Ünite 6: Toplumsal Cinsiyet

Toplumsal Cinsiyetin Önemi

Yaşamımızın çok sıradan gibi görünen yanları bazen üzerinde hiç düşünmediğimiz ama aslında bir insan olarak varlığımızın devamı için çok önemli şeylerdir. Toplumsal cinsiyet nefes almak gibi varlığımızın asal bir yanı, bizi biz yapan bir yanımız olmasına rağmen çoğu kez öylesine doğal, öylesine sıradandır ki neredeyse görünmezdir. Ancak günlük yaşamımıza daha yakından baktığımızda aslında bu yaşamın her yanının cinsiyetlenmiş olduğu çok açık hâle gelir.

Toplumsal cinsiyet normlarına uymak, bir kadın için toplumca kabul edilen ve onaylanan “kadınlık” standartlarına göre davranışlarını, giyimini, konuşma biçimini vb., yani kısacası tüm yaşamını düzenlemek anlamına gelir. Erkek için de toplumda kabul edilen “erkeklik” standartlarına uymak, yaşamın tüm yönlerini bu doğrultuda düzenlemek demektir. Oysa toplum tarafından kabul edilmiş toplumsal cinsiyet normlarına uymayanlar, diğer bir deyişle bu normları şu ya da bu biçimde ihlal edenler için toplumsal cinsiyet hiç de görünmez değildir, tam tersine hayatlarına damga vuran deneyimler olarak yaşanır.

Toplumsal cinsiyet normlarının hepimizin hayatında çok somut ve ciddi sonuçları vardır. Clarke ve Braun’un da ifade ettiği gibi, toplumsal cinsiyet çok çeşitli toplumsal eşitsizliklerle, dışlamalarla ve istismar deneyimleriyle bağlantılı olduğu için önemlidir ve bir toplumsal sorundur. Örneğin toplumsal cinsiyet, şiddet uygulama ya da şiddete uğrama ihtimali açısından belirleyicidir.

Türkiye de yaygın olarak erkeklerin kadınlara şiddet uyguladığı toplumlardan biridir. Altınay ve Arat şiddetin kadının toplumsal hayata etkin katılamamasından, kız çocuklarının okuyamamasına, erken veya zorla evlendirilmeden, intihara sürüklemeye kadar pek çok ciddi sonucu olduğunu ifade etmektedir. Böylesine önemli bir toplumsal eşitsizlik sorunu olduğu ve yaşamın tüm yönlerini ilgilendirdiği için toplumsal cinsiyet sosyal bilimlerin tümü tarafından çalışılan bir konudur. Diğer bir deyişle toplumsal cinsiyet disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Ecevit tüm toplumsal olgulara ilişkin bu bakışa “toplumsal cinsiyet merceği” adını vermektedir. Toplumsal cinsiyet merceği, Ecevit tarafından şöyle tanımlanmaktadır: “Toplumsal cinsiyeti her türlü toplumsal olguda görebilmemizi sağlayan; bize toplumsal süreçler, standartlar ve fırsatlar sistematik bir biçimde kadın ve erkekler için nasıl ve neden farklıdır sorusunu sorduran kavramsal bir araçtır”. Tanımdan anlaşılacağı üzere, toplumsal cinsiyet merceği yaşadığımız toplumdaki toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere ilişkin farkındalık kazandıran bir bakış açısıdır.

Toplum Cinsiyet Nedir?

Toplumsal cinsiyet kavramı 1970’lerin başında sosyal bilimlerde kullanılmaya başlanmıştır. Yani o zamana kadar cinsiyet kavramı ile ifade ettiğimiz olguların çok önemli bir kısmı için cinsiyet değil, toplumsal cinsiyet kavramı kullanılmaya başlanmıştır.

Doğal Olarak Toplumsal Cinsiyet: Bu bakış 1970’lerden önce, yani toplumsal cinsiyet kavramı kullanıma girmeden önceki cinsiyet temelli kavramlaştırmamızı ifade etmektedir. 1970’ler öncesi cinsiyet kavramı hem biyolojik olarak eril ve dişil oluşu hem de toplumsal anlamda kadın ve erkek oluşu kapsayan bir kavramdı. Bu model, bugün toplumsal olarak edindiğimizi kabul ettiğimiz “kadınsı” ve “erkeksi” özellik veya davranışların biyolojiden kaynaklandığını öne sürmektedir. Dolayısıyla bu özelliklerin doğumdan ölüme kadar sabit ve değişmez olduğunu ileri süren bu model, toplumsal cinsiyet kavramı kullanıma girdikten sonra biyolojik indirgemeci olmakla ya da özcü olmakla (özcülük) eleştirilmiştir. Biyolojik indirgemecilik, toplumsal bir olguyu toplumsal düzeyde açıklamak yerine daha alt düzey olan biyoloji ile açıklamak, özcülük ise toplumsal olguların tarihsel olarak değişen olgular yerine hiç değişmeyen sabit bir özleri olduğunu iddia etmektir. Bu bakış açısına artık günümüzde çok az rastlanmaktadır.

Yetiştirilmenin Bir Sonucu Olarak Toplumsal Cinsiyet: Günümüzde en yaygın olan toplumsal cinsiyet modeli budur. Bu modelde toplumsal cinsiyet ise “kadınsı” ve “erkeksi” kişilik özelliklerini işaret eder. Diğer bir deyişle cinsiyet biyolojik olan, toplumsal cinsiyet ise toplumsal olandır. Bu modelde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet birbirinden ayrıştırılmışsa da bu ikisi arasında bir ilişki olduğu düşünülür. Clarke ve Braun’un sözleriyle “toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetin kültürel örtüsüdür; biyolojik ana kayaya kültürün eklediğidir”. Bu modelde toplumsal cinsiyet, hepimizin çok bildiği ve bolca atıf yaptığı “kız bebeklere pembe”, “erkek bebeklere mavi” giydirilmesiyle başlayan sosyal öğrenme süreciyle kazanılır. Bebeklikten itibaren insanlara (biyolojik) cinsiyetlerine uygun olduğu düşünülen seçimler, davranış biçimleri, beceriler, bilgi ve inançlar öğretilir ve böylece cinsiyetle toplumsal cinsiyet birbiriyle uyumlu hâle getirilmiş olur. Çocukların öğrendikleri toplumsal cinsiyet, bir toplumda “kadın” ve “erkek” olmaktan anlaşılan tüm kültürel kodlardır. Bu kültürel kodlar literatürde genellikle toplumsal cinsiyet rolleri olarak kavramlaştırılır. Toplumsal cinsiyet rolleri, bir kadını “kadın” ve bir erkeği “erkek” yapan her şeyin, toplumda öğrenilmeye hazır duran bir tür paket programlar gibi düşünülebilir. Bu yaklaşım bazı sosyal psikologlar tarafından özcü olmakla eleştirilir. Bu kez söz konusu olan biyolojik değil, kültürel bir özcülüktür.

Bu yaklaşım içine cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımıyla ilişkili olduğu için androjen birey kavramı da dâhil edilebilir. Bem’in kavramlaştırdığı androjen birey kavramı ile cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında olması gerektiğini varsaydığımız eşleşmeye (eril beden ve “erkeksi özellikler” ile dişil beden “kadınsı özellikler” eşleşmesi) itiraz edilmiştir. Bem’e göre zihinsel sağlık ve psikolojik iyilik hâli, dişil bedenli olsun eril bedenli olsun kişinin hem “kadınsı” hem de “erkeksi” özellikleri barındırmasına ve bunları yerine göre kullanmasına bağlıdır.

Bu yaklaşım 1974’te Bem tarafından geliştirildiğinde “kadın” ve “erkek” olmaya dair geleneksel düşünceleri sarsmış ama daha sonraları, Bem’in kendisi de dâhil olmak üzere pek çok kuramcı tarafından eleştirilmiştir. İki temel eleştiri yapılmıştır: İlki, yaklaşımın sosyal yapıyı göz ardı ederek yalnızca bireye odaklanmış olmasıdır. İkincisi ise yaklaşımın tam da karşı çıktığı “kadınsı” ve “erkeksi” özellikler ya da değerleri yeniden üretmiş olmasıdır.

Toplumsal Bir Kurgu Olarak Toplumsal Cinsiyet: Bu yaklaşımın, içerdiği iddiaların niteliği nedeniyle toplumsal cinsiyetin en radikal kuramlaştırması olduğu söylenebilir. Toplumsal inşacı olarak adlandırılan bu yaklaşım toplumsal cinsiyetin doğal bir olgu olduğunu kesinlikle reddeder. Yani toplumsal cinsiyet güneşin doğudan doğması, batıdan batması gibi doğal bir olgu değil; belirli tarihsel ve kültürel koşullarda inşa edilen ya da kurgulanan bir olgudur. Bu yaklaşım biyolojik özcülüğe de kültürel özcülüğe de karşıdır. Toplumsal cinsiyetin içsel psikolojik ya da biyolojik süreçlerin bir ürünü olduğu fikrini kabul etmez. Toplumsal cinsiyet içimizde hiç değişmeden sabit kalan bir öz değildir. Bununla ilişkili olarak toplumsal cinsiyetin şeyleştirilmesine de karşı çıkar. Toplumsal cinsiyetin şeyleştirilmesiyle kastedilen toplumsal cinsiyetin gerçek ya da canlı olması değil, gerçekte bir soyutlama olmasıdır. Sosyal bilimciler insanlardaki birtakım davranış ya da özellik örüntülerini toplumsal cinsiyet olarak kavramlaştırmışlardır. Sosyal dünyayı anlamak ve tanımlamak için kullanılan bu kavram, sanki görünenin altında yatan, somut bir “şey”i yansıtıyormuş gibi düşünüldüğünde şeyleştirme yapılmış olur. Oysa sosyal inşacılar içimizde böyle bir öz ve böyle bir “şey” olmadığını, günlük yaşamdaki yapıp ettiklerimizle toplumsal cinsiyeti inşa ettiğimizi savunurlar.

Yine bu yaklaşıma göre toplumsal cinsiyet tek tek bireylerin bir özelliği değil toplumsal bir sınıflandırma sistemidir. Tarihsel olarak ortaya çıkmış, yani doğal olmayan bu sınıflandırma sistemi “kadın” ve “erkek” kategorileri biçiminde ikiliği ve bu iki kategori arasındaki farklılığı üretmiştir. Yani topluma baktığımızda, kendimiz de dâhil olmak üzere insanları birbirinden farklı olan iki kategoride görmemiz bizim dışımızda, orada öylece duran gerçekliği yansıtan değil, onunla gerçekliği oluşturduğumuz bir ideolojidir.

Toplumsal Cinsiyet Kalıpyargıları

Kalıpyargılar, insanların belirli bir grubun üyelerinin nasıl düşündükleri, nasıl davrandıkları, ne tür özelliklerinin olduğu, görünüşlerinin neye benzediği hakkında insanların kafalarında taşıdıkları teoriler olarak düşünülebilir. Kalıpyargı bilişsel bir olgu olarak kavramlaştırıldığı için başka bir bilişsel kavram olan şema ile de ilişkilendirilebilir. Şema bir grup hakkındaki çağrışımlar ağı, insanların dünyayı deneyimlemesine rehberlik eden bir zihinsel ağ olarak düşünülebilir.Bir şemanın kalıpyargısal bir şema olabilmesi için bu şemanın tüm ya da tüme yakın bir içeriğinin başkaları tarafından da paylaşılması lazımdır.

Toplumsal cinsiyet kalıpyargıları ise kadın ve erkek kategorilerini homojenleştirerek, aşırı genelleme yaparak bu kategorilerin varsaydığı özelliklere sahip olduğu inancıdır.

Kalıpyargılar ya hep ya hiç meselesi değildir. Çünkü: 1. Zorlamadıkça insanlar kadınlar ve erkeklerin birbirlerinin tam zıddı olduğunu söylemezler. 2. Bir sosyal gruptaki insanların birçoğu ya da ezici çoğunluğu belirli bir kalıpyargıya sahip olsa da aynı kalıpyargıya inanmayan başkaları olabilir. 3. İnsanlar söz konusu bir sosyal gruba ait kalıpyargıları belirli bir zamanda kullanabilirler ya da kullanmayabilirler. Bu sosyal bağlama bağlıdır.

Bugün toplumlarda yaygın olarak benimsenen kadın ve erkek kalıpyargılarının tarihsel geçmişi endüstrileşme sürecine dayandırılır. Endüstrileşme öncesi toplumların genel olarak toprağa bağlı ve geniş aile olarak yaşadığı toplumlarda bugün anladığımız anlamıyla özel ve kamusal alan (ev ve ev dışı alan) ayrımı yoktu. Kadınlar ve erkekler tarlada birlikte çalışıyorlardı. Endüstrileşmeyle birlikte toplumların üretim eksenli örgütlenmesi ve dolayısıyla sosyal yaşamı değişti. Geleneksel iş bölümünün Batı toplumlarında 1970’lerden itibaren hızla değişmesi, daha yavaş olsa da diğer toplumlarda da değişmeye başlamasıdır. Yani kadınlar da artık ev dışında ücretli olarak çalışıp, ev geçindirebilirken erkeklerin ev işleri ve çocuk bakımını paylaşmaları beklenmektedir. İşte bu bağlamda, kalıpyargılar bu, cinsiyete bağlı iş bölümünde gerçekleşen değişmenin hızına yetişemeyip, bu değişmelere direnen inançlar olarak da görülebilir.

Toplumsal Kalıpyargıların İçeriği: Toplumsal cinsiyet kalıpyargıları dört bileşenli bir sosyal/zihinsel temsil olarak görülebilir: Fiziksel kalıpyargılar, kişilik özelliklerine ait kalıpyargılar, rol kalıpyargıları ve mesleklere bağlı kalıpyargılardır.

  • Fiziksel Görünüme Ait Kalıpyargılar: Fiziksel görünüm, toplumsal cinsiyet kalıpyargılarının diğer bileşenlerini de etkileyen neredeyse en önemli parçasıdır. Araştırmalar kadın ve erkeklere ait fiziksel görünüm kalıpyargılarının kullanılarak diğer kalıpyargı bileşenlerinin de güçlü bir biçimde harekete geçirildiğini göstermiştir. Yani eğer kadın fiziksel görünüm açısından “kadınsı” kalıpyargısal özelliklere sahipse o kadının “kadınsı” kişilik özelliklerine, “kadınsı” cinsiyet rollerine ve “kadınsı” bir mesleğe de sahip olduğu düşünülmektedir. Fiziksel görünüm kalıpyargıdan kaynaklanan beklentileri bir paket hâlinde diğer insanlara iletme işlevi taşır. Diğer bileşenlere göre daha öne çıkmasının nedeni biriyle ilk kez karşılaşıldığında ilk önce fiziksel görünümün algılanması ve bu bilgiyle hareket edilmesidir.
  • Toplumsal Cinsiyete Ait Kişilik Özellikleriyle İlişkili Kalıpyargılar: Bu konudaki araştırmalar, çok sayıda kişilik özelliğinden oluşan bir listede hangi özelliklerin daha çok kadınları, hangi özelliklerin daha çok erkekleri betimlediğinin katılımcılar tarafından seçilmesiyle gerçekleştirilmektedir. Sosyal psikoloji literatüründe kadın ve erkeklere ilişkin algılanan bu kişilik özellikleri kalıpyargılar iki boyutta bir araya getirilerek anlaşılmaktadır: araçsal ve duygulanımsal. Erkekleri betimlediği düşünülen kişilik özellikleri araçsal özellikler, kadınları betimlediği düşünülen kişilik özellikleri duygulanımsal özellikler olarak adlandırılmıştır. Araçsal özelliklere sahip kişinin aktif ve etkili bir kişiliği temsil ettiği, duygulanımsal özelliklere sahip bir insanın daha çok duygularla ve diğer insanlarla ilgilenen bir kişiliği temsil ettiği ileri sürülmektedir.
  • Toplumsal Cinsiyete Ait Rol Kalıpyargıları: Toplumsal cinsiyet rol kalıpyargıları denildiğinde erkekler ve kadınlar için tipik olduğu düşünülen davranışlar ve roller kastedilmektedir. İnsanlar genel olarak tüm kadınlar ve tüm erkekler için toplumsal cinsiyet rol kalıpyargıları geliştirmekten çok hem kadın hem de erkek kategorisi içinde alt kategoriler oluşturarak kalıplaştırmaktadırlar. Örneğin kadınlar içinde en yaygın olan kalıpyargısal kadın tipi “ev kadını/anne”dir. Gerçekte tüm bir kadın kategorisi “ev kadını/anne” alt kategorisi ile özdeşleştirilmektedir. Çünkü dünyadaki pek çok toplum için “gerçek kadın” olmak bir eş ve bir anne rolünü üstlenmek anlamına gelir. Çağımızda gittikçe daha fazla kadının mesleki kariyer yapmasına paralel olarak profesyonel işlerde çalışan veya kariyer yapan kadın tipi de insanların zihninde “akıllı”, “çalışkan”, “organize” ve “fazla kadınsı olmayan” gibi belirli özellikler ekseninde kalıplaştırılmıştır. Erkeklerin de erkeksi rol kalıpyargıları temelinde “atletik”, “maço”, “iş belirli alt kategorilere ayrıldığı söylenebilir. Ancak kadınlardan farklı olarak tüm erkek alt kategorilerinde “erkeksilik” özelliği mevcuttur. Kadınlar bazı alt kategorilerde yaptıkları iş yüzünden “erkeksi” olarak görülürken, erkekler hiçbir kategoride “kadınsı” olarak görülmez.
  • Toplumsal Cinsiyete Ait Mesleki Kalıpyargılar: Aslında toplumsal rollere bağlı olarak toplumsal cinsiyet yargılarından söz etmek kısmen de olsa mesleklere ait toplumsal cinsiyet rollerinden söz etmek anlamına gelir. Kadını tüm tanımlayan özellik “eş/anne” olmak ise böyle bir kadının meslek anlamında “ev kadını” olduğu düşünülür. Genel kategoriler dışında daha spesifik olarak da mesleğe bağlı toplumsal cinsiyet kalıpyargılarından da söz edilebilir. Genel olarak anaokulu öğretmenliği, manikürcülük, sekreterlik ve yakın zamanlara kadar hemşirelik sadece kadınlara ait olarak görülen mesleklerdir. Dikkat edilirse kadınlar evdeki rollerinin uzantısı sayılabilir. Mesleklerin cinsiyetlendirilmesi adı verilen bu süreç, yukarıda kadın ve erkeklerin sahip olduğu varsayılan bazı kişilik özelliklerinin onlara yüklenmesiyle gerçekleşir.

Toplumsal Cinsiyet Kalıpyargılarının Doğruluğu Sorunu: günümüzde sosyal psikolojide kalıpyargılar zihinsel bir olgu olarak görülmektedir. Daha spesifik olarak sosyal psikolojideki sosyal biliş adı verilen hâkim anlayışa göre kalıpyargılar sosyal dünyaya ait bilginin zihinde yanlış, çarpıtılmış ya da abartılmış bir şekilde işlenmesinin ürünüdür. Toplumsal cinsiyetlere dair kalıpyargılar kadınlığı ve erkekliği sadece betimlemekle kalmaz, kadınlığın ve erkekliğin nasıl olması gerektiğine ilişkin normları da kapsar. Bu da kalıpyargıların gerçeği ne kadar yansıttığı sorusunu daha da karmaşıklaştırır.

Sosyal psikolojik anlayışa göre kalıpyargılar önyargı ve ayrımcılığa giden yolun ilk adımıdır. Toplumsal cinsiyete dayalı önyargı ve ayrımcılık biçimi cinsiyetçilik olarak adlandırılır ve toplumsal cinsiyet kalıpyargılarının cinsiyetçiliğin inanç temelini oluşturduğu kabul edilmektedir.

Cinsiyetçilik

Cinsiyetçilik diğer sosyal bilim alanlarında daha çok ataerkil yani erkek egemen sistemi meşrulaştırmaya hizmet eden bir ideoloji ya da insanların birbirleriyle etkileşimlerinde inşa ettikleri bir söylem biçimi olarak ele alınırken, sosyal psikolojide yaygın olarak bir önyargı ve ayrımcılık meselesi olarak çalışılmaktadır. Toplumsal cinsiyete dair sosyal psikolojik kavramlaştırma ve kuramlaştırma çalışmalarının esas olarak Batı’da (daha çok Kuzey Amerika ve Batı Avrupa) gerçekleştirildiğini, cinsiyetçilik çalışmalarının da aynı yolu izlediğini belirtmek önemlidir. Tarihsel değişmeler Batı toplumlarında bir toplumsal problem olarak cinsiyetçiliğin değişip farklı formlara evrilmesiyle ilişkilidir. Bu bağlamda Türkiye toplumunda da benzer değişmelerin olduğunu söyleyebilsek bile hâlâ kültürel olarak farklı yönleri olan bir olguyla karşı karşıya olduğumuzun altını çizmek gereklidir.

Sosyal Psikolojide İlk Cinsiyetçilik Çalışmaları: Sosyal psikolojide cinsiyetçiliğin bir çalışma alanı olarak ortaya çıkışı ABD’de 1970’lerdeki kadın hareketi/feminist hareketinin doğrudan bir sonucudur. Ancak bundan sonra, daha önce doğal ve sorunsuz görülen söylem ve davranış biçimleri karşı çıkılması ve değiştirilmesi gereken söylem ve davranış biçimleri hâline geldi. Böylece cinsiyetçilik adı verilen bir toplumsal problem tanımlanmış oldu.

Sosyal psikolojide ilk cinsiyetçilik çalışmaları herhangi bir spesifik teoriden hareket eden değil, daha çok çeşitli bağlamlarda kadına karşı ayrımcılığın varlığını gösteren çalışmalardı.

Kadınlara yönelik ayrımcılığı davranış düzleminde gösteren çalışmaların ardından, sosyal psikolojideki önyargı çalışmalarının tutum kavramı çerçevesine yerleştirilmesiyle birlikte cinsiyetçilik çalışmaları da tutum yani önyargı çalışmaları hâline gelmiştir. Genel önyargı tanımından hareketle cinsiyetçiliğin de diğer önyargı türleriyle şu özellikleri paylaştığını söyleyebiliriz: Cinsiyetçilik bir tutumdur, hatalı ve katı genellemelere dayanır, değişime dirençlidir ve kötüdür. Ama daha spesifik olarak cinsiyetçilik şöyle tanımlanabilir: “Kadınların bir grup olarak varsayılan ikincilliklerine ve farklılıklarına dayalı olarak gösterilen önyargılı tutum ya da davranıştır”. Kısacası cinsiyetçilik sosyal psikolojik açıdan hem bir tutum (düşünce ve duygu) hem de davranıştır. Ayrımcı davranış kadını çeşitli alanlardan dışlamak, belirli haklardan mahrum etmek, kadının hayatını kısıtlamak, kadına şiddet uygulamak vb. biçimlerde anlaşılabilir.

1970’lerin başındaki ABD sosyal psikolojisinde cinsiyetçilik, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında çalışılmıştır. Bu anlamda eğer kadınların alanının ev, erkeklerin alanının evin dışı (iş) olduğunu düşünüyorsanız geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini benimsiyorsunuz, demektir ve bu da geleneksel cinsiyetçilik anlamına gelir. Bu cinsiyetçi tutumların altında erkeklerin kadınlardan daha “güçlü” olduğu varsayımı yatar. Ama eğer kadınların ve erkeklerin eşit güce sahip olduklarını düşünüyorsanız, yani hem evde hem de işte eşit bir biçimde rolleri paylaşabileceklerini düşünüyorsanız toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin, cinsiyetçi değil eşitlikçi tutumlarınız var, demektir. İnsanların geleneksel cinsiyetçi tutumları mı yoksa eşitlikçi toplumsal cinsiyet tutumlarını mı benimsediklerini ölçmek için Spence ve Helmrich tarafından 1972’de Kadınlara Yönelik Tutumlar Ölçeği (KTÖ) geliştirilmiştir. ABD’de bu ölçeğin kullanıldığı tüm çalışmalar tutarlı bir biçimde kadınların erkeklere kıyasla toplumsal cinsiyet rollerine dair daha eşitlikçi tutumları olduğunu göstermiştir. 1990’lara gelindiğinde bu ölçekle yapılan çalışmalarda artık cinsiyetçilik ölçülemez hâle gelmiştir.

Yeni ya da Modern Cinsiyetçilik: 1990’larda itibaren ABD’deki sosyal psikologlar arasında KTÖ’nün artık işlemez hâle gelmesinin nedenleri tartışılmıştır. Toplumda toplumsal cinsiyet rollerine dair hem normatif hem de hukuksal değişmeler olmuş, kadın-erkek eşitliği toplum tarafından onaylanır hâle gelmiştir. Değişim sürecinin altında yatan motivasyon ne olursa olsun, sonuç olarak sosyal psikolojideki cinsiyetçilik anlayışı, “kadınların bir grup olarak varsayılan ikincilliklerine ve farklılıklarına dayalı olarak gösterilen önyargılı tutum ya da davranış” olarak tanımlanan geleneksel cinsiyetçilikten “eşitlikçi değerler ile kadınlara yönelik tortulaşmış olumsuz duygular arasındaki çelişkinin ifadesi” olarak tanımlanan yeni ya da modern cinsiyetçiliğe evrilmiştir.

Günümüzde sosyal psikolojide yeni ya da modern cinsiyetçilik yaklaşımları içinde en yaygın olanı Çelişik Duygulu Cinsiyetçiliktir (ÇDC). Bu yaklaşım içinden aynı zamanda Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği de geliştirilmiştir. Cinsiyetçiliği yapısal olarak analiz eden ÇDC yaklaşımı kadınlar ve erkekler arasında birbirini tamamlayıcı ilişki ve karşılıklı bağımlılık ilişkisi öngörür. Bu öngörü gereğince diğer önyargı biçimlerinin tersine kadınlar ve erkekler arasına sosyal mesafe (dışlama) konamaz. Bu bakış açısından kadınlarla erkekler arasındaki ilişkinin karşılıklı bağımlılığa dayanması, bu iki grup arasında hem düşmanlık üreten bir rekabet hem de sevgi üreten bir dayanışma ilişkisine yol açar. Böylece buradan iki eksenli bir cinsiyetçilik tanımına ulaşılır: Düşmanca cinsiyetçilik ve korumacı cinsiyetçilik. Her iki cinsiyetçilik de somut olarak üç alanla ilişkilidir: Himayecilik (paternalizm), toplumsal cinsiyet rol ve kalıpyargılarında farklılaşma ve heteroseksüellik. Düşmanca cinsiyetçilik, sosyal psikolojideki klasik önyargı tanımlamasına uygun biçimde kadınlara yönelik olumsuz tutumları ifade eder. Himayecilik ise sadece toplumsal cinsiyetler arasında değil, tüm hiyerarşik ilişkilerde üst konumda bulunanların alt konumdakilere ilişkin görünüşte iyicil olan söylem ve pratikleridir. Korumacı cinsiyetçilik de klasik önyargı tanımına ters bir biçimde kadınlara yönelik görünüşte “olumlu” tutumları ifade eder. Korumacı cinsiyetçiliğin, genellikle kadınlar açısından cinsiyetçilik olarak görülmediği için daha tehlikeli olduğu söylenebilir. Genellikle sevgi, koruma, kıskançlık gibi popüler kültürde romantizmle ilişkilendirilen davranış biçimleri gerçekte kadınları kendi rızalarıyla erkeklerin denetimine sokan mekanizmalardır.

Sosyal psikolojide az sayıda da olsa söylemci perspektiften de yeni cinsiyetçilik çalışmaları yapılmıştır. Sosyal psikolojide söylemci perspektif, anlamın kişiler arası diyalogtan çıktığını, gerçekliğin dilde üretildiğini kabul ettiği için araştırmalarda tutum ölçekleri gibi veri toplama teknikleri kullanmaz. Eşitlikçi bir değer sistemi içinde sürdürülen erkek merkezli mekanizmaları anlayabilmek için yapılan cinsiyetçilik konusundaki ilk söylemsel çalışmada, Wetherell, Steven ve erkek üniversite öğrencilerinin kadınların iş fırsatları hakkında ne tür söylemler kullandıklarını araştırmışlardır. Bu çalışmada birbiriyle çatışan iki söylemin varlığını gösteren araştırmacılar, bu durumu “eşitsiz eşitlikçilik” olarak adlandırmışlardır.

Hiçbir toplum homojen değildir, bizim toplumumuzda olduğu gibi. Eşitlikçi toplumsal cinsiyet normları toplumumuzun bazı kesimlerinde yaygın olabilir ve bu kesimlerde yeni cinsiyetçilik biçimlerine dair söylem ve pratikleri bulabileceğimizi öngörebiliriz Diğer yandan toplumun başka bazı kesimlerinde çok geleneksel cinsiyetçi söylem ve pratiklerin yaygın olduğunu da kolaylıkla söyleyebiliriz. Ayrıca korumacı cinsiyetçiliğin de Türkiye toplumunda çok yaygın olduğunu söyleyecek yeterince gözlemimizin olduğu aşikârdır. Sonuç olarak Türkiye toplumunda hem geleneksel hem de yeni ya da modern cinsiyetçi söylem ve pratiklerin iç içe geçmiş olduğu öngörülebilir.