Ünite 6: Toplumsal Eşitsizlikler, Sınıf ve Yoksulluk

Toplumsal Eşitsizlik ve Yoksulluk Meselesi

Toplumlarda kaynakların dağılımı toplumsal eşitsizlik yapısını yaratır. Bu yapıda bir uçta yoksulluk öbür uçta varsıllık–zenginlik ortaya çıkar. Bu noktada eşitsizlik yaratan kaynaklara bakarsak bunların toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel kaynaklar olduğu görülür. Bir diğer deyişle, ekonomik kaynaklar olarak gelir farkları yanı sıra mülkiyet farklılıkları, üretim ve değişim süreçlerinde toplumsal iş bölümünün yarattığı farklılıklardan söz edilebilir. Toplumsal statü ise daha çok toplumda kabul edilmiş statü, unvan, toplumsal itibar gibi kaynakların eşitsiz dağılımı anlamına gelir. Siyasi eşitsizlikler karar verme mekanizmalarında olup/olmama ve güç ve iktidar yetkilerini elinde tutmak veya en azından yakın olmak/olmamak arasındaki farktır. Kültürel olan eşitsizlik ise kimliğini, duygusunu düşüncesini ifade ve temsil etme şansını elde edememektir. Yoksul olanın bu kaynaklara ulaşması olanak dışıdır. Kapitalist üretim sistemi ve kapitalist iş bölümü yoksulu sadece piyasanın dışında bırakmaz, aynı zamanda bu kaynaklardan dışlanmasına ve etiketlenmesine de neden olur. Yoksul sadece ekonomik anlamda yoksul değil, sosyal, siyasi ve kendini ifade edememe, toplumda görünürlüğünü yitirme noktasında kültürel anlamda da yok sayılmaktadır.

Liberal Yaklaşım

Liberal yaklaşımda yoksulluk bir sınıf meselesi olmaktan çok ağırlıklı olarak bireyin sorumluluğunda ve birey merkezlidir. Asgari yaşam için gerekli gelir yetersizliği, yani mutlak yoksulluk fikri buradan kaynaklanır. Bu yaklaşım, “mutlak yoksulluk” kavramına uygun biçimde yoksulluk ve eşitsizlik ilişkisini iş ve iş süreçlerindeki konum, işsizlik, gelir yetersizliği, gelir dağılımı içindeki konumu, barınma, altyapı ve beslenme olanaklarına insanca yaşam koşullarında erişememe gibi kıstaslar ile açıklamaktadır. Liberalizmin bu klasik ve muhafazakâr eğilimine göre, yoksulluk bir sınıf meselesi değildir; aksine bireyin yetersizliğine ve başarısızlığına dayanmaktadır. Özellikle liberalizm içindeki muhafazakâr eğilim, yoksullukla mücadelede bireyin sorumlu tutar ve yoksullukla mücadele kapsamında devletin müdahalesine şiddetle karşı çıkar ve bu mücadeleden bireyi sorumlu tutar. Liberal yaklaşımın ikinci eğilimine göre, yoksulluk sadece temel düzeyde asgari bir geçimlik meselesi değildir; yoksulluğu anlamak için iktisadi anlayışa toplumsal ve kültürel boyutun da dâhil edilmesi gerekir. Bu yaklaşım içinde, yoksulluk ve sınıf arasındaki kurulan ilişki daha çok normatif düzeyde ve var olan kültürel değerler, davranışlar içinden gelişir; yoksulluk ve toplumsal sınıf ilişkisi “göreli yoksulluk” kavramına dayanmaktadır. Göreli yoksulluk kavramı, yoksulluğu içinde bulunulan toplumun ortalama yaşam standardının altında kalma olarak tanımlanmaktadır.

Marksist Yaklaşım

Marksist yaklaşıma göre, yoksulluk toplumsal sistemin ve yapının doğasının bir sonucudur (Wright, 1994). Wright’a göre bu paradigmanın metodolojisi tarihsel materyalizm olmalı ve yoksulluğu tarihsel konumunda anlamaya çalışmalıdır. Özellikle modern dönemdeki yoksulluğu kapitalist üretim biçimine bağlı olarak bu üretim biçiminin çıktısı olarak ele almak gerekir. Sermayenin emeğin üretkenliğini sürekli arttırma eğilimi ve isteği yoksulluğa neden olmaktadır. Sermayenin mantığı büyük yoğunlukta meta üretimine bağlı zenginliği artırmak için emek piyasasının dışında bir yedek işgücü ordusunu sürekli kılmak ister. Modern toplumda yoksulluğun yapısal nedenleri, kapitalist üretim tarzının çelişkilerinden kaynaklandığı için -Marksist terminolojide yoksulluk problemi olarak tanımlanmayan fakat toplumsal sınıflar arası iş bölümü, üretim ilişkileri ve sınıfa dayalı sömürü olarak tanımlanan- “yoksulluk” kapitalist üretim tarzı sürdüğü sürece çözülemez

Yoksulluk Ölçümleri ve Yoksulluk Sınırı

Yoksulluk Nasıl Ölçülmektedir?

Yoksulluğu insanın gelişmesine engel bir durum olarak ele alan Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü kalkınma programları çerçevesinde (UNDP) yoksulluk için yaygın kullanılan bir ölçüm aracı geliştirmiştir. Bu 1990 yılından beri kullanılmakta olan İnsani Gelişme Endeksi’dir. Bu ölçümde yaşam kalitesi göstergelerine yer verilmektedir. Bu göstergeler çocuklarda beslenme oranları, çocuklarda ölüm oranları, toplumsal cinsiyet bazında gelişmeler, kaliteli suya erişim oranları vb. insani gelişmeye ilişkin ölçütleri ele almaktadır. Bu endeksten çıkarılabilecek en önemli sonuç ise; yoksulluk konusunun, ekonomik etkilerinin ötesinde, sosyal ve siyasal ortamla yakından ilgili olduğu bu nitelikleri ile de zor ve karmaşık bir konu olduğudur.

Bir başka yoksulluk ölçümü ise toplumdaki gelir dağılımı/bölüşümü çalışmasıdır. Bir hane halkının ekonomik kaynakları, o hane halkının üyelerinin tüketim ve harcamalarının düzeyini, barınma ve ulaşım olanaklarını, eğitim düzeyini ve üyelerinin gelecek refahını belirler. Ekonomik kaynaklar gelir ve tasarruflar ile belirlenir. Toplumdaki nüfus, toplumda üretilen toplam gelirden (Gayrisafi Milli Hâsıla) aldıkları paya göre yukarıdan aşağıya doğru gelirin en üst dilimini alanlardan, en alt dilimini alan gruplara kadar bir sıralanır. Bu sıralama sonunda gelirin en üst dilimi ve en alt dilim arasındaki farklılıkları görmek mümkün olur. Eşitlikçi bir toplumda bu dilimler arasındaki farklar çok büyük olmaz iken varsıl- yoksul arasındaki kutuplaşmanın yüksek olduğu toplumlarda dilimler arası farklar büyüktür. Bu tür bir çalışma varsıl ile yoksul arasındaki uzaklığı, eşitsizliği ortaya çıkardığı için önemlidir.

Yoksulluk Sınırı Nedir?

Yoksulluk ilk kez 18. yüzyılda İngiltere’de çıkarılan “yoksulluk yasaları” (Poor Laws) ile bir toplumsal sorun olarak gündeme gelmiş ve hep bireylerin var olma/yaşamını sürdürebilme sorunu olarak görülmüştür. Özellikle bireylerin yemek, giyinme ve barınma gibi temel fizyolojik gereksinimlerinin bilimsel olarak belirlendiği miktarın altında kalan yaşamlar yoksulluk durumu olarak ifade edilmiştir. İlk olarak, Rowntree (1901) tarafından yaş ve cinsiyet farkına göre, tıbbi ölçütlerle hesaplanan, minimum kalori ihtiyacını karşılamak için gerekli besinler standart diyeti oluşturmaktadır.

Rowntree farklı büyüklüklerdeki hane halkları için standart diyete tek bir mali bedel belirlenmesinin olanaksızlığını da düşünüp iki yetişkin ve üç çocuktan oluşan bir aile için standart diyeti sağlayacak minimum haftalık geliri hesaplamış ve buna “yoksulluk sınırı” demiştir. Ona göre, yoksulluk sınırının bir ileriki aşaması “açlık sınırı”dır. Rowntree’nin 1901 de yaptığı tanımdan bu yana minimum besin ve ya kalori gereksinimi üzerinden tanımlanan yoksulluk sınırı metodu, yoksulluğun resmi olarak belirlenmesinde politika yapanlar tarafından ve yoksullukla mücadele politikalarında kullanılmıştır.

Öte yandan, 1974 de Townsend yoksulluğu tanımlamanın ve bir yoksulluk sınırı belirleme metodunun mutlak anlamda yoksulluğu tanımlamakla beraber kültürel öğeleri dışarıda bırakmasından dolayı eksik ve kabul edilemez olduğunu tartışmıştır. Buna göre yoksulluğun anlaşılması ve ölçülmesi bir toplumda sürekli değişen ve kabul edilen ve edilemeyen standartlara göre belirlenmelidir.

Yoksulluk sınırı ölçümlerinde en çok kullanılan diğer bir ölçüt günlük 1 dolar ve altında geçinen kişilerdir. Dünya Bankasının tüm ülkelerde yoksulluğu ölçen bir standart olarak geliştirdiği bu kıstas daha çok ekonomisi az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri hedef almaktadır. Ülke nüfusu içinde günde 1 dolar ve altında yaşayan kişilerin oranı bulunur ve bu o toplumdaki “Yoksulluk Sınırı” olarak belirlenir.

Sosyal Yurttaşlık, Refah Devleti ve Yoksullukla Mücadele

Sosyal Yurttaşlık ve Yoksulluk

Bir toplumun üyelerinin o toplumdaki eşitsizlikler içindeki konumları, toplumsal iş bölümü, üretim süreçleri ve üretim ilişkileri içindeki konumları, siyaset içindeki konumları ve toplumsal yapı ve kültürel oluşumlar içinde aile ilişkileri, komşuluk, arkadaşlık, dayanışma biçimleri, inanç sistemleri deneyimleri ve o toplumdaki haklar ve sorumluluklar sistemi içinde belirlenir. Modern toplumda Yurttaşlık Hakları dendiğinde sosyal haklar (sağlık, eğitim, refah ve bireylerin o toplumdaki ortalama kabul edilen geçimini sağlayacağı bir gelir düzeyine sahip olması) yurttaşlık haklarının odağını oluşturur. Bu haklardan yeteri kadar yararlanamayan bireyler veya toplumsal kesimler, yurttaşlık haklarından yeterince yararlanamayan veya toplumun diğer kesimlerine göre; kaynakların dağılımından yoksun sayılan ve yoksulluk sınırında sayılan kesimlerdir. Bu anlamda yurttaşlık haklarından dışlanmış olmak ve fırsat eşitliğinden yararlanamamak yoksulluk ve toplumsal eşitlik arasındaki en önemli ilişkilerdendir.

Refah Devleti ve Yoksullukla Mücadele Programları

Tarihsel olarak refah devleti daha çok 2. Dünya Savaşı’nın ardından 1980’lere kadar bütün dünyada yaygın olan, yoksullukla doğrudan mücadele amacını güden ve esas olarak bir sosyal güvenlik ağını öngören sosyal politikalar niteliğindedir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nın ardından uygulanan ve 1970’lerin sonuna kadar benimsenen, daha çok sosyal güvenlik mekanizmalarına dayanan politikalar demeti, genel olarak refah devleti adıyla bilinmektedir. Esas olarak tam istihdam ve kapsamlı bir sosyal güvenlik ağının kurulması hedefi taşıyan bu politikaların, özellikle gelişmiş dünyada genel olarak yoksulluğun ortadan kaldırılmasında önemli başarılar sağladığını söylemek mümkündür

Ancak 1980 sonrası bu tam kapsamlı refah devleti politikaları neo-liberal ve “küreselleşme” döneminin bir sonucu olarak terk edilmeye başlanmıştır. Buradaki en önemli karşı tartışma tam kapsamlı refah devleti politikalarının kendi içinde sorunlu bulunmasıdır. Refah devletine karşı çıkanlar, öncelikle yoksullukla mücadele için ağırlık verilen sosyal güvenlik harcamalarının yarattığı baskıların giderek devletin mali krizine yol açtığını ve bu yüzden refah devleti yaklaşımının terk edilmesi sonucunun geldiğini iddia etmişlerdir.

1990’larda neo-liberal ve piyasa yanlısı iktisadi programların dünyada benimsenmeye başlanması ile kapitalist devlet, refah ve yurttaşlık anlayışında yeni bir döneme girmiştir. Bu yeni stratejiler, uluslararası kuruluşlar tarafından tüm ülkelere, özellikle de gelişmekte olan ülkelere daha fazla; önerilmeye başlanmıştır. Esas olarak kapsamlı yapısal dönüşüm programları biçiminde uygulanmaya başlanan bu yeni strateji, ekonomik büyümeye dayalı kalkınma sürecine ağırlık vererek, piyasanın daha etkin işleyişini gözeten ve böylece artan gelirlerin yoksulluğu azaltacağını öngören politikaların benimsenmesine dayanmaktadır.

Yoksulluk kapitalizm içinde yeni bir olgu değildir. Yoksulluk devamlı yaşandığı halde, kapitalizm içinde hiçbir zaman ortadan kaldırılmak istenmemiştir. Küresel ekonomi dengeleri bir yandan uluslararası finans piyasalarında mal ve hizmetlerin dolaşımında etkili olurken, öte yandan ulusal ölçekte üretimin yeniden örgütlenmesinde etkili olmaktadır. Küresel ekonominin etkileri özellikle az gelişmiş ekonomilere sahip ülkelerde, yoksulluğa ve büyük toplumsal eşitsizliklere ve varsıllar ve yoksullar arasındaki makasın açılarak polarizasyona neden oldu. Liberal ekonomi anlayışına dayanan kapitalizmi yeniden canlandırma ve yapılandırmadan sorumlu Dünya Bankası gibi kurumlar ise yoksulluktan etkilenen kesimlerin sayılarının artmasına karşın ve kesimler arasında açılan makasın yeniden kabul edilebilir düzeylere indirilebilmesi için eşitlik, yoksulluk ve yurttaşlık hakları kavramlarında yeni tanımlara gereksinim duydu. Toplumsal ve siyasi düzeyde “devletin himayesinde olan yurttaş” kavramı yerine, Batının gelişmiş ekonomilerinde liberal demokrasi ilkelerine en uygun olduğu düşünülen “başarılı, kendi ayağı üzerinde durabilen, girişimci ruha sahip, kendi sorumluluğunu alabilen ve himayeci bir otoriteye gerek duymayan sosyal sermayesi yüksek olan yurttaş” tanımı tercih edildi.

“Suçlanan Yoksuldan” Tüketemeyen Yeni Yoksullara

Bu bölümde, yoksulların nasıl ideolojik olarak yardımları hak eden hak etmeyen olarak ikiye bölündükleri; toplumsal sınıfların içine dâhil edilmeyen yoksulların niçin lümpen proleter ve alt sınıfın üyeleri olarak ele alındığı; yoksulların yoksulluk kültürü ile nasıl suçlanan mağdur yoksullara dönüştürüldüğü; 1980 sonrası yoksulların “çalışan yoksullar” olarak ve “yapabilirlikten yoksunluk” olarak nasıl tanımlandığı ve son olarak da yeni yoksulluğun tüketim üzerinden yani “tüketemeyen yoksullar” olarak açıklandığı kısaca incelenmektedir.

Hak Eden/Hak Etmeyen Ayrımı

Yoksulluğun 18. yüzyılda tartışılmasının arkasındaki bir önemli isimde yoksulluğu nüfus artışına bağlayan Malthus’un kuramıdır. Malthus’a (1798) göre nüfusta eğitimsiz, kötü niyetli, çalışmak istemeyen ve bağımlı kişilerin artması ile yoksullukta artar. Bu kişiler yaşam mücadelesinde yok olmaya mahkûmdurlar. Bu kişiler Malthus’a göre “hak etmeyen” yoksullardır. İngiltere’de özellikle Viktorya döneminde egemen olan bu görüşe göre yoksullar “kendileri için bir şey yapan”, yoksulluğu geçici bir durum olan ve dolayısıyla “yardımı hak eden”, bu anlamda saygın olan ve korunanlar ile “düşkün” bir hayat yaşayan, “suça karışan” ile “saygın olmayan” ve “korunmayı hak etmeyenler” olarak iki grupta ele alınıyordu.

Lümpen Proleterya

Daha sonra Marx, bu görüşün hatalı olduğunu söyleyerek yoksulluktan çıkışın temel olarak toplumsal sınıf eşitsizliklerinin ortadan kaldırılması üzerinden belirlendiğini ileri sürmüştür. Marx ekonomik durgunluk dönemlerinde işten çıkarılanların, uzun dönemli işsizlik çekenlerin, düzensiz ve geçici ve düşük gelirli işler yapanların bir süre sonra işgücü piyasasında tüm şanslarını kaybedip “lümpen proleterlere” dönüştüğünü ve yaşamak için suç dünyasına girdiklerini iddia eder.

Alt Sınıf

Son yıllarda bu tür hakeden/haketmeyen yoksul tanımları “alt sınıf” (underclass) şeklinde tanımlanmaktadır. Genelde bu kavram sosyal bilimciler tarafından çok dikkatle kullanıldığı halde Yeni Sağ görüşlerin ve politikacıların elinde bu kavram nerede ise “kalıtımsal olarak aşağı olan”, sosyal refah devletini ve vergi ödeyenleri haksız yere “sömüren”, çok akıllı olmayan, kültürel hayat algılarında “sorumsuz” ve “tembel” olan, “kumar oynayarak parasını gereksiz harcayan” vb. gibi bazı toplumsal kesimleri suçlamaya yol açmaktadır. Bu sınıf büyük metropol kentlerde daha çok kentlerin çeperlerine yerleşen, işsiz olan, diğer sınıflarda ayrı ve izole olan bir kesimi ifade etmektedir.

Yoksulluk Kültürü ve Kurbanın Suçlanması

Oscar Lewis’in 1961 yayınladığı Amerika’daki Meksika göçmenleri (5 aile) üzerinde yaptığı çalışma muhafazakâr bakış açısından yapılan yoksulluk çalışmalarının klasik referansı sayılmıştır. Lewis bu ailelerin yoksulluğu bir kader olarak gördüklerini; yoksulluğun neden olduğu düşkün durumu varoluşun doğal durumu olarak kabullendiklerini; bu durumdan çıkabilmek için bir çaba göstermediklerini; geleceğe ve çocuklarına yönelik bir planlama ve strateji yapmadıklarını; anlık iyileştirmelere ve günü kurtarmaya şartlandıklarını; bu ailelerdeki çocukların da bu “yoksulluk kültürünü” yeniden ürettiğine dair saha bulgularını yayınlamıştır. Bu kavramla, yoksulların kendileri ve çocukları için bir girişimde bulunmayan, hep başkalarından yardım bekleyen kişiler olduğuna inanmak ve yoksulu suçlamak kapitalizmin sosyal yardım programlarını yürütenler tarafından da fazlaca benimsenmiş ve hatta bazı sosyal destek programlarının bu anlayış üzerinden şekillenmesine neden olmuştur.

“Çalışan Yoksullar”

Bu korku ve suçlama el ele giderek yoksulluk ve yoksul kavramlarını üretmiş ve bu duruma karşı takınılacak temel yaklaşımların çerçevesini belirlemiştir. Korku, yoksulluk ve yoksullar için çeşitli düzenlemeleri gerekli kılarken suçlayıcı kanat yardım/ destek uygulamalarının yerine “herkesin çalışması” gerektiği vurgusunu sürdürmüştür. Ancak özellikle son yıllarda sıkça telaffuz edilen bir kavram olan “çalışan yoksul” ile tartışma alanı genişlemeye başlamıştır. Suçlayıcı kanadın en temel argümanı böylece yeniden tartışma konusu olmaya başlamıştır. Ücretli işe katılmış olmak önemli grupları yoksulluktan kurtaramamıştır.

“Yapılabilirlikten” Yoksunluk

Tıpkı çalışan yoksul kavramı gibi tartışmayı bulanıklaştıran bir diğer kavram da Amarta Sen’in “yapabilirlik” kavramıdır. Sen, yoksulluğun gelir düzeyiyle sınırlı tanımlarını reddediyor ve yoksulluğa “yapabilirlik” kavramı yardımıyla yaklaşıyor. Yapabilirlik, açlık, sağlıksızlık, cahillik, kötü barınma koşulları gibi, her insanın mutlaka kaçınmak isteyeceği durumlardan kaçınabilme yetisi olarak tanımlanıyor. Bu bağlamda “yapabilirlikten yoksunluk”, yoksulluğun tanımı olarak ortaya çıkıyor (Sen, 2004). Ulrich Beck (1986) tarafından öne sürülen bir diğer tartışma ise “yapamayan”, bir diğer deyişle bireysel olarak başarılı stratejilerini geliştiremeyen bireyin modernite içinde dışlandığı ve bu anlamda modern toplumun belirsizliklerle dolu bir “risk toplumuna” dönüştüğüdür.

Yeni Yoksulluk ve Tüketimden Dışlanmışlık

Yoksulluk yazınında önemli bir dönüm noktası özellikle 1980 sonrasında sosyal bilimlerde önemli bir yer tutmaya başlayan kültürel ve kimlik çalışmalarıdır. Bu çalışmaların önemli aktörlerinden Bauman’a göre yoksulluk, sadece yokluk ve bedensel tehlike anlamına da gelmemektedir. Yoksulluk aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir durumdur. Toplumda nezih yaşam standardı olarak kabul edilmiş ölçütlerde yaşayamamak bireyin özsaygısını yitirmesine de sebep olur. Ayrıca “mutlu bir yaşam” tüketim toplumunda hayatın sunduğu fırsatlardan yararlanma, zevk alma, yakaladığı fırsatları kamusal alanda gösterebilen tüketici bireyler olarak tanımlandığında, tüketim toplumu yoksulları mutlu yaşam şöyle dursun, normal yaşama bile erişemeyen bireylerdir. Tüketim toplumu zevk ve haz üzerinden tanımladığı toplumsallık ile yoksulları sakat, arızalı kusurlu ve noksan, yetersiz olarak tanımlar ve dışlar. Bu yetersizlik öncelikle tüketici olarak yetersizliktir. Toplumda tüketici görevlerini yerine getirememenin güçsüzlüğü, onur kırıcı durumdan tek çıkış yolu tüketici yetersizliği ile baş etmektir. Bauman’ın vurguladığı gibi yeni yoksulluk anlayışı tüketim toplumunda “toplumda yaygın kabul gören ve gösterisel biçimde tüketemeyenin yoksulluğu” olarak tanımlanmaktadır.