Ünite 3: Tımar ve Vakıf Sistemleri

Giriş

İslam devletlerinde kamu maliyesinin

  • Yansıyan merkez maliyesi
  • İkta (tımar)
  • Vakıf Sistemi

olarak üç yönü bulunur. Osmanlı Devleti’nin de mali teşkilatı merkez maliye, tımar sistemi ve vakıflar olarak üç kısımdır

Osmanlılar otuz yılda bir tapu ve tımar için yaptıklarını sayardı. Tapuları iki safhada sayarlardı. İlki faal nüfus, devletin payı belirleniyordu ve hazırladıkları deftere Mufassal (ayrıntılı defter), ikinci safhada devlet ve tımar kesimin arasında bölüştürülüyordu ve deftere icmal (özet) denirdi.

İlk safhada şehirler, mahalleler itibariyle sayılır. Şehir nüfusu vasıtasız vergi ödemez, sadece avârız ve (müslüman olmayanlar) cizye öderlerdi. Sayımlar, belli bir andaki nüfus vs. durumunu yakalamak amacında olmadığından yedi sene kadar sürebilirdi. Sayımların ikinci safhasını gösteren icmâllerde gelirlerin merkezî hazine ile tımar sistemi arasındaki paylaşımı ile toprakların sipahilere paylaşımını gösterirdi. Bazen mufassal defterin devamı olarak vakıf defteri de tutulurdu. Bu defter sayım bölgesindeki vakıf ve mülk topraklarla sair vakıfları verir.

Tımar Sistemi

Selçuklu İkta Sistemi: Hz. Peygamber döneminde topraklar kişilere işletilmek üzere sınırlı bir mülkiyetle veriliyorlar yani ikta ediliyorlardı. İktalarda ferdî mülkiyet söz konusu olmadığından hibe, vakıf ve satışa müsaade edilmezdi. İktaya nezaret eden askerin ölümünden sonra büyük oğlu ikta nizamı yine de Beylikler tarafından muhafaza edilmiş ve Osmanlı Devleti tarafından devralınarak ihya edilmiş, geliştirilmiş ve tımar nizamı vücut bulmuştur nezareti ele alırdı. Büyük iktalarda ise ikta sahipleri çok defa bunu hayatları boyunca bile ellerinde tutamıyorlardı. İkta feodalite veya derebeylik anlamına gelmezdi. Selçuklular ’da ordunun toprağa bağlanması iktisadî ve siyasî nizamın en önemli vakıasıydı. İktaların idarî ve mâlî özerkliği vardı.

Büveyhoğulları nakit maaş ödemekte sıkıntı çektiklerinde bazen bu maaşa karşı olarak kumandanları vilayet vergilerini kendi hesaplarına toplamaya memur ederler yani bölgelerini kendilerine yıllık olarak ikta ederlerdi. Aslında bu tür iktalar iltizâm (mukataa) demekti. Büyük Selçuklular büyük iktalara izin vererek hükümdarlık oluşturmuşlardı. Fakat Türkiye de buna izin verilmemiştir. Taht kavgaları parçalanmalara neden olmuştur

Diğer İslam ülkelerindeki iktalar ferdi mülk gibi görülürken fethedilen Anadolu, devlet mülkü statüsün de değerlendirilmiştir

İkta sistemi içerisinde yer alan ziraî yapı çok gelişmiştir.

Askerî ikta rejimi Büyük Selçuklu Devleti’nin her tarafına yerleştikten sonra diğer kurumları gibi, aynı kültür ve medeniyet dairesinde bulunulan ülkelerde de uygulanmıştı.

Vergiye esas olan toprak birimine çift-i avâmil (bir çift hayvanla sürülebilen toprak parçası) deniyordu. İktaları yöneten ve sipahi denen askerler kumandanından erine kadar vergisi kendilerine bağlanan köylerde otururlar ve devletin çağrısı halinde gösterilen hizmeti görürlerdi. Sipahi-köylü ilişkileri kanunlarla düzenlenmiştir.

Selçuklular zamanında Anadolu’da gerçekleştirilen en önemli iktisadî dönüşüm toprakta özel mülkiyet yerine devlet (mîrî) mülkiyetinin getirilmesidir. Selçuklular, Anadolu’da Türkistan’dan getirdikleri göçebe aşiret zihniyetinden sıyrılıp nizamlarını oluştururken yeni bir feodalitenin oluşmasını engellemiştir.

Devlet hizmetindeki bazı kişilere verilen yarı devlet ve yarı özel mülkiyeti ihtiva eden ve mâlikâne-divânî denen topraklar vardı. Bunlar da tıpkı ikta toprakları gibi satılamaz, bağışlanamaz ve miras olarak bırakılamazdı. Tarımsal gelirlerle geçinen iktalı askerî teşkilatın etkin olduğu dönemlerde devlet hem fetihçi bir karakter taşıyor hem de toplum, kökleri kırsal hayatta bulunan bir kuvvetin güvencesi altında bulunuyordu. Fakat mîrî toprakların vakıf veya nüfuzlu kimselerce geniş mâlikânler yapılmasıyla haline getirilmesiyle iktalı sipahi önemini kaybetmiştir. Sonucunda da devlet hem iktisadî hem de askerî yönden zaafa düşmüştü.

Moğol istilası da Anadolu ikta sistemine büyük darbe vurmuştur.

İç çatışmalarda Sultanlar taraftar kazanmak veya eski taraftarların kaybetmemek için ikta topraklarını bazı kimselere özel mülk olarak dağıtmışlardır.

Toprakların bir kısmı da han ve noyan denen İlhanlı prenslerine incü (has veya mâlikâne) olarak tahsis ediliyordu. Toprak iltizâmları Talay (Taluy) denen bir kurum tarafından yönetiliyordu. İltizâm, yolsuzluğa veya aşırı vergiye yol açabiliyordu.

Osmanlı tahrir (sayım) defterlerinde Anadolu beyliklerine ait arazi defterlerine atıfta bulunmuştur.

Osmanlı tımar sistemi: Devlet, ziraatten alacağı vergiyi, kendisi araya girmeden, doğrudan büyük bir kısmı asker olan tımar sahiplerine bırakıyordu. Tımar, Selçuklu ikta sisteminin bir devamıdır.

Devlet mülkiyeti (rakabe) altındaki toprakların yine birer devlet memuru olan ve maaşlarını tımarlarının gelirlerinden bizzat tahsil eden sipahilerin gözetiminde, kullanım (intifa) hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir. Osmanlı teşkilat geleneğinde eyaletler haslı ve salyâneli olarak ikiye ayrılmaktaydı. Haslı eyaletler tımar sistemi içerisindedir.

Eyalet gelir ve giderlerinin, ilke olarak, kendi bünyeleri içerisinde yönetilmeleri söz konusuydu.

Osmanlı tarım ekonomisinin hukuki esasları: Osmanlı ekonomisinin temeli ziraî bir ekonomidir. Tımar sistemi ise, ziraî ekonominin dolayısıyla Osmanlı ekonomisinin esasıdır.

Özel mülkiyet altındaki bahçelerde sabanla ziraat yapılacak olursa, bu toprakların mîrî hale geleceği kanunlaştırılmıştır.

Tımar topraklarını işlemek hak ve görevine sahip olan reayanın idaresi, işletmeye nezaret ve vergilerin tahsili sahib-i arz (toprak sahibi) kabul edilen dirlik sahiplerine bırakılmıştır.

Tımar topraklarından sipahinin dolayısıyla devletin payına düşen gelirlere kira değil, öşür denilmiştir. Fıkıh ve siyaset kitaplarında topraklar öşrî, harâcî ve mîrî (emîrî) olarak üçe ayrılmıştır. Bu nazarî ayrıma göre, öşrî topraklar Müslümanların özel mülkiyetleri altındaki topraklardır.

Elde ettikleri ürünlerinden zekatın bir çeşidi olarak öşür (1/10) vergisi öderler. Harâcî toprakların sahipleri ise gayrimüslimlerdir. Bunlar 1/10-1/2 arasında harâc vergisi öderler. Mîrî topraklar ise silah ile fethedilip devlet mülkiyeti altına alınan topraklardır. İkta ve tımar sistemi bu tür topraklara uygulanmıştır.

Öşrî topraklar, Arabistan yarımadası, isteyerek Müslüman olan yerler ve silahlı mücadele ile fethedilip gaziler arasında paylaştırılan topraklardır. Harâcî topraklar Barış yoluyla ele geçen ve sahiplerinin elinde bırakılan Irak gibi topraklardır. Mîrî topraklardan ise nazarî olarak, öşür veya harâc değil, kira alınır.

Tapu sayımları ile her köyün geliri, nüfusu, otlakları, ormanlar kısaca mâlî yapı tespit edilirdi. Böylece haslı eyaletler oluşturulur, bunlar da sancaklara ayrılır, sancaklar da tımar, vakıf ve ocaklık olarak hak sahiplerine tahsis edilirdi. Tımar, Osmanlı uygulamasında üç kısma ayrılmıştır:

  • Senelik hâsılatı 20.000 akçeye kadar olan topraklar
  • 20.000-100.000 akçe gelirli bölgelere zeamet,
  • 100.000’den fazla gelirli bölgelere de has genellikle beylerbeyi ve sancak beylerine verilen dirliklerdi.

Tımar mahiyet itibariyle beş bölümdür:

  1. Eşkinci tımarı (mülk tımar). Sistemde en büyük yeri teşkil eden sipahi tımarıdır.
  2. Mustahfız tımarı: Kale muhafızlarına verilen tımardır.
  3. Hizmet tımar: Bazı sınır boylarında bulunan camilerin imam ve hatipliğine, bazı saray hizmetlerine mahsustur. Bazen de padişahlar sipahi emektarlarına mutasarrıf oldukları tımarları temlik etmişler, bunlar da varislerine intikal etmiştir.
  4. Mensuhat tımarı: Müsellem ve yürük askerleri gibi lağvedilen sınıflardan boş kalan tımarlardır. Bunlar deniz kuvvetlerinin önem kazanmasından sonra leventlere tahsis edilmiştir.
  5. Sepet tımarı: Hâsılatı azalan ve kimseye verilmeyip beratları güya sepette kalan tımarlardır.

Sipahi ve köylü ilişkileri: Tımar sisteminin en büyük kısmı olan sipahi veya eşkinci tımarlarında hizmet ile tımar arasında bir orantı vardır. Hizmetler büyüdükçe dirlikler de büyürdü. Dirlik sahipleri topraklarıyla orantılı miktarda asker (cebelü) ve ‘kapı halkı’ beslemek zorundaydı. Padişah da bir numaralı sipahi sıfatıyla kapı halkı (kapıkulu) beslerdi.

Rütbesi ne olursa olsun sipahinin merkeze bağlı bir devlet memuru oluşu onun feodalitedeki senyörle en belirgin farkıdır. Yine Osmanlı ekonomisi feodalite ile kıyaslanamayacak derecede açık bir ekonomi idi. Hatta bu açık ekonomi politikası daha ilk İslâmi devirlerden beri devlet tarafından uygulanıyordu. Köylerin yanında var olan gelişmiş kentler de bunun bir göstergesidir. Nihayet senyörlerin yargı hakkı bulunmasına mukabil tımar erinin böyle bir hakkı olmaması bir yana o da özerk bir kurum olan yargı önünde denetlediği köylülerle eşitti. Geniş ziraî topraklarda ferdî mülkiyet tanındığı takdirde, İslâm miras hükümleri gereğince bu topraklar miras yoluyla parçalanmaktan kurtulamıyorlardı. Bu şekilde küçülen ve optimum ziraî işletme hüviyetinden çıkan topraklara devletin, maslahat yani kamu yararınca, müdahale etmesi de zorunlu oluyordu. Sistem içerisinde bir görevliye düşen tımar, zeamet veya haslar çeşitli sancaklara veya köylere dağıtılıp karıştığından bir tek görevlinin bir bölgede nüfuz sahibi olması önlenmişti. Bu olgu ile birlikte merkezi ve cemaatçi devlet telakkisi de toprak asilleri sınıfının oluşmamasının en önemli sebebidir. Bazen devletin topraklara müdahalesine imkân bırakmamak için evlatlık vakıflar kurulduğu görülmektedir. Fakat buradan hareketle bu tür işletmelerde feodal bir vasfın bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Bunların birçoğunda vakıf olma durumu çok kere gelecekte gerçekleşmekteydi.

Klasik tımar sisteminde her köylü ailesinin işlettiği toprak parçası bir veya yarım çiftlik olarak köylünün ödemekle yükümlü olduğu çift resminin matrahını teşkil ediyordu. Çiftliğin alanı verimine göre 70-150 dönüm (1 dönüm 40 adım kare veya yaklaşık 1 dekar) arasında değişiyordu. Bu toprakların mülkiyeti devlete ait olduğundan sipahi gibi onu işleyen köylü de satamaz, bağışlayamaz ve vakfedemezdi.

Tımar kesiminde vergi düzeni: Harâc, İslâm vergileme düzeninde silahlı mücadele ile fethedilen topraklardan yüzde 50’ye kadar alınabileceği kaydedilen vergiydi. Harâc-ı muvazzaf ve harâc-ı mukâseme olarak ikiye ayrılmıştı. Harâc-ı muvazzaf, toprak üzerine maktu olarak konan vergiydi. Osmanlı uygulamasında bunun çift akçesi, basma akçesi, kulluk akçesi, resmi-i zemin, resmi tapu, Hristiyanlardan alınan ispençe resmi, boyunduruk hakkı gibi vergileri kapsadığı kabul edilir. Harâc-ı mukâseme ise toprak ürünlerinden “yerin tahammülüne göre, öşürden nısfa kadar” (yüzde 10-50) alınan vergiydi. Öşür, resm-i bağ ve bahçe, resm-i güvâre, resm-i sebzevat gibi resimleri ihtiva ederdi.

1. Ürün üzerinde alınan vergiler (Harâc-ı mukâseme)

  • Zirai vergiler: Bunlar umumiyetle öşür adı altında toplanırlar ve % 10 civarında bir oranla belirlenir. Aslında Müslümanlardan alınan ve mülk topraklarının mahsullerinin zekâtını ifade eden öşür onda bir demektir.
  • Hayvanlardan alınan vergiler: Yerleşik veya konar-göçer reayadan alınan hayvan vergileri:

a) Otlak resmi (Şânu’l-mer’a)

b) Yaylak ve kışlak resmi

c) Resm-i ağnâm, resm-i ganem, âdet-i ağnâm

d) Ağıl resmi

2. Toprak üzerinden alınan vergi ve tazminatlar (Harâc-ı muvazzaf)

a) Resm-i çift.

b) Resm-i çiftbozan.

c) Resm-i zemin ve resm-i dönüm.

d) Resm-i tapu

e) Resm-i asiyab

3. Kişi üzerinden alınan vergiler

a) Resm-i ispenç

b) Resm-i bennak ve resm-i mücerred

c) Resm-i arus

d) Bâd-ı hevâ

e) Resm-i cürüm ve cinayet (öşr-i diyet).

f) Yava (kaçkun) resmi

Bir de sipahiler sefere getirmeleri gereken her bir cebelü için eğer getirmezlerse de cebelü bedeliyesi ismiyle devlete tazminat öderlerdi. Buna çocuk (sıbyan) ve emeklilerin (mütekaid) tımarları da dâhildi. Bundan başka dirliklerinde bulunmayan sipahi ve zaimlerden alınan bedel-i tımar, 17. yüzyıl sonlarında uygulamaya konan olağanüstü bir vergiydi

Tımar sisteminde dönüşüm : Amerika’nın keşfi ile dünya ekonomisi değişmiştir. Nakit sağlamada önemli dar boğazlarla karşılaşan ve fiyat yapılarındaki farklılıktan dolayı piyasasındaki altın ve gümüşü Mısır’a ve Hindistan’a kaptıran Osmanlı ülkesinde daha şiddetli bir para darlığı ortaya çıkmıştı.

Tımar sistemi, 17. yüzyılın başlarından itibaren nakdî ilişkilerin yaygınlaşması, fiyat hareketleri, savaş teknolojisinin askerliği bir meslek haline getirmesi, mâlî kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş gibi dünya ekonomisinde ortaya çıkan yapısal değişikliklerle eski önemini kaybetmeye başlamıştı. Tımarların iltizama verilip mukataaya dönüştürülmesi vergi konusu olan ziraî işletmelerin verimsizleşmeleri ile sonuçlandı. Vezir, beylerbeyi, sancakbeyi gibi has tahsis edilen devlet görevlileri gelirlerini bu işle görevlendirdikleri mültezimler eliyle tahsil ederlerdi. Tımar sisteminin bozulmasıyla iç güvensizliğin artması etkileşim halindeydi. Kale neferlerine verilen tımarlar da azalmakta ve ortadan kalkmaktaydı.

17. yüzyıl sonlarında devletin nakdî gelirleri 600 milyondan fazlaydı. Tımar toprakları mukataa sistemine alınmaya başlanmış ve bunun sonucunda bir kısmı vakıf haline gelmiştir. Yine 17. yüzyılda, bir tahminle, 200.000 kişiye ulaşan sipahi ordusu da gerileyerek önemini kaybetmiştir.

Tanzimat döneminde ülkede toprak satın almak isteyen yabancılar liberal bir toprak sistemini arzuluyorlardı. Özellikle 1856 Islahat Fermanı, yabancıların toprak satın alabileceğini öngören vaatlerde bulunmuştu. Tımar sisteminin toprak kullanımına koyduğu sınırlamalar bu istekleri engelliyordu.

1858 Arazi Kanunnamesi’yle ziraî topraklarda özel mülkiyet hukukî meşruiyet kazanmış ve tımar sistemi hukuken de bertaraf edilmişti.

Vakıf Sistemi

Vakıf sistemi, sosyal güvenliğin temel kurumu olduğu kadar eğitim, kültür, diyanet, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım yatırımlarını yürüten malî bir kurumdur. Devşirme sisteminin bir sonucu olarak 18. yüzyılda büyük vakıfların yüzde 14’ü köle asıllılar tarafından kurulmuştu. Bu vakıflardan bir kısmı padişah ve vezirlere ait olan büyük vakıflardı.

Osmanlı vakıf sistemi, özerk ve demokratik bir ‘sivil toplum’ sistemi olmakla birlikte devletin denetiminin dışında değildir.

Büyük vakıflar sadrazam, şeyhülislâm, başdefterdar, kadı, enderun, daru’s-saâde ve babü’s-saâde ağaları, iç hazinedarbaşı, nakibu’l-eşraf gibi devlet görevlilerinin nezareti altındadır. Vakıflar bazı mütekaid ve duacıların vazife denen maaşlarını ödemekle yükümlüydüler. Vakıf sisteminde finanse eden ve edilen olmak üzere iki unsur vardır. Finanse eden mallar taşınır ve taşınmaz olarak ikiye ayrılır. Asıl vakıf, akar da denen, taşınmaz malların vakfıdır.

Taşınmaz mal vakıfları: Kırsal topraklar ilke olarak devlet (mîrî) mülkiyeti altında bulunduğundan ferdî mülkiyetin dışındaydı. Ancak hazineyi temsil eden padişahı iradesiyle toprağın hukûkî statüsü değişebilirdi. Kırsal toprak fiilen mîrî (tımar sistemi), mülk (özel mülkiyet altında) ve vakıf olarak üç kısımda ele alınıyordu. Taşınmaz mal vakıflarının ikinci türünü gelir getiren çeşitli yapılar oluşturur ki, bunların başında çarşılar ve ticaret merkezleri gelir.

Taşınır mal (para) vakıfları: Genellikle kabul edilen görüşe göre bu tür servetin vakfı (riba tehlikesinden dolayı) caiz değildir. Ancak taşınmaz servetin uzantısı olan nakit paraların vakfı caiz görülmüştür. Nihayet böyle bir durum olsun olmasın, özellikle İmam Züfer’in ictihâdıyla, para vakıfları örf haline geldiğinden caiz görülmüştür. Osmanlılar bu görüşü uygulamışlardır. İslâm fıkhının ilk tedvini sırasında vakfedilen şeyin, geliri devamlılık taşıyan taşınmaz mülk olması gerekiyordu. Ancak bu kural zamanla yumuşatılmıştır. Mesela Ebû Hanife taşınır eşyanın vakfını kabul etmediği halde Ebu Yusuf taşınmazın zorunlu tamamlayıcıları veya sadece onun için faydalı unsurlar oldukları takdirde taşınır servetin de vakfına müsaâde etmiştir. Böylece vakfedilen taşınmaza bağlı kölelerin ve tarım aletlerinin de vakfı caiz görülmüştür. İmam Züfer de taşınmaza bağlı olsun veya olmasın taşınırların vakfını ve hatta tükenebilir şeylerin vakfını da kabul etmiştir. İmam Muhammed mahallî adetler elverdiği takdirde taşınırların vakfını caiz saymış ve bu görüşte Hanefi ve Maliki mezhepleri birleşmiştir.

Vakıf sisteminde dönüşüm: 1826’da Evkâf Nezâreti kuruluncaya kadar nazır ve mütevelliler vasıtalıyla idare edilmiştir. Bu tarihte tahsisat kabilinden vakıflar Maliye Hazinesi tarafından zaptedildi.

Avrupalıların Osmanlı topraklarında serbest dolaşım, mülk sahibi olma gibi istekleri vardı. Evkâf Nezâreti’nin kurulması ile yabancıların Osmanlı topraklarındaki bu istekleri arasında bağ kurulmaktadır. Tanzimat, tımar sistemini ortadan kaldırmış, dolayısıyla mîrî topraklara müdahale kolaylaşmıştı. M. Nuri Paşa da vakıfların merkezi hazine ve tımar sistemi aleyhine genişlemesinin iyi olmadığı kanaatindedir. Bununla birlikte o, evlatlık vakıfların müsadere den kurtulmak için tesis edildiği görüşünü reddeder. Kaldı ki bu görüş hadım ağalar gibi nesilleri olmayan kişilerin yaptıkları büyük vakıfları açıklayamamaktadır. Fakat bu olgu evlatlık vakıfların çok sayıda olduğu gerçeğini değiştirmez.

Tanzimat, tımar gibi, vakıf sistemini de bertaraf etmeye çalışmıştır. Aslında vakıfların kötü durumları ve ıslahat teşebbüslerine direnmeleri, aleyhlerindeki telakkilerin yerleşmesine imkân ve fırsat veriyordu. Bu sistem İslâm toplumu için zararlı olsaydı, İslâm ve Osmanlı medeniyetinin yüksek devirlerinde gelişme göstermesi imkânsız olurdu.