Ünite 3: Toplum ve Devlet Öğretileri-II: Rönesans ve Modern Felsefenin Toplum ve Devlet Öğretileri

Rönesans Toplum ve Devlet Öğretileri

Ortaçağ’ın Tanrı devleti odaklı bir devlet anlayışı vardı. Önemli olan “bu dünya”daki yaşam değil, “öbür dünya”daki yaşamdı. Rönesans ile “bu dünya” yeniden Eskiçağ’da olduğu gibi asıl önemli olan şey hâline geldi. Rönesans’la birlikte Ortaçağ’ın bu dinsel anlayışının yerini, artık “öbür dünya”ya değil, “bu dünya”ya bağlı olmak isteyen bir anlayış alır. Bu yüzden Rönesans bir anlamda Eskiçağ’ın yeniden doğuşudur. Rönesans’ın doğalcı tavrı sonucu doğal hukuk, insanların doğaları gereği sahip oldukları haklar, doğal adalet gibi kavramlar Hukuk ve Siyaset Felsefelerinin temel ilgileri hâline geldi. Rönesansta din de içinde olmak üzere sanat, edebiyat, bilim, devlet Kilise’den bağımsız ve özerk olan kurumlar olarak yeniden doğarlar. Rönesans dönemine kimliğini ve ruhunu veren işte bu yeniden doğuş, ama Kilise’den bağımsız olarak yeniden doğuştur.

Niccolo Machiavelli: İlk Laik Devlet Kuramı

Niccolo Machiavelli (1469-1527) 1513’te yazdığı Hükümdar (Il Principe) adlı yapıtıyla Ortaçağ’dan sonra gelen Rönesans düşüncesini temsil eden bir siyaset görüşü ortaya koymuştur. Yapıtında ulusal ve laik bir devlet anlayışı sunar. Machiavelli Hükümdar ’da “güce dayanan ulusal devlet” idealini ortaya koyar ve devletin, hükümdarın ya da egemenin gücünü bir ulusa dayanmaktan alması gerektiğini öne sürer. Bu anlayışa göre devlet gücünü Kilise’den almamalıdır, Kilise’ye bağlı olmaktan kurtulmalıdır. Machiavelli Eskiçağ krallık ve cumhuriyetlerinin görkemli örneklerini överek Eskiçağ’ın yasa koyucularının erdem ve bilgeliklerinden söz eder. Machiavelli’ye göre bir devlet kurmak, kurulmuş bir devleti korumak, bir krallığı yönetmek, bir ordu toplamak, bir savaş yürütmek ya da adalet dağıtmak için Eskiçağ’ın bilge ve erdemli yöneticilerini örnek almak gerekir.

Machiavelli’ye göre devletin ya da hükümdarın kendisinden başka bir ahlaki amaç ya da ortak iyi koyması uygun değildir. Önemli olan devletin kendisidir. Bir hükümdar her zaman ortak iyiyi ya da ahlaki olan eylemi kendi özel çıkarıyla özdeşleştirebilir. Hükümdar sadece yaşamı ve devletin varlığını sürdürmeye amaçlar. Bunu sağlamak için başvuracağı araçlar her zaman doğru ve övgüye değer olacaktır. Ona göre gücü zorla elinde tutan bir hükümdarın davranış ve eylemlerinde kınanabilecek bir şey yoktur. Gücü zorla elinde bulunduran bir hükümdar içinde bulunduğu koşullarda başka türlü davranamayacağı için böyle davranmaktadır. Bir hükümdar, kendi varlığını korumak için zorda kaldığında acımasız önlemler alma hakkına sahiptir. Bu yüzden bir hükümdar ya da egemen güç, sahip olduğu gücü en acımasız ve köktenci araçlarla korumalıdır. Böylece Machiavelli laik devletin kuramsal temelini atmış bir düşünür olarak karşımıza çıkar. Machiavelli’den önce de laik devletler İtalya’nın güneyinde ve çeşitli yerlerde ortaya çıkmıştır. Machiavelli’nin tek yaptığı bu laik devletlerin hukuksal ve düşünsel temelini oluşturan bir siyaset kuramı ortaya koymak olmuştur. Varolan yeni ulusal devlet yapısına kuramsal bir temellendirme getirmiştir.

Jean Bodin’in Doğal Adalet Anlayışı

Jean Bodin (1529-1596) Frans›z siyaset felsefecisidir ve çağdaş devletin felsefi temellerini atmış bir düşünür olarak görülür. 1576’da Devlet Üzerine Altı Kitap adlı yapıtını yazmıştır. Jean Bodin doğru yönetimin ne olduğunu sorar. Ona göre Cumhuriyet, devletin egemen bir güç tarafından doğru olarak yönetilmesidir. Doğru yönetme Cumhuriyeti hırsız ve korsan çetelerinden ayıran şeydir. Bodin’in egemenlik ve egemenlik hakkı üstüne Machiavelli’den farklı görüşleri vardır. Bodin’e göre egemenlik bir cumhuriyetin mutlak ve süresiz olarak kalıcı gücüdür. Dolayısıyla hiçbir kişi egemen güç değildir, olsa olsa bir süreliğine bu gücü elinde tutmuştur. Bu da onun egemen gücün kendisi değil, egemen bir yüksek görevli olduğunu gösterir. Eğer halk bir kimseye kendi gücünü o kişi yaşadığı sürece vermişse bile, o kişi egemen değil, sadece bir görevli ya da egemen gücün yerini tutan bir vekildir.

Bodin üç tür yönetim biçiminden söz eder: Demokrasi, aristokrasi ve monarşi. Monarşi tek kişinin egemenliği, aristokrasi birkaç kişinin egemenliği, demokrasi ise herkesin egemenliğidir. En iyi yönetim biçimi monarşidir. Bunun nedeni egemenliğin bölünemez olduğu yollu anlayışıdır ve buna uygun tek yönetim de monarşidir. Bodin’e göre halk egemen güce itaatsizlik yapamaz, hiçbir isyan hakkı yoktur ama eğer egemen güç tanrısal ve doğal yasalara karşıt olan emirler verirse halkın itaat etmeme hakkı vardır. Dolayısıyla Bodin’in siyaset konusunda asıl ilgisini oluşturan egemenlik kavramına getirdiği ölçüt, sınırsız bir egemen gücün olmayacağı ve sınırlarının tanrısal ve doğal yasalarla çizildiğidir. Bu yüzden egemenlik tamamen sınırsız değildir, hiçbir egemen gücün bizi uymaya zorlayamayacağı bazı ahlaki kurallar vardır. Devlet de egemen güç tarafından hukuka uygun bir yönetim düzenidir. Bodin’in mutlak egemenlik anlayışında ahlak ve doğal hukuk devletin egemenliğinin sınırlarını belirlemektedir. Machiavelli gibi Bodin de Kilise’yi devreden çıkararak bütün gücü devletin elinde toplamak istemiştir.

Hugo Grotius’un Doğa Yasasına Dayalı Devlet Tasarımı

Rönesans döneminin sonlarında Yeniçağ’ın başlarında yaşamış olan ve devletin temelini doğal hukukta gören bir başka düşünür de Hollandalı Hugo Grotius’tur (1583- 1645). Grotius Savaş ve Barış Hukuku Üzerine adlı yapıtında doğal hukuk ( ius naturale ) ile pozitif (konulmuş) hukuk ( ius civile ) ayırımı yapar. Pozitif hukuk insanın kendisinin tarih içinde koymuş olduğu hukuktur. Bu hukuk konmuş olduğu zaman ve yerin koşullarına göre anlaşılabilir olan bir hukuktur. Doğal hukuk ise insanın akıllı özünde bulunan ve bu yüzden de tarih içinde, zaman ve yere göre değişmeyen hukuktur. Doğal hukuk insanların sırf insan olmaları dolayısıyla sahip oldukları hakları içerir. Bu yüzden de doğal hukukun pozitif hukuka göre önceliği ve üstünlüğü vardır. Pozitif hukuk tarihsel olarak kavranabilirken doğal hukuk aklın bir buyruğu olduğundan ancak felsefe ile kavranabilir. Grotius’un doğal hukuk anlayışlı insanların doğaları gereği, yani insan olmaları dolayısıyla belirli haklara sahip olması demek olduğundan, gerek Fransız Devrimi’nin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne gerekse Birleşmiş Milletlerin insan hakları anlayışına temel olmuştur.

Grotius’a göre doğal hukuk sadece bir devlet içinde ortaya çıkmaz, devletlerarası geçerliliği de vardır. Devletler arasında geçerli olan hukuk devletler hukukudur. Devletler hukuku bir savaş ve barış hukukudur ve bu hukukun da temelini yine doğal hukuk oluşturur. Bu hukuka göre savaşı haklı kılan bazı nedenler vardır. Grotius savaşın haklı nedenleri dediği üç neden belirler: Kendini savunma hakkı, zararın karşılanması ve cezalandırma hakkı. Grotius’un savaş hakkı kuramına göre doğa yasasına uygun savaşlar da vardır ve bunlar haklı savaşlardır. Grotius da doğal hukuk ve pozitif hukuk karşıtlığı anlayışıyla bireyi ve toplumu temele alan tipik bir Rönesans düşünürüdür. Her türlü devletin temelinde bireylerin sahip olduğu doğal haklar ile devletlerin ve toplumların sahip olduğu temel doğal hakları bulmuştur. Bu doğal haklar hiçbir şekilde sınırlanamaz.

Toplum (Devlet) Tasarımları Olarak Ütopyalar

Rönesans döneminde ideal devlet tasarımları olarak ütopyalar yazılmıştır. Bu ütopyalar edebi bir dille roman biçiminde yazılmış yapıtlardır. Bu ütopyalardan başlıcaları Thomas More’un Ütopya ’sı, Tommaso Campanella’nın Güneş Devleti (Civitas Solis) ve Francis Bacon’un Yeni Atlantis (Nova Atlantis) adlı yapıtlarıdır. Her üç ütopyada da ideal toplum ve devlet tasarımları karşımıza çıkar. Thomas More (1478-1535) 1516’da yazdığı Ütopya adlı romanında ideal ve sosyalist bir toplum ve devlet düzeni tasarımı sunar. Bu toplum ve devlet düzeninde toplumdaki her tek birey ahlaken olgunlaşmıştır ve adil bir toplum düzeni vardır. Bu ahlaken olgunlaşmış olmanın ve adil toplumun temelini özel mülkiyetin bu toplumda yeri olmaması oluşturur. Bu romanda anlatılan adil ve ideal toplum “ Ütopya ” adında bir adada bulunan devlette gerçekleşmiştir. Bu toplum ve devlette mülkiyet eşitliğine dayalı bir düzen vardır. Bu yüzden de adaletsizlik yoktur. Para kullanılmadığından mal değiş tokuşu ile gereksinimler karşılanmaktadır. Böyle bir toplum ve devlet düzeninde bilim ve sanat gelişmiştir. Böyle bir devletin amacı ideal bir toplumu sağlamaktır. Bunun için de bu toplumda herkes eşit olmalıdır. Oysa mülkiyet eşitliği ortadan kaldırır. Bu yüzden de özel mülkiyet yoktur. Devlet toplumun ve bireylerin bütün gereksinimlerini karşılamaktadır.

Modern Felsefenin Toplum Ve Devlet Öğretileri

Yeniçağ’ın toplum ve devlet öğretileri toplum sözleşmesi kuramına dayanmaktadır. Toplum sözleşmesi kuramı devletin temeli olarak bir toplum sözleşmesi varsayımından yola çıkarlar. Toplum sözleşmesinin varoluş nedenini de doğa durumu dedikleri başka bir varsayıma dayandırırlar. Bu kuramın en başta gelen savunucuları T. Hobbes, J. Locke, J.J. Rousseau’dur.

Thomas Hobbes ve Mutlakçı Devlet Anlayışı

İngiliz filozofu Thomas Hobbes (1588-1679) Leviathan adlı yapıtında devleti doğal olmayan yapma bir cisim olarak belirler. Hatırlanacağı üzere Eskiçağ devlet kuramlarında devlet doğal bir varlık olarak belirlenmişti. Siyaset felsefesini mekanik ilkeler üzerinde kurmak isteyen Hobbes’a göre devletin egemenliği mutlak olmalıdır. Devlet doğadaki cisimlerin bir araya gelerek şeyleri oluşturması gibi insanların bir araya gelerek oluşturduğu bir şeydir. Hobbes’a göre devletin doğal bir cisim değil de yapma bir cisim olması onun varlığının zorunlu olmadığı anlamına gelmez, tersine devletin varoluşu zorunludur. İnsanın bütün eylemleri zorunlu nedenlerle belirlendiğinden, devlet de zorunludur. Devleti zorunlu nedenlerin etkisi olarak görmek Hobbes’un devleti mekanik ilkeler üzerinde açıklama çabasını gösterir. İşte Hobbes da devletin bu zorunlu varoluşunu açıklamıştır. Başka bir deyişle, devletin varoluşundaki zorunluluğun nedenlerini ortaya koymuştur.

Hobbes devletin bu zorunlu varlığını temellendirmek için bir varsayımdan hareket eder. Bu varsayım doğa durumu varsayımıdır. Hobbes’a göre doğa durumu bir savaş durumudur. Leviathan ’da Hobbes doğa durumundaki insanların sınırsız erklerini bir kişi ya da kurula devretmelerinin nedenlerini ortaya koyar. Hobbes devletin varlığını anlayabilmek için önce insanı anlamak gerektiğinden söz eder ve insan anlayışından hareketle devlet görüşünü biçimlendirir. İnsan doğal olarak sahip olduğu özelliklerinden ilki de durmak bilmez olan ve ancak ölümle sona eren bir güç arzusudur. Hobbes bir savaş durumu olan doğa durumunu şöyle betimler: Her insanın doğadan aldığı hakla her şey üzerinde hakkı vardır. Doğa durumu hiçbir üst yetkenin ve doğa yasaları dışında yasaların bulunmadığı, mutlak özgürlüğün ve mutlak eşitliğin geçerli olduğu bir savaş durumudur. Bu durumda, herkes kendi aklıyla hareket ettiği ve kendi hayatını düşmanlarına karşı korumak için ona yardımcı olabilecek her şeyi kullanabileceği için böyle bir durumda, herkesin her şeye hakkı vardır. Hobbes’a göre devletin gücü mutlaktır ve egemenin hiçbir eylemi onun uyrukları tarafından eleştirilemez. Çünkü egemen güç uyruklarının toplam istencini yansıtmaktadır. Her türlü güç ve yetki egemenlik hakkı demek olan devletindir. Devletin hakları mutlaktır, bölünemez ve devredilemez. Egemen gücün mutlak ve sınırsız haklara sahip olması yurttaşların özgürlüğü ile çelişmez; çünkü sözleşmeyle egemen güce haklarını devreden yurttaşların kendileridir. Devletin yıkılmasına neden olabilecek başlıca sebepler de gücün mutlak olmaması, iyi ve kötünün ne olduğunun devlet tarafından değil, yurttaşlar tarafından belirlenmesi, egemen gücünde yasalara bağlı kılınması, yurttaşların sınırsız mülkiyet hakkına sahip olması, egemenliğin bölünmesi demek olan güçler ayrılığı ve devletin egemenliğine koşut olabilecek bir dinsel iktidar ortaya çıkması durumudur. Bütün bunlar devleti zayıflatacak nedenlerdir. Hobbes devlete sınırsız haklar tanıyan bu anlayışı yüzünden “mutlakçı” devlet tasarımı ortaya koymuş bir filozof olarak görülerek eleştirilmiştir. Onun devlet tasarımı doğa durumu ve toplum sözleşmesi varsayımları üzerinde temellenir. Doğa durumu da toplum sözleşmesi de Hobbes tarafından varsayımlar olarak ele alınmış, tarihsel durumlar olarak öne sürülmemiştir.

John Locke’un Liberal Devlet Anlayışı

Hobbes’un mutlakçılığı karşısında İngiliz filozof John Locke’un (1632-1704) liberal anlayışını buluruz. Locke Yönetim (Hükümet) Üzerine İkinci İnceleme adlı yapıtında devletin kökeni ve meşruluğu sorunlarına değinir. Locke da Hobbes gibi egemenlik hakkını insanların aralarında yapacakları bir sözleşmeye dayandırır. Bu yüzden de devleti yapma bir kurum olarak görür. Dolayısıyla devletin kökenini açıklamak için bir doğa durumu varsayımından hareket eder. Siyasal yetke olan devletin ne olduğunu açıklamak için doğa durumundan hareket eder. Locke’a göre doğa durumu bir özgürlük durumudur. Ama özgürlük Hobbes’un ileri sürdüğü gibi daha baştan bir savaş durumu değildir. Locke doğa durumunu bir özgürlük ve eşitlik durumu olarak tasarlar. Doğa durumu doğal hukukun, doğa yasalarının egemen olduğu durumdur. Doğal hukuk açısından herkes eşit ve özgürdür. Doğal hukuka göre hiç kimse başka bir kimsenin canına, malına ve özgürlüğüne zarar veremez. Doğa durumunda doğal hukuka aykırı davranarak doğa yasasına karşı gelen birini diğer insanların cezalandırma hakkı yine doğal hukuktan gelen bir haktır. Doğa durumunda her insan suç işleyenleri, yani doğal hukuka karşı gelenleri cezalandırma hakkını elinde tutar. Devlet durumunda olduğu gibi doğa durumunda da işlenen suç cezalandırılabilir. Devlet durumunda suçu cezalandırmak için nasıl pozitif hukuk varsa doğa durumunda da doğal hukuk vardır. Ayrıca doğa yasalarına uyma zorunluluğu devlet durumunda da devam eder. Doğa yasaları her zaman tüm yasa koyucular ve bütün insanlar için başlangıcı ve sonu olmayan kurallardır. Başka bir deyişle, yasa koyucular yurttaşlar için yasa koyuyorlarsa bu yasalar aynı zamanda hem doğa yasalarına uygun olmalı hem de bu yasaları yapanların kendilerini de bağlamalıdır.

Doğanın anayasası insan soyunun korunmasını öngördüğünden, o anayasaya aykırı hiçbir insan kararı geçerli olamaz.

Locke’un toplumun kuruluşunu dayandırdığı mülkiyet hakkı ise en temel insan hakkıdır. Mülkiyet hakkı insanı doğanın sunduğu nimetleri emeğiyle edinmeye yönelten doğa yasasına dayanmaktadır. Her ne kadar tüm insanların doğanın bütün sundukları üzerinde hakkı varsa da her insan kendi varlığı üzerinde özel bir hakka sahiptir ve bu hak üzerinde kimse bir şey iddia edemez. İnsanın bedeninin emeği ve elleriyle ürettiği her şey onun kendi malıdır. İnsanın çabası ve emeğiyle doğa durumundan sağladığı her şey ona aittir. Bu çaba ve emek yalnız onun olduğu için bu çaba ve emek aracılığıyla edinilenin üzerinde kimse bir hak ileri süremez. Locke’un burada verdiği örnek şöyledir: Söz gelişi ormandaki ağaçların meyveleriyle beslenen bir adam, böyle yapmakla onların sahibi olmuş olur. Bu durumda karnını doyurduğu o şeylerin yasa gereği ona ait olmadığı söylenemez. Locke burada şunu sorar: “Yediği bu şeyler ne zaman onun sırf kendisine ait olmaya başlar?” Locke’a göre bunun yanıtı ne sindirdiği zaman ne yediği zaman ne de pişirdiği ya da topladığı zamandır. Bu sorunun yanıtı onları toplama çabasından başka bir şey değildir. Onun bu yiyecekleri toplama çabası ve emeği dışında hiçbir şey o yiyecekleri onun malı kılamaz. İnsanın bu yiyecekleri toplarken harcadığı emek, bu yiyecekleri ortak mal olan diğerlerinden ayırır. Bu yüzden Locke insanın emeğini insanın mülkiyet hakkının temeli olarak görür ve bu hak da doğa yasasına dayanır.

Montesquieu ve Siyasal Özgürlük Anlayışı

Fransız filozofu Montesquieu (1689-1755) siyaset görüşünü 1748’de yayınlanan Yasaların Ruhu adlı yapıtında dile getirmiştir. Bu yapıtta siyasal özgürlüğün temellerini ve koşullarını ele almıştır. Montesquieu siyasal özgürlüğü savunur ve bu özgürlüğü oluşturan yasaların anayasal güvence altında bulunması gerektiğini düşünür. Montesquieu “özgürlük” kavramına büyük önem verir. Özgürlüğe tarih boyunca farklı anlamlar yüklenmiştir. Kimileri bir zorbayı tahttan indirmeyi, kimileri boyun eğecekleri kimseyi seçebilmeyi, kimileri de silahlanabilme hakkını ve şiddet kullanabilmeyi özgürlük saymışlardır. Sakal bırakmanın özgürlük olduğunu sanan topluluklar bile olmuştur. Kimileri de bazı yönetim biçimlerini özgür, öteki yönetimleri de özgür olmayan yönetimler olarak belirlemişlerdir. Montesquieu’ye göre demokrasilerde halk istediğini yapıyor görünmektedir, ama siyasal özgürlük insanın istediğini yapabilmesi değildir. Devlette, yani yasaları olan bir toplumda özgürlük insanın isteyeceği şeyi yapabilmesi, istemeyeceği şeyi yapmaya zorlanmaması olabilir. Özgürlük yasaların izin verdiği her şeyi yapma hakkıdır.

Montesquieu’ye göre dört devlet şekli vardır: Demokrasi, aristokrasi, monarşi ve despotizm. Montesquieu bu dört devlet biçimi içinde iki aşırı biçimden, yani demokrasi ve despotizmden kaçınmak gerektiğini düşünür. Ona göre en doğru devlet şekli monarşidir.

Jean-Jacques Rousseau: Sözleşmeye Dayalı Halk Egemenliği

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) halk egemenliğini toplum sözleşmesine dayandıran düşünürdür. Toplum sözleşmesini egemen güce bir boyun eğme ilişkisine değil, ortaklık anlaşmasına dönüştürerek hükümdarın egemenliğini halkın istencine bırakmıştır. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Toplum Sözleşmesi adlı yapıtlarında toplum ve devlet görüşünü özgürlük ve eşitlik kavramlarından hareketle ortaya koymuştur. Rousseau’nun devlet öğretisi doğal hukuk kavramına dayanır. Rousseau’ya göre ilk insan doğa durumunda tam bir eşitlik ve özgürlük durumunda mutlu bir şekilde yaşamıştır. Bu özgürlük ve eşitlik durumu toplumun kuruluşuna kadar devam etmiştir. Rousseau doğa durumunun sona ermesini mülkiyetin ortaya çıkmasına ve eşitliğin ortadan kalkmasına bağlar.

Rousseau’ya göre istenci genel yapan şey de oy sayısından çok, oyları birleştiren ortak çıkardır. Toplum sözleşmesi yurttaşlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki hepsi aynı koşullarda bağlılık altına girerler ve hepsi aynı haklardan yararlanır. Bu yüzden de egemen sadece halkın tümünü tanır, ama bu bütünü oluşturan bireylerin hiçbirini diğerlerinden ayırt edemez. Egemen güç ne kadar dokunulmaz olursa olsun bütünü oluşturan genel uzlaşmaların sınırını aşamaz. Dolayısıyla bu koşullar altında yurttaşların toplum sözleşmesinden vazgeçmesi yanlış olur, çünkü sözleşmeden dolayı konumları artık doğa durumundaki konumlarına göre daha tercih edilir bir hâl almıştır.