği, suladığı arazisinin bulunduğu, maden işledikleri bilinmektedir. Kaynaklarda Göktürklerin gelenekleri hakkında çok önemli bilgiler verilmektedir. Bu bilgilere göre, Göktürkler saçlarını uzatıyorlar, soldan düğmeli cepkenler giyiyorlar ve bıyık bırakıyorlardı.