Ünite 6: Türk Siyasal Hayatında Din-Devlet İlişkileri

Giriş

Modernleşme, çağdaşlaşma, asrîleşme, sekülerleşme gibi kelimelerin hepsi benzer bir sürece işaret etmek üzere kullanılıyorlar. Katı olan her şeyi buharlaştıran bu süreç din-devlet ve din-toplum ilişkilerinin radikal bir biçimde dönüşeceği varsayımında en genel ifadesini bulmaktadır. Akıl ve bilimin öne çıkması ve nihayet tarihin belirli bir evresine gelindiğinde bütün dünya topluluklarının modernleşme sürecine er ya da geç katılması ile hem devletin hem de toplumun din ile irtibatı asgari düzeye inecektir. Bu modernist anlatının bugün hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Hem dünyanın pek çok toplum ve devletinde hem de Türkiye’de tarih başka bir gelişim seyri izlemiştir. Öyle anlaşılmaktadır ki, din ve devlet arasında koparılması güç bir bağ söz konusudur.

Türkiye’de din hem toplum hem de devlete ilişiktir. Bu durum yüzyıllardır neredeyse hiç değişmemiştir. Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri günden günümüze, bir biçimde devlet ile din hep birbiri ile ilişkili alanlar olmuşlardır. Bu uzun tarih kesitinin tümünü burada ele alma şansımız yok. Ancak yine de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri din-devlet ilişkileri ekseninde yaşananları daha iyi anlayabilmek için Osmanlı Devleti deneyimine dikkatlerimizi yöneltmemiz işe yarayacaktır.

Din ve devlet arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Aksine karşılıklıdır. Hem devletin din üzerinde hem de dinin devlet üzerinde iktidar tesis etme çabası içinde olmasına sıkça rastlanır. İkincisi, din ve devlet arasındaki ilişki durağan değildir. Değişime tabidir. Tarihin değişim yasalarından din-devlet ilişkileri de nasibini alır. Üçüncüsü, din ve devlet ilişkisinde çoğu zaman aynı anda birden fazla aktörün birbirinden farklı ve çatışan eğilim ve taleplerinin karmaşık yapısı belirleyicidir. Bununla ilişkili bir biçimde muhtelif toplumsal aktörler, din ve devlet ilişkisine benzer anlamlar yüklemezler. Dördüncüsü, her toplumda din ve devlet ilişkisi farklı seyirler izleyebilir. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Amerika’da ve Türkiye’de, din ve devlet ilişkisi aynı seyri takip etmemiş olabilir.

Sekülarizm Tezi ve Uluslararası Bağlam

Barrington Moore (2016), Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri isimli eserinde, İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Japonya, Çin ve Rusya örneklerinden hareket ederek yaşanan farklı tarihsel deneyimlerin ilgili ülkelerde farklı siyasal sistemlerin ortaya çıkışını nasıl mümkün kıldığını anlatmaktadır. Tarım toplumundan kapitalizme geçişte tarımın ticarileşme biçimi, ona göre, oldukça kritik bir eşiktir. Bu kritik eşikte toplumsal gruplar arasında kurulan ittifakların aldığı biçimlerin farklılığı beraberinde birbirinden oldukça farklı niteliklere sahip siyasal sistemlerin doğuşunu getirmiştir. Örneğin İngiltere’de, demokratik bir parlamenter sistemin ortaya çıkışı burjuvazi ile aristokrasinin işbirliği ile mümkün olabilmiştir. İngiltere’de bu iş birliği sayesinde devlet sınırlandırılmış ve bireysel özgürlükleri ihlal etmeyen bir demokratik çizgi tesis edilebilmiştir.

Tıpkı ülkelerin siyasal sistemleri gibi din-devlet ilişkilerinin seyri de farklı gelişim çizgilerinin ürünüdür. Tam da bu sebeple farklı laiklik tipleri ile karşı karşıya kaldığımız açıktır. Örneğin, Birleşik Krallık’ta ulusdevletleşme sürecinde devlet ile birlikte onun bir kurumu olarak ulus öncesi hiyerarşiden koparılan ve kurumlaştırılan Anglikan Kilisesi’nin merkezde yer aldığı bir laikleşme modeli söz konusudur. Bu modelde din ile devlet iç içe geçmiş haldedir. Öyle ki, kral dini bir törende bizatihi başpiskoposun elinden tacını giymektedir. Kilisenin parlamentoda her zaman bir temsilcisi vardır ve parlamenterler görevlerine dua ile başlamaktadırlar.

İkinci tip laiklikte ise devlet bütün din ve mezheplere eşit mesafede durmaktadır. Bu tip laiklik için en bilinen örnek Amerika Birleşik Devletleri’dir. Almanya’da uygulanan üçüncü tip laiklikte devlet bütün din ve mezheplere hem eşit mesafede durmakta hem de topluma daha iyi hizmet verebilmeleri için destek olmaktadır. Fransa’da uygulanan bir diğer laiklik tipi ise jakoben niteliği ile öne çıkmaktadır. Bu çatışmalı tipte Katolik Kilisesi’nin gücü topraklarını halka dağıtmak yoluyla kırılmıştır. Dinsel sembol ve modeller bu tipte kamusal alandan dışlanmıştır. Din daha çok bireyin özel alanına mahsus bir inanış muamelesi görmüştür.

Türkiye’deki laiklik tipi genellikle Fransa’dakine benzetilir. Türkiye’de de, dinsel semboller ve modeller kamusal alanın dışında bırakılmak istenmiştir. Din uzunca bir süre bireyin özel alanına münhasır bir inanış muamelesi görmüştür. Tek-parti dönemi reformları ağırlıkla dinin devlet üzerindeki tasarruflarından vazgeçmesi için yürürlüğe konmuştur.

Dinin devletleştiği yani devletlerin dinsel bir temelde kurulduğu Ortaçağ Avrupası, Reform ve Rönesans hareketlerinin ve Aydınlanma düşüncesinin etkisi ile etkinliğini yitirince yeni bir düzen ortaya çıkmıştır. Özellikle Sanayi Devrimi’nin ve Fransız Devrimi’nin bu yeni düzenin ortaya çıkışındaki büyük tesirini akılda tutmak gerekir. Artık, modern bir devlet ve toplum kurulmuştur. Din hem devlet hem de toplum katındaki itibarını kaybetmiştir.

Seküler kavramı, etimolojik olarak asra ait; dine değil dünyaya ait, dünyevî gibi anlamlara gelmektedir.

Laiklik dar anlamı ile din ve dünya meselelerinde dinin tek otorite olmaktan çıkmasıdır. Sekülarizm ise, dinin tüm toplum katmanlarındaki etkinliğini yitirmesi gerektiğine yönelik inanıştır. Bu açıdan laiklik sekülarizme nazaran daha sınırlı bir dönüşümü ima etmektedir.

Osmanlı Devleti’nde Reform ve Sekülerleşme Süreci

Osmanlı’da ne bir kilise ne de ruhban sınıfı vardı. Din, Osmanlı yönetim ve yasama sisteminin önemli bir parçası olmakla beraber tek bileşeni değildi. Osmanlı Devleti’nde dinin maslahatı değil, devletin maslahatı önce gelmekte idi. ‘Din-ü devlet’ formülünde ifadesini bulduğu biçimi ile dinin varlığını devam ettirebilmesi için devletin yaşamasının elzem olduğu görüşü hâkimdi.

Osmanlı Devleti dini gruplar ile devlet maslahatının gerektirdiği ölçüde ve kontrollü bir biçimde ilişki tesis etmiştir. Şöyle ki, devlet, dinî hareketlerin ortaya çıkaracağı tehlikeleri mümkün mertebe ortadan kaldıracak, tam manasıyla hâkim bir din anlayışı tesis etmeye çalışmıştır. Bu maksatla bir takım tedbirlere başvurulduğunu tespit edebiliyoruz. İlk önce Sünni İslam empoze edilmiştir, devletin bekasına zarar verecek çeşitli teşebbüslerde bulunamaması için Şiilik sürekli göz hapsinde tutulmuştur. İkincisi tehlikeli addolunan heterodoks unsurlar imparatorluğun uzak köşelerine sürgün edilmişlerdir. Alınan üçüncü tedbir ise, devletin kontrolü altına alınmış bir dini elitin yaratılmasıdır. Yüksek dini görevliler yani ulema sınıfının üyeleri, geçimleri devlet tarafından karşılandığı ve meslek hayatları sırasında yükselmeleri devlet tarafından tespit edilen ilkelere bağlı bulunduğu için birer devlet memuru haline gelmişlerdi.

Klasik Düzenin Bozuluşu, Reformlar ve Ulemanın Güç Kaybı

‘Gerileme’ ve ‘çöküş’ denilen süreçte Osmanlı Devleti, aynı anda pek çok faktörün bir araya gelişi ile yaşamını sürdürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Bu faktörlerden bir kısmı Osmanlı Devleti’nin kendi içinde yaşadığı sorunlarla ilgilidir. Bir kısmı ise dönemin uluslararası bağlamının ürünüdür. Osmanlı klasik düzeninin bozuluşuna yol açan sebepleri kısaca sıralamak istersek, karşımıza şöylesi bir liste çıkar:

  1. vergi toplamaktan ve savaş zamanı asker temin etmek ten sorumlu kişilerin sebep oldukları yolsuzlukların devlet gelirlerini azaltması,
  2. ateşli silahların kullanılmaya başlanması,
  3. yeni ticaret yollarının keşfi ile birlikte Osmanlı Devleti’nin uluslararası ticaret içindeki etkinliğini kaybetmesi,
  4. nüfus artışı ve şehirleşmenin beraberinde tarımsal alandaki istihdamın hızlı düşüşünü getirmesi,
  5. savaş giderlerinin artması ve son olarak
  6. hazineyi sarsacak yeni tüketim alışkanlıklarının (kahve ve şeker gibi) ortaya çıkması.

Devletin modernleştirilmesi çabası ise ulema, askeriye ve kalemiye arasındaki dengeleri sarsmıştır. Her şeyden önce, reform süreci bürokrasinin etkinlik alanında hem nicel hem de nitel bir artış ile sonuçlanmıştır. Modern eğitim kurumlarının devletin ihtiyaç duyduğu yetkin niteliklere sahip kişilerin yetiştirilmesi amacıyla kurulması ya da yurt dışındaki eğitim kurumlarına pek çok öğrencinin gönderilmesi zaman içinde seküler eğilimlere sahip bir bürokratik seçkin grubun doğuşunu beraberinde getirmiştir. Bu sınıfın güçlenmesi ile ulemanın güç yitirmesi eş zamanlıdır. Öte yandan klasik Osmanlı düzeninin bir diğer unsuru da seyfiye yani orduydu. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılmasından sonra, ordunun tekrar eski gücüne erişmesi zaman alacaktır.

Ulemanın bürokrasi karşısında güç kaybedişini Tanzimat dönemi reformlarından başlayarak Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar yürürlüğe konan uygulamalar aracılığıyla daha somut bir biçimde tespit edebiliriz. Örneğin 1838’de, o dönem, idari vaka olarak tarif edilen olaylar, yeni oluşturulan Meclis-i Vâlâyı Ahkâm-ı Adliye tarafından üstlenilmiştir. 1840’da Ceza Kanunnâme-i Humayunu çıkarılmıştır. Bu girişim ayrı bir kamu hukuku oluşturulması yolunda atılan ilk adımdır. Ayrıca, 1858’de şeriat mahkemelerinin cezaî davalara bakma yetkisi ortadan kalkmıştır ve Arazi Kanunname-i Humayunu ile laik nitelikte bir arazi yasası çıkarılmıştır.

1914’te Ziya Gökalp’in İslam’ın rolüyle ilgili İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) için hazırlamış olduğu layiha, Jön Türkler tarafından uygulanmıştı. Söz konusu uygulama ile Şeyhülislam kabine dışına çıkarılmış, Şer’iye mahkemeleri şeyhülislamlıktan ayrılıp adalet bakanlığına bağlanmış, vakıfların idaresi kabinenin bir üyesinin uhdesine verilmiş ve medreseler şeyhülislamlıktan alınıp eğitim bakanlığının idaresine bırakılmıştı.

Özellikle II. Abdülhamid döneminde, bir İslamcı ideolojinin, dolayısı ile dinin devlet nazarında bir kurtuluş reçetesi sunması bakımından öne çıkışının da üzerinde durmamız gerekiyor. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemi ile başlayan reform çabaları bir Osmanlı kimliği inşa etmenin devletin beka sorununu çözeceği varsayımından hareket ediyordu. Bu sebeple uzunca bir süre Osmanlıcılık ideolojisi, devletin resmi politikası idi. Bu politika doğrultusunda din, mezhep ve etnisite ayrımı yapmaksızın Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan herkes eşit vatandaşlar haline getirilecekti. Ancak bu politikanın sonuç üretmediği ve Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da hızla toprak kaybettiği bir vasatta, İslamcılık bir süre yürürlükte kalan bir devlet stratejisi haline gelmişti.

Osmanlı Devleti’nde yönetici seçkinler devlet maslahatını merkeze alarak dine devlet içinde sınırları ya da çerçevesi belirlenmiş bir hareket alanı tanımışlardır. Bu tutum hem II. Abdülhamid döneminde hem de İTC’nin etkinlik kazandığı evrede çok da değişmemiştir. Tanzimat ile başlayan reformları meşrulaştırmak için ya da toplumsal birliği/bütünlüğü sağlamak için din her zaman önemli bir başvuru kaynağı olmuştur. Kuşkusuz bu durum Osmanlı Devleti’nde dinin toplumsal gücü ile ilişkilidir.

Cumhuriyet Döneminde Din-Devlet İlişkisi

12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclisi 28 Ocak 1920’de Kurtuluş Savaşı’nın manifestosu niteliğinde kararlar almıştı. Misak-ı Milli denilen bu kararlar alındıktan bir süre sonra ise, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi toplandı. Yeni Türkiye devletinin kuruluşu için bu gelişme oldukça kritik bir eşiği temsil etmekteydi. Zira önce Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulması aşamalarında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Büyük Millet Meclisi büyük işler başarmıştır. Bu dönemde dinin kitleleri Kurtuluş Savaşı lehine harekete geçirebilmek için önemli bir rol üstlendiğini görüyoruz. Ancak unutmayalım, dönem İstanbul’da ve Ankara’da birbiri ile ihtilaf halinde bulunan yönetimlerin diğerine rağmen meşruiyet arayışı içinde oldukları ve Mondros Mütarekesi sebebi ile işgale maruz kalmış toprakların ve halkların yeniden hürriyet elde edebilmeleri için çetin bir mücadelenin verildiği bir dönemdir. Ve bu dönemde din temelli tek tavır alış Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kurtuluş Savaşı lehine değildir. Din-devlet ilişkilerindeki çok katmanlılığın işaretlerinden birisi burada da karşımıza çıkar. Zira, İstanbul hükümeti adına dönemin önde gelen dini önderlerinin, mesela Mustafa Sabri’nin milli mücadele hareketini gayrimeşru gören fetvaları yayınlanmıştır. Öte yandan, az önce vurgulandığı üzere, dini önderlerin kimileri ise, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanındadır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunun gerçekleştiği ara dönemde, dinin kitleleri harekete geçirici ya da birlik tesis edici gücü işe yaramıştır. Ancak, milli mücadele başarı ile tamamlandıktan ve yeni devlet kurulduktan sonra teşebbüs edilen reformlar ile birlikte din-devlet ilişkisinin seyrinin radikal bir dönüşüme uğradığını söyleyebiliriz.

Tek-Parti Döneminde Din ve Devlet İlişkileri

1923 ile 1946 yılları arası Türk siyasi tarihinde tek-parti dönemini temsil eder. Sebebi, anılan yıllar arasında Halk Fırkası adı ile kurulan ve önce Cumhuriyet Halk Fırkası ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adını alan partinin dışında –kısa süreli Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimlerini akılda tutmak kaydıyla- hiçbir partinin varlığına izin verilmemesidir. Dönemin esas önemi ise yeni Cumhuriyetin kurucu kadrolarının yürürlüğe koydukları reformlardan kaynaklanmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde sürdürülen reform projesinin temel motivasyonu çağdaş medeniyetler seviyesine erişmek idi. Dolayısı ile cumhuriyet dönemi reformlarının asrî ve asra ait olan, yani seküler bir Türkiye inşa etmek üzere yola koyulduklarını söylemek yanlış olmaz. En karakteristik özelliği sekülerlik olan bu reformları üç faaliyet alanı kapsamında ele alabiliriz. Bunlardan ilki, devlet, hukuk ve eğitimi dinselliğin etkilerinden arındırmak üzere icra edilen reformları kapsamaktadır. İkincisi, dinsel simgelerin üstüne giden ve dinî simgelerin yerine Avrupa uygarlığının sembollerini koyan reformlardır. Son sırada ise gündelik ya da toplumsal hayatın dinsel etkiden arındırılması ve gerektiğinde popüler İslam’ın üzerine gitmek amacıyla girişilen reform teşebbüsleri yer almaktadır.

1 Kasım 1922 tarihinde Saltanat’ın ilga edilmesi devleti, hukuk sistemini ve eğitim sistemini sekülerleştirmeye yönelik Cumhuriyet dönemi reformlarının habercisidir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilân edilmesi de din-devlet ilişkilerinin uğrayacağı radikal dönüşümün bir başka habercisidir. Ancak din-devlet ilişkileri bakımından asıl kritik hamle kuşkusuz 3 Mart 1924’te alınan bir dizi kararda karşımıza çıkar. Bu tarih öncelikle halifeliğin ilga edilmesi bakımından kritik bir önemdedir. İkincisi eğitim birliğini sağlamak üzere Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmış ve akabinde medreseler de kapatılmıştır. Dahası şeyhülislamlık makamı ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış yerlerine Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü kurulmuştur. Bugünkü adları ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurumları din işlerini ve vakıfların yönetimini başbakanlığa bağlı olarak yürütmek işlevini üstlenmişlerdir.

Cumhuriyet dönemi reformları ikinci olarak dinî simgeleri değiştirmeye yönelmiştir. Bu simgelerin yerini Avrupai olanların alması arzulanmıştır. Örneğin 1925 yılında fes giymenin yasaklanması ve şapka giymenin zorunlu hale getirilmesi bu türden reformlar arasında yer alır. Ayrıca Aralık 1925’de ibadethaneler dışında dinsel kıyafetlerin giyilmesinin yasaklanması, 1926’da Batı takvim ve saatinin, 1928’de Latin harflerinin ve 1931’de Batı ağırlık ve uzunluk ölçülerinin kabul edilmesi de dinî simgeleri yerinden etmeye yönelik diğer reformlar arasında yer almaktadır. Son olarak, toplumsal hayatın sekülerleştirilmesi amacına yönelik reformları hatırlayalım. Bunlar içinde en çok dikkat çekeni Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıydı. 1932 yılında ezanın Türkçeleştirilmesini de toplumsal hayatın sekülerleştirilmesine yönelik reformların en önemlileri arasında sıralayabiliriz.

Tek-Parti Dönemi Reformlarının Siyasal Hayatımız İçindeki Yeri ve Önemi

Belli başlı bazı noktaların altını çizebiliriz:

  1. Cumhuriyet dönemi reformları Osmanlı modernleşmesi ile belirgin bir sürekliliği içinde barındırır. Zira her ikisi de doğrudan ya da dolaylı biçimde seküler bir devlet inşa etmenin yapı taşlarını döşemişlerdir. Cumhuriyet dönemi reformlarındaki fazlalık toplumun da sekülerleştirilmesi yönündeki çabada karşımıza çıkar.
  2. Cumhuriyet dönemi reformları ulemanın ve tarikat liderlerinin konumlarını büyük oranda sarsmıştır. Aslında bu sürecin de daha Osmanlı Devleti zamanındaki reformlar ile başladığını söyleyebiliriz. Aradaki fark Cumhuriyet dönemindeki hamlenin radikalliği ve modern devlet nosyonuna atfettiği önemdir.
  3. İslam, yeni Cumhuriyet seçkinleri için geri kalmışlığın sebebi addedildiği ve işaretlendiği için modernleşme ve din ilişkisi iki karşıt kutbun ilişkisine dönüştürülmüştür. Bu bakımdan dindevlet ilişkileri çoğu zaman gerilim yüklüdür.
  4. Bir önceki maddeden yola çıkarak şu genel iddiayı dile getirebiliriz. Aslında Türkiye’de laiklik prensibi hiçbir zaman devlet ile dinin radikal bir ayrılışını amaçlamaz. Daha çok, din devletin kamu hizmeti olarak benimsenmiş ve laiklik çoğu zaman dini suiistimallerden korumak ve dini çevrelerin siyasal ve sosyal anlamda etkinlik kazanmasının önüne geçmenin aracı olmuştur.
  5. Laiklik, milleti dinsel içeriğinden soyutlayarak siyasal bir topluluk haline getirmenin mükemmel bir aracıdır. Özellikle Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun dinselliğin parantez içine alındığı bir Türk kimliği inşa etmek üzere işler kılındıklarını ve dahası Halk Evleri ve Halk Odaları’nın da aynı amaca hizmet etmek üzere faaliyete geçtiklerini hatırlarsak, yeni bir “ulus” inşa etme çabasını açık bir biçimde tespit etmek de mümkün hale gelecektir.
  6. Milli mücadele döneminde laiklik ilkesinden hiç söz edilmemiştir. Ayrıca bu dönemde daha önce de vurgulandığı üzere kitleleri mobilize etmek üzere din temel bir başvuru kaynağıdır ve dini önderlere saygıda kusur edilmemiştir. Buna karşılık, özellikle 3 Mart 1924 tarihli kararlar ve sonraki reformlar vesilesiyle açık bir biçimde görülebileceği üzere din ve dinle ilişkili kurum ve gruplar ciddi manada baskı altına alınmışlardır.

Tek-parti dönemi reformları vatandaşlık esasına dayalı ve dinin yerine ulusun ikame edildiği bir seküler kimlik inşa etme çabasını temsil ediyordu. Ancak söz konusu çabanın dinin Türkiye’de yaşayan insanların kimliklerini oluşturmada oynadığı rolü yeterince iyi anlayabildiğini söylemek zordur.

Çok Partili Hayat: Laiklik İlkesine Sadakat ile Dini Hoşgörme Arasında

Türkiye’de çok partili hayata geçiş aynı anda birden fazla faktörün bir araya gelişinin bir ürünüdür. Bunlardan bir kısmı ulusal niteliklidir. Diğer bir kısmı ise uluslararası bağlam ile ilişkilidir.

Din-devlet ilişkilerinde bariz bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Bu dönüşümün ilk işaretlerinden birini 1947 yılında toplanan 7. CHP Kongresi’nde görebiliyoruz. Söz konusu kongrede dinin ihmal edilmiş bir toplumsal pekiştirici olduğu ilkesi çok açıkça öne sürülmüştür.

Yani daha Demokrat Parti’nin (DP) 1950 yılında iktidara gelmesinden önce, CHP dönemin ulusal ve uluslararası bağlamı öyle gerektirdiği için din-devlet ilişkilerinde farklı bir tutum almaya başlamıştı. Bu tutumun genel anlamda ve biraz daha ileri düzeyde bütün bir DP iktidarları döneminde de devam ettiğini söyleyebiliriz.

DP devletin laiklik ilkesinden çok fazla ödün vermeden dine ve dinle ilişkili kişi ve kurumların faaliyetlerine karşı daha fazla hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Örneğin iktidara geldiği ilk aylarda ivedilikle halkta ciddi rahatsızlıklara yol açan ezanın Türkçe okunması uygulamasından vazgeçilmiştir. Ezan 14 Haziran 1950’den itibaren tekrar Arapça okunmaya başlanmıştır. Ayrıca, 1951 sonbaharında, ilkokuldan sonra dört yıl eğitim veren imamhatip okulları, 1953-1956 arasında ise lise düzeyinde eğitim veren imam-hatip okulları açılmıştır. 1956-1957’de ortaokullara din dersleri konmuştur. Bu yıllarda Türkiye’de 15 bin yeni cami inşa edilmiştir. Kuran kursu açılmasını ya da cami inşaını amaçlayan türden dinî örgütlerin sayısı 1946’da sadece 11 iken, 1960’ta 5 bini geçmiştir.

1950’ler ile birlikte başlayan dini dirilişin 1970’lerin hemen başındaki görünümü Milli Nizam Partisi’nin (MNP) kurulmasıdır. Kısa bir süre sonra kapatılsa da MNP çizgisi 1970’li yıllarda Milli Selamet Partisi (MSP) adı ile siyasi hayatımız içinde ne denli kalıcı olduğunu ispat etmiştir. Öyle ki, dönemin koalisyon hükümetleri içinde MSP pek çok kez yer almıştır.

MNP’den başlayarak MSP ile devam eden bu siyasi geleneğin lideri Necmettin Erbakan’dır. Erbakan bir yönüyle muhafazakâr diğer yönüyle ise kalkınmacı bir siyasetçidir. Onun siyasi söyleminin dönem itibariyle üçüncü ayağı ise sosyal adalet vurgusunda karşımıza çıkıyor. 1950’li yıllarla başlayan, 1960 ve 1970’lerde devam eden süreç sadece MNP-MSP çizgisinin ortaya çıkışı için uygun bir zemin teşkil etmiş değildir.

Nakşibendilik

Nakşibendilik, kökeni itibariyle 1389 tarihinde vefat eden Muhammed Bahauddin Nakşibend’in temel esaslarını belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Bahauddin Nakşibend’in ölümünden sonra farklı kollara ayrılan bu tarikatın Türkiye’de etkin olan kolu Mevlana Halid-i Bağdadi’nin önderliğinde yaygınlaşan “Halidiyye”dir. 1778-1826 tarihleri arasında yaşayan Halid-i Bağdadi’nin açmış olduğu yolu takip eden birden fazla ismin öncülüğünde, Türkiye’de Nakşibendilik Osmanlı Devleti’nin son yıllarından beri ciddi manada etkinlik sahibi bir tarikattır.

Toplumun alt sınıfları ile daha sıkı ve yaygın bir bağa sahiplerse de, bu tarikatlar, muhafazakâr seçkinler ve devlet adamları üzerinde ciddi bir tesire sahiptir. Örneğin, Necmettin Erbakan ile yaşadıkları çatışmaya kadar İskenderpaşa cemaati, MNP-MSP çizgisi (Milli Görüş) ve ayrıca 1980 sonrasında Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) üzerinde önemli bir etkiye sahip idi. Benzer ilişkiler diğer tarikatlar için de söz konusu edilebilir.

Nurculuk

1878-1960 tarihleri arasında yaşayan Said-i Nursi’nin kurucusu olduğu bir dini harekettir. Said-i Nursi Osmanlı Devleti’nin son yıllarına denk gelen gençlik evresinde, ciddi manada bir siyasi aktördür. Jön Türkler içinde yer aldığını, Osmanlı-Rus Harbi’nde esir düşerek bir süre Rusya’da yaşadığını ve milli mücadeleye destek vererek Mustafa Kemal ile sıkı ilişkiler geliştirdiğini biliyoruz.

Said-i Nursi’nin ölümü öğrencileri arasındaki çatışmaları beraberinde getirmiş ve cemaat çok sayıda alt kola bölünmüştür. Bugün bunlar içinde Yeni Asyacılar, Okuyucular, Yazıcılar, Said-i Nursi’nin Kürt kimliğini esas alarak faaliyet gösteren Med-Zehra grubu en bilinenleridir.

Süleymancılık

Süleymancılık da tıpkı Nurculuk gibi Nakşibendilik ile ilişkili cemaatlerden birisidir. Kurucu lideri Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) Nakşibendi geleneğin içinden yetişmiş bir din alimidir. Medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı bir vasatta Tunahan kendisini Kuran öğretimine adamıştır. Bu amaçlı faaliyetlerini 1950’li yıllara kadar tümüyle yer altında sürdürmüştür. DP’nin iktidara gelişi ile ortaya çıkan görece liberal ortamla birlikte ise Tunahan ve öğrencileri ilk kez resmî statüde Kuran Kursu açabilmişlerdir.

Zorunlu ve kesintisiz eğitimi sekiz yıla çıkaran eğitim reformu 1997 yılından itibaren uygulanmaya başlandı. Bu reform düzene, özgürlük ve serbestiyete nispeten nasıl daha fazla öncelik verildiğinin bir örneğidir. Kamusal alanda varlık göstermek isteyen İslami gruplar bu reform ile saf dışı bırakılmışlardır. Sosyal, ekonomik ve siyasi bakımdan etkin grupların sekiz yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitim aracılığıyla önüne set örülmüştür.

2002’den Günümüze Din-Devlet İlişkileri

Sekülarizm (ya da laiklik) en başından beri Türkiye toplumu için otoriter bir yönetim aracı olmuştur. Makbul vatandaşın geri kalan geniş halk yığınlarından ayrıştırılması ve vatandaşların zararlı bölümünün kamusal alanın dışında tutulması için kullanılmak istenmiştir.

Bu yöndeki çabaların son örneği (28 Şubat postmodern darbesi) yukarıda kısaca ele alındı. Bu noktada 28 Şubat’ın devletin kendini stabilize etmek için laiklik ilkesinin tehdit altında olduğu temel iddiası ile siyasal alanı daraltıcı bir dizi hamleden sadece birisi olduğunu unutmamak gerekir.

3 Kasım 2002’de kuruluşundan kısa bir süre sonra girdiği ilk seçimlerde elde ettiği başarı ile tek başına hükümet kurma hakkı elde eden ve bu konumunu muhafaza eden AK Parti uzunca bir süre laiklik ve sekülarizm temelli tartışmalara konu edildi. Din-devlet ilişkilerinin çok boyutluluğunu bu tartışmalar vesilesi ile 2002 sonrasında da kolaylıkla tespit edebiliriz. Şöyle ki, iktidar-muhalefet ilişkileri içinde AK Parti’ye iktidara geldiği ilk yıllarda ısrarla ve daima laiklik ilkesi temelinde eleştiriler yöneltilmiştir. Bu gelişmelerden ilki 27 Nisan 2007’de yaşandı. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan bir bildiri ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecine müdahale edildi. Bu müdahale ile amaç eşi başörtülü olan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını engellemekti. İkincisi ise 14 Mart 2008’de dönemin Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından ‘AK Parti’nin laikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği iddiası ile kapatılması’ talebiyle açılan dava idi.

Din-devlet ilişkilerinin 2002 yılı sonrasındaki seyri açısından bir diğer önemli boyut AK Parti iktidarları döneminde yapılan yasal düzenlemeler ve bazı uygulamalar aracılığı ile ortaya konabilir. 15 yıllık AK Parti iktidarları döneminde oldukça fazla sayıda yasal düzenleme yapıldı. Hatırlayalım, bu düzenlemelerin bir kısmı 2007, 2010 ve 2017 yıllarındaki referandumlar ile halkın onayına da sunuldu. 15 yıl boyunca ortaya konan yasal düzenlemeler içinde doğrudan din-devlet ilişkilerini ilgilendirdiğini düşünebileceğimiz iki temel yasa akla gelir. Bunlardan ilkinde başörtüsü sorununu halletmek amaçlanmıştı. İkincisinde ise 30.03.2012 tarihli düzenleme ile zorunlu eğitim 4+4+4 biçiminde 12 yıla çıkarılmış, ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatının, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulacağı hükme bağlanmış ve İmam-Hatip liseli öğrencilerin üniversiteye girişine engel oluşturulan katsayı uygulamasına son verilmişti.

Bir başka dikkat çekici nokta Alevilerin sorunları ile ilgilidir. Cumhuriyet tarihi boyunca, Aleviler, dindevlet ilişkileri söz konusu edildiğinde genellikle resmi bir statü elde edememenin yoksunluğunu yaşamışlardır. Ne Alevi din önderleri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bünyesinde faaliyet gösterebilmiş ne de cem evleri birer dini kurum olarak resmiyet kazanabilmiştir. Bu iki temel sorunun çözümü için AK Parti iktidarları döneminde birkaç kez ‘Alevi Açılımı’ adıyla çalışmalar yürütülmüş ise de verimli bir sonuç elde edilememiştir. Son olarak 64. Hükümetin gündeminde yer alan ve 10 Aralık 2015 tarihli eylem planında “geleneksel irfan merkezleri ve cem evlerine hukuki statü tanınması” biçiminde yer alan reform vaadi de sonuçsuz kalmıştır.

AK Parti iktidarları dönemini ilgilendiren son önemli mesele devlet ve dini cemaatler arasındaki ilişkiye dairdir. Dini-cemaatler ile devlet arasındaki ilişkinin genel seyrini önceki kısımlardan hareketle bir iki cümle ile tekrar hatırlayacak olursak, tekparti döneminde maruz kaldıkları baskı sebebi ile dini cemaatler yer altına inmek zorunda kalmışlardı. Tek-parti döneminden sonra ise çoğunlukla yer üstüne çıkabilmişlerdi. Bu her bir cemaatin mobilize ettiği kitlelerden oy alma kaygısı taşıyan siyasi aktörlerin hoşgörülü tutumu ile ilgili olabildiği gibi dönem dönem devletin içine düştüğü krizi aşmak üzere dinsel unsurdan yararlanmak arzusu ile de ilgili idi. Tek-parti iktidarı sonrasında, 28 Şubat dönemini istisna tutarsak, dini cemaatler çeşitli sebeplerle genellikle devlet himayesine alınmışlardır. Bu uygulamalar AK Parti’nin iktidar mevkiinde bulunduğu yıllarda da devam etmiştir.