Ünite 6: Tıbbi Müdahaleden Kaynaklanan Cezai Sorumluluk-I

Giriş

Sağlık çalışanları mesleklerini icra ederken hastanın ruh ve beden bütünlüğü üzerinde etkili eylemlerde bulunmaktadırlar. Bu ünitede ceza hukuku bakımından tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun dayanağı ele alındıktan sonra, suçun yapısı hakkında kısa bir açıklamanın ardından sağlık çalışanlarınca tıbbi müdahaleler sırasında işlenebilecek bazı suçlar incelenecektir.

Hekimler Tarafından İşlenebilecek Suçlara İlişkin Ön Açıklamalar

Suç, toplumda hakim olan hukuki değerlere tecavüz teşkil eden fiillerdir. Suç teşkil eden haksızlığı gerçekleştiren kişilere ceza ve güvenlik tedbiri olmak üzere iki tür yaptırım uygulanmaktadır. Ceza, işlediği haksızlıktan dolayı kusurlu bulunan kişiye uygulanabilir. Ceza yaptırımının aksine, güvenlik tedbirine hükmedilebilmesi için gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla kişinin kusurlu sayılması zorunlu değildir. Suçların kanunda tarifinin yapılmış olması gerekir. Suç tipleri, kanun koyucunun cezaya layık olarak gördüğü davranış şekillerini belirler. Failin tipe uygun davranmasıyla kural olarak suç gerçekleşmiş olur. Suçun varlığından söz edilebilmesi için fiil kanunda tanımlanmalı, maddi unsur ve manevi unsur bulunmalı ve hukuka aykırılık bulunmalıdır. Ceza hukuku anlamında hukuka aykırı bir fiilden söz edilebilmesi için bir davranış olmalı, bu davranış dış dünyada ceza hukukunun sonuç bağladığı bir değişiklik meydana getirmelidir. Failin hareketi ile netice arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bunun yanında bir neticenin faile insan olma özelliğinden kaynaklanan kabiliyet durumuna göre kendi eseri olarak yüklenebilmesi de gerekir. Suçun manevi unsurundan söz edebilmesi için ise kast veya taksir bulunması gerekir. Kast suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Yani kastın bilme ve isteme olmak üzere birlikte gerçekleşmesi gereken iki kurucu unsuru vardır. Kast, suçun kanuni tarifinde (tipiklikte) yer alan bütün maddi unsurları kapsamalıdır. Kast, doğrudan kast ve olası kast şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Doğrudan kastta, failin, suçun bütün maddi unsurları hakkındaki bilgisi tamdır, kesindir. Bu kast türü, failin gerçekleşmesini hedef aldığı sonuçlara ilişkin kasttır. Olası kast, fail tarafından muhtemel, hatta sadece mümkün olarak görülen sonuçlara ilişkin kasttır.

Taksir ise bir kimsenin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle istemediği ve fakat öngörülebilir bir neticeyi gerçekleştirmesidir. Taksirin cezalandırılmasının nedeni, kişilere yüklenmiş olan dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlal edilmesidir. İki çeşit taksir söz konusudur: Bilinçli taksir ve bilinçsiz taksir. Bilinçsiz taksir: Sonucun öngörülmediği hâllerde söz konusu olan taksirdir. Bilinçli taksir: Failin sonucu öngördüğü ancak istemediği hâllerde söz konusu olan taksirdir. Taksir, kastın hafifletici bir şekli de değildir.

Suçlar ya kasten ya da taksirle işlenirler. Ancak TCK’de kastın ve taksirin bileşiminden oluşan “karma suçlara” da yer verilmiş ve bunlar “netice sebebiyle ağırlaşmış suç” olarak isimlendirilmiştir. Suçun varlığı için gerekli olanın ötesinde zararlı veya tehlikeli bir sonucun meydana gelmesi hâlinde cezası ağırlaştırılan suçlara ise neticesi nedeniyle ağırlaşan suçlar denir. Diğer bir ifadeyle bir fiilîn, kastedilenden daha ağır veya başkaca bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi durumunda netice sebebiyle ağırlaşmış suçtan bahsedilir.

Diğer tüm unsurlar bulunmasına rağmen, somut olayda bir hukuka uygunluk nedeninin bulunması hâlinde fiil hukuka uygun hale gelir yani suç teşkil etmez. Görevin ifası, meşru savunma, ilgilinin rızası, hakkın kullanılması gibi çeşitli hukuka uygunluk nedenleri söz konusudur. Görevin ifası hukuka uygunluk sebebinin söz konusu olabilmesi için herhangi bir kanunun verdiği yetkiden doğan görevin, öngörülen şekilde yerine getirilmiş olması gerekmektedir.

Suçlar, kural olarak herkes tarafından işlenebilir. Fiil yeteneğine sahip olan her gerçek kişi tarafından işlenebilen bu suçlara “genel suçlar” denilmektedir. Kanuni tanımında belli sıfat veya niteliklere sahip olanlarca işlenebilen suçlara “özgü suçlar” denilmektedir. Mağdur, suçun konusunun ait olduğu kişiyi veya kişileri ifade eder. Örneğin, ameliyat sırasında içinde sargı bezi unutulan hasta vücut bütünlüğü hakkı ihlal edilmiş kişi olarak yaralama suçunun mağdurudur. Suçun konusu ise tipik hareketin üzerinde icra edildiği kişi veya şeydir.

Ceza Hukuku Bakımından Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluğu Meselesi

Kural olarak yapılan her tıbbi müdahale de iradi bir insan davranışı olup diğer şartları da taşıdığı takdirde suç teşkil edebilme ihtimali bulunmaktadır. Tıbbi müdahale ceza hukuku bakımından değerlendirildiğinde, üzerinde durulması gereken konu hekimin tıbbi müdahale dolayısıyla cezalandırılmama nedenidir. Gerçekten, tıp biliminde kabul görmüş genel kurallara göre yapılan ve başarıya ulaşan müdahalelerin dahi, “yaralama” teşkil ettiği kabul edilir. Bu durumda, hekimin gerçekleştirmiş olduğu tıbbi müdahaleden dolayı cezalandırılmaması için bir hukuka uygunluk sebebinin bulunması gerekir. Bu konuda öğretideki hakim görüş, mağdurun rızasının fiilî hukuka uygun hâle getirdiği yönündedir. Ancak öğretide, tıbbı müdahale hâlinde suçun unsurlarının bulunmadığını savunan yazarlar da bulunmaktadır.

Endikasyon, hekimin tıbbi müdahalesinin hukuka uygun olması için aranan tıbbi zorunluluktur. Bir tıbbi müdahalede bulunmak bakımından tıbbi zorunluluk bulunmadığı takdirde gerçekleştiren hekimin hem cezai hem de hukuki sorumluluğu söz konusu olacaktır.

Türk hukukunda tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu, geleneksel olarak “hakkın kullanılması” hukuka uygunluk sebebi ile izah edilmektedir. Kanundaki suç tanımına uygun maddi ve manevi unsuru taşıyan fiilîn, hukuk düzeni ile çatışmasını ortadan kaldırıp fiilîn hukuka uygun sayılması dolayısıyla suç olmaktan çıkmasına neden olan sebeplere “hukuka uygunluk sebepleri” denir. Bir fiilîn tipe uygun olduğu belirlendikten sonra, ilk olarak bu davranışın bir hukuka uygunluk nedeni çerçevesinde işlenip işlenmediği belirlenmelidir. TCK’ya göre “Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez”.

Hakkın kullanılmasının hukuka uygunluk nedeni oluşturabilmesi için, kişi tarafından doğrudan doğruya kullanılabilen subjektif bir hak bulunmalı, kişi bu hakkını tanınma sebebinin sınırları içinde kullanmalı, hakkın kullanılması ile işlenen ve tipe uygun olan fiil arasında nedensellik bağı bulunmalı. Hukuken korunan ve bu korumadan yararlanmanın sahibinin iradesine bırakıldığı hakka subjektif hak denir.

Öğretideki bir görüşe göre, hekim mesleğini icra ederken kendisine sağlanan sübjektif hakkı kullanmış olur. Yargıtay da tıp bilimi, hekime tıbbi müdahale için izin verdiğine göre, bunu yapan hekim tıp mesleğinin izin verdiği bir faaliyette bulunmuş olduğundan hakkın kullanılması nedeniyle eylemi hukuka aykırı sayılamaz görüşündedir. Hakkın kullanılması görüşü, mağdurun rızasına önem vermemekte, hekim ile devlet arasındaki ilişkiyi esas almaktadır.

Ceza hukukunda geçerli olan bir diğer hukuka uygunluk nedeni de TCK’nin 26. maddesi 2. fıkrasında öngörülen ilgilinin rızasıdır. Tıp hukuku bakımından da ilgilinin rızası, hastanın veya kanuni temsilcisinin rızası, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluk sebebi olarak değerlendirilir. İlgilinin rızasının işlenen fiilî hukuka uygun hâle getirebilmesi için, kişinin üzerinde mutlak surette tasarrufta bulunulabileceği haklarla ilgili olması, beyanda bulunan kişinin, rızaya vermeye ehil olması, ilgilinin rıza beyanında bulunması gerekir. Kişinin üzerinde mutlak surette tasarrufta bulunabileceği haklar sınırsız değildir ve kişi kendisine ilişkin her hak üzerinde serbestçe tasarrufta bulunamaz. Örneğin, yaşama hakkı, üzerinde kişinin mutlak surette tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla kişinin rızası ötenaziyi hukuka uygun hale getirmez. Kişinin vücudu üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi bulunmakla birlikte, beden bütünlüğüne ağır zarar verecek nitelikteki fiillere rızası geçerli olamaz. İlgilinin rızasının hukuka uygunluk sebebi oluşturabilmesi için rıza açıklamasının mutlaka suçtan önce veya en geç suçun icra hareketleri gerçekleştirildiği sırada yapılmalıdır.

Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gereklidir. Rıza alınmadan önce de bilgilendirme yapılması gereklidir. Hasta Hakları Yönetmeliği’nde, bilgilendirme ve rıza kavramları açıklanmış, tıbbi müdahalenin çeşidine göre de rızanın geçerlilik koşulları ayrı ayrı gösterilmiştir. Yönetmeliğe göre bilgilendirme, yapılması planlanan her türlü tıbbi müdahale öncesinde müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık mesleği mensubu tarafından kişiye gerekli bilginin verilmesini; rıza ise kişinin tıbbi müdahaleyi serbest iradesiyle ve bilgilendirilmiş olarak kabul etmesini ifade eder.

Hekim, tıbbi müdahalenin neden olacağı yarayı vs. istediğinden bu netice bakımından kasıtlı hareket ettiği kabul edilir. Hekimin iyileştirmeyi istemesi, yaralama neticesi bakımından kastı ortadan kaldırmaz. Ancak bu fillerin suç oluşturmamasının nedeni bu faaliyetleri meşru kılan nedenlerin kabul edilmiş olmasındandır. Birçok meslek bakımından gerçekleştirdikleri faaliyetler suç tanımıyla uyuşan fiillerdir ancak bu filler bir hukuka uygunluk sebebi ile suç oluşturmamakta ve cezalandırılmamaktadır. Öğretide hastanın rızası, zorda kalma, mesleğin icra ediliyor olması, izin verilen risk, hekimin iyileştirme amacının ön planda bulunması gibi nedenlerle hekimin tıbbi müdahalesi meşru sayılır.

“Hastanın rızası” hukuka uygunluk nedeni, tıbbi müdahalenin dayanağını oluşturmak bakımından üzerinde daha fazla uzlaşılan bir sebep olmuştur. Ancak tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu ile ilgili olarak rıza tek başına yeterli değildir. Tıbbi müdahaleyi yapanın kural olarak hekim olması gerekir. Diğer kişilerin gerçekleştirmiş oldukları tıbbi müdahaleler için ise hekime müracaat etme imkânının bulunmaması aranır.

Öldürme/Ölüme Neden Olma ile Yaralama Suçları Bakımından Sağlık Personelinin Cezai Sorumluluğu

Öldürme suçları ile korunan hukuki değer, “yaşama hakkı”dır. Bu hak, kişinin kendisine karşı dahi korunan, üzerinde tasarruf edilmesi mümkün olmayan doğal, dokunulamaz, devredilemez ve vazgeçilemez nitelikte bir hak olarak gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk metinlerinde garanti altına alınmıştır (AY m. 17/1; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) m. 2).

Kasten öldürme suçunun mağduru ancak yaşayan insan olabilir. Bu suçla korunmak istenen hak, yaşama hakkıdır. Yaşamın ne zaman başlayıp bittiği bu suç bakımından önem taşır. İnsan hayatının insanın anasından sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başladığını kabul etmek gerekir. Dolayısıyla ana rahminde bulunan cenin veya fiilden önce ölmüş bir insan bu suçun konusunu oluşturmaz. Henüz doğmamış cenine yönelik müdahaleler çocuk düşürtme gibi başkaca suçların oluşumuna sebebiyet verir. Ölümün ne zaman gerçekleşmiş sayılacağına ilişkin olarak da öğretideki hakim kanaat beyin ölümü kriterini esas alır.

Hastanın rızasının alınmış olması tıbbi müdahalelerin tamamını hukuka uygun hale getirmez. Müdahalenin kusurlu yapılması hekimin sorumluluğunu doğurur.

Taksirle öldürme ve yaralama suçları TCK’da tanımlanmıştır. Suçun meydana gelebilmesi için icraî veya ihmali bir davranışın gerçekleştirildiği sırada gerekli dikkat ve özeni göstermemek suretiyle bir kişinin ölümüne sebebiyet verilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ölümü meydana getiren davranış taksirli olmalıdır. Buradaki özen yükümlülüğü, objektif dikkat ve özen yükümlülüğüdür. Hekimlik mesleğinin veya diğer sağlık mesleğinin faaliyetlerinin mesleğin öngördüğü şekilde gerçekleştirilmemiş olması durumunda tıp literatüründe “malpraktis”ten, ceza hukukunda ise “taksir”den bahsedilir. Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “malpraktis” yani “hekimliğin kötüye kullanılması” anlamına gelir.

Taksirli suçlarda belirli meslek veya sanatı icra edenler bakımından o meslek veya sanatı yapıyor olmanın yüklediği özen yükümlülüğü söz konusudur. Her meslek ve sanat sahibinin o mesleğin esaslarını bilme, o meslek ve sanatın gerektirdiği beceriye sahip olma yükümlülüğü vardır. Sağlık mesleği mensupları bakımından dikkatli ve özenli davranışın kaynakları, tıp mevzuatı ve tıbbi standartlardır. Hekimin özen yükümlülüğüne uygun davrandığını ortaya koyabilmesi için, özellikle birden fazla teşhis veya tedavi yöntemi olması durumunda neden diğerini/diğerlerini değil de somut olayda başvurulanı tercih ettiğini açıklayabilmesi gerekir.

Tıbbi müdahale sırasında özen yükümlülüğüne uygun davranılmış olmasına rağmen hasta iyileşmeyebilir. Bu duruma “komplikasyon” denir. Komplikasyon, tıbbi müdahalede, öngörülemeyen veya öngörülse bile önlenemeyen neticelerdir. Komplikasyon “izin verilen risk” kapsamındadır ve bu durumda hekimin cezai sorumluluğu bulunmayacaktır.

Ekip hâlinde çalışılan hâllerde, ekip üyelerinden birinin diğerlerini denetleme ve koordinasyonu sağlama yükümlülüğü söz konusuysa (örneğin uzman hekimin asistan hekimi denetleme yükümlülüğü bulunmaktadır), kişi bu yükümlülüklerini yerine getirmediği için ölüm veya yaralanma neticesi doğarsa söz konusu fail bu neticeden sorumlu olacaktır.

Taksirli ölüm veya yaralama suçları bakımından hekimin hareketi icrai (hatalı ilaç verilmesi gibi) veya ihmali (teşhisi zamanında koymamak, tedaviye zamanında veya hiç başlamamak gibi) nitelikte olabilir. Taksirden dolayı sorumluğun söz konusu olabilmesi için neticenin öngörülebilir olması gerekir. Hiç kimse tarafından öngörülemeyecek bir netice için hekim de sorumlu tutulamaz. Öngörülebilirlik, tıbbi müdahaleyi yapan hekimin tecrübesi ve nitelikleri dikkate alınarak belirlenebilir.

Hekimin tıbbi müdahalesi sonucu meydana gelen netice bakımından bilinçli taksirin varlığından bahsedebilmek için hekimin sadece neticeyi öngörmesi yeterli olmayıp mesela mesleki cüret, tıp kurallarını çok aşırı şekilde ihlali gibi bir sebeple yapmaması gereken bir tıbbi müdahaleye girişmesi durumunda söz konusu olabilir. Aksi halde hekimin tüm müdahaleleri bakımından bilinçli taksir söz konusu olacaktır.

Dikkat ve özene aykırı davranışın varlığına rağmen ölüm veya yaralama neticesinin gerçekleşmemesi hâlinde suçtan bahsedilemez. Taksirli suçlarda teşebbüs söz konusu olmaz, bu nedenle hareketler öldürme veya yaralama neticelerine ne kadar yaklaşılırsa yaklaşılsın faile ölüme neden olma veya yaralama suçlarından ceza verilemez.

Bir fiilîn yaralama sayılması için kanunda öngörülen neticelerin meydana gelmesi gerekmektedir. Bu sonuçlar üç türlüdür: Vücuda acı verme, sağlığı bozma ve algılama yeteneğinin bozulması. Failin davranışı, yukarıda belirtilen sonuçlardan birini meydana getirmelidir. Yani failin davranışı ile mağdurun uğradığı zarar arasında nedensellik bağının bulunması gerekir. Sağlık çalışanının hatalı müdahalesi ile meydana gelen netice arasında nedensellik bağı yoksa sağlık çalışanını sorumlu tutmak mümkün olmaz. Örneğin, hastaya gerekli olan tetkik yapılmadan ilacın verilmesi durumunda, gerekli tetkikler yapılsa bile yine ilacın verilerek ölümün meydana gelip gelmeyeceği araştırılmalıdır.

Sağlık çalışanının sorumlu olması için özen yükümlülüğünü ihlal etmesi ve bu yükümlülük ihlalinin hastanın yaralanmasına veya ölümüne neden olması gerekir (nedensellik bağı). Nedensellik bağının tespitinde kullanılan ölçü, hekimin müdahalesinin özenli yapılmış olması hâlinde yaralama veya ölüm neticesinin kesinlik sınırında bir olasılıkla önlenecek olmasıdır. Hekim sorumluluğu davalarında nedensellik bağı bakımından normal nedensellik bağı değerlendirmesinden farklı düşünme zorunluluğu bulunmaktadır.

Hekimlerin uygulama hataları çoğunlukla bir tıp bilirkişisi yardımıyla tespit edilir. Bilirkişinin görevi, uygulanan tıbbi müdahale bakımından olması gereken dikkat ve özen yükümlülüğü ve sağlık personelinin hangi noktada bu yükümlülüğe aykırı davrandığını tespit etmektir. Adli meseleler ile ilgili Yüksek Sağlık Şurası bilirkişiliğine başvurulur. Yüksek Sağlık Şurası dosya üzerinden inceleme yapar ve rapor verir. Hâkim, bilirkişinin verdikleri raporlar ile bağlı değildir. Mahkemeler tüm delilleri olduğu gibi bilirkişi raporlarını da serbestçe takdir eder.

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu hekimlerin işlemesi pek mümkün değildir. Çünkü bu olasılıkta hekimin hastayı yaralamak için hareket etmesi ancak kastının ötesinde, örneğin hastanın ölmesi gerekmektedir. Ancak uygulamada bu suçun örneklerine de rastlanabilmektedir.

Kasten öldürme esasen hekimler bakımından önem arz etmez. Hekimler daha ziyade taksirli suçlar işlerler. Bu suçlar kasten işlenebilirler. Failin kastı, doğrudan kast olabileceği gibi, olası kast da olabilir. Olası kast hâlinde failin cezasında indirime gidilir. Eğer failin işlediği fiilîn ölüm neticesini meydana getirebileceği günlük hayat tecrübelerimize göre muhakkak sayılabiliyorsa bu neticeler ister failin asıl maksadını oluştursun isterse oluşturmasın, doğrudan kast söz konusudur. İşlenen fiilîn ölüm neticesini meydana getireceği mutlak değil de muhtemel ise bu takdirde olası kast söz konusudur.

Hekimin hastanın rızasını almaksızın, hastayı aydınlatmaksızın veya endikasyon bulunmaksızın yaptığı her türlü tıbbi müdahale kasten yaralama suçunu oluşturur. Hekim ve yapılacak işlemle ilgili bir sağlık personeli olmayan bir kimsenin zorunluluk hâli olmadıkça tıbbi müdahalede bulunması da kasten yaralama teşkil eder.

Kasten öldürme ve kasten yaralama aslında hem icrai hem ihmali davranışla işlenebilir. İhmal, kanunun aktif davranış emrini verdiği durumlarda failin hareketsiz kalması veya hareketi gereken zamanda yapmamasıdır. Ancak her ihmali davranışta bulunan kişi meydana gelen neticeden sorumlu tutulamaz. Kişinin ihmali davranışından sorumlu tutulabilmesi için garantör konumunda olması gerekir. Garantör, tipik neticenin meydana gelmesini önlemekle yükümlü tutulan kişidir.

Hekimler, mevzuat uyarınca hastalara acil yardım yapmak yükümlülüğü altındadır. Resmî görevin gerektirdiği hâller ile acil hâllerde hastanın ölümünü sağlamak için kasten tıbbi müdahalede bulunmadığında garantör konumunda bulunduğundan ihmali şekilde işlenen kasten öldürme (TCK m. 83) hükmü gereğince sorumlu olacaktır. Aynı şekilde acil bir durum bulunmayan ve resmî görevi olmayan hekim ise hasta ile yapmış olduğu sözleşme nedeniyle tıbbi müdahalede bulunma yükümlülüğü altına girer. Öngelen tehlikeli eylem bakımından da özellikle yanlış tedavi uygulayarak hastayı tehlikeye sokan hekim de garantör olur. (Failin önceden yapmış olduğu bir hareketin mağdur bakımından zarar tehlikesi doğurmuş olması durumunda öngelen tehlikeden bahsedilir.)

Hekime sadece danışılmış olması hâlinde garantörlük doğmaz. Ancak hastanın hastaneye yatırılması ile ilgili klinik hekimi bakımından garantörlük yükümlülüğü doğar. İcapçı hekimler de garantör konumundadırlar. İcapçı nöbetinde olan hekimin çağrıldığı ve gerekli olduğu hâlde hastanın yanına gelip tıbbi müdahalede bulunmaması nedeniyle oluşacak ölüm ve yaralama neticelerinden fail sorumlu olacaktır.

Aktif ötanazi, ölümcül hastaların veya ölmek üzere olanların (sona ermek üzere olan hayatın), hastalığına ve ölüm sürecine aktif etkide bulunmak suretiyle kısaltılması olup yasaktır; hiçbir şekilde hukuka uygun kabul edilmemektedir. Hastanın iyileşmesi hususunda hiçbir ümit bulunmasa bile, hekim öldürmek suretiyle yardımda bulunmamalıdır. Çünkü kişinin, yaşamı üzerindeki tasarruf yetkisini başkasına devretmesi mümkün değildir. Bu durumda, hastayı öldüren hekimin kasten adam öldürme suçundan cezalandırılması gerekir. Hekimin hastaya acıyarak yardımda bulunması, takdiri indirim sebebi olarak cezanın indirilmesini sağlayabilir (TCK m.62).

Pasif ötanazi ise ölmek üzere olan bir kişi üzerinde yaşamı uzatan tedbirlerin alınmasından vazgeçmek, ölümün doğal gerçekleşme sürecini geciktirecek tıbbi tedbirleri yarıda bırakmak demektir. Bu filler hastanın rızası olmaksızın hekim tarafından tek taraflı olarak uygulanmışsa hekim ihmal suretiyle kasten adam öldürme suçunu işlemiş olur. Hastanın tedaviyi ret hakkını kullanması söz konusuysa hastalığının son dönemlerinde olan bir hastanın doğal ölüm süreciyle ilgili isteğine saygı gösteren hekim cezalandırılmamalıdır. Pasif ölüm yardımı ihmali hareketle icra edilmekte; ölmekte olan veya artık bilincine kavuşamayacak hastalarda reanimasyon gibi yaşamı uzatıcı tedbirlerin alınmaması veya bunlardan vazgeçilerek ölümü doğal akışına bırakmak suretiyle gerçekleştirilmektedir. Pasif ölüm yardımında hekimin hukuki sorumluluğu tartışmalıdır.