Ünite 3: Toplumbilimsel Bir Olgu Olarak Kültür

Giriş

Sosyoloji, kültürü toplumun bir bileşeni olarak inceler. Toplumsal yaşamın yapısı, işleyişi ya da özü araştırılırken kültür kavramına büyük önem atfedilir. Tarih boyunca kültür, bütünleştirici öğelerle çatışmacı öğelerin kaynağı olarak ele alınıp, bir toplumun yapısı ve sürekliliğiyle toplumsal değişmeyi ortaya koymak ve sorgulamak için kullanılan, toplumsal yaşamın dinamizmi içinde aktif rol oynayan bir unsur olmuştur.

Bütünleştirici Öğelerin Kaynağı Olarak Kültür

Toplumbilimin kurucuları arasında yer alan, pozitivizm ve işlevselliğin savunucularından Emile Durkheim, bir toplumda kültüre işaret eden ortak değerler, düşünceler, ahlaki bilinç ve duygusal yaşamdan söz ederken kolektif bilinç kavramını kullanır. Buradaki kolektiviteden hareketle kültürün, toplumsal uzlaşma ve toplumsal bütünlük sağladığı görüşünü savunur. Birbirine benzeyen, aynı işleri yapabilen bireylerin mekanik dayanışması ilkel toplumlara özgüyken; farklılaşma, uzmanlık ve yüksek işbölümüyle organik dayanışma sanayi toplumlarında görülmektedir.

Durkheim’a göre, artan işbölümü, daha fazla bireysel özgürlük ve mutluluğa yol açmakla birlikte, eylem üzerinde geleneksel ve kültürel denetimlerin güçsüzleşmesi sebebiyle bozulmaya ve anomi olarak adlandırılan düzenleme yokluğuna neden olmaktadır.

Durkheim, bütün dinlerin kutsal olan ve kutsal olmayan ayrımı etrafında şekillendiğini belirtirken kutsal olanın, özellikle dinsel törenlerde tabular, ritüeller aracılığıyla inanç dizilerinin simgeler üzerinden, kültürün bileşenleri olarak sayılan toplumda paylaşılan duygular, ahlaki değerler üzerine yoğunlaşma sağlayarak, ortak kimlik ve aidiyet hissisini güçlendirdiğini vurgulamıştır.

Simgesel ve Yorumsamacı Antropolojinin temsilcilerinden Victor Turner, toplumsal dayanışmanın, ritüeller ve simgelerin, toplumu bütünleştirici gücü üzerinden, kültürel ve toplumsal düzenin yeniden üretime katkıda bulunduğunu savunur. Benzer şekilde, Mary Douglas ise özellikle bir toplumdaki temizlik ve kirlilik kavramları üzerine olan algı ve inançların, kültür örüntüsüyle doğrudan ilgili olduğunu savunur.

İşlevselci yaklaşımla, kültürün yaşadığı, yeniden üretildiği en küçük birimlerden biri olan ailenin yapısı ne kadar düzenli ve uyum içindeyse toplumun da, o denli uyum içerisinde olacağı öngörülmektedir. Le Play aile monografilerine dayanarak, aile sınıflama sistemi kurmuştur. Buna göre, ataerkil aile tipinde malların bir kuşaktan ötekine, kök aile tipinde sadece varis olarak seçilen çocuğa parçalanmadan geçtiğini açıklar. Son aile tipi olan kararsız aile tipindeyse malların çocuklara eşit olarak bölündüğünden, parçalanmalar yaşandığı ve geleneklerin bozulduğu söylenmektedir.

20. yüzyıl sosyal teorisinde, toplumsal çözümlemelere yapısal-işlevselci bakış açısıyla yaklaşan Talcott Parsons, maddi güçlerle kültür arasındaki ilişkiyi, birleşik görgül dünyanın analitik düzeyleri üzerinden kavramsallaştırmaktadır. Parsons, insan eyleminin, normatif bir yapıya sahip olduğu, idealler ve ortak bilinçten de etkilenerek, bireyi güdümlediğini savunan iradeci eylem modelini çizmektedir. Parsons, geliştirdiği amaçlar, araçlar, şartlar, normlar ve çaba olmak üzere, beş temel birim edimine dayalı, çokboyutlu insan eylemi modelini çizer. Burada araçlar, şartlar, aktöre dışsal olup, normlar ve çaba, öznel süreçleri gerektirir. Parsons’a göre, kısmen rol beklentilerini belirleyerek, insanlara, birbirleriyle iletişime geçme ve kendi eylemlerini eşgüdümleme olanağı sunan sistem “Kültürel Sistem” dir. Kültürel sisteme yönelik, başlıca üç etkinlik alanı bulunmaktadır. Bunlar; bilişsel simgeler dünyası (ör: matematiksel denklemler, finansal raporlar), anlatımla ilgili simgeler (ör: sanat, müzik) ile ahlaki standartlar ve normlar. Bu kültürel sistem, ihtiyaç eğilimlerini biçimlendirerek kişiliği kuşatır, roller üzerinden toplumsal sistem içinde kurumsallaşır.

Parson’ın sistemler kuramının en karmaşık hali AGIL modelidir. Bu modelde; A: uymayı temsil ederken özellikle ekonomi alanını merkeze alarak, sistemin maddi dünyaya uyum sağlaması ve varlığını sürdürebilmesi için, maddi ihtiyaçlarını karşılamasını ifade eder. G: amaca ulaşmayı ifade eden alt sistemin merkezinde siyaset yer alır. I: bütünleşmeyi ifade eder ve yasal sistemle kamu kurumlarını ifade eder. L: gizli örüntü sürekliliği ve gerilim yönetimini ifade eden, kültürel değerlerin üretimi, dayanışmanın sürdürülmesi ve toplumsallaşmayla ilgili kurumları bünyesinde barındırır. Bütün toplumlar altsistemlere yani toplumsal yapılara ayrışma eğilimindedir ve bu alt sistemler başlıca dört işlevden birinde uzmanlaşır. Parsons’çı yaklaşımda kültür, toplumsal düzeni sürdürmede normlar, değerler ve simgesel süreçleri kapsaması açısından büyük öneme sahiptir.

Robert K. Merton bütünleşmenin sağlanabilmesi için norm ve değerlerin taşıdıkları önem, kültürel hedefler ve kurumsal araçlar üzerinde durmaktadır. Merton, toplumsal yapılar arasındaki ilişkileri düzenlemede açık ve gizil işlevler olmak üzere bir ayrım yapmıştır. Açık işlevler, örgütün açıklanan amaçları ve görevlerini, gizil işlevlerse örgütlerin faaliyetlerinden doğan sonuçları ifade etmektedir. Merton, bilimin kültürel amacının yarar sağlayan yanından ziyade doğru ve iyiye götürmesi oranında değerlendirildiğini savunur.

Doğrudan yapısalcı yaklaşım temsilcilerinden olmamakla birlikte, sistem içerisinde faile atfettiği önem nedeniyle Max Weber’in toplum ve kültür değerlendirmesinden de bahsetmek gerekir. Weber, paylaşılan değerler bütünü olarak kültürün, yeniden yaratıldığını belirtirken bu aşamada, öznel anlamlarını ve aktif olarak eylemlerini kontrol eden bireyleri fail olarak adlandırır.

Weber’in teorilerinde, Alman hermenötik perspektifinin temsilcilerinden Dilthey ile Kant ve Hegel’in idealizmine rastlamak mümkündür. Bu bağlamda kültür, diğer etken ve güçlerin etkileşimi çerçevesinde değil, tek başına ve kendi içinde incelenmesiyle anlamı açığa çıkabilmektedir (Hermönetik yorumlama). Alman İdealizm’ni barındıran kuramsal çerçevesi ile Dilthey, sosyal görüngülerin kültürel bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini savunurken kültürü, güçlü ve özerk bir alan olarak ortaya koyar.

Weber modern kültürün bir unsuru ve doğal bir getirisi olarak rasyonelleşme kavramını da ortaya koymuştur. Dikkat çektiği iki eylem tarzından ilki değer-rasyonel eylem, kültürel amaçlar ve inanışlarla yürütülürken; amaç-rasyonel eylem kültür kuramında, araçsal eylem ve verimlilik normlarıyla yürütülür. Weber, kültür kuramında, aktöre verdiği öncelikle toplumsal olana öncelik veren Durkheim’den farklı bir bakış açısı geliştirse de, kültürün temel bir boyutu olarak dinin önemini ön plana çıkarması bakımından onunla benzeşmektedir.

Yapısalcılıkta kültürle din birbirine benzeyen paralel kavramlar olarak ele alınmaktadır. Yapısal dilbilim, dilin, sözcükler ve sesler gibi mikro öğelerde meydana gelen bir sistem olarak kavranıp analiz edilebileceği fikrine dayanmaktadır. Bu mikro-yapılar arasındaki ilişkiler üzerinden dili, dolayısıyla bilgiyi anlama ve dönüştürmenin mümkün olduğu savunulmaktadır. Kültür analizine yönelik yapısalcı yaklaşımlar, kavramlar ve simgeler gibi benzeşen öğeleri tanımlayarak bu öğelerin mesajı taşımak için nasıl düzenlendiğini inceler. Burada asıl odak, bireysel insan failinin bilinci ve üstün niteliği değil, kültür sisteminin rolü ve kültür sistemi çalışmalarıdır.

Ferdinand de Saussure’e göre, dilbilim, semiyolojinin (göstergebilim) dallarından yalnızca biridir. Bu yaklaşıma göre dil, bir göstergeler sistemidir. Gösterge, gösteren ve gösterilenden oluşur. Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki sabit ve zorunlu değil, keyfi ve nedensizdir; toplumsal uylaşımların sonucu oluşmaktadır. Gösterme ilişkisi, bir akustik imgeyi yani göstereni, bir kavrama yani gösterilene bağlayan ilişkidir. Böylelikle, gösterge, dış dünyadaki bir şeyin anlamlı olarak yerini tutar. Saussure dilin, içsel ve yapısal bir mantığı bulunan kendine özgü bir olgu olduğunu ileri sürer.

Semiyotik kültür modelini savunan bir diğer önemli isim Roland Barthes, dilbilim ve kültürel araştırma arasındaki yakın ilişkiyi, gösteren, temsil işini yapan şeyle; gösterilen, temsil edilen şey ya da kavram üzerinden yapılandırır. Semiyotik yaklaşımla kültür içindeki işaretlerin asla masum olmadığını, aksine ideolojinin yeniden üretiminin karmaşık ağlarını yansıttığını savunur. Görüngülerini yorumlarken, Marksist düşünceyi içeren otantiklik, ideoloji ve meta fetişizmi çerçevesinden bakar.

Post yapısalcı kültür kuramcılarının etkilendiği en önemli isimlerden biri de Claude Levi-Strauss’tur. Kültür sistemlerinin kendi kuralları ve işleyiş mantığı olduğunu ortaya koyan Levi-Strauss, kültürün bütünüyle kavranmasının, açık anlamlar ve kişisel deneyimlerin görünür düzeyinin ötesinde aranmasıyla mümkün olduğunu savunur. Toplumsal olanı kavrayış açısından, Durkheim ile paralellikler görülmektedir. Kolektif bilinç fikri, Durkheim’da din ve ritüeller yoluyla açıklanırken Levi-Strauss’un kolektif bilinçaltı kavrayışı da mitler aracılığıyla anlaşılabilir. Ayrıca, Durkheim’da kutsal olanla olmayan arasındaki zıt ilişkiye dair görüş, Levi Strauss’ta ilkel ve modern biçimlerin ayrıştırılması konusuna benzerlik gösterir.

Post yapısalcı yaklaşımın en önemli temsilcisi Michel Foucault kültürü, iktidar, bilgi ve söylem kavramları üzerinden inceler. Toplumsal yaşamın en önemli temsilcisi olarak iktidarı alır, iktidar ve bilginin doğrudan birbirini içerdiğini ifade eder. İktidara ilişkin ideoloji kavramını açıklamada söylem kavramını kullanır. Söylemin, hiçbir zaman iktidar ilişkilerinden bağımsız olamayacağını savunur. Egemen iktidar ve disipliner iktidar, sapkının normalleşmesine yönelik cezaları içerirken biyo-iktidar biçimi, modern devlette cinsellik ve arzu kavramlarının yalnızca bastırılması ya da sansürle değil, onları harekete geçirerek denetime alınmasını içeren birleşik bir söylemdir.

Erving Goffman, toplumsal hayatı, sahnelenen bir dramaya benzeterek, bireyleri, rol ayrışmasıyla sahne donanımları ve etkileme yönetimi vasıtasıyla sahne önü ve sahne arkasındaki rolü sergileyen aktörler olarak ele alır. Bireyler, kültürün dışında duran ve onu kullanan unsurlar olarak görülür.

Sahne metaforuna yakın bir yaklaşım, yorumsamacı antropolojinin en önemli temsilcilerinden Clifford Geertz ile karşımıza çıkmaktadır. “Derin oyun: Bali Horuz Dövüşü Üzerine Notlar” adlı eserinde kullandığı bakış açısı, Yoğun Betimleme örneği olup, kişinin hem kendi hem ötekilerin kültürünü anlamasına olanak tanımaktadır. Greertz’e göre kültür, insanın deneyimlerine anlam yüklediği, simgesel bir sistem olduğu için, kültürel süreçler okunmalı ve yorumlanmalıdır.

Çatışmacı Öğelerin Kaynağı Olarak Kültür

Karl Marx’a göre sanayi toplumunda kültür, bir egemen ideoloji olarak işler. Burada kültür kavramı, özerk bir kavramsallaştırma olmadan, toplumsal sınıf yönelimli, ekonomi ve iktidar ilişkileri üzerinden değerlendirilmektedir.

Louis Althusser’e göre, devlet (üst yapı) kapitalizmin yeniden üretimini sağlamada iki tür sistem kullanır. Hükümet, ordu, polis, mahkemeler, hapishane gibi zorlayıcı gücü kullanan kurumlar Devletin Baskı aygıtlarıdır. Devletin İdeolojik Aygıtları ise eğitim, din, aile, siyaset, haberleşme, basın-yayını içeren ideolojik yeniden üretim kavramlarını devletin işleyişine bağlayan örgütlenmelerdir.

Antonio Gramsci, iktidarın yalnızca ekonomik alana dayanmadığını, kültürel unsurlarında önemli rol oynadığını ifade eder. Gramsci’nin yazına kazandırdığı en önemli kavram olan hegemonya, devletin ve yönetici sınıfın, sivil toplum içinde inançları düzenleme yetisidir. Organik aydınların etkinliklerinin inançların yayılmasında en önemli rolü oynadıklarını savunur. Hegemonik inançlarıysa eşitsizliği güçlendiren ve eleştirel düşünce girişimlerinin önünü kesen, hâkim kültürel motifler olarak tanımlar.

Georg Simmel, kültürü kavramsallaştırırken kültür felsefesi, kültür sosyolojisi, kültür eleştirisi, geniş anlamda sınıfsal tabakalar ve halk kültürü gibi pek çok farklı teorik bakış açısını değerlendirmektedir. Bunun yanı sıra Simmel, kültür kavramının büyük ve küçük yerleşim yerleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini savunur.

Neo-Marksist disiplinler-arası perspektifleriyle psikanalitik yaklaşımı ve Hegel’ci bakış açısını barındıran Frankurt Okulu, eleştirel kuramlarıyla kültürü bir mücadele alanı olarak çözümler. Okulun en önemli temsilcilerinden Theodor Adorno ile Max Horkheimer’ın birlikte yazdığı “Aydınlanmanın Diyalektiği” eseri, pasif ve tek tip tüketicilerden oluşan bir toplum yaratan kitle kültürüne sert bir eleştiri niteliğindedir. Kitle kültürü eleştirisinin öne çıkardığı en önemli kavramlardan biri de kültür endüstrisidir. Kültür endüstrisi, tanıdıklık ilkesine dayalı standartlaşmış ürünler sunarak, izleyicinin algısında gerilemeye neden olurken, onlara sahte-benlik imkânı sunarak, kapitalizmin yeniden üretiminde merkezi rol oynar. Adorno ve Horkheimer, kitlelerin kontrol altına alınması sürecini Freud’un her insanda bulunan ana rahmine geri dönme doğal eğilimi (regresyon) ile açıklar. Kültür olarak adlandırılabilecek insanın her türlü kendini ifade etme çabası, bu bildik olanı dönüştürme ve aşma arzusunu harekete geçirir. Ancak, kültür endüstrisi, insanın bildik olana doğru mevcut eğilimini regresif eylem, söylem, imge, ürün ve stratejilerle kuvvetli bir şekilde destekler. Bu nedenle kültürde, insanın dönüştürücü gücü ortaya çıkmaz; tersine baskılanır. Onun yerine, bir çeşit çocuksulaşma, çocukluk zekâ düzeyinde kalma durumu ortaya çıkar. Piyasa, kültür ürünlerinin tüketimi olarak yayılan zevkler ve beğenilerin kısıtlı ve gerici olması, bunun en önemli göstergesidir.

Pierre Bourdieu kültür olgusuna, habitus kavramıyla yeni bir boyut kazandırmıştır. Habitus, belirli bir dünya görüşüne işaret eden yaşam tarzını ifade etmektedir. Habitus’un düzenleyicisi olan eğilimler, birey tarafından üzerine inşa edilen yapılanmış yapılar ile karakterize edilebilir. Habitus kavramı, üç çeşit sermaye ile ilişkilidir. Birincisi, finansal kaynakları ifade eden ekonomik sermayedir. İkincisi, kişilerarası ilişkiler ve her çeşit toplumsal bağları ifade eden sosyal sermayedir. Üçüncüsü müzik, edebiyat, tiyatro gibi güzel sanatlara ilişkin yetenek, kapasite, teknik bilgi düzeyiyle bu alandaki beğeni ve tercihlerin toplamına işaret eden, aynı zamanda, kültürel beğeni anlamında iyiyi ve kötüyü ayırt edebilme düzeyini ifade eden kültürel sermayedir. Kültür sermayesini üzerindeki geniş toplumsal yapıları “alan” kavramıyla güzel sanatlar siyaset ve hukuk gibi bilgi alanları olarak tanımlar.

Kültür olgusu, iktidarın ve direnişin işlediği bir alan olarak ele alınır. Okulun temsilcilerinden Raymond Williams, güzel sanatları, kültürün alanlarından sadece biri olarak nitelemekte, yapıları ve kurumları, kültürün üretimi, yeniden üretimi ve dağıtımındaki rolüyle kitlelerin düşünme biçimleri üzerindeki etkisi açısından değerlendirmektedir. Hoggart, kapitalist pazarla çevrelenmiş, yeni iletişim teknolojileriyle şekillenen iletişim sistemlerinin kültürel ve toplumsal ayrışmayla tüketim kültürüne yol açtığını belirtmiştir.

Toplumsal Yaşamın Dinanizmi İçinde Kültürün İşlevi

Toplumsal tabakalaşma, bir toplumdaki sınıf ve statü gruplarına işaret edip, insan grupları arasında toplumsal süreçler sonucu ortaya çıkan sistematik eşitsizliklerin incelenmesi anlamında kullanılmaktadır. Toplumsal düzen ve çatışmanın temel getirilerinden biri olarak görülür. Tabakalaşma kültür eksenin de incelendiğinde yüksek kültür ve popüler kültür bağlamında bir ayrım ön plana çıkar. Yüksek kültür; bir dizi entelektüel ve sanatsal faaliyetle bunların ürünlerini tanımlamada kullanılırken bu ürünleri ruhsal, estetik ve toplumsal kimlikleriyle bütünleştiren grup/gruplara işaret eder. Popüler kültürse bahsedilen alanlarda, çok geniş kitleleri hedef alarak yatırımcılar tarafından pazara sunulan kültür ürünlerini ve bu ürünlerin içeriğini tüketen grupları ifade eder.

Pierre Bourdieu’nun habitus kavramı ve kültür sermayesi tanımı bu iki kültürün içeriğini betimlemede kullanılabilir. Bourdieu, kültürel sermayenin, ekonomik ve sosyal sermayenin aksine kazanılmasının uzun zaman aldığını ve toplumsal devingenliğine engel teşkil ettiğini ileri sürer.

Popüler kültürle kitle kültürü arasındaki ayırım da önemlidir. Kitle kavramı, a priori olarak edilgen, kolayca yönlendirilebilen, baskın ideolojinin her türlü yönlendirmesine açık, nicel olarak çok geniş bir yığın ifade etmektedir. Ancak, kitle kültürünün, kitleyi oluşturan bireylerin özgün şekillendirmesiyle oluşmuş bir yanı olduğundan, kurulu sistemin ideolojik aygıtlarından olan popüler kültürden ayrışmaktadır. Kültürel seçimlerin durumsal özelliklere göre birbirinden uzaklaşıp farklılaşabildiği gibi birbirine yaklaşıp benzeştiği de görülmektedir.

Küreselleşme olgusuyla yerel kültür, daha özgün ve folklorik bir anlam kazanmıştır. Küresel ve yerel arasındaki gelgitler kültür ve kimlik alanında özellikle üretim ve tüketim ilişkilerinde görünür olmuştur. Gündelik hayatta, kültür ürünlerinin sahip olunma biçimleri, kullanımları ve tüketimi bireyin ait olduğu tabakayla beraber toplumsal kimliğini oluşturmasında da önemli bir unsur durumuna gelmiştir. Kültür ürünlerinin dağıtımı özellikle medya tarafından gerçekleşmekte ve tüketim toplumun ayaklarından birini oluşturmaktadır. Tüketim kültüründe kültür ürünleri önce arzu nesnesi haline getirilip ardından kitlelerin beğenisine kar güdümlü politikalar eşliğinde sunulur.

Sonuç

Toplum belirli bir toprak parçasında yerleşik, kendi özgün iç dinamiklerinin yanında ortak bir kültürü paylaşan insanlardan oluşan gruptur. Kültür ise, bir toplumun yapısı, özellikleri ve işleyişini kavrama, açıklama ve analiz etmede en önemli motiftir.

Sonuç olarak, bir toplumdaki kültürel dinamikler, o toplumun üyesi bireylerin etkileşimi ve üretimleri bağlamında, hem kültürün zihinsel yapıdaki temsili, hem topluluk içindeki işleviyle gerek mikro-sosyoloji alanında gündelik karşılıklı ilişkileri, gerek makro-sosyoloji alanında yapıların sürekliliği, değişmesi anlamında toplumsal süreçleri algılama ve açıklamada kullanılan çok geniş kapsamlı temel bir kavramdır.