Ünite 5: Toplumsal Cinsiyet ve Sanat

Giriş

Geçmişten günümüze kadar toplumlar kadın ve erkeğe çoğunluk tarafından kabul görülmüş rolleri dayatmıştır. Sanat ise toplumlarda erkeklere giydirilmiş roller arasında yer almıştır. Fakat biyolojik olarak sanat becerisinin cinsiyetle bir ilişkisi yoktur. Peki neden kadın sanatçılar tarih boyunca daha az görülmüştür?

Sanat yapmak kamusal alanda var olmayı gerektirirken kadın birey, kamusal alanda var olmak konusunda çoğunlukla dezavantajlı konumda yer almıştır.

21. yüzyıla dek tarih yazımı içinde çoğunlukla savaşlar, anlaşmalar, siyaset, ticaret gibi erkeklerin egemen olduğu alanlar yer almıştır. Kadının daha çok yer aldığı toplumsal yaşam ancak 20.yüzyıldan itibaren tarih yazımlarına dahil olmaya başlamıştır.

Toplumsal Cinsiyet Kodlarının Sorgulanma Süreci

20. yüzyılın başlarından itibaren sanayileşme gelişmeleri dolayısıyla kitlesel işçi gereksinimi nedeniyle kadınlar da kamusal alanda erkeklerin yanında yer almaya başlamışlar ve bu durum kadın ve erkeğin geleneksel rollerinde dönüşümler yaşanmasını sağlamıştır.

Avrupa ülkelerinin Afrika ve Asya’daki sömürge faaliyetleri, farklı toplumlarda geleneksel kadın ve erkek rollerinin farklı olabildiğini gösterdi. Yine aynı zamanlarda arkeoloji biliminde yaşanan gelişmeler, farklı zamanlarda var olan toplumların içinde farklı geleneksel rollerin olduğu göstermiştir. Antropoloji ve tarih kuramlarının toplumsal cinsiyet bakış açısıyla yeniden gözden geçirilmesi, sanat tarihi ve kuramlarının da farklı bir gözle değerlendirilmesini sağladı.

Birinci ve ikinci Dünya Savaşı’nın, cinsiyete dayalı işbölümü ve rollerde yarattığı kırılmalar; toplumsal cinsiyetin sorgulanmasına yol açtı. Bu sorgulamanın sonuçları; düşünce hareketleri ve kuram tartışmalarıyla hareketlenen sanat alanlarında kendisini gösterdi. Toplumun kadın ve erkeğe verdiği geleneksel rollere toplumsal cinsiyet kodları denir. Toplumsal cinsiyet kodlarını üretme, pekiştirme ve yaymada en etkili olan sanat dalı edebiyattır. Edebiyatın ardından görsel sanatlar gelmektedir.

20. yüzyıldan itibaren toplumsal cinsiyet kodlarını sorgulama örnekleri sanat dallarında kendini göstermeye başlamıştır. Toplumsal cinsiyet kodlarını değiştirmeye yönelik olarak iki hareket başrolü almıştır. Bunlardan birincisi olan Feminist Hareket kadın ve erkek arasındaki siyasi ilişkiyi değiştirmeyi amaçlarken, Queer Hareketi cinsel kimliklerin kadın ve erkek olmak üzere ikili bir kategoride değerlendirilmeyeceğini savunur. Bu nedenle feminist hareketi ikili cinsiyet kimliğini öne çıkardığı için eleştirmektedir.

Bu iki hareketin yol açtığı tartışmalar sanatta da kendini göstermiştir. Güncel sanat ortamı toplumun geleneksel anlayışlarından uzak olup, izleyende sarsıntı yaratan özellikler taşımaktadır.

Güncel sanat ortamında kadının yakıştırıldığı aile yaşamı ve ev içi alan birer eleştirisel imge haline dönüşmüştür.

Queer sözcüğü İngilizcede ‘tuhaf, acayip’ anlamına gelmektedir. Önceleri toplumun cinsiyet kodlarının dışında kalan kişiler için kullanılan dışlayıcı bir ifadeyken; sonradan cinsiyet kodlarını sorgulayan hareketin genel adı olmuştur.

Toplumsal Cinsiyet Kavramı ve Sanat

Toplumsal cinsiyet; cinsiyetlere toplum tarafından yüklenen düşünsel ve davranışsal karakterlerin tümüdür. Toplumda bireyler toplum tarafından kabul edilen yani tolumca normal olan ön kabuller etrafında şekillenir ve bu normlara uygun davranması beklenir. Oysa bireyin kimliğinin oluşmasında kamusal alanlarda gerçekleştirilen farklı yaşam pratikleri belirleyici bir süreçtir.

Toplumsal cinsiyet kodlarının en açık okunduğu alan bireyin gündelik yaşamıdır.

Paradigma, olaylara ve olgulara bakma biçimimizdir

Kadın; geçmişte sanat içerisinde önemli bir imge olarak yer alırken, 20. Yüzyıldan itibaren sanatın içerisinde bir aktör olarak yer almaya başlamıştır. 20. Yüzyılda yaşanan feminist hareketler ile toplumsal cinsiyet anlamında bir paradigma değişimi gerçekleşmiştir.

Sanat üretimi doğası gereği sadece toplumsal biçimlendirmelerle açıklanamayacak bireysel unsurlar da barındırmakla beraber; toplumdan topluma, hatta aynı toplumda dönemden döneme değişebilen toplumsal cinsiyet algısının gözlenebileceği bir alandır.

Sanat tarihini toplumsal cinsiyet acısından inceleyen araştırmacıların vardıkları genel sonuçlar şöyledir;

  • Sanatta ve sanat tarihinde erkek bakış açısı baskındır bu yüzden kadınların varlığı tecrübeleri görmezden gelinmiştir.
  • Baskın olan erkek bakış açısı sanat eserlerinde kadın figürünün cinsel kimliği ve ona atfedilen roller üzerinden sunmuştur.
  • Sanattaki baskın erkek bakış açısı bağımsız bir büyük sanatçı efsanesi yaratmıştır. Bu anlayışa göre kadın sanatçılar toplumsal koşullar aşacak büyük bir deha ve yetenek gösteremedikleri için sanat tarihinde yer bulamadıkları iddiasına zemin hazırlamıştır.

Feminist düşünce bu anlayışa karşı çıkmıştır. Feminist düşünceye göre kadınların sanat tarihinde neden yer almadıkları onların sahip olduğu yetenek ve dehalarla alakalı değil; sahip olamadıkları olanaklarla, nasıl cesaretlendirildikleriyle veya nasıl engellendikleriyle alakalıdır.

Görsel Sanatlarda Cinsiyet Kodlarının Temsili

Sanatın Tarihsel Bağlamı

İnsanlık tarihinin ilk izleri ile birlikte sanatın tarihi de oluşmaya başlamıştır. Sanat, dünya tarihinin farklı evrelerinde dönemin ve toplumun dinamiklerine göre farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Genel bir ifadeyle söyleyecek olursak; geleneksel sanatlar ve kabile sanatları örneklerinde her zaman; onlar dışındaki görsel sanatlar örneklerinde ise19. yüzyıla gelinceye dek büyük oranda toplumuyla ve dönemiyle uyumlu ve işlevsel bir sanat üretimi görmekteyiz. Sanat olgusunun kapsam ve içeriğinin ilk kez tartışılmaya başlandığı Avrupa geleneğinde; sanat, 19. yüzyıldan başlayarak, dönemiyle ve toplumuyla hesaplaşma ve sorgulama işlevi de üstlenir.

Sanat tarihi alanında yapılan dönem çalışmalarında eserin üretildiği çağ, coğrafya ve eserin üslup özellikleri göz önünde bulundurularak yapılır. Ancak tarih nasıl egemen ideolojinin gözünden yazıldıysa, sanat eserleri de 19. yüzyıla gelinceye dek egemen ideolojinin ve toplumsal kabullerin etkisindedir. Bu anlamda tarih yazımı ile sanat eseri üretiminin belli bir döneme kadar koşutluk gösterdiği söylenebilir.

İnsanlık tarihinde toplumların önemli bir kısmını etkilemiş olayların belirlediği dönemler vardır. Bu dönemlerde kavramlarda dönüşüme uğramıştır. 21. Yüzyıl kendisini oluşturan bütün dinamiklerle birlikte bireyin ve toplumun yapısını derinden etkilemiştir. Teknolojinin getirdiği hızlı erişim/etkileşim/dönüşüm olanakları, pek çok alanı çok geniş bir kitlenin kullanımına açmıştır. Bu alanlardan biriside sanattır. Böyle olunca sınırlar ve tanımlar giderek belirsizleşmeye başlamıştır.

20. yüzyılın başına dek zanaat ve sanat kavramları iç içedir. Fakat günümüz anlayışında sanat eserleri temelde özgünlük esasına dayanır, benzeri yoktur. Zanaat eserinin pek çok benzeri vardır. Zanaatkâr aynı ürünü pek çok kez tekrarlar, sanatkâr ise her defasında özgün bir ürün ortaya koymaya çalışır.

Günümüzde sanat eseri olarak incelenen geçmiş dönemlere ait pek çok eser, üretim koşulları ve süreci göz önünde bulundurulduğunda zanaat kapsamında değerlendirilebilir. Fakat biz bu eserleri amaçları sanat olmasa bile teknik mükemmellik, kültüre özgülük ve arkasında bir fikir barındırması nedeniyle sanat olarak kabul ediyoruz.

Kadın Bedeninin Doğurganlık Temsili Olarak Betimlenmesi

İnsanlık tarihinde alet yapan ve kullanan insan topluluklarına dair ilk buluntular içerisinde günümüze gelebilmiş en erken tarihli tasvirler mağara duvar resimleridir. Bu resimlerde herhangi bir kadına rastlanmamaktadır. İspanya’daki Arana Mağarası’nda bulunmuş Bal Toplayan Eli Sepetli Kadın çizimi ise erken dönemlerin avcı-toplayıcı topluluklarında kadının üstlendiği düşünülen toplayıcılık rolüne gösterilebilecek erken kanıtlardan biridir.

Mağara resimlerinden sonra ulaşılabilen en erken tasvirler, Asya ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde ele geçen kadın heykelcikleridir. Bu heykellerde kadınlık ve doğurganlık özellikleri vurgulanmıştır. Bunların en ünlüsü; Avusturya’da bulunduğu kasabanın adıyla anılan Willendorf Venüsü’dür.

Anadolu’da bu türden pek çok kadın heykelciği yer almaktadır, bu heykelciklerin en bilineni Çatalhöyük kazı alanında ele geçirilmiş Ana Tanrıça heykelciğidir ve M.Ö. 6 binlere tarihlenir.

İnsan topluluklarında yerleşik hayata geçmeden önce var olan avcı-toplayıcı gelenekleri yerleşik hayata geçildikten sonra da devam etmiştir. Bazı görüşlere göre avcıtoplayıcı topluluklarında besin bulma sürecine kadının da toplayıcı olarak katılması zamanla yenilebilir ve yenilemez bitki ve yemişleri ayırt edebilme özelliğini kazanması kadının toplum içindeki saygınlığını artırmış ve kadının özel güçlere sahip olduğu yönündeki yargılara temel oluşturmuştur.

Bir inanç sistemi oluşturan figür, anlatı, motif ve tapım törenlerinin tamamına ‘kült’ denir. Genellikle yassı forma sahip küçük boyutlu tanrı ya da tanrıça heykelcikleri ‘idol’ olarak isimlendirilmektedir.

Neolitik dönemin sonlarında, M.Ö. 4.000 civarından itibaren madenleri işlemeye başlayan topluluklarda da kadın figürlerine annelik ve kadınlık özelliklerinin vurgulandığı örneklere rastlanmaktadır.

Dişi ve Eril Niteliklerin Sanat Eserlerinde Betimlenmesi

Tarihin tamamına bakıldığında farklı dönem ve topluluklarda genelde kadın ve erkeğin biyolojik cinsiyetlerine göre rol dağılımı yapıldığını görürüz. Kimi toplumlarda bu dağılım kadın ve erkeğin ait oldukları sınıfsal konumlarına da bağlı olarak daha eşit, kimlerinde daha hiyerarşiktir. Bazen dişi ve eril nitelikler tanrısal güçlerin belirleyici özellikleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Canlılığın yaratılışı, mevsimlerin döngüsü, belaların ve lütufların meydana gelmesi, hayatın sürekliliği ve son bulması, ölüm ve ölümden sonrası gibi insan ve hayatındaki çok temel olay ve olgular; dişi ve eril niteliklere sahip varlık ve güçlerle ilişkilendirilirdi.

M.Ö. 4 binlerde yazıyla tarih çağını başlatan Sümerlerin de aralarında bulunduğu Mezopotamya toplumlarında, Ana Tanrıça göğün kralı ve ülkelerin kralı olarak anılır ve Ana Tanrıça bütün tanrısal varlıkların üstündedir.

Antik Yunan’da tanrı ve tanrıçaların dişi ve eril nitelikleri ile kadınların toplumdaki yeri komşuluk göstermez. Antik Yunan toplumunda kadınlar vatandaş sayılmazlardı. Kamusal alanda fazla görünemez, toplum yaşantısında oldukça uzak tutulur, mal varlığı edinemez, politik yaşama katılamazlardı. Üst sınıfa mensup kadınlar çoğunlukla köleler tarafından yapılan işleri denetlemek, ev içi yaşamı örgütlemek, kısmen hobi olarak, kısmen zorunlu bir şekilde ev işleriyle meşgul olurlardı. Alt sınıfa mensup kadınlar ise ev işlerini yapmak, alışveriş yapmak, çeşmeden su taşımak ve tarlayla uğraşmak zorunda oldukları için kamusal alanda daha sık görülürlerdi. Kadınlar erkeklere kıyasla şehvete daha düşkün muhakeme yeteneği kıt ve zayıf karakterde bulundukları için zararlı görülürlerdi ve toplum hayatından özellikle dışlanırlardı.

Antik Yunan toplumunda kadınların toplumsal cinsiyet kodları oldukça geleneksel iken ve kadın hiyerarşide erkekten sonra gelirken; yunan tanrı ve tanrıçaları arasında böyle bir ayrım yoktur, dişi ve eril tanrı ve tanrıçalar benzer güçlere ve hiyerarşide benzer yerlere sahiptir. Antik Yunan’ın on iki büyük tanrısal figürünün altısı erkek, altısı kadındır.

Roma uygarlığında kadının konumu Yunan uygarlığından farklı değildi. Roma’da yaşam, erkeğin otoritesi etrafında şekillenmekteydi. Roma döneminde de önceki uygarlıklarda olduğu gibi kadın ve erkek toplumsal cinsiyet açısından tanımlı rollerde karşımıza çıkmakla birlikte, tanrı ve tanrıçalarda cisimleşen dişi ve eril nitelikler bu hiyerarşiye çok fazla tabi değildir.

Eril Cinsiyette Dişi Özelliklerin veya Dişi Cinsiyette Eril Özelliklerin Sanat Eserlerinde Betimlenmesi

Anlattığımız uygarlıkların tamamında kült tapımı önemli bir yer tutmaktadır. Birbirleriyle etkileşim içinde olan bu kültürlerde tanrı ve tanrıça kültlerinin de aktarıldığını biliyoruz.

Bu kültlerden bazılarında; çift cinsiyetli, androjen veya cinsiyetinden arındırılmış yani hadım edilmiş figürler karşımıza çıkar.

Antik Yunan’da kadın giysileri giyen ve davranışlarını taklit eden bir takım genç erkeklerin katıldıkları bazı dini törenlerden bahsedilir. Antik Yunan’ın en önemli kültlerinden olan şarap, bereket ve coşku tanrısı Dionysos kadın giysileri ve takıları kullanan ama erkek özellikleri gösteren androjen bir kişiliktir.

Frigya’da kendilerini tanrıçaya adamış rahiplerin kendi istekleriyle hadım edildiğini biliyoruz.

Kadın ve Erkeğin Eşit/Benzer Cinsiyet Kodları ile Betimlenmesi

Mezopotamya’nın güçlü devletlerinden olan Hitit’lerde kadınların ticarette etkin olduklarını, kadın hakları gözeten hukuk sisteminin varlığını ve kadın ile erkeğin pek çok alanda eşit görüldüğünü günümüze gelen çivi yazılı yüzlerce kil tabletten biliyoruz. Kadın ve erkeğin eşit cinsiyet kodları ile betimlendiği örneklere, İslamiyet öncesi ve sonrası Türk toplumlarında da rastlanmaktadır. Türk toplumlarında kadının devlet yönetiminde yeri vardır, aile kurumun etkin ve önemli bir parçasıdır. Uygur Türklerinde, tıpkı eşleri gibi prenseslerin de sanat eserlerine ve mimari yapılara banilik ettiğini gösteren ve onları da eşleriyle yan yana eşit konumda resmeden duvar resimleri mevcuttur. Bani mimari yapıların inşasında ve sanat eserinin üretiminde maddi destek veren kişiye denir. Banilik geleneği İslam toplumlarında da sonrası Türk toplumlarında da devam etmiştir.

Kadın ve Erkeğin Ayrı Cinsiyet Kodları ile Betimlenmesi

Eski Mısır uygarlığında toplumsal cinsiyet ayrımından ziyade sınıf farklılıkları belirgindir. Üst sınıfa mensup kadınların eşleriyle eşit boyda ve özenle tasvir edildiği heykeller görülmektedir. Fakat bunun yanı sıra, arada bir ayrım olduğunu vurgulayan örnekler de mevcuttur. Erkeklerin kadınlardan daha uzun tasvir edildiği bu örneklerde erkek bir ayağını öne doğru atmış, aktif halde gösterilirken; kadın esinin gerisinde ve ayakları bitişik, atıl halde betimlenmiştir.

Tek tanrılı dinlerin konuya yaklaşımı farklıdır. Yahudilikte tasvir geleneği yerleşmemiştir, Hıristiyanlıkta ise tasvir günlük hayattı konu almaz, ilgi dini alanda toplanmıştır. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet rolleri ön planda değildir.

Selçuklular ve diğer Türk devletleri tasvirlerinde görülen genel özellikler, Osmanlı Dönemi’nde de 15. yüzyıla kadar devam ettiriliştir. Bu dönemden sonra Osmanlı geleneğinde kadın ve erkek giysileri farklılaşmıştır. 19. yüzyılda Osmanlı’da Batılaşma hareketlerinin ideolojik bir simgesi olarak konumlandırılan kadınlar, Osmanlı aydını tarafından ‘milli aile’ fikri içerisinde yeni bir kimlik ile tanımlanmıştır. Kadının eğitimi, aile içerisindeki değeri yüceltilmiştir. Batı oryantalizmi doğulu kadın algısına bir tepki niteliğinde olan resimler ortaya koymuştur. Osmanlı kadınının geçmişte erkeğin gerisinde bulunan konumunun değiştiği görülmektedir. 19. Yüzyıl Osmanlı resim sanatında kadın figürlerini ilk resmedenlerden olan Osman Hamdi Bey; Batılı Oryantalistlerin Doğu tasvirlerindeki odalık figürleri ve hamamdaki çıplak kadınlar yerine, Osmanlı kadınını günlük yaşamı içinde musiki ile meşgul olurken, kitap okurken, çiçek tanzim ederken göstermiştir. Böylece doğulu kadını bir cinsellik sembolü olarak gören Oryantalist bakış açısını tersine çevirmiştir.

Resim alanında varlık göstermek isteyen kadınlar, sanat eğitimi almayı da talep etmişlerdir. Sanatçı olmak; iyi bir ev kadını, iyi bir eş ve anne olma rolünün birinci derecede önemli addedildiği bir toplumsal örgütlenme modelinde bir kadın için aykırı bulunan bir meslek seçimidir. Özünde toplumla zıtlaşmayı ve geleneklere ters düşmeyi gerektiren bu durumun, baba veya koca desteğiyle önünün açıldığı örnekler; Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak karşımıza çıkar.

Avrupa Resim Sanatında Toplumsal Cinsiyet Kodları

Toplumsal cinsiyet kavramı, Batı toplumlarında tartışılmaya başlamış bir kavramdır. Batı uygarlığının inşasında ise, diğer kültürel yapılanmalarla birlikte, Avrupa resmi önemli bir yer tutmaktadır. Avrupa resmini değerlendirebilmek için; Antik Yunan ve Roma uygarlıklarının devamında şekillenen Batı uygarlığını tarihsel bağlamında incelemek önemlidir.

Hıristiyanlıkta tasvir, inancın doğrudan yansımasıdır. Bu nedenle kadın ve erkek tasvirleri dişi ve eril niteliklerin değil; dini anlatıların içinde geçen karakterlerin aktarımıdır. Kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem Ana tasvirleri ise Ana Tanrıçanın biçim ve içerik olarak Hıristiyan anlatısına uyarlanmış halidir. 15. yüzyıldan itibaren durum giderek değişir. Sanat tarihinde Rönesans olarak tanımlanan bu dönemin erken örnekleri, 14. yüzyılda görülmekle birlikte, sanatın kurallarını belirleyecek bir hareket haline gelmesi 16. yüzyılda gerçekleşir

Rönesans Dönemi’nde, sanat ile zanaat farklı alanlara karşılık gelmeye başlar. Mekanik beceri, taklit ve belli bir fayda uğruna üretilen eserler, sanattan ziyade zanaatın alanı içine dahil olur. Resim, çizim ve heykel ise zanaat alanından ayrı tutulur. İtalyan sanatçılar resim, çizim ve heykel etrafında 16. Yüzyıl sonunda örgütlenmiş ve sanat akademilerinin ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Bu akademiler Avrupa’da hızla yayılmış Fransa, İspanya, İngiltere’dekiler kraliyet desteğinden yararlanmış; bu durum akademi üyelerinin statüsünü daha da yükseltmiştir. Bu örgütlenmeler, kadınların dahil edilmediği alanlardır.

Hıristiyan inancına göre Bilgi Ağacı’nın yasak meyvesini yedikleri için cennetten kovulan Âdem ile Havva, Batı Sanatı’nda sevilen bir temadır. Havva’nın çıplak bedeni, şehvetten ziyade pişmanlık ve günahı çağrıştırır. Aziz ve azizelerin çileli ve erdemli hayatlarının betimlendiği resimlerde ise; bu kutsal kişilerin yüzleri ilahi bir sükunet taşırken, çıplak veya yarı çıplak bedenleri inanç uğruna katlanılan işkencelerin korkunç imgeleriyle yüklüdür.

18. yüzyıldan itibaren burjuvanın giderek güçlenmesiyle birlikte; burjuva sınıfı kendi sanatını yaratmıştır. Bu dönemde Avrupa resminin seküler konuları arasında aile yaşamı yüceltilen bir değer olarak yerini alır.

17. yüzyıl resimlerinde aristokrat ve burjuva ailelerin zarif kadınları, alt sınıftan insanların resmedildiği tablolarda kaba saba köylülere dönüşür. Bu örneklerde kadın imgesine yüklenen anlamlar, kadının ait olduğu toplumsal sınıfla doğrudan ilgilidir.

18. ve 19. yüzyıl Avrupa resmini etkilemiş güçlü akımlardan biri de Oryantalizmdir. Oryantalizm doğu toplumlarını zevk düşkünü, düşünme yetisinden yoksun, iradesi zayıf yapılar olarak tanımlayan batı algısıdır. Oryantalizmde Doğu’nun kendisine hâkim ve akılcı bir insan topluluğu tarafından kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi gerektiğine inanılır. Bu iddiasını kanıtlamak için kadın bedenini gizemli, şehvet uyandıran, hazcı ve edilgen imge ve kompozisyonlar içinde sıkça resmetmiştir. Bu dönemde bazı Fransız ressamlar; hamam, harem gibi gerçekte görmeleri mümkün olmayan mekânlardaki kadınların hayali imgelerini resimlerinde sıkça kullanırlar. 19. yüzyılda oryantalist geleneğe bir karşı çıkış ortaya çıkmıştır. Bu akım İzlenimcilik olarak adlandırılır. Başlarda bu akımı benimsemiş sanatçılar akademik çevreleri tarafından dışlanırlar. Bu sanatçılar akademiye kabul edilmenin ustalık veya estetik değerlerden ziyade, iktidar ilişkileriyle ilgili olduğunu savunan kişilerdir. Bu akımın artmasıyla sanat ortamı giderek daha bağımsız bir nitelik kazanır.

Ortaya çıkan diğer bir akım Dışavurumculuktur ve figüratif resim anlayışını kökten değiştirir. Bu anlayış imparatorluk, ataerkil aile yapışı, ordu, okul gibi kurumların yerleşik otoritesine karşı çıkarak; toplum dışına itilmiş yoksulların, ezilmişlerin, akıl hastalarının, sokak kadınlarının yanında yer almışlardır. 20. yüzyılın sonlarından itibaren iletişim teknolojilerinin gelişmesi, insanların birbirinden haberdar olmalarını sağlamış; etkileşim kaçınılmaz olmuştur. Günümüzde Doğu Batı Sanatının ayrımından bahsetmek oldukça güçtür.

Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları ve Güncel Sanat

20. yüzyılda geleneksel kavram ve teoriler savaşları, ekonomik bunalımları, hızla ilerleyen teknolojik ve bilimsel gelişimlerin yarattığı ani değişimleri anlamada işlevsiz kalınca, sanat tartışmaları hız kazandı. Geleneksel sanata tepki olarak Sürrealizm, Kübizm, Dadaizm, Avangart Sanat, Pop Art benzeri hareketler ortaya çıktı. Sanatın aykırı dünyasında kadınlara daha fazla yer açıldı, geleneksel cinsel kimlikler sorgulanır oldu. Bu dönemden başlayarak Amerika, sanat alanında yeni bir aktör olarak yer aldı.

Günümüzün sanat ortamı, akımlara ve ekollere bağlı olmayan, bu sınırlar içinde tanımlanamayan kıtalararası ve uluslar ötesi niteliktedir.

Feminist sanat 1970’lere uzanan süreçte inisiyatif, oluşum, dernek, birlik gibi çeşitli çatılar altında kadın sanatçıların oluşturduğu gruplaşmalarla yağın bir zemine kavuşmuştur. Birinci Kuşak Feminist Hareket olarak görülen ilk hareket, daha çok kolektif üretimlerde bulunmuştur. 1973’de sanatçı Judy Chicago, grafik tasarımcı Sheila Levrant de Bretteville ve sanat tarihçi Arlene Raven tarafından kurulan ‘Kadın Evi/Woman’s Building’; kadınlar için feminist hareket çerçevesinde örgütlenmiş ilk platformdur. Bu yapı kadın hareketinin bütün dünyada yankı bulmasına yol açmıştır.

İkinci Kuşak Feminist Hareket, daha bireysel üretimlerde bulunmakta ve toplumsal yapının ve kodların kültürel çözümlemelerine yoğunlaşmaktadır.

Erkek egemen sanat ortamına tepki olarak bir araya gelen Gerilla Kızlar, 1985’ten günümüze oldukça renkli eylemlere imza attılar. Örneğin; kadın bedeninin metalaştırılmasına gösterdikleri tepkiyi renkli giysileri, topuklu ayakkabıları, mini etekleriyle birlikte taktıkları goril maskeleriyle gösteren bir grup kadın; 1985’de New York Modern Sanatlar Müzesi’nde açılan ‘Uluslararası Resim ve Heykele Bakış’ sergisinde 169 sanatçıdan yalnızca 13’ünün kadın olmasına tepki göstermek amacıyla bir araya gelmişlerdir.