Ünite 5: Toplumsal Yaşlanma ve Yaşlıların Sosyal Sorunları

Giriş

Toplum canlı ve hareketli bir bütündür. Sürekli değişmekte, gelişmekte, ilerlemekte ve dönüşmektedir. Şüphesiz bu dönüşümlerin öznesi insan; nesnesi de bilgi ve teknolojidir. Etki alanı da insanın bizzat kendisi, ailesi, yaşadığı toplum ve mekândır. Toplum her an tıpkı insan gibi hâlden hâle evrilmektedir. Bir önceki hâli bir sonraki hâlinin hazırlayıcısıdır. Bu toplumsal geçişler ve dönüşümler kısa ve uzun zaman aralıklarını kapsamaktadır. Toplumsal dönüşümlerin zaman aralıkları giderek daralmakta ve hız kazanmaktadır. Toplumu izleme, fırsatlardan yararlanma ve risklerine karşı önlem geliştirme giderek zorlaşmaktadır. Dönüşüm; değişme, başkalaşma, çevrilme, geçme, bırakma, atma, aktarma, geri çevirme anlamları yanı sıra bir biçimden veya bir durumdan başka bir biçim veya duruma girmek gibi anlamlara gelir. Toplumsal Dönüşüm; Toplumun yapı ve işlevsel açıdan yaşamın her alanında insanın yaşantısını ve faaliyetlerini kolaylaştıracak bir takım yeni araçların kullanılması, toplumsal yaşamın yenilenmesi ile yeni bir toplumsal yapıya ve işleyişe; etkileşim ve ilişkiler sistemine evrilme ve geçiş durumudur. Tarım toplumunda soy odaklı birliktelik ve karşılıklı varoluşa odaklı yaşama kültürü, yerini endüstri toplumunda statü ve rol odaklı ilişkilere bırakmış, bilgi toplumunda ise yalnızlaşma öne çıkmıştır. Birlikte var olma yerini yalnız yaşamaya terk etmiştir. Yüz yüze, birincil ilişkiler yerini ikincil, dolaylı ilişkilere, bilgi toplumunda ise yerini sanal ilişkilere bırakmıştır. Yalnızlık her yaş düzeyinde yakından hissedilirken yaşlılık düzeyinde daha derinden hissedilip yaşanmaktadır. Başta aile, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık ve toplumsal ilişkiler daha düşük düzeyde seyretmektedir. Özellikle yaşlılar için yalnızlık ve terk edilmişlik yaşam biçimine dönüşmüştür. Yalnızlaşan bireyler kurumsal birliktelikleri de inşa edip sürdürememektedirler. Aile kurma katsayısı giderek düşmekte, bu da demografik dengeyi bozmaktadır. Demografik dengenin bozulması, yapısal ve işlevsel sorunların yer değiştirmesine yol açmaktadır. Genç odaklı toplumsal sorunlar, yaşlı odaklı sorunlara evrilmektedir. Bu gelişmeler “toplumsal yaşlanma” sorununu başat bir sorun hâline getirmektedir.

Toplumsal Yaşlanmanın Tanımı ve Önemi

Toplumsal yaşlanma; mutlak ve oransal olarak artan nüfus yapısından toplam doğurganlık oranının azalmasıyla yaşlı nüfusun mutlak ve oransal olarak artması sonucu demografik dengenin yaşlı nüfus lehine değişmesi, toplumsal sürdürülebilirlik açısından nüfus krizinin baş göstermesidir. Toplumsal yaşlanma, nüfus kategorileri arasındaki dengenin hem sayıca hem nitelik olarak yaşlı nüfus lehine yoğunlaşmasıdır. Bu durumun iki boyutu vardır: Birincisi toplumun bilgelik çağına; ikincisi nüfusun sürdürülebilirlik açısından ontolojik bir risk sürecine girmesidir. İnsanın yaşlanma evresine olağan ve başarılı bir şekilde girmesine ve sürdürebilmesine yaşlanma hakkı denir. Yerinde yaşlanma: Yaşlının, içinde bulunduğu yaşam döngüsü içinde bakılması; aile, akraba, arkadaş, komşularına yakın kendi ev ortamında yaşamını sürdürmesi ve gerekli sosyal hizmet desteğinin sağlanması ve toplumsal kaynakların aktarılması sürecidir. Toplumsal yaşlanma demografik bağlamda riskler taşımaktadır. Özellikle ve öncelikle ontolojik açıdan insanın ve toplumun devamlılığı ve sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Toplumsal Yaşlanma, toplumda evlenme hızının düşmesine, boşanma oranlarının yükselmesine, ölüm ve doğum oranlarındaki dengenin bozulmasına işaret eder. Ayrıca yalnız yaşama, evlenme isteğinin azalması, evlenme güçlüğü gibi faktörler, evlilik dışı yaşamı özendiren post-modern gelişmeler hem küresel hem de ulusal bağlamda demografik dengeleri alt üst etmektedir. Toplumlar, nüfus yetersizliği tehdidi ile karşı karşıyadırlar.

Toplumsal Yaşlanma ve Demografi

Demografi: Nüfusu; yoğunluk, yapı, gelişme vb. pek çok açıdan inceleyen bir bilim dalıdır. Statik Demografi: Belli bir coğrafya üzerinde yaşayan insanların herhangi bir zaman aralığındaki miktarı ile kimlik değişkenleri- cinsiyet, yaş, medeni hâl, dil, din, doğum yeri, sakatlık, eğitim durumu- arasındaki ilişkiyi ve farklılıkları inceleyen demografi dalıdır. Dinamik Demografi: Nüfusun yapısında nicel ve nitel bakımından değişiklikler oluşturan nüfus değişkenleri- doğum, ölüm, evlenme, boşanma, göç, insan ticareti, iskan (yerleşme ve yer değiştirme)- inceleyen demografi dalıdır (Başol, 1995, s.3). Dünyada ve Türkiye’de demografik göstergeler: Doğum, ölüm, evlenme ve boşanma hızı, ortalama yaşam süresi sürekli değişmektedir. 1950-2000 yılları arasında ortalama yaşam süresi 20 yıl artmış, gelecek 50 yılda da ortalama 10 yıl artması, ortalama ömrün de 66 dan 75 e çıkması beklenmektedir. Dünyada 600 milyon olan yaşlı nüfusun 2050’lerde 2 milyara ulaşacağı öngörülmektedir. Küresel gelişmelere paralel olarak, ülkemizde günümüzde 5 milyon civarında olan yaşlı nüfusun 2020 yılında 7-8 milyon dolayına ve 2050 yılında da 12 milyona yükseleceği tahmin edilmektedir. Yirminci yüzyıl ile birlikte gelişen en önemli kavram “toplumların yaşlanması”dır. Tıp, bilim ve teknoloji üçgenindeki gelişmeler ve doğum oranlarındaki azalmalar bu süreçte temel taşı oluşturmuştur. Öte yandan sağlık alanındaki gelişmeler, tüm yaşlardaki yaşam beklentisinin artması, her yıl yaşlı nüfus grubuna dâhil olan insan sayısının fazlalaşması ile sonuçlanmaktadır. Özellikle endüstrileşmiş ülkelerde nüfusun yaş dağılımındaki değişikliklere paralel olarak sağlık hizmetlerinin paylaşımı ve sosyal güvenlik hakları gibi pek çok sorunun hızla ortaya çıkması toplumları sosyal ve politik açıdan adeta bir açmazla karşı karşıya bırakmıştır. Mevcut demografik eğilimlerin devam edeceği varsayımından hareketle yapılan hesaplamalar, dünyadaki beklentilere paralel olarak 21. yüzyılın Türkiye’de de yaşlı yüzyılı olacağına işaret etmektedir. Değişen yaş yapısı ile birlikte, özellikle yüzyılın ikinci yarısında, yaşlı nüfusun, sosyal, demografik ve ekonomik açıdan Türkiye’de de önem kazanması beklenmekte, 2050 yılında Türkiye nüfusunda 16 milyon civarında yaşlının bulunacağı öngörülmektedir.

Toplumsal Yaşlanma ve Aile

İnsan aile içine doğar, ailede var olur, varlığını sürdürür ve ömrünü tamamlar. Bu süreç bir insanın yaşam döngüsünün doğal bir sonucudur. Bu yönüyle yaşlanma insanın en temel hakkıdır. Bu hakkın kullanımına ilişkin tartışmalar modern ve postmodern süreçlerde gelişme göstermiştir. Özellikle özendirilen ve teşvik edilen özerk yaşama ve özgürleşme isteğine bağlı olarak artan bireysellik aile ve akrabalık, arkadaşlık bağlarını zayıflatmıştır. Halbuki, birlikte var olma ihtiyacı, sevgi ve saygı paylaşımı tüm yaşam evrelerinde en temel ontolojik ihtiyaçtır. Ailede dede ile torun arasına giren modern yaşam kuşaklar arasında amaç bozumuna yol açmakta; bunun sonucunda da her yaş düzeyinde stres ve depresyon, mutsuzluk katsayısı giderek artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Toplumsal yaşlanma ailede sadece biyolojik yaşlanmayı değil aynı zamanda alienin otomize olmasını da içermektedir. Yani, ailenin anlamında daralma, anlamını yitirme, ilişkilerde yalnızlaşma, ayrışma, ötekileşme, yabancılaşma ve kimsesizleşme süreçlerini kapsamaktadır. Bu bağlamda yaşlının aile ve toplum için bir yaşam kalitesi, toplumsal varoluşa önemli bir kaynak olduğu; hayat tecrübeleri ve bilgeliklerinin aile bireyleri için bir sermaye olduğu fikrini örselemektedir.

Toplumsal Yaşlanma ve Sosyal Hizmet

Toplumsal yaşlanma ile birlikte küresel ve ulusal bağlamda sosyal hizmet politika ve uygulamalarında da değişimler olmuştur. Kurum odaklı bakım yerini yerinde bakım odaklı hizmetlere bırakmıştır. Bireyi kamulaştırma, yapay bir ortamda bakma yaklaşımı yerini bireye yerinde destek olma, kendi doğal ortamında yaşatma yaklaşımına bırakmıştır. Bu değişimin sebebi bireysel ve kolektif mutluluğun azalması; kamu maliyetlerinin artması ve karşılanamaz seviyeye ulaşmasıdır. Bu nedenle sosyal hizmet uygulamalarında evde bakım hizmeti önem kazanmıştır. Toplumsal yaşlanma yerinde bakım hizmetlerinin verilmesi ve sürdürülebilirliği açısından uzman işgücü ihtiyacı doğurmaktadır. Her ne kadar aile bireyleri evde bakımı üstleniyor olsa da bakım ihtiyacının karşılanması için ayrıca meslek elemanlarıyla desteklenmesi gerekmektedir. Bugün aile bireyi, meslek elemanı ve gönüllülerce bakım hizmetleri karşılanmaktadır. Ancak demografik dengenin yaşlı nüfus lehine değişmesi ya da kuşaklar arası nüfus dengesinin bozulması bakım hizmetlerini verecek insan bulma riskini beraberinde getirmektedir. Günümüzde gelişmiş ülkeler bakım hizmetleri için işgücü ihtiyacını az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerden karşılanmaktadırlar. 2050’li yıllarda işgücü ihtiyacının karşılanamaz hâle geleceği öngörülmektedir. İnsan ihtiyacının karşılanması için aile yaşamını destekleyen politikalara ağırlık verilmesi gerekmektedir.

Toplumsal Yaşlanma ve Yaşlıların Sosyal Sorunları

Toplumsal yaşlanma, nüfus kategorileri arasındaki dengenin bozulması, 0-14 yaş grubu ile 65 ve yukarı yaş grubu arasındaki sürdürülebilir ilişkinin bozulması, ölüm ve doğum oranlarının azalması, kuşaklar arası ilişkide yoğunluğun düşmesi, kuşaklar arası yabancılaşmanın baş göstermesi, sosyal mesafenin büyümesidir. Bir başka deyişle toplumda bir nüfus krizinin oluşmasıdır. Sosyalleşme; değerler, normlar, inançlar gibi kültürün bütün maddi olmayan ya da manevi unsurlarını öğrenme ve onlara uyma, maddi unsurlarını tanıma ve yaşam koşullarına uyarlanma işlemidir. Amaç bozumu, insan yaşamın doğal bir gereği olarak bir aile içine doğar, yaşar ve hayatını tamamlar. İnsanın yaşamın doğal sürecinden uzaklaşmasına ve aile bireylerinden farklılaşmasına amaç bozumu denir. Yabancılaşma kavramı, genelde sosyal bilimlerde özelde sosyoloji ve psikolojide sıklıkla tartışılan bir kavramdır. Kavrama farklı açılardan farklı tanımlar yapılmıştır. Bireyin kendisinden, toplumdan, aile, akraba, arkadaş ve komşularından uzaklaşmasıdır. Aile, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık gibi sosyal varlık alanlarının içi boşalmakta ve amaç bozumu gerçekleşmektedir. Yalnız ve kimsesiz yaşam yaygınlaşmaktadır. Bu sonuçlar insanın var olma imkanını tehdit etmektedir. Yalnızlık, insanın paylaşma, dayanışma, işbölümü ve işbirliği yapma imkanlarından mahrum olma durumudur. Sanayileşmenin sonucu olarak gelişen ve yaygınlaşan Modern yaşam üç kuşak aile yaşamına son verir. Dede ve torunun birlikte yaşadığı geniş aile yerini çekirdek aileye bırakır. Ebeveyn ve çocuk sistemlerinden oluşan çekirdek aile yaygınlaşır. Bunun sonucu olarak yaşlıların yani büyük ebeveynlerin yaşam ve etkileşim alanı daralır. Doğal olarak büyük ebeveynin rol ve işlevleri azalır. Adeta yaşlılar yaşam alanının dışına itilir ve yalnızlaştırılır. Bu durum, yaşamın bir gereği gibi algılanır (Eğri ve diğerleri, 1997, s.419). Halbuki yaşlılık, hayatın bilgelik çağıdır. Sosyal Dışlanma, yaşlının içinde bulunduğu sosyal sistemin başta aile yakınları olmak üzere, sosyal aktörleri tarafından sosyal ilişki ve etkileşim alanının dışına itilmesi, kendi hâline bırakılması ve tekrar doğal sosyal ortamına geri dönme umudunu yitirmesidir. Yaşlı ayrımcılığı veya dışlanması, yaşlı insanlara yönelik bir ideoloji türüdür. Teorik olarak yaşlılığın ve yaşlının olumsuz bir yaşam süreci ve yaşam evresi olarak görülmesi dışlanma ve ayrımcılığı desteklemektedir. Yaşlıların, rol ve işlevlerdeki gerileme ileri sürülerek toplumsal ve kültürel yaşam alanına katılımı engellenmektedir. Yaşlılar aile, arkadaş, akraba, komşu gibi sosyal grupların bir parçası olmaktan en çok zarar gören kesimi oluşturmaktadırlar. Yaş ve anlayış farkları, ayak uyduramama gibi nedenlerle çevrelerinden maddi ve manevi destek alamamaları yaşadıkları dışlanmanın şiddetini artırmaktadır. Politik dışlanma, yaşlının sosyal çevresi ve kamu tarafından güçsüz ve yetersizlikleri bahane edilerek hukuki ve siyasi haklardan mahrum bırakılmasıdır. Siyasal dışlanmaya neden olan haklar; sosyal güvenlik, kanun önünde eşitlik, ifade özgürlüğü, siyasi katılım, fırsat eşitliği ve sendikal haklardır. Yaşlı bireyler, yaşamın bu evresinde en çok terkedilmek ve kimsesizlik kaygısı yaşarlar. Kendi hâline veya huzur evine bırakılma kaygısı yaşlıların en temel sorunudur. Kimsesizlik; bir kimsenin yalnız olma durumudur. Annesi, babası bir yakını ve koruyucusunun olmaması; başkasının varlığından, yakınlığı ve himayesinden, aidiyet ve sahiplik duygusu ve durumundan mahrum olmasıdır. Sonuç olarak; yaşlı insanların en temel kaygısı toplumsal dünyaya tüm yönleriyle katılabilme yeteneklerini, imkanlarını ve en önemlisi sahiplik ve aidiyet hakkını korumaktır. Bunun için yaşlıların kendi sosyal varlık alanlarında hayatın son evresini tamamlamaları için desteklenmesi esas alınmalıdır. Bu desteğin de başta aile olmak üzere kendi sosyal kaynaklarınca sağlanmasına öncelik verilmelidir. Kendi kaynağı olmayan ya da yetersiz olan yaşlılara da yerinde sosyal destek veya kurum desteği verilmelidir.