Ünite 2: Tulunîler, Ihşidîler ve İdil Bulgarları

Tulunîler

Türklerin İslâmiyeti kabulü ilk olarak yoğun bir şekilde Mâverâünnehr’de görülür. İlk dönemden sonra Mâverâünnehr’den çok uzak bir bölgede, Mısır ve Suriye’de Türk asıllı Müslüman hanedanların ortaya çıktığı görülür. Bunlar Abbasî Devletinin eyalet valileri iken IX. asrın ikinci yarısı ile X. asrın ikinci yarısı arasında birer hanedan kuran Tulunîler ve Ihşidîlerdir.

Mısır ve Suriye’de hüküm süren Tulunî Devleti’nin kurucusu Ahmed isimli bir Türk askeriydi. Devletin adı 815-816 yılında Buhara valisi tarafından haraç olarak Bağdad’a gönderilen gulâmlar arasında yer alan Ahmed’in babası Tulun (Türkçedeki dolun)’dan gelmektedir. 835’te Bağdad’da doğan Ahmed, iyi bir dinî ve askerî eğitim almış ve çok gençken Halife Mustaîn’in gönlünü kazanmıştır. Onun üvey babası Bayıkbeg’e Mısır valiliği görevi verilmiş, ancak Bayıkbeg Mısır’a vekil olarak Ahmed’i göndermiştir. Nitekim Ahmed’in Fustat’a ulaştığı 868 yılı, Tulunîlerin kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. 870 yılında Berka ve İskenderiye şehirlerinin de Ahmed b. Tulun’un idaresi altına geçmesiyle Mısır’ın tamamında Tulunîlerin hâkimiyeti kurulmuş oldu. 884 yılında vefat eden Ahmed b. Tulun’un yerine 20 yaşındaki oğlu Humâreveyh geçmiştir. Humâreveyh’in hâkimiyeti de aynen babasınınki gibi Abbasîlerle mücadele ile geçmiştir. Humâreveyh’in genç yaşta vefatı (896) ise yeni istikrara kavuşan Tulunîler Devleti’ni fetret devrine sokmuştur. Humâreveyh’in yerine sırasıyla geçen Ebu’l-Asâkir Ceyş ile Harun adlı oğulları çok genç yaşta oldukları için ülkede hâkimiyeti sağlayamadıkları gibi, taht mücadeleleri sırasında da hayatlarını kaybetmişlerdir. Tulunî Devleti’ndeki bu gelişmeler, Abbasî Halifesi Mu’tazıd’ın müdahalesine yol açmıştır. 899’da Halife Mu’tazıd ile yapılan anlaşmaya göre, Tulunî Devleti’nin sınırları küçülmüş, Abbasîlere ödenen vergi de arttırılarak 450.000 dinara çıkartılmıştır. 905 yılında ise Abbasîler Tulunî Devleti’ne tamamen son vermişlerdir.

Ihşîdîler

Mısır ve Suriye’de hüküm süren ikinci Türk hânedanının kurucusu Muhammed b. Tugç 882’de Bağdad’da doğmuştur. Muhammed b. Tugç’un babası, Tulunîlerin hizmetinde bulunmuş ve Şam ile Taberiyye’de valilik yapmıştır. Tulunîlerin yıkılışından sonra Muhammed b. Tugç Abbasî Devleti’nin hizmetinde bulunmuştur. Tulunîlerin yıkılışından sonra Mısır, İslam liderliği için mücadele veren Abbasîlerle Fatımîlerin ortasında kalmıştır. Mısır’daki siyasi kargaşadan ve Abbasîlerin Mısır ile ilgili düşüncelerinden haberdar olan Muhammed b. Tugç, vezir el-Fazl b. Ca’fer el-Furat’ın desteği ile Mısır valiliğine atanmıştır. Daha 935 yılında Fustat’a askerlerini sokan Muhammed b. Tugç, böylece Mısır ve Suriye’de yeni bir devletin temellerini de atmış oldu. Halife Râzî 939 yılında kendisine Farsçada hükümdar anlamına gelen “Ihşid” unvanı verdiğinden devlet de Ihşidîler adıyla tarihe geçmiştir. Ihşîdîlerin ömrü çok kısa olmuştur. Muhammed b. Tugç’un hâkimiyeti, hüküm sürdüğü toprakları yabancıların saldırısından korumakla geçmiştir. Muhammed b. Tugç’un 946 yılında vefatından sonra, tahta sırasıyla oğulları Unûcûr (946-961) ile Ali (961-966) geçse de ülkede hâkimiyet, Muhammed b. Tugç’un çocukları için tayin ettiği nâib Nubyalı köle Kâfûr’un elindeydi. Kâfûr’dan sonra tahta Ali’nin oğlu Ahmed tahta çıkmış, ancak onun hâkimiyeti de uzun sürmemiş ve 969’da Fatimîler Mısır’ı işgal ederek Ihşîdîlere son vermişlerdir.

İdil Bulgarlarının Ortaya Çıkışı ve İdil Bulgar Devleti’nin Kuruluşu

İdil Bulgar Devleti’nden günümüze yazılı kaynak ulaşmamıştır. Bundan dolayı bu devletin tarihini daha çok ibn Hurdazbih, ibnu’l-Fakih, ibn Rüşd, ibn Fazlan, elistahrî, ibn Havkal, el-Mervezî, Ebû Hâmid el-Gırnâtî, Yakut el-Hamavî gibi Arap ve Fars coğrafyacı ve seyyahların eserleri ile Rus kronikleri nden öğreniyoruz. Rus kronikleri (yıllıkları), Rusların Hristiyanlığı kabul etmesinden sonra Bizans ile yakınlaşmaları sonucunda onlardan aldıkları yıllık yazma adeti sonucunda meydana getirilmiştir. Bu yıllıklar Rus rahip veya keşişleri tarafından yazılmıştır. Yıllıkların en eski nüshaları muhafaza edilmemiş, ancak XIV. yüzyılda yazılan çeşitli kopyaları zamanımıza kadar gelmiştir. İlk kısımları IX. asrın ortalarına kadar ulaşan sözlü rivayetleri, X. asrın başından itibaren de yazılı belgeleri ihtiva etmektedir. Bu yıllıkların yardımıyla Rusya ve kısmen de olsa komşu ülke ve halkların tarihini IX. asırdan XVIII. asra kadar kesintisiz takip etmek mümkündür. İdil (Volga) bölgesinde Türk birliğini sağlayan ve bölgeyi İslamiyet ile tanıştırarak İslam dünyasının en kuzey temsilcisi hâline gelen İdil Bulgar Devleti, X. yüzyılın başında İdil havzasında kurulmuştur. VI. yüzyılın sonlarında Göktürk Kağanlığı’nın idaresi altına giren Bulgarlar, Göktürk Devleti’nin yıkılışıyla (630) Kubrat adlı liderlerinin önderliğinde Büyük Bulgar Devleti’ni kurmuşlardır. Büyük Bulgar Devleti’nin sınırları güneyde Kuban’dan, kuzeyde İdil ile Don arasındaki At Dağları’na, batıda ise Dinyeper (Özi) kıyılarına uzanıyordu. Ancak Kubrat’ın ölümünden kısa bir süre sonra oğullarının düştüğü ihtilaf ve Hazar Hakanlığı’nın sonu gelmeyen saldırıları, Büyük Bulgar Devleti’nin parçalanmasına neden olmuştur. Kubrat Han’ın oğlu Asparuh’un başkanlığındaki Bulgarlar, Tuna Nehri boyuna gelmiş ve 681’de burada Tuna Bulgar Devleti’ni kurmuşlardır. Otuz Ogurların dâhil olduğu Bulgar grubu ise İdil ve Kama nehirlerinin birleştikleri sahaya çekilmişlerdir. Burada Bulgarlar, bölgenin yerli halkı olan Fin-Ugorlar ile başta Suvarlar (Sabirler) olmak üzere bölgede yerleşik bulunan Türk boylarını idareleri altına almışlardır. Bununla birlikte İdil Bulgarları’nın devletleşme süreci ancak X. yüzyılın başında tamamlanmıştır. Bu bölgedeki Bulgarlar, İdil Nehri kıyısına yayıldıkları ve başka yerlerdeki Bulgar gruplarından ayırt edilmek için İdil Bulgarları olarak adlandırılmıştır. Hazarların Peçenek, Kıpçak ve Rusların saldırıları yüzünden zayıflamaları ve 965 yılında Hazar Kağanlığı’nın yıkılması sonucunda ise İdil Bulgarları bu bağlılıktan da kurtulmuş ve müstakil bir devlet hâline gelmişlerdir. Bulgarların komşuları ise batıda etnik menşeleri tam bilinmeyen Burtaslar , kuzeyde Fin-Ugor halklarından Mari ile Udmurtlar, doğuda Türk boyu olan Başkurtlar, güneyde Kıpçaklar idi. Burtasların adı IX. yüzyıldan itibaren Arap kaynaklarında geçmeye başlar. İdil Bulgarları ile Hazarlar arasında yaşayan Burtaslar, Hazarlara bağlıydılar. Hazar Kağanlığı’nın yıkılmasıyla topraklarının bir kısmını İdil Bulgarları ele geçirmiştir. Burtaslar, Hazarların yıkılışından sonra vergiyi bazen Ruslara, bazen de İdil Bulgarlarına ödemişlerdir. Moğol seferlerinden sonra (XIII. yüzyılın ilk yarısı) tarih sahnesinden çekildiler. Muhtemelen Bulgar, Kıpçak ve Fin Ugorlarla karışmışlardır. Burtasların Fin Ugor, Türk ve Fars kökenli olduklarına dair üç ayrı görüş mevcuttur.

İdil Bulgarlarının İslamiyet’i Kabulü

922 yılında Abbasî halifesi el-Muktedir Billâh Cafer’in, İdil Bulgarlarının hükümdarı Almış’ın isteği üzerine gönderdiği kalabalık bir elçi heyeti İdil-Bulgar Devleti’ne ulaşmıştır. Bu tarihten itibaren İdil Bulgar Devleti’nde okunan hutbelerde halifenin adı zikredilmeye başlanmış, İdil Bulgarlarının hükümdarı Almış da Cafer b. Abdullah adını almıştır. 903-913 tarihleri arasında eserini yazan ibn Rüşd de Bulgarların hükümdarı Almış ve halkının Müslüman olduğunu belirtmektedir. Bulgar paraları üzerinde çalışan S. A. Yanina tarafından 903-908 tarihleri arasında basıldığı ileri sürülen Bulgar parası da İdil Bulgarlarının İslamiyet’i 922’den daha önce kabul ettiklerini doğrulamaktadır. Sonuç olarak İslamiyet, İdil Bulgarları arasında daha VIII-IX. yüzyıllarda yayılmaya başlamış, X. yüzyılın hemen başında da resmî din olarak kabul edilmiştir. İslamiyet’in seçilmesinde İdil Bulgarlarının Hârizm ve Sâmânîlerle geliştirdikleri ticari münasebetler de etkili olmuştur. Nitekim Bulgarların İslamiyet ile tanışmaları, bu bölgelerden gelen tüccarlar vasıtasıyla mümkün olmuş ve İslamiyet yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı.

İdil Bulgar Devleti Tarihinin İkinci Dönemi: Ruslarla Mücadele

Hazar Hakanlığı’nın yıkılmasıyla İdil Bulgarları bağımsızlıklarını kazanmış, ancak yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu tehlikeyi oluşturan Ruslarla mücadele, İdil Bulgar Devleti tarihinin ikinci devresinde en önemli gündemi işgal edecektir. Ruslarla Bulgarlar arasındaki münasebetler, her iki tarafın da İdil bölgesindeki ticareti ve genel olarak bölgeyi kontrol altına alma isteği çerçevesinde şekillenmiştir. Rusların resmî olarak Hristiyanlığı kabul etmeleriyle (988) bu mücadele dinî nitelik de kazanmıştır. Ruslar Hristiyanlığı kabul etmeden önce (986) İdil Bulgar Devleti’nden bir heyet Rus knezlik lerinin merkezi konumunda olan Kiev’e gelmiş ve Rus Knezi Vladimir’e İslamiyet’i kabul etmesini teklif etmiştir. Ancak İslamiyet’e göre zina, içki, domuz eti vs.nin günah olduğunu öğrenen Knez Vladimir bu teklifi reddetmiştir. Knezlik, bir nevi şehir devletidir. IX. yüzyılın sonunda Doğu Slav kabileleri birleşerek Kiev Rusya Devleti’ni kurmuşlardır. Ancak daha XII. yüzyılın ortasında Kiev Rusyası, küçük şehirlere parçalanmıştır. Bununla birlikte ortak kültür ve din gibi faktörler, bu şehirlerin (knezliklerin) tamamen birbirlerinden kopmasını engelliyordu. Rus knezlikleri arasında devamlı liderliği üstlenen bir knezlik ortaya çıkmıştır. Kiev’den sonra Novgorod, Vladimir, Moskova knezlikleri, farklı dönemlerde Rus knezliklerinin merkezi olmuşlardır. Yaklaşık 2.5 asır süren Altın Orda hâkimiyetinden kurtulmak isteyen Rus knezlikleri, kurtuluşun ancak birlik oldukları takdirde mümkün olduğunu anlamış ve bazen güçle, bazen de kendi istekleriyle Moskova etrafında birleşmişlerdir. Neticede Ruslar Altın Orda Devleti’nin hâkimiyetinden kurtulmuş ve Moskova (Çarlık) Rusyası adını almaya başlamıştır. Bulgarlarla Ruslar arasındaki hâkimiyet mücadelesi özellikle XI. yüzyılın sonunda artmıştır. Bulgarlar 1088’de Murom’u, 1107’de ise Suzdal’ı kuşatmışlardır. Her iki kuşatmada da başarılı olan Bulgarlar, memleketlerine büyük ganimetlerle dönmüşlerdir. Ancak bu mücadele XII. yüzyıl boyunca da belli aralıklarla devam etmiştir. 1120’de Vladimiro-Suzdal knezi Yuriy Dolgorukiy, Bulgarların üzerine yürüyerek onları mağlup etmiş ve onlardan çok sayıda esir almıştır. Bu tarihten itibaren özellikle Vladimiro-Suzdal Rus knezleri, İdil Bulgarları ve onların mensup olduğu İslam dinine karşı ideolojik bir savaş başlatmış, halkı kışkırtarak onlarla savaşmanın Hristiyanlık uğruna bir savaş olduğu fikrini yaymışlardır. 1164’te Knez Andrey’in ordusu Kama kıyısındaki Bryahimov şehrini yakmış ve böylece Ruslar, Bulgarlara karşı ilk ciddi galibiyetlerini almışlardır. 1183 yılında İdil Bulgarlarının üzerine yapılan sefere ise diğer Rus knezliklerinin birlikleri de katılmıştır. Bu sefer önceki seferlerden farklı olarak daha geniş çaplıydı ve İdil Bulgar Devleti’ni tarih sahnesinden tamamen silmeyi amaçlamaktaydı. Ancak birleşik Rus ordusu bu hedefine ulaşamamıştır. Rusların Bulgarlar üzerine 1185 ve 1205 yıllarında gerçekleştirdikleri akınlar da başarısız olmuştur. Taraflar arasındaki bu mücadele 1230 yılında imzalanan barış antlaşmasına kadar devam etmiştir. 1236 yılının sonbaharında Moğollar, başta Bilyar şehrini, daha sonra da diğer şehirleri tahrip etmiş, Bulgarların topraklarına el koymuşlardır. Bu tarihten sonra Moğollar, Rus topraklarının büyük bir kısmını ele geçirmiş ve Deşt-i Kıpçak , Hârizm, Kuzey Kafkaslar, Kırım ve İdil Bulgar Devleti’nin topraklarında Altın Orda Devleti kurulmuştur. Kıpçakların oturdukları ve yayıldıkları sahayı ifade eden Deşt-i Kıpçak tabiri, dar manasıyla, XI. yüzyılın ortalarından Moğol istilâsına kadar olan dönemdeki Kıpçak Hanlığı’nın yayıldığı sahayı, geniş manasıyla da Cuci Devleti (Altın Orda) zamanındaki Kıpçak sahasını ifade etmektedir.

Altın Orda ve Kazan Hanlığı Dönemlerinde İdil Bulgarları

İdil Bulgar Devleti’nin bundan sonraki tarihi, Altın Orda ve mirasçısı Kazan Hanlığı’nın tarihiyle iç içe olmuştur. İdil Bulgar Devleti, ele geçirildikten sonra Rus knezliklerinden farklı olarak doğrudan hana bağlı bir ulus haline getirilmiştir. Bunun birkaç nedeni mevcuttur. En başta Batu Han ve askerlerine en büyük mukavemeti Bulgarlar göstermiş ve dolayısıyla kendilerine özerklik tanındığı takdirde ileride her an isyan teşebbüsünde bulunabilirlerdi. Bunu engellemek için de hanlar, muhtemelen İdil Bulgarlı devlet adamları ile siyasi elitin bir kısmını yok etmiş ve burada doğrudan kendi yönetimlerini kurmuşlardır. Ayrıca İdil Bulgar Devleti’nin yayıldığı coğrafya, bölgenin en zengin toprakları olup, jeostratejik ve ekonomik öneme de sahipti. Arap kaynaklarında İdil Bulgar Ulusu’ndan Altın Orda’nın en önemli on bölgesinden biri olarak bahsedilmektedir. XIV. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan taht kavgalarıyla veba salgını, Bulgar Ulusu’nun da bağlı olduğu Altın Orda Devleti’ni siyasi ve ekonomik bakımdan olumsuz etkilemiştir. İdil Bulgar yöneticilerinin Altın Orda’daki istikrarsızlıktan da faydalanarak eski siyasi güçlerine kavuşma çabaları bir netice vermemiştir. 1361’de Altın Orda Hanı Pulat Timur, Bulgar’a yürümüş ve ulusu tekrar kontrol altına almıştır. Altın Orda’da taht kavgaları dolayısıyla fetret devrinin (1360-1380) yaşanması, bütün bunların ülkeyi siyasi ve ekonomik olarak zayıflatması ve bu durumdan istifade eden Rusların Bulgar’a yönelik saldırılarını arttırmaları, ulus merkezinin zayıflamasına neden olmuştur. Altın Orda Hanı Toktamış’ın Timur ile mücadelesi sırasında da Bulgar Ulusu zarar görmüştür. Hatta XVII. yüzyılda kaleme alınan Defter-i Çengiznâme adlı eserde Aksak Timur’un 1391’de Bulgar’a da saldırdığı ve şehri harap ettiği yazılmaktadır. Netice itibariyle XIV. yüzyılın sonu – XV. yüzyılın başında Bulgar şehri zayıflamaya başlamış, hatta bu döneme kadar adının sıkça geçtiği Rus yıllıklarında nadiren zikredilmeye başlanmıştır. Bulgar, zayıflarken ulus içerisinde Kazan ön plana çıkmış ve Bulgar’ın yerini almıştır. Altın Orda Hanı Uluğ Muhammed (1419-1423, 1427-1436), Küçük Muhammed (1437-1443) tarafından tahttan uzaklaştırılınca, maiyetindeki üç bin kişiyle Kazan’a çekilmiş ve Kazan merkezli bir hanlık kurmuştur (1437). Bu hanlığın oluşumuyla, Altın Orda Devleti parçalanma dönemine girmiş ve Kazan’ın yanı sıra Kırım ve Astrahan gibi hanlıklar da ortaya çıkmıştır. İdil Bulgar Ulusu’nun toprakları ve halkı ise Kazan Hanlığı’nın içerisinde yer almış ve Bulgarlar başta Kıpçak olmak üzere hanlıktaki diğer Türk boylarıyla karışmışlardır. Daha sonraki tarihlerde Kazan Hanlığı’nın bu ahalisi Tatar olarak adlandırılacaktır. İdil Bulgar Ulusu ve Bulgarlar işte bu şekilde tarih sahnesinden çekilmiştir.

Teşkilat ve Sosyo-Ekonomik Hayat

İdil Bulgar Devleti’nin teşkilatı ve devlet yapısı ile ilgili kaynaklarda fazla bilgi yoktur. İdil Bulgar hükümdarları başlangıçta “ilteber” unvanını taşıyordu. İdil Bulgarlarının İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra ise hükümdarlar “emir” unvanını kullanmışlardır. Bununla birlikte şehir yöneticileri de “emir” olarak adlandırıldığından hükümdarlar için “ulu emir” unvanı tercih edilmiştir. Emir unvanı Slavların “knez” unvanına denk geldiğinden Rus kroniklerinde Bulgar hükümdarları “knez” olarak adlandırılmıştır. Tarihçiler İdil Bulgar hükümdarlarının da aynen Büyük Bulgar ve Tuna Bulgarlarının hükümdarları gibi Dulo soyuna mensup oldukları konusunda hemfikirdirler. Bununla birlikte İdil Bulgar efsanelerinin bir kısmında hanedanın kurucusu olarak Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen İskender (Zulkarneyn), diğer bir kısmında da Hz. Muhammed’in sahâbelerinden Abdullah b. Zübeyr gösterilmektedir. Böylece Bulgarlar, kendi hanedanlarına kutsallık kazandırarak ayrıcalıklı bir konuma sahip olduklarını göstermek istemişlerdir. Bulgar hükümdarları başta itaatindeki bütün halkların askerî komutanı iken X. yüzyılın başlarında hükümdarların hâkimiyeti sivil, adlî ve İslamiyet’in kabulü ile dinî alanda da yayılmıştır. Ancak yine de onlar, ibn Fazlan’a göre halktan uzak kalmamış, koruma olmadan sokaklarda dolaşmışlardır. Yine ibn Fazlan’ın seyahatnamesinden anlaşıldığı kadarıyla hükümdar, elçileri kendisi karşılıyor, gümrükte ticarî gemileri bizzat kontrol ediyordu. Bütün alanlarda hakimiyeti ellerinde bulundurmalarına rağmen diğer Türk devletlerinde olduğu gibi İdil Bulgarları’nda da hükümdarların hâkimiyeti, beyler meclisi tarafından sınırlandırılıyordu. İbn Fazlan’a göre bu beyler, hükümdara bağlı dört kabilenin (Suvar, Esegil (Eskil), Bersul (Barsil), Barancer) başkanıydı. X. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu kabileler, kendi bey ve teşkilatlarını muhafaza etmiş, daha sonra bölgedeki Suvarlar hariç hepsi Bulgar adıyla anılmaya başlanmıştır. Suvarlar ise İdil Bulgar Devleti içerisinde kendi kimliklerini korumayı başarmış, hatta devletin en büyük şehirlerinden biri olan Suvar’ı kurmuşlardır. Buna benzer sistem, Altın Orda ile Kazan Hanlığı’nda da mevcuttu. Altın Orda’da bu beyler “mirza”, Kazan Hanlığı’nda ise “karaçibey” unvanını taşıyordu. Söz konusu kabile başkanları, hükümdar ailesinin fertleriyle birlikte hükümdarın nezdinde bir nevi meclis rolünü oynuyor ve anlaşıldığı kadarıyla da daha çok diplomatik ve askerî işlerle meşgul oluyordu. Kabile başkanlarının (beylerin) idaresinde askerî birlikler bulunuyordu. Hükümdar istediği takdirde bu beyler birlikleriyle birlikte Bulgar ordusuna katılıyordu. Yine Bulgarlara bağlı komşu halklardan ve paralı askerlerden de birlikler kuruluyordu. Zamanla İdil Bulgar Devleti’nde topraklar iktâ olarak dağıtılmış ve iktâ sahipleri de kendi birlikleri ile gerektiğinde Bulgar ordusuna katılmıştır. Hükümdarlar bazen orduya komutanlık etmişler, ancak savaşlara katılmadıkları zaman bile ganimetten pay alma hakkına sahip olmuşlardır. İkta, Orta Çağ İslam devletlerinde yaygın olarak kullanılan bir arazi tasarruf şeklidir. Devlet ülke topraklarının genellikle vergi gelirlerini hizmet karşılığı olarak vermekte; eyaletlerden sefer zamanı asker de bu sistemle toplanmaktaydı. Bölgenin coğrafi şartları ve bölgedeki diğer halkların yerleşik hayat sürmeleri, Bulgarların çok kısa bir sürede yerleşik hayata geçmelerini sağlamıştı. Verimli topraklarla ormanları, avcılık, hayvancılık, arıcılık ve dericilik gibi alanların gelişmesini sağlarken, İdil Nehri de halkın su ürünlerinden faydalanmasına imkân sağlıyordu. Devletin hakim olduğu coğrafya düz olduğundan, Bulgarlar arasında tarım da çok gelişmiştir. İbn Rüşd Bulgarların tarıma büyük önem verdiklerini ve buğday, arpa ve darı yetiştirdiklerini yazmaktadır. Yine Rus kroniklerinde Rusların İdil Bulgarlarından hububat satın aldıkları kaydedilmiştir. Tarımın gelişmiş olmasının nedenlerinden biri de en azından başlangıçta halkın tarım ürünleri için vergi ödememesidir. Bu coğrafyanın büyük ticarî yolların güzergâhı üzerinde bulunması ise İdil Bulgar Devleti’ni büyük bir transit ticarî merkez hâline getirmiştir. iskandinav ülkeleri ile Abbasî Halifeliğinin topraklarını birbirine bağlayan Büyük İdil (Volga) yolu, Rus knezlikleri, İdil Bulgar Devleti ve Hazar Kağanlığı’nın ekonomik hayatında büyük rol oynamıştır. Bulgar-Kiev ticaret yolu ise Rus knezlikleri ile İdil Bulgar Devleti’ni karadan bağlıyordu. İdil Bulgarlarıyla Ruslar arasında çok sayıda savaş yapılsa da iki ülke arasındaki ticarî münasebetler hiç kesilmemiştir. Kama ticaret yolu ile Bulgar-Sibirya ticaret yolu da devleti Urallar ve Sibirya’ya bağlıyordu. Bulgarlar yabancı ülkelere tarım ürünleri, kürk, bal, balık ihraç ediyorlardı. En fazla ihraç edilen ürünlerin başında ise işlenmiş deri gelmektedir. Nitekim Bulgar derileri, “bulgarî” adı ile eskiden beri şöhret bulmuştu ki, Kazan’da ve Kazak-Kırgızlar’da “bulgarî” adı ile tanınan derinin, eski Bulgar devrinden kalan usûller ile işlendiği bilinmektedir. Rus ve iskandinav ülkelerinden getirilen kölelerin bir kısmı Bulgar’da kalıyor, bir kısmı da Doğu ülkelerine satılıyordu. Bulgarlar Doğu’dan değerli ipek, halı, Orta Asya ve Hint süs eşyaları, seramik ve cam ürünleri ithal ediyorlardı. Bulgar hükümdarları özellikle dış ticaretin gelişmesi için çaba sarfetmişlerdir. Çünkü dış ticaret, devlet hazinesine büyük gelirler getiriyordu. Ticaretin gelişmesi yeni şehirlerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Kaynaklarda sıkça adı geçen başkent Bulgar ve Bilyar’ın yanı sıra Oşely, Suvar, Kaşan, Cuketau, Kremençuk, Mardan, Kazan gibi şehirler kurulmuştur. Tatar tarihçisi Fayaz Huzin, Altın Orda hâkimiyeti öncesinde İdil Bulgar coğrafyasında toplam 170 şehir ve kalenin mevcudiyetinin bilindiğini yazmaktadır. İdil Bulgar Devleti’ndeki şehirlerin dönemin ölçülerine göre büyük şehirler olduğu anlaşılmaktadır. Moğol seferleri başlamadan önce (1234-1236) İdil Bulgar Devleti’ni ziyaret eden Macar rahiplerinden Friar Julian, buradaki şehirlerin büyük ve zengin olduğunu ve bu memleketin tek bir şehrinden 50.000 asker çıktığını yazmaktadır. İdil Bulgarları arasında metalurji ve demircilik çok gelişmiş, demirden çeşitli silah ve iş aletleri yapılmıştır. Yine İdil Bulgar Devleti, bakır ve altından yapılan süs eşyaları ile ün kazanmıştır.

İdil Bulgarlarında İlim

İdil Bulgarlarının Müslüman Doğu ile sahip olduğu sıkı münasebetler, ilim ve kültür alanlarında gelişmiştir. Müslüman ülkelerde eğitim gören Bulgarlı öğrenci ve ilim adamları memleketlerine dönüşte hocalarının çalışmalarını örnek alarak kitaplar kaleme almış, hocalarının çalışmalarını yorumlamışlardır. Başta farmakoloji uzmanı ve ilahiyatçı Burhaneddin el-Bulgarî, hadis ilmi ile uğraşan Ebû Ali Hamid b. idris el-Bulgarî, Zühretu’rRiyaz ve Nüzhetu’l-Kulûbi’l-Mirâz adlı eserin müellifi Süleyman b. Davud es-Saksinî Suvarî olmak üzere İdil Bulgarlı ilim adamları da aynen Müslüman ülkelerindeki meslektaşları gibi birçok ilim dalıyla birden ilgilenmişlerdir. Bulgarlı ilim adamları, kendi ülkelerinin dışında da tanınıyordu. Örneğin Tarîkatu’l-Bulgarî, Fevâidu’l-Bulgarî ve Câmiu’l-Bulgarî adlı eserlerin müellifi Hoca Ahmed Bulgarî, Gazneli Mahmud’un (967- 1030) hocası ve şeyhiydi. İdil Bulgarları arasında matematik, astronomi, coğrafya, kimya ve tıp gibi ilimlerin gelişmiş olduğu bilinmektedir. Bulgarların kullandıkları “çarme-i bulhar” adlı merhem bütün Müslüman Doğusu’nda biliniyordu. Deri hastalıkları bilimi ile travmatoloji alanındaki çalışmalarıyla bütün İslam dünyasında ün kazanan Hoca el-Bulgarî (XII. yüzyılın ilk yarısı), “Basit ilaçlar” kitabını yazan Burhaneddin Yusuf el-Bulgarî, et-Tiryâkü’l-Kebîr’in müellifi Tâceddin b. Yunus Bulgarî tıp alanındaki önemli Bulgarlı ilim adamlarıydı. İdil Bulgar Devleti’nde tarih ve edebiyat alanında da kitapların yazıldığı bilinmektedir. Tanınmış tarihçilerin başında aynı zamanda Bulgar şehrinin kadısı olan Yakub b. Nugman gelmektedir. İdil Bulgar Devleti’ndeki ilim adamlarının eserlerinin ekseriyetini Arapça kaleme aldıkları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Bulgarların dili hakkında en fazla malûmatı veren Kâşgarlı Mahmud, onların konuştukları Bulgarca’nın ve yine İdil Bulgar Devleti sınırları içerisinde yer alan Suvar adlı boyun konuştuğu Suvarca’nın, kısaltılmış Türkçe olduğunu, kelimelerin sonlarının kesildiğini yazmaktadır. Günümüze ulaşan Bulgarlı şairin Kıssa-i Yusuf adlı manzumesi (1233) Bulgar-Kıpçak lehçesiyle kaleme alınmıştır. Yine Bulgarlardan günümüze ulaşan mezar kitabelerinin çoğu kûfi yazıyla İdil Bulgar Türkçesiyle yazılmıştır.