Ünite 1: Toplumsal Değişim ve Küreselleşme

Giriş

Sosyolojinin temel konusu olan toplumsal değişim, Batı toplumunun kapitalist toplum evrilmesi sebebiyle Batı merkeze alınarak düşünülmüştür.

Toplumsal değişmeyi etkileyecek faktörlerin bilinmesiyle toplumsal değişmeyi yönlendirmek, sosyolojinin önemli bir konusudur.

Küreselleşme, toplumsal bir değişim olarak Batı dışındaki toplumların da tarihsel aktör olmalarının yolunu açmış ve batı merkezli modernleşme sorgulanır olmuştur.

Toplumsal Değişim Sürecinin Özellikleri

Kültürün ve toplumsal kurumların değişmesi anlamına gelen toplumsal değişimin özellikleri şunlardır:

  1. Toplumsal değişme kaçınılmazdır: Gelir adaletsizliği, eğitim, sağlık problemleri vb. iyileştirilmeli, değişimin yönü gelişmeye paralel olmalıdır.
  2. Toplumsal değişme planlanmadan ortaya çıkar. Planlandığında da beklenmedik sonuçlar oluşabilir: Hayatı kolaylaştıracağı düşünülen değişmeler bazen hayatı zorlaştırabilmektedir.
  3. Toplumsal değişme tartışmalı bir süreçtir. Çünkü yaşanılacak dünyanın niteliğine dair görüş farkları vardır.

Toplum kurumları değişen değerlerin taşıyıcılarıdır. Bu değerlerin oluşumunda egemen ideoloji ve rejim de etkendir.

Toplumsal Değişme Fikrinin Tarihsel Arka Planı

Marx ideolojiyi sosyal yapının fikrin şekillenmesine katkısı anlamında ele alırken Freud, ruhsal gelişmenin düşünceleri nasıl etkilediği üzerinde durmuştur. Bu ikisinin ortak yanı, ideolojinin yanıltıcı olduğudur.

Tarihsel değişme fikri, çok yavaş değişen toplumlarda akla gelmemiştir. İbn Haldun ve Aristo’nun kendi toplumlarına dair bu yöndeki görüşleri “tarih tekerrürden ibarettir” düşüncesine zemin hazırlamıştır.

Avrupa’da Rönesans birlikte insanlar kaderlerine hakim olup tarihin öznesi konumuna yükselmişlerdir.

Rönesans beraber burjuva sınıfı, ulus devletler ortaya çıkmış ve buna paralel toplumsal, ekonomik ilişkiler oluşmuş; insanı ve dünyayı algılama şekli değişmiştir.

Aydınlanma döneminin en önemli özellikleri materyalist olup aklı, eğitimi ön planda tutması ve dini sorgulamasıdır.

Britanya Endüstri Devrimiyle birlikte nüfus artmış, köyden kente göç hızlanmış, işçi sınıfı oluşmuş, taşımacılık gelişmiş, yeni pazarlar oluşmuş ve teknolojik gelişmeler sağlanmıştır.

Fransız Devrimi, toplumsal değişim kavramını ortaya çıkarmış ve tarihsel değişimin toplumsal bir biçim aldığı anlaşılmıştır. Hegel, toplumsal değişimi antik, feodal, endüstri toplumu şeklinde oluşturduğu çizelgeyle kavramsallaştırmıştır.

Toplumsal Değişmeyi Etkileyen Etmenler

Toplumsal değişme sosyal-kültürel değişme olarak da adlandırılmıştır.

İcatlar insan her ihtiyacına cevap vermektedir. Kapitalist üretimle hızlanıp bilimsel çalışmalarla desteklenen teknolojik ilerlemeler değişmeye ivme katmıştır.

Toplumsal değişmeyi etkileyip toplumun dinamizmini de yaratan eşitsizlikler, sınıf çatışması olarak tanımlanabilir.

Tarihin her evresinde, farklı üretim biçimlerine göre şekillenen farklı sınıflar ortaya çıkmıştır. Bu sınıflar arasındaki çatışma yeni bir toplumsal evreye geçilmesine neden olmuştur.

Bireyler toplum sınıfları arasında hareketini anlatan toplum hareketlilik, yukarı-aşağı veya kuşaklar arası olabilir.

Durkheim toplumun değişmesini nüfus artışı ve iş bölümünün gelişmesiyle ilişkilendirmiştir.

Kaynak dağılımında eşitsizliği önlemek için nüfus kontrolü zorunludur. Batı’da teknolojik gelişmeyle nüfus artışı düşerken, ülkemizde tarımda çocuk emeği kullanımı doğurganlığı etkilemiştir. İskandinav ülkelerindeyse sosyal bakım politikaları uygulanmasıyla doğurganlık artırılmıştır.

Toplumsal Değişme Kuramları

Evrimci Yaklaşımlar

A. Comte, toplumun denge haline işaret eden kavrama toplumsal statik, toplumsal değişmeye de toplumsal dinamik demiştir. İnsan zihninin teolojik ve metafizik aşamalardan sonra pozitif aşamaya ulaşacağını söylemiştir. Bu görüş Batı merkezcidir.

Spencer toplumu evrim sırasında gittikçe karmaşıklaşan organizmaya benzetmiştir. İnsanlar gidererek birbirinden ayrışırlar, güç-zenginlik farkları oluşur ve sınıflar ortaya çıkar. Spencer, endüstrileşmeyle savaşların biteceğini düşünmüştür.

Durkheim insanların yüz-yüze ilişkilerin oluşturduğu cemaat hayatından sözleşmeye dayanan cemiyet hayatına geçtiklerini düşünür. Toplumu oluşturan bireyler bazı kolektif inançlara( kolektif bilinç) sahiptir.

Durkheim, toplumlar geliştikçe ceza hukukunun giderek azalacağını öne sürer. İş bölümünün artmasıyla bireyler arası ilişkileri düzenleyen geri verdirici hukuk ortaya çıkar. Medeni kanun ve anayasa buna örnektir.

Sosyal Eylemlik Yaklaşımı

Weber kapitalizmin neden Batı’da geliştiği üzerine düşünmüş ve akılcılığın Batı’yı üstün kıldığını öne sürmüştür.

Weber’e göre, zamanla gelişen düşünceler kültürel birikim oluşturur ve bu birikim de toplumsal değişmenin etkeni haline gelir. Batı’da kapitalizmin gelişmesini, çalışkanlık ve tutumluluğun kaynağı olarak gördüğü Protestan ahlakına bağlamıştır.

Yapısal-Fonsiyonalist Yaklaşımlar

Weber’in toplumsal eylem ve Durkheim’ın toplumsal kurum kavramlarını uzlaştırmaya çalışan T. Parsons’a göre toplumsal değişme basitten karmaşığa doğru giden normal bir evrim sürecidir.

Yapısalcı-fonksiyonalist yaklaşım (sistem yaklaşımı), herhangi bir düzeyde gerçekleşen toplumsal değişmenin diğer düzeyleri de etkileyeceğini öngörür. Örneğin, mikro düzeyde bir tüketici davranışı enflasyonu etkileyebilir.

Diyalektik Yaklaşımlar

K. Marx’a göre, farklı üretim biçimlerinin oluşturduğu sınıflar ve sınıf çatışmaları toplumsal değişmenin temel nedenidir.

16. yüzyılda ticaret kapitalizmi gelişmiş, tüccar sınıfı oluşmuş ve bu sınıf güçlenince feodal düzeni değiştirmiştir.

Aksiyonalist Yaklaşımlar

Toplumsal değişme için ekonomi, teknoloji gibi etmenlerden ziyade sosyal aktörlerin aksiyonlarını gerekli gören bu yaklaşıma göre değişme toplumsal hareketler neticesinde gerçekleşir.

Modernite ve Modernleşme

Endüstri Devrimiyle değişen toplumsal kurumlar ve davranışlar modernite, toplumsal değişme sürecine ise modernleşme adı verilir. Kapitalist ulus devlet modelinde olan modern toplum küreselleşme ve dinamizmi doğurmuştur.

Paranın standartlaşması para ekonomisi temelinde moderniteyi geliştirmiş ve uzmanlık sistemleri hayatımıza karışmıştır.

Demokrasi ve insan hakları modernitenin ölçütleri olmasına rağmen ilk insan haklarında kadın haklarının olmaması ve kolektivist toplumlarda insan haklarının geçerliliği gibi sebeplerle tartışılmışlardır.

Simmel’e göre bireyleşme modernite’yi doğurur. Geleneksel toplumlar daha çok aile, hısım-akraba bağlantılarıyla sosyalleşirken modern toplumda bireyler sosyal grupları kendi seçer.

Toplumun McDonaldlaştırılması kavramını öne süren Ritzer’e göre, kapitalist üretim biçiminin gereksinimleri olan üretimin artması, öngörülmesi ve denetlenmesi gibi kavramlar modern yaşama da egemen olmuştur. Tüketim toplumunda tüketim kavramı bir ritüele dönüşmüştür.

Bauman insanın yaşamak için mi tükettiği ya da tüketim için mi yaşadığı sorularını sorup tüketim toplumunda hareket halinde aramak ve bulamamak eylemlerinin mutluluk olduğunu söylemiştir.

Modernleşme kuramları modernleşmeyi batı ekseninde düşündükleri için eleştirilmiştir.

Küreselleşme

Küreselleşme, toplumlar arasındaki kültürel farkların ortadan kalkması ve kültürlerin homojenleşmesi sürecidir.

Castells’e göre küreselleşme, enformasyon toplumunun ortaya çıkmasıyla yani internet gibi teknolojilerin yaygınlaşıp toplumların ekonomik, bilgi ve politik açılardan bağlantılı hale gelmeleriyle oluşmuştur.

Küreselleşmeyle birlikte BM gibi ulus aşırı kurumlar gelişmiş, sivil toplum hareketleri çoğalmış ve birçok şey ( insan, moda, uyuşturucu, bilgi) uluslararası dolaşıma girmiştir.

Küreselleşme Olgusunun Özellikleri

Zaman ve mekanın sıkışması, mekanın yeniden biçimlenmesi ve uluslararası bağımlılıkların artması küreselleşmenin özellikleridir.

Ulus aşırı sermaye kültürü oluşur ve para akışı hızlanır, tüketim kalıpları standartlaşır, medya teknolojileriyle uzaklardaki imgelere aşinalık kazanılır ve dünyanın farklı yerlerinden haberdar olunur, günlük ihtiyaçların dışında küresel piyasanın dayatmasıyla ortaya çıkmış AVM ortaya çıkar .

Çelişki ve eşitsizlikleri de içeren küreselleşme, yaşamakta olduğumuz, çok boyutlu ve dinamik bir süreçtir.

Modernlik öncesi küresel ve modernlik sonrası küresel arasında fark vardır. Modernlik öncesi bağlantılılık ve modernlik sonrası bağlantılılık arasında eksen kayması olmuştur.

Görüşlerimizi değiştiren iletişim ve bağlantılılık yaşamımızda merkezi konumdadır. Giddens’a göre küreselleşmenin kökeni modern öncesi dünyada değildir.

Küresel süreçlere yerel müdahalelerde bulunulabilir. Örnek olarak Türk geleneğine uygunluk ölçütünün Batı geleneğiyle karşı karşıya getirilmesidir.

Uygarlıklar çatışması dönemine girdiğimizi öne süren Huntington uygarlıkları kültürel-dinsel özelliklere göre kategorize etmiş ve uygarlıkların modernleşmek isteyip Batılılaşmak istemediğini söylemiştir.

Küreselleşme Kuramları

Küreselleşme olgusunu inceleyen kuramlar vurguladıkları konular açısından farklılaşmıştır. Kapitalist dünya sistemi, bağımlılık kuramları ve dünya kültürü kuramları küreselleşme son dönemde ortaya çıkmış yeni bir olgu olmadığını iddia etmiştir.

Bağımlılık kuramı düşüncelerinin ortak yanı dünya kapitalist sistemini kabul etmeleri ve bu sistem çevresindeki ülkelerin iç yapılarının dış güçler tarafından belirlendiği görüşüdür. Kapitalist dünya ekonomisi kavramını kullanan A. G. Frank ve Wallerstein’a göre tüm ülkeler aynı anda gelişemez çünkü, merkez ülke çevre ülkelerin artı değerine el koyar.

K. Marx’ın kullandığı artı değer, işçinin kendini geçindirecek değeri az zamanda üretip bundan da fazla çalışmasıyla oluşur. Yatırımcı, maliyetinden fazla değer yaratan eşsiz bir meta olan emek gücünü satın alır.

Bağımlılık kuramları ideal gelişme tasavvuru ve çevre ülkeleri bu modele göre tanımladıkları için eleştirilmiş.

Küresel ekonomi dünya şehirleriyle hayat bulur, bu şehirlerde yaşayan elitler ve işçiler arasındaki eşitsizlik artar.

Dünya şehri olan İstanbul’da da küreselleşmenin etkileri görülmektedir. Yüksek karlı müteahhitlik işi artmış, İstanbul yatırım için bir çekim merkezi olmuştur.

Dünya kültürü eğitsel, yönetsel vb. pratiklerin tüm toplumlarda benzer biçim almasını ifade eder. Dünya kültürü yaklaşımı küreselleşmenin düşünüldüğü gibi yüksek bir homojenlik yaratmadığını; melezlenmeye neden olduğunu öne sürer.

Ekonomik Küreselleşme

1970’lerden itibaren sermayenin ulusal düzeyde tanımlanamayacağı görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu tartışmayı anlayabilmek için sermayenin sosyal döngüsünü oluşturan üç sürece açıklık getirmek gerekmektedir. Birinci aşamada ticari sermaye uluslararasılaşmıştır. Kapitalist üretim teknikleri üretim hacmini artırmış ve dolayısıyla uluslararası ticaret artarak çok uluslu şirketler güçlenmiştir. İkinci aşamada erken endüstrileşen ülkelerde sermaye aşırı artmış ve yeni karlılık koşullarının aranması gündeme gelmiştir. Üçüncü aşamada gelişen teknoloji ve ulaşım maliyetlerinin ucuzlaması üretim faaliyetlerinin uluslararasılaşmasına neden olmuştur. Dolaylı olarak üretim sürecinde yaratılan artı değer de uluslararasılaşmıştır.

1970’li yıllarda IMF VE Dünya Bankası katkılarıyla neoliberal ekonomi az gelişmiş ülkelere de sıçramış ve bu ülkeler dışa açık serbest piyasa ekonomisine dönüşmüştür. Bu model Türkiye’de 1980 yılında uygulanmaya konmuştur. Dünya Ekonomi Forumu vb. gibi uygulamalarla başat ülkeler, küreselleşmenin devamında etkili olmuşlardır. Ancak, küreselleşme karşıtı toplumsal hareketler de gelişmektedir.