Ünite 8: Toplum

Giriş

Tarihsel süreç incelendiğinde, insanların uzun yıllar topluluk halinde yaşadığı ve bu yaşam biçiminin farklılıklar gösterdiği görülmektedir. Ancak toplum kavramına, tanımı yapan bilim adamlarının bakış açısına göre farklı anlamlar yüklenmektedir.

Toplum Felsefeleri

İçinde bulunduğu toplumu anlama ve tanımlama çabaları insanlığın ilk zamanlarına kadar uzanmaktadır. Günümüz felsefesinin temelini atan Antik dönem felsefecileri olan Platon ve Aristoteles’in Devlet ve Politika adlı kitaplarında toplumun tanımını yapmaya çalışmışlardır. Her iki düşünür de toplumu bir ‘organizma’ olarak değerlendirirken, parçaların zorunlu olarak bütüne bağlı olduğu bütüncül bir temeli esas almışlardır. Her iki düşünür de toplumu farklı şekilde tanımlamıştır.

Bireyin bütüne tabii olarak gören ve toplumdan ayrı düşünemeyen Platon toplumsal düzenin birliğini vurgularken; Aristoteles toplumun, kapsadıkları grupların bütününe katkı yaparken aynı zamanda bağımsız kalarak farklılaştığını söylemektedir. Ayrıca Plato toplumun iş bölümü ve eşitsizlik etrafında oluşmuş “birleşik” bir sistem olarak ele alırken; Aristoteles, farklılaşmış karmaşık bir yapı içerisinde olan toplumun bireylerden değil gruplardan oluştuğunu söylemektedir. Aristoteles toplum içerisindeki bu karmaşık gruplaşmalarının nedenini ise, toplumun temel yapı taşı olan insan doğasındaki toplumsal ve politik özellikler olduğunu söylemektedir. Aristoteles, insan doğasının, iç güdüsel bir hareketle birlikte yaşamaya zorunlu kıldığını düşünmektedir.

Toplumsal Sözleşme Teorileri ve Toplum

İnsanlık tarihindeki belli sıçrama noktaları ve kırılmalar beraberinde toplumu yeniden anlama ve tanımlamayı zorunlu hale getirmiştir. Yıkılması imkansız gibi görünen Orta Çağ kurumlarının, bilgi ve bilimsel bilgilerin teknolojiye dönüşmesiyle toplum, burjuva ve önceden geçimini topraktan sağlayan fakat sonrasında işçi sınıfına dönüşen porteler olarak gruplara ayrılmıştır. Sonrasında Aydınlanma Dönemi ile birlikte gelen Sanayi devrimi ve Fransız devrimi ile toplum yapısı ve tanımı tekrar ele alınmıştır.

Aydınlanma Dönemi ve sonrasında gelen Sanayi ve Fransız devrimleri ile Orta Çağ döneminde İlahi Yasa ve dinsel egemenlik anlayışı bir kenara bırakılmış ve toplumun kökenleri toplumsal sözleşme ile karşılıklı yükümlülüklerin ve toplumsal ilişkilerin olduğu bir yapıda aranmaya başlanmıştır. Burada, insanlık tarihinin başlarında içinde yaşanan “Doğa durumu” açıklanmaya çalışılmıştır.

Thomas Hobbes kendi kaba materyalist ve indirgemeci yaklaşımında yola çıkarak nesnenin hareket yasalarının insanlar kadar toplumsal olaylarda da geçerli olduğunu söyler. Hobbes toplumsal yapıyı çözümlerken, insanın “Hayatta kalma iç güdüsü” ve bunun uzantısı olan “güvenlik isteği”, “bencilik” gibi temelleri ele alarak, toplumu insanın bireysel çıkarlarını gerçekleştirme aracı olarak tanımlar. Güvenlik isteği en temel ihtiyaç olarak gören Hobbes bunun devamında egemen olma ve nihayetinde “iktidar arzu” dönüşerek karşımıza çıktığını savunur.

John Lock’a göre, doğal koşullar daha çok barış, iyi niyeti ve karşılıklı ilişkileri yansıtmaktadır. J.Locke’a göre mülküyet ve toplumsal eşitsizlik, toplumsal uzlaşmazlığın ve çatışmaların temelini oluşturur. John Locke, insanın içerisinde bulunduğu özgür olma isteği diğer toplum bireyleri ile çatışmaya-savaşa ve sonunda da kargaşaya dönüşeceğinden doğal durumu bırakarak toplum içerisine girdiğini söylemektedir. Jean-Jacques Rousseau ise bireyin doğaya bağımlı olduğunu, doğal durumun ise insanın besin, cinsellik gibi temel güdülere dayalı doğal dürtüler olduğunu söylemektedir.

Rousseau’ ya göre toplumu ortaya çıkaran nedenler; tarımın keşfi, metalurjinin gelişmesi ve diğer olaylardır. Rousseau, bu gelişmelerin olumsuzluklarından kurtulmanın ancak doğal durum kanunlarının modern yaşama uyarlanması ile olacağına inanmaktadır.

Muhafazakâr Tepki ve Toplum

Aydınlanmacı, ilerleyici topluma ve insan anlayışına tepki olarak ortaya çıkan ve Orta Çağ’ın koşullarına geri dönmek gerektiğini düşünen bu felsefenin en önemli temsilcisi Lousi de Bonal, birey değil doğrudan “Tanrının yarattığı toplumu” esas alır. Toplum, Tanrı yarattığı için kutsaldır ve insan aklı ondan üstün olamayacağı için toplumu değiştirme uğraşı gereksizdir. Bonald’a göre; birey toplumu değil, toplum bireyi biçimlendirmeli, toplumsal özgürlük yerine otorite toplumsal hayatın temel amacı olmalıdır. Toplumun yapısı hiyerarşi içerisinde değerlendirilir ve eşitlik söylemi sapkınlık olarak değerlendirilir. Birey toplum için vardır ve toplum yoksa birey hiçbir şeydir.

Muhafazakar toplum anlayışından etkilenen George Wilhem Friedrich Hegel ise liberal kapitalist bir toplum anlayışını benimsemiştir. Hegel bu toplum tanımlamasında devleti en üste koyar ve aile, toplum, devlet olmak üzere üç temel ahlaki dünyadan bahseder. Toplumun ilişkilerini ekonomik ve maddi ilişkiler olarak değerlendiren Hegel, bireylerin kendi çıkarlarının peşinde olduğunu söyler. Birey kendi çıkarlarını gözetirken, toplumun diğer bireylerinin ve genelin çıkarlarını da gözetmek durumundadır. Bu sayede, genel çıkarların gelişimine katkıda bulunur. Hegel toplumu organik bir yapı olmaktan çok bir mekanizma olarak değerlendirir. Toplumun kanunlarının doğal kanunlar olduğunu söyleyen Hegel, toplumun evrim geçirmesini, iş bölümünün gelişmesi ve farklılaşma anlamında kabul eder. Devlet yapısında evrim olabileceğini; fakat toplum yapısında evriminin olamayacağını kabul eder.

Sosyolojik Toplum Teorisinin Temelleri: Saint-Simon, Comte ve Spencer

Saint-Simon ve Auguste Comte’un toplum tanımlamaları, felsefe düzeyinde kalmasına karşın yaklaşımları daha bilimseldir. Hem muhafazakâr hem de yenilikçi bir yaklaşım içerisindedirler. Sosyal fizyolojinin toplumu hareket ve dönüşüm halinde incelemek olduğunu düşünen Saint-Simon toplumun iç dinamiklerine dikkat çekerken, sosyal sınıflar arasındaki çatışmalar olduğunu ileri sürer. Saint-Simon’dan farklı olarak Comte, toplumun statik ve dinamik yanlarının olduğuna dikkat çekmiştir. Toplumun kendi doğal evrimini savunan Comte, devrimci değişmeler yerine süreci destekleyecek reformların gerekliliğini savunur. Comte toplum bilimini “Sosyal Fizyoloji” olarak tanımlar. Tüm bu Pozitivist ve evrimci yaklaşımlar doğa ve toplum özünde bir tutma üzerine kurulmuştur. Bu yaklaşıma göre, toplum doğanın en gelişmiş hali olarak kabul edilmektedir.

Bir Organizma Olarak Toplum: Spencer

Herbert Spencer, organizmacı toplum anlayışının en iyi temsilcilerindendir. Toplum yapısını açıklarken Darwinci bir yaklaşım sunan Spencer, Sosyal Darwinist olarak nitelendirilir. Bu bakış açısıyla toplum yapısını inceleyen ve tanımlaya çalışan Spencer, toplumun doğal ayıklama, hayatta kalma ve adaptasyon sürecinden geçtiğini ileri sürmektedir. Ayrıca toplumun temel küçük homojen yapılardan, büyük heterojen yapılara doğru evrimleştiklerini savunmaktadır. Ayrıca, Comte gibi toplumsal düzenin merkezinin temel uzlaşmanın oluşturduğu söylemektedir. Spencer toplumsal yapının toplumsal orman yasasının sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal evrim yasası ile ilerleme sağlayabildiğini söylemektedir. Liberal kapitalist bir toplum anlayışını kabul eden Spencer, hükümetler dahil hiç kimsenin toplumun doğal işleyişine müdahale etmemesi gerektiğini ve bu sayede zayıf yapıların toplum içerisinden ayıklanacağı görüşünü savunmuştur.

Klasik Dönem Toplum Teorileri: Marx, Durkheim, Weber ve Simmel

Klasik dönemde, yapısalcı bir eğilim gösteren Marx ve Durkheim ile bireysel eylem temelli açıklamalar yapan Weber ve Simmel’in toplum anlayışları öne çıkmıştır.

Karl Marx (1818-1881)

Toplumu bir organizmadan çok gündelik etkinlik ve temel ihtiyaçların oluşturduğu ekonomiye dayanan “kompleks bir düzenleme” olarak ele alır. Karl Marx, ekonomik temelin toplumun diğer parçalarının oluşumunda da önemli bir yer sahibi olduğunu vurgulanmaktadır. Marx’ın toplum tanımlamasında, üretici güçler olarak tanımlanan temel bir toplumsal yapı fikrine rastlanır. Marx toplumu, sınıfların, toplumsal kurumların ve kültürel değerlerini bir araya getirdiği bir sosyal yapı veya sistem olarak ele alır. Toplumsal yapı içerisindeki sınıfların karşılıklı varoluş ilişkileri olduğunu savunur ve bu sınıfların bütüncül bir yapının parçaları olduğunu ileri sürmektedir.

Karl Marx, toplumsal ihtiyaçların artmasına paralel olarak toplumsal değişmenin tüm toplumlar için gerekli olduğunu söylemektedir. Bu değişim sürecinin kaynağı olarak ise, dışsal bir değişim yerine toplumun iç dinamiklerinin etkin olduğu bir içsel değişim teorisini temel alır. Marx, tüm toplum yapılarının tarihi akış içerisindeki evrimlerinin “ilkel-komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist” evrelerinden sonra “komünist” evreye doğru geliştiklerini savunur. Bu akışı savunan Marx, toplumsal yapının daha az karmaşıktan, daha karmaşık yapıya doğru evrildiğini ve her bir evrenin kendinden önceki daha ilkel yapının içerisinde doğarak evrildiği görüşünü kabul etmektedir. Marx’ın geliştirmiş olduğu Praksis kavramına göre, insanların tarihi kendi seçmedikleri koşullarda yaptıklarını düşünür. Marx toplumların dört temel özelliğini sergiler;

  • Hayvanlardan farklı olarak insanlar varlıklarını sürdürmek için etrafından faydalanır ve üretim yaparlar.
  • İnsanın etrafından faydalanarak daha iyi, daha verimli üretim çabası yeni ihtiyaçlar doğurur. Bu bakımdan üretim ve tüketim süreci sürekli olarak birbirlerini besler.
  • Toplum içerisinde, bu üretimin iş bölümüne dayalı olduğunu ve bu iş bölümünün sömürü ve yabancılaşma sonucunda tabakalaşma neden olduğu görülmektedir. Marx tüm bunların temelinde “üretim araçlarının özel mülkiyetinin yattığını öne sürer. Marx’a göre, kapitalizmde “ hayvan insana ve insan hayvana dönüşür”. İş bölümü sonucu egemen ve proleter sınıflar ortaya çıkar ve bu durumu ancak kolektif mülkiyet çözülebilir.
  • Toplumdaki düşüncelerin ve değerlerin kaynağı olarak iş bölümü yani insanların birlikte yaşamaya yönelik çabalarıdır. Ancak bu düşünce ve değerler mevcut egemen sınıfın ideolojilerini meşrulaştıran statükocu bir yapıdadır. Kapitalist sistemlerde, dinsel öğretiler ve siyasal öğretiler bireyin toprak ve sermaye edinme hakkına olduğunu ifade ederler ve birey ortak çıkarlardan ziyade kişisel çıkarlarını ön plana çıkarabileceğini savunmaktadırlar.

Emile Durkheim (1858-1917)

Pozitivist bir bakış açısına sahip olan Emile Durkheim, işlevselci bir toplum teorisi geliştirmiştir. Durkheim’in teorisine göre; toplumu oluşturan bağımsız parçaların ortak bir sistem içerisinde bir arada kalması kolektif bilince dayanan normlardır. Bu normlar toplumsal kılavuz olarak tanımlanmaktadır. Durkheim toplumu, toplumsal olgular kavramı üzerinden tanımlamaktadır. Bu toplumsal olgu bireye dışsal etki eden ve zorlayıcı güce sahip olan, bireyi kontrol altında tutan bir biçimdir.

Durkheim’e göre bireyin kendi faydası adına insanı kontrol altında tutabilmek için onun insanın sınırsız ve doyumsuz olan isteklerini kontrol atlında tutmak gerekir. Bu nedenle toplumun düzen ve kontrol ihtiyaçları ve bireyin ihtiyaçları arasında sürekli bir çatışma vardır.

Durkheim’in düşünceleri, Comte ve Spencer’in evrimci yaklaşımı içerisinde konumlandırır. Tanımlarında biyoloji terimlere sıkça yer veren Durkheim, devleti gerekli tedbirleri önceden alarak toplum düzenini bozacak hastalıkları ve salgınları önlemekle sorumlu tutar. Dinin ve geleneksel düzenin zayıflaması sonucunda ahlaki bir reformu geliştirmeye çalışmıştır. Durkheim’e göre toplumu kolektif bilinç/vicdan güçlüdür. Toplum içerisinde uyum ve itaat hem doğaldır ve sosyalleşme, din ve toplumsal düzenlemeler ile sağlanmaktadır.

Max Weber (1864-1920)

Batı kapitalizminin temel ruhunu ve dinamiğini kavramaya ve modern sanayi toplumunun temel özelliklerini belirlemeye çalışmıştır. Modern toplumların temel özelliğinin rasyonelleşme olduğunu öne sürer. Modern toplumun temelini hukuki otorite oluşturur. Weber’e etkin örgütsel yapılar modern sanayi toplumunun düzgün işleyebilmesi için gereklidir. Bu noktada, kişisel ilişkiler ve görevler hiyerarşisine dayandığı için bürokrasi en etkili araçtır. Ulus devletlere inancı olan Weber, özgürlükçü demokrasiyi savunurken halk iradesi düşüncesi ve doğrudan demokrasi kavramlarına ise karşı çıkar.

Weber’e modern toplum ve geçmişteki toplumlardan ayıran temel özellik olarak rasyonilite olarak görmektedir. Weber’e göre toplum içerisindeki grupların, organizasyonların temelini eşitsizlikler oluşturmaktadır. Bu eşitsizlikler sadece ekonomik eşitsizlik olarak algılanmamalıdır. Ekonomik eşitsizlik bunların arasın sadece önemli bir tanesidir. Weber toplumu açıklarken kullandığı anahtarlardan biride tabakalaşmadır. Weber toplumun çok küçük bölümlerinin direnişe meyilli olduğunu çoğunluğun güce boyun eğme eğiliminde olduğunu söyler. Bu nedenle güç çoğu kez meşrudur ve böylelikle güç otoriteye dönüşür. Bu tür egemenlik genelde üç şekilde görülür; karizmatik, geleneksel ve rasyonel hukuki egemenlik.

Georg Simmel (1585-1918)

Temel ve genel etkileşim biçimlerinin sosyoloji disiplini için tek uygun konu olduğunu öne sürer. Toplum sadece bu ilişkilerin özet toplamıyla aynı şeydir. Ona göre toplum insanlar arsındaki etkileşimdir. Simmel toplumu açıklamak için geometriden esinlenerek biçim ve içerik ayrımını geliştirmiştir. Simmel’e göre toplum farklı içerikleri olsa bile benzer formlara sahip olabileceğini söyler ve toplumsal etkileşim hakkında “zamanla sınırlı olmayan yasalar” geliştirilebileceğini vurgular. Simmel, makro seviyede çalışan işlevselcilik ve Marksizmin aksine saf sosyoloji oluşturmaya çalışmaktadır. Toplumun birçok şeyle etkileşime geçerek var olduğundan yola çıkar Simmel, toplumun insan ürünü olduğunu savunur.

Modern Dönem Toplum Teorileri

Başlangıçta İngiliz antropologlar tarafından geliştirilen işlevsellik daha sonra Amerikan sosyolojisinde Parsons’ın etkisinde yapısal-işlevselciliğe dönüşür. Yapısalcılıkta diğer bir egemen yaklaşım şeklidir. Bu yaklaşımların ortaya çıkmasında yapısal toplum anlayışlarından işlevselcilik ve çatışma teorisi etkili olmuştur.

Yapısalcılık

Toplumsal ve kültürel analiz modelidir. En eski ve ilkel toplumlardan günümüze kadar gelen toplum yapısındaki ortak unsurların bulunması ve ortaya konmasını olarak ta tanımlanabilir. Ferdinand ve Saussure, Durkheim’in totem ve göstergeler analizini dil bilimine uygular. Saussure dilin nesnel olduğunu, bir sistem olarak artzamanlı, yani tarihsel değil, eşzamanlı yani belirli bir anada karşılıklı ilişkiler içerisinde kavranabileceğini söyler.

Claude Levi-Strauss Fransız yapısalcılığın en önemli temsilcilerinden biridir. İnsan beynini ve insan beynindeki kimyasal ve biyolojik süreç temel alarak yaptığı çalışmalarında, tüm toplumların benzer ilkeler temelinde işlediğini ileri sürmektedir. Levi-Strauss ilkel ve modern toplumlar arsındaki farklılığın beynin işleyişindeki farklılık ile açıklar. Ona göre toplum sistematik bir yapıya sahiptir.

İşlevselcilik

Erken Dönem İşlevselcilik; toplumun bütünler olarak kavramanın önemini vurgularlar. Yeni bir topluma aktarılan kültürel ürünler içselleştirilir ve yeni bağlamın gereklerine uydurulur. Bununla birlikte toplumsal unsurların kökenlerini araştırmak imkansızdır. Bu söz konusu unsurların günümüzdeki işlevsel mantığını dikkate almamak demektir.

Bir erken dönem işlevselcisi olan Malinowski toplumun bireylerin psikolojik ve biyolojik özelliklere sahip olduğunu kabul eder. Bu biyolojik ve psikoloji mekanizmalara temel nedensellik yükleyerek açıklamak hatalı olacaktır. Malinowski’ye göre her toplumun üç tip temel ihtiyacı vardır.

  1. Temel biyolojik ihtiyaçlar
  2. Toplumsal İhtiyaçlar
  3. Toplumun bütünlüğüyle ilgili ihtiyaçlar.

Malinowski’ye göre toplumun temel ihtiyaçların doyurabilmesi için toplumsal ihtiyaçların doyurulması gerekir.

Yapısal-İşlevselcilik ; işlevselciliğe, yapısal kavramını ekleyen Talcott Parsons toplumunun, insanların bireylerin üstünde yaşayan bir varlık olarak tanımlar. Toplum varlığını sürdürmek için kendini dengelemeye, evrilmeye ve gelişmeye açık bir yapısı olan bir organizma olarak tanımlanmaktadır. Toplum bireylerin ilişki unsurlarının  oluşturduğu bir sistem olarak tanımlanır. Sistem ve siteminin parçalarını oluşturan unsurların aralarındaki ilişkiler bir bütünü oluşturdukları bir birinden bağımsız anlaşılamaz. Sistemler devamlılıklarını sağlayabilmek için çevresel kaynaklara ihtiyaç duyarlar. Ayrıca yine bu sitemler alt-sistemlere ve bu sistemlerin karmaşık yapılarına muhtaçtır. Parsons’a göre bir sistemin varlığını sürdürebilmesi için dört temel ihtiyacını gösteren AGIL şemasına ihtiyacı vardır. Bunlar;

  • (A) Adaptasyon; adaptasyonu karşılayan kesim ekonomi ve ekonomiyi güdüleyen kaynak paradır.
  • (G) Amaca ulaşma; toplumun amaçlarına ulaşması için siyasal sisteme ihtiyaç duyar. Bu sayede toplumun hedeflerine ulaşması sağlanır.
  • (I) Bütünleşme; Her toplum ortak bir aidiyet, topluluk/cemaat duygusu ve ortak bir kimlik yaratmak zorundadır. Bu nedenle yerleşik davranış kurallarına (din), iletişim (medya), sosyal kontrole (hukuk, polis vb.) ihtiyaç duyulur.
  • (L) Varlığını sürdürme; Toplum içerisinde bireyler ölüm gibi sebeplerle sürekli değişmektedir. Bu nedenle toplumun devamlılığı bu bireylerin kültür ve birikimlerini kuşaktan kuşağa aktarmasına bağlıdır.

Çatışma Teorisi

Çatışma teorisi şu üç temel üzerine kuruludur;

  1. İnsanların bazı temel istek ve çıkarları vardır.
  2. Güç toplum toplumsal ilişkilerin özündedir. Gücü elinde bulunduran çıkar grupları sadece çatışma kaynağı değil aynı zamanda baskıcı/zorlayıcı bir şeydir.
  3. Değerler ve düşünceler farklı gruplarını amaçlarına ulaşmak için kullandıkları silahlardır.

Ralf Dahrendorf, çatışma teorisinin kurucularındandır ve toplumu fikir birliği ve çatışma olmak üzere iki yüzü olduğunu vurgular. İşlevselciliğin toplumun eksik bir resmini sunduğunu savunur. Bu resmin tamamlanması için işlevselci ve çatışmacı toplum modellerine gerek vardır.

İşlevselciler toplumu bir arada tutan şeyin gönüllü/iradi iş birliğini olduğunu savunurken, çatışmacılar toplum bir arada tutan şeyin baskı olduğunu savunur. Çatışma toplumun yaratıcı gücü olarak değerlendirilirken güç dağılımının da toplumsal yapının temel belirleyicisi olduğu vurgulanmaktadır.

İşlevselcilerin ve Çatışmacıların Toplum Anlayışlar ı

  1. İşlevselciler toplumu tüm parçalarını birbiri ile bağımlı işleyen bir sistem olarak görürken, çatışma teorisinde toplumu rekabet ve çıkarlar sistemi olarak görür.
  2. İşlevselciler için kurumlar toplumsal bütünlük için bir araçtır. Çatışmacılar ise bu kurumların bazı grupları destekleyen yapılar olarak değerlendirir.
  3. İşlevselcilerde toplumsal düzen normlar, değerler ve ortak ahlaki değerlere dayanırken, çatışma teorisinde bu üst konumdakilerin daha alt konumdakiler üzerine kurduğu baskı ile sağlanır.
  4. İşlevselciler için düzen ortak toplumsal değerlerin yarattığı iç bütünlük ile sağlanırken, çatışma teorisinde bu güç ile sağlanabilir.
  5. İşlevselcilere göre istikrar toplumun her kesimi ile sağlanırken, çatışma teorisine göre genel toplumsal unsurlar çözülme ve çatışmaya katkıda bulunur.
  6. İşlevselciler düzeni savunurken çatışma teorisi toplumun her noktasında çatışmanın olduğunu savunur.
  7. İşlevselciler toplumu statik veya hareketli denge ile ele alırken çatışma teorisinde toplumun sürekli değişim halinde olduğu kabul edilir.

Mikro veya Bireysel Etkileşim Temelli Toplum Anlayışları

Sembolik etkileşimciliğin temelini atan George Herbert Mead’a göre toplum, zihin ve benliğin içinde olduğu toplumsal organizasyondan fazlası değildir. Kurum ise ortak tepkiler bütünü olarak görür. Mead’a göre önemli olan toplum bireyin önündedir ve zihinsel süreçlerin kaynağı olarak toplum gösterilir. Herbert Blumer ise toplumun makro yapılardan oluşmadığını savunur. Ancak toplum birbirinden bağımsız olmayan, iç içe geçmiş eylem ve etkileşim kalıpları gruplar ve toplulukları oluşturur.

Fenomenolojik Alfred Schutz toplumu, üyelerin kendi yorumlama prosedürleriyle sürdürdükleri toplumsal yapı anlamında bir kaynak olarak gösterir. Toplumun nesnel özelliklerinin bu evrensel öznel temele dayandığı düşünülür. Etnomethodolojinin kurucusu Harold Garfinkel ise toplumsal dünyayı süregiden pratik bir icat olarak görmektedir. Ona göre toplumsal gerçeklik özneler arası bir gerçekliktir.