Ünite 6: Toplumsal Tabakalaşma ve Eşitsizlik

Giriş

Sosyolojide toplumsal tabakalaşma ve eşitsizlik kavramları toplumda bireyler veya gruplar arasında var olan eşitsizlikleri tanımlamak için kullanılır. Toplumsal düzende toplumu oluşturan bireylerin her birinin ekonomik, siyasi ve sosyal fırsatlardan eşit derecede faydalanabilmesi arzu edilmiş; ancak tarihin başlangıcından günümüze bütün toplumlarda farklı derece ve türlerde toplumsal eşitsizlik var olmuştur.

Fransız Devrimi’ne kadar, toplumsal tabakalaşma ve eşitsizlik doğal, kaçınılmaz ve mutlak olarak kabul edilmiştir. Fransız Devrimi’yle evrenselleşen özgürlük, eşitlik ve bağımsızlık ilkeleri, kralların veya dinî otoritelerin yönlendirmesine bağlı olmayan, insanın kendi aklını kullanarak kendi kaderi ve geleceği üzerine karar verebileceği modern toplumları ortaya çıkarmıştır. Böyle bir toplumda eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için tüm bireylerin eğitime, iş gücüne, siyasi yaşama eşit bireyler olarak katılabilmeleri ve kendilerini sosyo-kültürel düzlemde temsil edebilmeleri gereklidir.

‘Farklılaşma’, ‘imtiyaz’, ‘güç ve iktidar’ kavramları toplumsal tabakalaşma ve eşitsizlik konusunun anlaşılabilmesi için gerekli kavramlardır. İnsanlar ve gruplar arasında bulunan farklılıklar “normal – anormal”, “iyi – kötü”, “üst-alt” gibi değerlendirilmeye başlandığında insanlar arasında farklılıklardan kaynaklanan değerler oluşmaya başlar. Oluşmasında ekonomik imkanlar ve prestijin önemli olduğu imtiyaz kavramı; herkesin ulaşamayacağı fırsatları anlatmak için kullanılır. Güç ve iktidar kavramı ise, bireylerin ve grupların kendi iradelerini ve isteklerini onların onayları olsun veya olmasın, başkalarına dayatabilmeleri anlamına gelir.

Tarih İçinde Tabakalaşma

Tarihte dört farklı tabakalaşma sisteminden bahsetmek mümkündür:

  • Kölelik sistemi
  • Kast sistemi
  • Feodalitede görülen toprak mülkiyetine dayalı sistem
  • Sosyal sınıflar

Kölelik Sistemi

Çok katı kurallara sahiptir. Bir insanın diğer insan üzerindeki mülkiyet hakkını tanımlayan en aşırı eşitsizlik olarak kabul edilen kölelik, daha çok doğuştan belirlenen ve babadan oğula geçen bir statüdür. İnsan gücüne dayalı tarım toplumuna geçişle ortaya çıkmıştır.

Kast Sistemi

Orta Çağ’da, özellikle Hindistan’da geçerli olan, din, töre, gelenek ve mesleki ayrımlar ile Hindu felsefesine dayanan bir tabakalaşma biçimidir. Kökeni İspanyolca olan kast sözcüğünün sanskrit dilindeki karşılığı “Varna”dır.

Hindu toplumu Brahmin (din adamları), Kashtriya (askerler), Vaishya (tüccarlar) ve Shudra (işçiler) olarak dört temel Varna grubuna ayrılmıştır. Her Varna grubuna üyelik doğuştan kazanılan, kalıtsal bir statüdür ve ortak bir soy ve bir atadan gelir. Hindu inanışlarına göre; insanlar bu yaşamlarında ait oldukları kast grubunun görevlerini yerine getirmiş ve kurallara uymuşsa ikinci defa dünyaya geldiklerinde bir üst kast üyesi olarak doğar ve bu şekilde ödüllendirilebilirler.

Feodalitede Görülen Toprak Mülkiyetine Dayalı Sistem

Kral, soylular ve serfler arasındaki “karşılıklı haklar ve sorumluluklara” dayanan bir sitemdir. Kral tarafından soylular arasında dağıtılan toprakların büyüklüğü ve toprakları kullanım hakları yasal olarak tanımlanır. Bu topraklar soylu derebeyi tarafından da serf aileleri arasında toprağın ekilmesi amacıyla dağıtılır. 9. yüzyılda görülmeye başlanan bu sistem 18. yüzyılda kapitalizme geçişle sona erer.

Sosyal Sınıflar

Kişinin içine doğduğu mevkii/statüyü kendi yetenekleri ve kazanımları sonucu değiştirebildiği; değişime ve dinamizme en açık sistemdir. Sosyal sınıf sisteminin diğer sistemlerden bazı farkları vardır. Bunlar:

  • Sosyal sınıflara aidiyet durumu dini, yasal veya geleneksel bir temele oturmaz.
  • Tabakalar arası yukarı ve aşağı, dikey ve yatay toplumsal hareketlilik olasılığı vardır.
  • Sosyal sınıflarda kişiler arasında geleneksel kurallar, unvan, saygınlıktan ziyade ekonomik temelli farklılıklar önemlidir.
  • Sosyal sınıflar daha çok ücret, çalışma şartları, bilgi ve becerileri gibi formal ilişkiler içinde belirlenir.

Sanayileşmiş ve ekonomik olarak gelişmiş toplumlarda genellikle üç sosyal sınıftan söz etmek mümkündür:

  • Üst Sınıf – gayrimenkul ve menkul sahipliği, işveren, sanayici veya üst düzey yönetici konumunda toplumda kaynaklara sahip veya kontrol edebilen gruptur.
  • Orta Sınıf – beyaz yakalı, masa başı iş yapan konumunda çalışanlar, profesyonel mesleklere sahip olanlar ve devlet görevlilerini kapsar.
  • Alt Sınıf – mavi yakalı, genellikle imalatta çalışan işçiler, el emeği ile çalışanlar, devlet görevinde daha alt ücretli işlerde çalışanları kapsar.

Toplumsal Tabakalaşma Kuramları

Önceleri Karl Marx ve Max Weber eşitsizlik üzerine birbirlerinden etkilenerek farklı sonuçlara varmışlardır. Daha sonra bu konu 1950’de Yapısal-İşlevselci okul ve Çatışma okulu içerisinde farklı ele alınmıştır. 1980 sonrasında “sosyal sınıf” kavramı yeni eşitsizlikleri anlamak için yeterli bir kavram olmadığı iddia edilmiştir.

Karl Marx

Eşitsizliğin toplumda birbiriyle zıt ve çelişkili çıkarlara sahip iki sosyal sınıf arasındaki kutuplaşmaya dayalı olarak oluştuğunu savunur. Marx’a göre sosyal sınıflar basitçe gelir farklılıklarına, meslek gruplarına, veya prestij farklılaşmasına göre tanımlanmazlar. Marx bir üretim tarzı içindeki sosyal sınıfları tanımlamak için üç boyutun gerekli olduğu söyler. Bunlar, ekonomik alt yapı, yasalhukuksal üst yapı ve sınıf bilincidir.

Max Weber

Karl Marx ile arasında iki temel fark vardır. Birincisi, Weber’de sosyal sınıfların çoğunlukla ekonomik temeller üzerinden belirlendiğini kabul etmektedir; fakat ekonomik faktörlerin sadece üretim araçlarına uzaklık üzerinden değil, vasıflılık derecesi, kişiler arasındaki bilgi beceri farklılaşması gibi çok çeşitli faktörlere göre de belirlendiğini söylemektedir. İkincisi ise; Weber sosyal sınıfları tabakalaşmanın sadece bir boyutu olarak görür. Dolayısıyla Weber’in toplumsal tabakalaşma kuramı üç boyut üzerinden tanımlanmaktadır. Bunlar sosyal sınıf, statü ve politik partidir.

Sosyal Sınıf

Weber’in sosyal sınıf tanımının üç özelliği vardır:

  • Ekonomik çıkarlara ve zenginliğe bağlıdır
  • Sadece mal ve emeğin karşılıklı değişiminin yer aldığı Pazar ilişkileri içinde tanımlanır.
  • Bireylerin yaşam fırsatlarını belirler. Weber’e göre sınıf konumu bireylerin piyasadaki ekonomik konumudur.

Sosyal Statü

Toplumlarda var olan kültürel kodlara göre bazı sosyal konumlara verilen değer ve tanıma, diğer konumlardan üstündür. Örneğin, eğitimli olmak üst bir değer iken eğitimsizlik alt bir değerdir. Weber’in anlayışına göre sosyal sınıf objektif kriterlere göre ekonomik düzlemde belirlenirken, sosyal statü sübjektif kriterlere göre sosyal düzlemde belirlenir.

Parti

Weber’ de parti, siyasi erke ve otorite konumlarına yakınlığı ve uzaklığı belirler. Bir partiye, sendikaya veya derneğe üye olmak, kişilere toplu olarak bazı ayrıcalıklar sağlar. Parti kişilere, ortak çıkarları ve ilgileri doğrultusunda seslerini duyurabilecekleri bir platform sağlar. Bu nedenle, bu tür partiye, derneğe yada sendikaya üye olmamak daha az ayrıcalık demektir.

Yapısalcı-İşlevselci Okul – T. Parsons, K. Davis ve W. E. Moore

İşlevselci okula göre toplum jeolojideki gibi farklı tabakalara ayrılmıştır. Bu tabakaları insanlar oluşturur ve tabakalaşma eşitsizlikten ziyade toplumda var olan farklılıklardır. İşlevselci okulda toplum analizi, toplumun devamının ve düzenin sağlanması için gerekli olan işlevler olarak tanımlanan toplumun gereksinimleri kavramından doğar. Bu gereksinimlere göre de işlevler belirlenir. Davis ve Moore’ a göre;

  • Toplumda gereksinimlerin sağlanabilmesi için her türlü bilgi, beceri, vasıf ve yeteneğe ihtiyaç vardır.
  • Toplumda bazı işlevler diğerlerine göre daha önemlidir. Bu nedenle daha çok önemliden daha az önemliye doğru bir sınıflama söz konusudur.
  • Toplumda herkesin farklı yetenekleri vardır. Fakat bu yeteneklerin eğitim ile bilgi, beceri ve vasfa dönüşmesi       gerekmektedir. Bu duruma liyakat sistemi denilmektedir.
  • Eğitim çok masraflı ve özverili bir süreç olduğundan bireyleri buna heveslendirmek gerekmektedir.
  • Bu da ödüllendirme sistemi ile olabilir. Bu nedenle, Davis ve Moore toplumsal tabakalaşmanın bireylere olumlu katkıları olduğunu düşünür.

E. O. Wright

1980’li yıllardan sonra görüşleri daha önem kazanan Wright, farklı sınıfları aralarındaki üretim, kontrol ve mülkiyet, otorite ve sömürü ilişkilerine göre tanımlar. Bu tanıma göre de bir Amerika sınıf haritası çıkarmış ve her ülke için bunun yapılması gerektiğini belirtmiştir.

Toplumsal Hareketlilik

Toplumsal hareketlilik kavramı, kişinin babasına göre (babadan-oğula) toplumsal konumundaki değişiklikleri açıklamak için kullanılır. toplumsal konum bireyin toplumda kendisine verilen Fırsatları değerlendirerek eğitimle ve fedakarlıkla kazandığı konumdur. Kapitalist toplumlarda bireyin bu kazanımları ile ailesinden daha farklı ve tercihen daha üst bir konuma geleceği varsayılır ve aradaki farka bakılarak toplumdaki fırsatlardaki yaygınlık, toplumdaki gelişmişlik düzeyi ölçülmeye çalışılır.

Toplumsal Eşitsizlik ve Tabakalaşmada Yeni Tartışmalar ve Kuramlar

Sosyal Sınıf, Etnik Köken ve Toplumsal Cinsiyet Kimlikleri Arasındaki Kesişme Modeli

1980’li yıllarda çalışma yaşamının değişmesi ve siyasi alanda sosyal refah devletinden vazgeçilmesiyle, 1980 öncesinin iş yaşamı odaklı işçiliği gitmiş, yerine tüketim odaklı yeni bir toplum gelmiştir. Bu yeni toplumda artık ekonomik yaşam, siyaset ve sosyal yaşam değişmek zorundadır ve eskiden olduğu gibi iş odaklı bir sınıf kimliği insanlar arasındaki eşitsizlik ve farklılıkları ortaya koymaya yeterli olmamaktadır. Bu nedenle sosyal sınıf kavramına ilişkin tartışmalar dönüşüm geçirmiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde artık sosyoloji eşitsizlik ve tabakalaşma çalışmalarında en çok ağırlık kazanan tartışmalar sosyal sınıf, toplumsal cinsiyet ve etnik köken kimliklerinin kesişmesi ile ortaya çıkan eşitsizliklerdir. Burada önemli olan insanların yaşamında bu kesişmenin ne gibi yeni eşitsizliklere neden olduğunu anlamaktır. Örneğin, siyah bir kadının iş yaşamında kendi durumuna özgü yaşadığı eşitsizliklerin sadece işçi olmaktan değil, “kadın” olmak ve “siyah” olmaktan da kaynaklandığı ve hatta üçlü bir etki yarattığının yeni kavramlarla gözlenmesi daha olasılıklı hâle gelmiştir. Artık toplumsal eşitsizlik kavramı, herkesi, homojen olduğu varsayılan tek bir sınıfta toplamak yerine, daha rafine ve incelikli katmanlarda kadın/erkek olmanın veya bir etnik kökene ait olmanın sosyal sınıfın üstüne neler kattığını görebilmemizi sağlamıştır.

Toplumsal Tabakalaşmanın Yeni Aktörü: Orta Sınıf

Tüketim odaklı yeni toplum biçiminin ortaya çıkardığı başka bir kavram ise 1980 sonrası toplumda temel aktör olarak öne çıkan Orta Sınıf kavramıdır. Orta sınıf, sınıf analizlerinde kullanılan meslek sıralamalarında ve toplumsal tabakalaşma kategorilerinde “emeğe dayalı olmayan” işleri yapanlar, kafa emeği, yönetim ve büro işlerini yapan beyaz yakalılar (kol emeğine mavi yakalı dendiği gibi) şeklinde adlandırılır. 1980 sonrası teknolojinin gelişmesi ile ortaya çıkan yeni ve profesyonel meslek alanları eski beyaz yakalı orta sınıftan çok farklı, üst düzey eğitimli, profesyonel, inisiyatifi yüksek, otoriteye bağlı olmadan çalışabilen ve çok vasıflı bir gruptur.

Orta sınıf kendini “işçi” olarak görmez ve en önemli özelliği işçi sınıfından farklı olarak kendi içinde heterojen olmasıdır. Bu sınıfı oluşturan bireyler çok farklı özelliklere sahiptir ve bu farklılıklarını da özellikle öne çıkarmak isterler. Tüketim odaklı bir dünyada bu farklılıklar özellikle tüketimde farklı yaşam tarzları, stiller, zevkler, marka kullanımı olarak belirlenir. İşçi sınıfının hiç bu şekilde bir davranışı yok iken orta sınıf için gündelik yaşamda en önemli konu bu farklılığın gösterimidir. Bu yeni toplumsal aktörün eski siyasi ve sosyal sınıf örgütlenmelerine, toplu sınıf davranışlarına, toplu kimliklere ve aidiyete karşı olan tutumu kendi sınıfının özeliklerinden kaynaklanmaktadır. Zira orta sınıf heterojen yapısı nedeniyle bir araya gelemeyen, tek tip olamayan hatta buna karşı olan, bireysel özelliklerin ve her türlü bireysel özgürlük ve temsillerin önem kazandığı bir yeni sınıftır.

Kültürel Dönüş Tartışmaları ve Toplumsal Eşitsizlik

Geleneksel sınıf teorilerini, çeşitli açılardan eleştiren ve sınıf analizlerinde kuramsal ve kavramsal yeniliğin gerekliliğine çağrı yapan yeni yaklaşımlar sosyolojide “kültürel dönüş” olarak isimlendirilir. Bu yeni paradigmaya göre öncelikle geleneksel çalışmalardaki kısıtlılıkları aşmak için ekonomik ile sosyal alanın karşılıklı kurduğu ilişkiye odaklanarak kimliklerin ve kişilerin özel ilgilerinin ve farklılıklarının yakından araştırılması gerekmektedir. Ancak toplumsal eşitsizliklerin derinleşerek devam ettiği bir dönemde sınıf kimliklerinin net bir biçimde gözlemlenemiyor oluşu, bu yeni yaklaşımın günümüz toplumunu analizinde karşılaştığı en temel sorun olarak gösterilmektedir. Ancak grup aidiyetlerinin temel kaynağı olmaktan uzak ve salt bağlamsal bir sınırlılık içinde olsa bile bireylerin kendilerini bir sınıfa mensup olarak tanımladıkları gözlemlenmiştir.

Yeni paradigmaya göre sınıflar araştırmacılar tarafından doldurulan nesnel ve boş kategorilerden ziyade bireylerin sosyal pratikleri ve sembolik araçları aracılığıyla inşa olunan bir değişkendir.

Pierre Bourdieu ve Yaşam Tarzı

1980 sonrasında sosyal bilimlerde uzunca bir süre ihmal edilen tüketime olan ilginin artması, değişen yaşam standartları, teknoloji ve sanayide ortaya çıkan yenilikler sınıf/tabaka terimlerinin ve tabakalaşma kavramının yeniden ele alınması tartışmalarını getirmiştir. Bu tartışmalara önemli bir kuramsal katkı da P. Bourdieu’den gelmiştir. Bourdieu, günümüzde toplumsal sınıfların belirlenmesinde yaşam tarzı, tüketim, hobiler, boş zaman alışkanlıkları gibi farklı zevklere hitap edebilen konuların çalışması gerektiği üzerinde durmakta ve ekonomik sermaye; sosyal sermaye; kültürel sermaye; sembolik sermaye gibi dört yeni değişkenin eski sınıf analizlerindeki meslek, gelir, eğitim değişkenlerinin yerini alması gerektiğini savunmaktadır.

Toplumsal Tabakalaşma ve Yoksulluk

Tabakalaşma çalışmaları içinde yoksulluk konusu 1980 sonralarında yer almaya başlamıştır. Yoksullukla ilgili en tartışmalı konu yoksulluğun nasıl tanımlanması gerektiğine dairdir. Her çalışma yoksulluğu farklı tanım ve ölçeklerle çalışmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı yoksulluğu mutlak yoksulluk veya göreceli yoksulluk gibi iki kategoriye ayırarak incelemektir.

Mutlak yoksulluk, hanelerin veya bireylerin asgari geçim standardının altına düşmesini ve hesaplanmış yoksulluk sınırının altına düşenleri tanımlar. Göreceli yoksulluk ise, daha çok bir kişinin veya grubun yaşam düzeyini, kendisinden daha yüksek yaşam standardına ve fırsatlara sahip bir referans grubu ile karşılaştırması sonucunda ortaya çıkan göreceli mahrumiyet olgusudur. Eşitsizlik ve yoksulluk ilişkisini anlamak için önemli olan bir başka kavram ise kent yoksulları kavramıdır. Bütün bu tanımların yanı sıra 1990 sonrası literatüre giren sınıf altı ya da sınıf dışı kavramı ise uzun süren işsizlik çeken ve iş bulma olasılığı zayıf ve artık çalışamayacak durumda olan kesime işaret eder.

Yeni Yoksulluk ve Tüketimden Dışlanmışlık

Bauman’a göre içinde yaşadığımız toplumsal yapıda katı modernlikten daha esnek ve değişken bir moderniteye geçilmiştir. Bu yeni modernitede birey daha özgürdür. Bu özgürlük ise daha çok tercih yapabilme özgürlüğü, satın alabilme özgürlüğü, tüketim özgürlüğü ve yaşamdan haz alma özgürlüğü olarak tanımlanmaktadır.

Toplum, üretici ağırlıklı bir toplumdan tüketici ağırlıklı bir topluma evrilmiştir. Bireyleri yaşamları da tüketim toplumu içinde parçalı, esnek bir hâl almaktadır. Bireylerin hızla değişen süreçlere adaptasyon yeteneği onların yaşamdaki başarısını belirlemektedir.

Bauman’a göre yoksulluk sadece yokluk ve bedensel tehlike anlamına da gelmemektedir. Yoksulluk aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir durumdur. Toplumda nezih yaşam standardı olarak kabul edilmiş ölçütlerde yaşayamamak bireyin öz saygısını yitirmesine de sebep olur. Bauman’ın vurguladığı gibi yeni yoksulluk anlayışı tüketim toplumunda “toplumda yaygın kabul gören ve gösterisel biçimde tüketemeyenin yoksulluğu” olarak tanımlanmaktadır. Yoksulluk toplumsal tabakalaşma ile yakından ilgilidir ve şu sıralar tabakalaşmanın en çok gündeme gelen konusudur.