Ünite 6: Timur-Timurlular, Babür ve Babürlüler Devleti

Timur

Timur ve soyundan gelenler Orta Asya ile İran’da yaklaşık 150 yıl hüküm sürdüler. Çağatay Hanı Alaadin Tarmaşirin’in ölümünden (1334) sonra hanlık parçalandı. Batı bölümü (Maveraünnehir kısmı) Çağatay Ulusu olarak bilinmeye başladı; doğu bölümü Cengiz yasasına, konargöçer hayata daha fazla bağlı idi ve Moğolistan olarak anıldı. Çağatay hanı Alaaddin Tarmaşirin Han’dan sonra idare tamamen ‘ulus emîrleri’ olarak bilinen, hem askerî, hem de kabilelerin irsî liderleri durumunda olan şahısların eline geçti. Timur’un faaliyete başladığı XIV. asır ortalarında Çağatay ulusu geniş alanları kaplıyordu. Bu alanlar Maveraünnehir, bugünkü Afganistan olarak bilinen yerin kuzey ve doğu kesimlerini içine alıyordu. Timur’un devletinin temelini oluşturan nüfusu şehirlerde oturan tarım, ticaret erbabı ve Türk-Moğol boylarından oluşuyordu. Bu boylar arasında Barlas, Celayir, Arlat gibi eski boyların yanı sıra Karunas, Yasavuri gibi yeni oluşan boylarda vardı. Timur döneminde etkili olan ve isimlerinden sıkça söz edilen boylardan bazıları şunlardır: Apardi, Arlat, Barlas, Besüid, Borulday, Celayir, Karaunas, Kavçin, Kıpçak, Sulduz, Yasavuri.

Emîr Timur Güregen (1360-1405) (Hanedan Kurucusu)

Timur’un soyu, Çağatay Han’ın yanına verilen Barlas binliğinin komutanı Karaçar Noyan’a dayanmaktaydı. Timur Türklerin beyi, Müslümanların emîri, Moğolların damadı Emîr Temür Güregen ve Temür Bek idi. Tarım ile ticaretin gelişmesi için çaba sarf etti.1336 yılında Keş şehri yakınındaki Hoca Ilgar köyünda doğdu. 1360- 70 arasında Maveraünnehir’e hâkim olmayı başardı. Timur Çağatay Hanlığı’na ait yerleri idaresi altına aldıktan sonra bunları da (İlhanlı bakiyeleri) hâkimiyet altına aldı. Timur’un seferleri arasında onun Deşt-i Kıpçak’a yaptığı iki sefer önemlidir.1391 ve 1395 yıllarında iki defa Deşt-i Kıpçak’a yürüyen Timur ilk sefer ile Doğu Deşt-i Kıpçak’ı ikinci seferde ise Altın Orda’nın batı kanadını vurarak Toktamış’ın gücünü kırmış ancak onu ele geçirememiştir. Timur, Toktamış’ı yendikten sonra (1391) kışı Semerkanda geçirdi ve ertesi yıl Irak ve Fars’a doğru ilerledi. Osmanlı Devleti ise Anadolu’da hâkimiyet alanını genişletmişti. Bütün bu gelişmeler Timur ile Bayezid’i karşı karşıya getiren nedenleri ortaya çıkardı. Yıldırım Bayezid ile Timur arasında cereyan eden ve Ankara Savaşı ile sonuçlanan mücadelenin nedenlerini şu başlıklar altında sıralayabiliriz.

  1. Erzincan Emîrliği Meselesi
  2. Anadolu Beylerinin Şikâyeti
  3. Sivas’ın Timur Tarafından Alınışı
  4. Mülteciler Meselesi (Karakoyunlu Kara Yusuf ve Sultan Ahmet Celayiri’nin Bayazid’a sığınması)

28 Temmuz 1402 (28 Zilhicce 804) tarihinde sabahın erken saatlerinde başlayan savaş akşama doğru sona erdi. Timur’un Ön Asya seferinin özellikle Ankara Savaşın’nın sonuçları Osmanlı ve bölge tarihi bakımından önemlidir.

Osmanlılar, Anadolu’nun siyasi birliğini sağlamayı başarmışlardı. Timur’un seferi sonunda bu siyasi birlik bozuldu ve başta Karamanoğlu Beyliği olmak üzere Anadolu beylikleri topraklarını genişleterek yeniden canlandılar. Bizans, Osmanlılar karşısında zor durumda idi. Kostantinopolis Osmanlı kuşatması altında iken bundan kurtulduğu gibi, Bizanslılar Osmanlılara kaptırdıkları bazı yerleri geri aldılar ve hatta Osmanlı ailesinden rehin alır duruma geldiler. Bizans İmparatorluğu’nun ömrü elli yıl uzadı. Osmanlı Devleti, Fetret dönemine girdi ve bunun izlerini uzunca bir süre hissetti. Timur, Anadolu’da yaklaşık bir yıl kadar kaldıktan sonra geri dönerken al tamgalı yarlık ile Hülagu Han tahtını bütün Azerbaycan, İstanbul’a kadar Rum diyarı, Irak-ı Acem, Arran, Mugan, Ermenistan ve Gürcistan bölgeleri, İskenderiye ve Nil’e kadar Şam diyarını Miranşah’ın oğlu Mirza Ömer’in idaresine verdi (Temmuz 1404). Bu sıralanan bölgeler aynı zamanda Timur’un Çin’e yöneldiği sırada hâkim olduğu bölgelerdi. Toplanan ordu emîrlerin ve mirzaların idaresinde harekete geçti. Ancak Timur seferin başında hastalandı ve 19 Şubat günü öldü (1405). Onun devletinin merkezî toprakları Batı Türkistan olmasına rağmen nüfuz alanı Moskova’dan Delhi’ye Doğu Türkistan’dan İstanbul’a kadar uzanıyordu. Timur’un mensubu olduğu Barlas kabilesi Cengiz Han’ın (ö.1227) oğlu Çağatay’ın maiyetine verilen kabilelerden biri idi. Timur’un askeri gücünün temel direği olan Barlaslar ile Çağatay’ın maiyetine verilen binlik olan Barlas binliği aynı değildi. Her şeyden önce bunlar artık Moğolistanda değil Maveraünnehir’de idiler. Aradan geçen yüz yıl içinde başka değişiklikler de oldu ve Barlas adı ile anılan boyun mensupları Türkçe konuşan Müslüman insanlardı. Konar-göçerdiler ama tarımla da uğraşıyorlardı. Timur’un unvanlarında kullandığı motifler onu besleyen kültür damarlarını yansıtmaktadır. Timur Müslümanların emîri, Türklerin Bey’i, Moğolların damadı olmayı başarmıştır. Toktamış Han üzerine giderken diktirdiği Arap ve Uygur harfleriyle Türkçe yazdırdığı, Besmele ile başlayan kitabesinde kendini Turan Sultanı olarak göstermektedir. Timur’un saltanatı süresince pek çok savaş vardır. Bu savaşların sebep ve uygulamalarına bakacak olursak Timur’un bildiğimiz diğer Türk hükümdarlarından farklı hareket tarzı olmadığını görürüz.

Timurlular

Timur öldüğü zaman hayatta sadece iki oğlu kalmıştı: Miranşah ve Şahruh. Timur, Miranşah’ın akli dengesindeki bozukluk nedeniyle onun idaresindeki yerleri (Azerbaycan ve buna bağlı yerler) bu oğlundan torunu olan Ömer Mirza’ya vermişti. Şahruh ise Horasan bölgesinin idarecisi idi. Şahruh’un annesi Tugay Terken Aga Karahitay idi. Timur’un vefatından sonra yaşanan saltanat mücadeleleri

  1. Maveraünnehir-Horasan,
  2. Azerbaycan ve Irak-ı Acem ve Arap,
  3. Fars, Kirman, Huzistan bölgeleri olmak üzere Timur’un oğul ve torunlarının idaresinde olan başlıca üç bölge üzerinden incelenmektedir.

Sultan Ebu Said Dönemi (1451-1469) (Saltanat Hak Edenindir)

Ebu Said, Şahruh’un oğlu olan kuzeni Uluğ Bey’in himayesinde yetişmişti. Ebu Said, Şahruh kolundan gelen mirzaların sahip olduğu gibi asker toplamak ve ordu kurmak için kullanabileceği vârisi olduğu bir hazinesi yoktu. Saltanat mücadelesine atılmak için Timur’un soyundan gelmekten başka bir ayrıcalığı olmayan biriydi. 1458’de Timurlu hâkimiyet sahası siyasi olarak bütünlüğünü kaybetmişti. Karakoyunlu Cihanşah Azerbaycan ve Irak’a hâkim, Esterâbâd’dan Sebzvar’a kadar ele geçirmişti. Horasan’daki bazı kalelerde denetimi ellerinde tutan emîrler adı geçen hükümdarlardan hiçbirine bağlı değillerdi. Ebû Said’in Horasan’a girmesi ve Herat’ı ele geçirmesi bu durumu biraz toparladı.Yaklaşık 18 yıl boyunca Timurlu mirzaları, emîrler, Karakoyunlu ve Akkoyunlular, Moğollar ile mücadele etmek suretiyle “Kalmuk bozkırından Mazenderan memleketine, Irak’tan Moğolistan’a kadar olan yerler” e hâkim oldu ve Timur’un hâkimi olduğu yerlerin tamamına hâkim olmayı istiyordu. Ebu Said, Akkoyunlu Uzun Hasan’a esir düştü. Mirza Şahruh’un eşi Gevherşad Ağa’yı öldürtmesi öne sürüldü ve kısasen öldürüldü (6 Şubat 1469). Ebû Said’in bu kadar başarılı, hâkimiyet sahası son derece geniş bir hükümdar portresi çizerken, hayatını büyük bir savaşın olmadığı bu sefer sırasında yitirmiş olması düşündürücüdür. Devletşah Semerkandi Tezkiresinde, Horasan emîrlerinin Ebû Said’den korktuklarını, Semerkand emîrlerinin kalbinde de nifak olduğundan Sultan Ebu Said’i yalnız bıraktıklarını yazmasına bakılırsa güçlü bir sultan istemeyen emîrler böyle kritik bir noktada Sultan’a destek vermeyerek onu zayıflatmış ve ortadan kaldırmış oldular. Emîrlerin isteği ile kısas ile öldürülmesi bu fikri destekler. Bu sefer neticesinde Ebû Said hayatını, Timurlular ise ülkelerinin büyük kısmını kaybedip mahalli bir hanedan durumuna düştü.

Hüseyin Baykara (1469-1505)

1438’de Herat’ta dünyaya gelen Hüseyin Baykara Ömer Şeyh kolundan Timur’un torunudur. Ali Şir Nevai bir baskınla Yadigar Muhammed’i sarhoş halde ele geçirdi ve böylece Hüseyin Baykara tekrar tahta oturdu. Halkın ve önde gelenlerin gönlünü kazanmak için Herat ve buna bağlı yerlerde iki yıl boyunca esnaf, zenaatkar, ziraatle uğraşanları bazı vergilerden muaf tuttu. Ebu Said’in oğullarından Sultan Mahmut Mirza ile Uluğ Bey’i yenerek Belh’i aldı. Belh şehri Horasan, Hindistan ve Maveraünnehr’in bağlantı noktası konumunda idi. 1473’te buranın idaresini büyük kardeşi Mirza Baykara’ya havale etti. Hüseyin Baykara, Sultan Ebu Said’in Bedehşan’a tayin ettiği oğlu Mirza Ebu Bekir’i ise kızı ile evlendirerek kendine bağlamış oldu ancak gelişen olaylar sonunda bu mirza Hüseyin Baykara’nın emîrlerince öldürüldü 1480. Sultan Ebu Said oğullarından her birine bir vilayetin idaresini vermişti. Bunların bir birleri ve Hüseyin Baykara ile olan mücadelesi sonucu Hüseyin Baykara, Ceyhun’dan batıda kalan yerlere hâkim olmayı başardı, Maveraünnehir ise Ebu Said’in oğullarında kaldı. Böylece Timurlu devleti bir daha birleşmemek üzere parçalandı. 37 yıl tahtta kalan hükümdarın son yılları oğulları Bediüzzaman, Muhammed Kasım ve Muhammed Hüseyin’in isyanları ve çekişmeleri ile geçti.

Maveraünnehr’in Durumu ve Timurluların Elinden Çıkması

Timurlu mirzaları ve emîrleri arasındaki çekişme Özbeklerin ve Moğolların işine yaradı. Timurlu mirzalarının, emîrlerinin bir birleri ve Moğol Hanları ile çekişmesinden en karlı çıkan Özbek lideri Muhammed Şeybani Han oldu. Buhara ve Semerkandı aldı (1500 yazı). Böylece Timur’un başkenti Şeybanilerin eline geçmiş oldu. Maveraünnehirde bu hadiseler cereyan ederken Horasanda Hüseyin Baykara ve oğulları birbirleri ile mücadele etmekteydi. Timurlu mirzalar ve emîrler bir birleriyle uğraşırken Muhammed Şeybani Han adım adım ilerledi. Şeybani Han Belh’i kuşattı (1506). Belh Şeybani Han’ın eline geçti. Özbeklerin Belh, Andahud, Şuburgan ve Faryabı ele geçirerek Herat’a yöneldikleri haberinin gelmesi üzerine harekete geçen hükümdar yolda hastalandı ve vefat etti ( 5 Mayıs 1506) . Hüseyin Baykara’nın vefatı Timurlu hanedanının da sonu oldu. Onun vefatından bir yıl sonra Herat Şeybani Han’ın eline geçti. Timurlu hâkimiyeti Maveraünnehir ve Horasan’da Şeybani Han eliyle sona ermiş oldu. Ancak Timur’un oğlu Miranşah kolundan Sultan Ebu Said’in torunu Zahirüddin Muhammed Babür’ün, Kabil’e gitmesi ile Hindistan’a taşınmış oldu.

Timur Ve Timurlularda Kültür ve Medeniyet

Devlet idaresinde sahip olunan gücü kısmen emîrlerle paylaşsalar da hükümdar ailesi olarak Timur’un soyundan gelenlerin ayrı bir yeri vardı. Bu şekilde bir bölgeye idareci olarak gönderilen mirzalar burada adeta küçük bir devlet modeli oluşturarak her hangi bir isyana teşebbüs etmedikleri ve başarısızlık sergilemedikleri sürece rahat hareket ediyorlardı. Başarısızlık ya da isyan durumunda sadece mirza değil yanındaki idareden sorumlu emîrler de cezalandırılırdı. Bu gibi durumlarda mirza azarlanma, dayak ile cezalandırılırken yanında görevli emîrlere ve memurlara duruma göre idama varan cezalar verilebilirdi. Özellikle erkek çocuklara atabek, kızlar içinde ateke tayin ediliyordu. Timur’un saltanatından devletin yıkılışına kadar değişmez bir teşkilattan söz etmek mümkün değil. Divan-ı ala üyesi olan emîrler, Tavacı, Nüvisendegan-ı Türk, Nüvisendegan-ı tacik, Yarguci, Yurtci, Sudur, Mühürdar, Yasavul, Bahadır, Bakavul, Suci, Barscı, Kuşci, Ahtacı hükümdarın ve mirzaların etrafında bulunan askerî, idari, saray hizmetleri, mali kayıtları tutma gibi muhtelif işleri yapan görevliler ve memuriyetlerdi. Timurlular devrinde askerî düzen temelde onlu sistemdi. Arap kaynaklarına göre ordunun esas muharip kısmı 25-30 bin civarındaki Türk ve Moğollardan başka İranlılardan da bir miktar asker kullanıyordu. Maliye teşkilatının en başında vezirler vardı. Cizye, bac, haraç, avarız, Pay-i gavane dükkan başına dört ayda bir bir çeşit vergi bazı vergi türleridir. Yıllık olarak tespit edilen vergiler üç taksit halinde para ve mal olarak tahsil edilebiliyordu. Vergiler ayni olarak da tahsil edilebiliyordu. Vergi kayıtları defterler halinde tutuluyordu. Mirza Şahruh’un saltanatı dönemi, kültürel gelişme için her şeyin (bilimden, sanattan edebiyattan anlayan iyi eğitimli hanedan üyeleri; maddî birikim ve nihayet bu iki unsurun kullanılabileceği siyasi istikrar) mevcut olduğu bir dönemdir. Herat, Şiraz, Meşhed, Semerkand, Buhara Şiraz mamur şehirler oldular. Şahruh’un oğlu Mirza Baysungur konutunu âdetâ bir güzel sanatlar akademisine dönüştürmüştü. Burada hat, tezhip, ciltcilik gibi dönemin en yaygın sanat dallarında mahir şahıslara çalış- ma ortamı sağlamıştı. Uluğ Bey, medrese ve hankah, bir hamam Mescid-i Mukattâ dedikleri, bir mescid, Kûhek tepesinin eteğinde üç katlı rasathane, Kûhek tepesinin garp tarafındaki eteğinde Bağ-ı Meydan adlı bir bahçe ve bu bahçenin ortasında, Çihilsütûn dedikleri iki katlı sü- tunları taştan büyük bir bina yaptırmıştı. Rasathane ve medreselerde 70 kadar matematikci vardı. Uluğ Bey, Kadızade-i Rumi ve Gıyasüddin Kaşi ve Ali Kuşcu gibi bilim adamları ile rasathanede gözlem yapmış ve bir yıldız kataloğu (Zic-i Uluğ Bey) hazırlatmıştı. Onlar burada bir ekol oluşturdular ve İslam dünyasında Nasırüddin Tusî’den sonraki dönemin doruk noktasını teşkil ettiler. Hazırlanan Zic, 17. asra kadar Avrupa 19. asra kadar İslam dünyasında ve Hindistan’da kullanılmaya devam etti. Burada yetişen bu alimlerden özellikle Kadızade ve Ali Kuşcu, hazırlanmasına katkıda bulundukları Zîc dışında, yazdıkları eserleri ve yetiştirdikleri talebeleri vasıtasıyla Osmanlı bilim dünyasını da etkilemiş simalardır. Bu alimlerin eserleri İstanbul, Bursa Malatya, Diyarbekir, Sivas, Erzurum, Kahire, Bağdat medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Mirza Şahruh’un uzun saltanatı (1405-1447) döneminde, sadece mirzalar değil, Gevherşad, Tuman Ağa gibi hanımlar, Alike Kükeltaş, Emîr Firuzşah, Şah Melik gibi önde gelen emîrler imar faaliyetlerine ciddi katkılarda bulunmuşlardır. Çağatay edebiyatında klasik devreyi oluşturan; Dîvân, mesnevi, tezkire, tarih gibi türlerde otuza yakın eser veren Nevayi, devrinin olduğu kadar Türk Edebiyatının da en mühim şahsiyetlerinden biridir. Hükümdar, bizzat kendisi de divân sahibi olan, Hüseyin Baykara’dır; ancak dönemin kültür hayatına damgasını vuran Ali Şir Nevaî’dir. Müzikten hatta, tarihten şiire kadar hüner sahibi hemen herkesi himaye etmiş ve desteklemiştir. Ali Şir Nevaî sadece hattat, nakkaş, musikişinas ve şairleri himaye etmekle kalmamış imar faaliyetlerine de ciddi katkıda bulunmuştur. Ali Şir Nevai ondört köprü, dokuz hamam, elli iki ribat, on dokuz su deposu, bir darü’l-huffaz, bir hastahane, beş imaret, yedi hankah, dört medrese, ve yirmi mescit yaptırmıştı. Timurlu hanedanının tarihi, ilk bakışta kurucusu Timur’un hızlı, kanlı ve onun taraftarları için kârlı seferleri ile akla gelmektedir. Ancak dönem biraz daha dikkatli incelendiğinde bütün devlet idarecilerinde görülen ülkesini mamur etmek, refahı artırmak, âlim ve sanatkârları himaye etmek fikrinin bu hanedanın hükümdarlarında ve elitlerinde de olduğu görülür. Ortaya koydukları ilmî, edebî, sanat eserleri ile Orta ve Batı Asya saraylarını ve kültür muhitlerini etkilemişlerdir.

Babür

Gâzî Zahîrüddîn Muhammed Babür, 15 Şubat 1583 tarihinde Fergana’da doğmuştur. Baba tarafından soyu Timur’a dayanıp, Timur’un dördüncü kuşaktan, anne tarafından ise Cengiz Han’ın on beşinci kuşaktan torunudur. Henüz on iki yaşında olmasına rağmen 10 Haziran 1494 günü Fergana Hükümdarı olmuştur. Babür’e babasından kalan topraklar fazla geniş değildi. O tarihlerde Fergana Vilayeti; doğudan Kaşgar, Batıdan Semerkant, güneyden Bedehşan, kuzeyden ise Almalık (Almatı) ve Yengi (Otrar) ile çevriliydi. Babür’ün siyasi mücadelelerini üç ana kısımda ele alabiliriz: Fergana hâkimiyeti (1494–1504), Kabil hâkimiyeti (1504–1526) ve Hindistan hâkimiyeti (1526–1530). Babür, 1530 yılında İbrahim Lûdî’nin annesi tarafından Çeşnigir Ahmed vasıtasıyla verilen ve uzun vadede etkisini gösteren zehir yüzünden yatağa düştü. Babür’ün sağlığı giderek kötüleşmeye başladı. Artık sonunun yaklaştığını anlayan Babür devlet büyüklerini toplayarak Humayun’un veliahtlığını kabul ettirdi ve kısa bir süre sonra da 25 Aralık 1530günü Agra’da öldü. Agra’da toprağa verilen Babür’ün cesedi daha sonra, vasiyeti gereğince Agra’dan alınarak merasimle Kabil’e nakledildi. Babür arkasında dört oğul ve üç kız çocu- ğu bırakmıştır. Oğulları; Hümâyun, Askerî, Hindal ve Kamran’dır. Kâmrân ve Humâyûn Çağatayca eserler yazmışlardır. Kızları ise; Gülrenk, Gülçehre ve Gülbeden Begimler’dir. Gülbeden, Hümâyun’un hayatını ve faaliyetlerini kaleme alarak, bir kadın yazar olarak devrine damgasını vurmuştur. Babür’ün 1526–1530 yıllarına ait altın, gümüş ve bakır paraları günümüzde değişik ülkelerin müze koleksiyonlarını süslemektedir.

Babür’ün Şahsiyeti

Babür; üstün bir komutan, mahir bir diplomat, aynı zamanda büyük bir devlet kurucusu olarak, Türk ve dünya tarihinin önde gelen şahsiyetleri arasında yer almaktadır. Babür; şair, edebiyat nazariyatçısı, bestekâr ve hattatlığının yanında mimarlık, peyzaj mimarisi, botanik, zooloji, astronomi, tarih, İslâm fıkhı gibi değişik ilim dalları ve konular ile ilgilenen çok yönlü bir insan idi.Babür, haksızlığa asla tahammül edemez, zorbalık ve yağmacılık yapanları ölümle cezalandırırdı. Masum halkın ekinlerini ve mallarını yağmalayan çapulcuları, öldürttükten sonra teşhir ettirirdi. Babür’ün en büyük tutkusu çokça okumak ve devamlı olarak yazmaktır. Ondaki yazma sevdası, çağdaşları Şah İsmail, Şeybâni Han, Hüseyin Baykara, Selim ve Kanunî’deki gibi sadece bir merak olarak kalmamış, Türk dili ve edebiyatına eserleriyle önemli katkılar sağlamıştır. Babür, sahip olduğu bir şeyler yapma ruhu ve sanat-estetik merakıyla Uygur harfleri ve stili ile Arap harflerini kaynaştırarak yeni bir yazı çeşidi, yani Hatt-ı Babüri’yi icat etmiştir. Şiir de Babür’ün hayatının vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Hayat felsefesi ve sanatkâr ruhunun aynası olan şiirleriyle kendini çevresindekilere sevdirmiş onlar üzerinde aynı zamanda manevî hâkimiyet de kurmuştur. Türk tarihinde edebiyatla, tarihle meşgul olan hatta eserler veren pek çok hükümdar vardır. Fakat Babür, sanatkâr bir hü- kümdar olmaktan öte hükümdar bir sanatkârdır.

Babür’ün Eserleri

Vekâyi (Babür’ün Hâtıratı, Babürnâme): Babür’ün kendi yaşadıklarını anlattığı ve bizzat Çağatayca kaleme aldığı bu eseri sadece Çağatayca’nın değil, bütün Türk edebiyatının en güzel mensur örnekleri arasında sayılmaktadır. Bu kitabın en büyük özelliği, hadiselerin bir hükümdardan beklenmeyecek derecede samimiyetle kaleme alınmış olmasıdır. Ayrıca eser, çeşitli dillere tercüme edilerek defalarca basılmıştır. Aruz Risâlesi: Bu eser, Babür’ün edebiyat nazariyatçılığı yönünü ortaya koymuştur. Aruz konusunda yazılan Türkçe ve Farsça benzerlerinden biraz farklı olan bu eserinde Babür, bilinen vezin, sanat ile nazım şekillerini, kendisinden ve başka şairlerden örnekler vererek açıklamıştır. Mübeyyen: Babür’ün Hanefî fıkhıyla ilgili bazı konuları (sefer, misafirlik, zekât, öşür, haraç…) mesnevî tarzında ve failün vezniyle yazdığı bir risâledir. Risâle-i Vâlidiyye Tercümesi: Bir Nakşibendî şeyhi olan Hoca Ubeydullah’ın, tasavvuf ahlâkı konusunda Farsça olarak yazmış olduğu “Validiyye” risâlesinin manzum tercümesidir. Dîvân: Bu eser, Babür’ün hayat felsefesini, karakterini ve sanat gücünü göstermesi açısından son derece önemlidir. Divan’da Babür’ün; aşk, tabiat, güzellik gibi kavramları işlediği şiirleri ile içtimai, ahlakî ve tasavvufî şiirleri de bulunmaktadır.

Babürlüler Devleti (1526-1858)

Temelleri Babür tarafından atılan ve kısa sürede Hindistan ile Afganistan’da yükselen Babürlüler, Batılılar tarafından Moğul (Mughal) diye adlandırılmıştır. Direk Moğollara bağlanmaması gereken ve Timur neslinden olan sülaleyi en doğru ifade eden isim Timurlu veya Babürlüler olmuştur.