Ünite 5: Temel Sektörlerde Gelişmeler II: Sanayi Sektörü

Türkiye’de Sanayi Sektörünün Gelişimi

Günümüz dünyasında gelişmiş ülkelerin aynı zamanda sanayileşmiş ülkeler olmaları, ekonomik gelişme ile sanayileşme arasında çok yakın bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır. Sanayileşme seviyesi, sanayi sektörünün, ülkenin ulusal geliri içindeki büyüklüğüne bağlıdır. Türkiye ekonomisi, Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından Avrupa’daki gelişme yolunda olan (gelişmekte olan) piyasa ekonomisi olarak tanımlanır ve dünyanın yeni sanayileşen ülkeleri arasındadır.

Osmanlı Devleti’nde Sanayi Sektörünün Gelişimi

Osmanlı Devleti’nin ekonomisi tarıma dayalı bir yapıda olduğu için, sanayi sektörü ikinci planda kalmış ve içinde bulunulan şartlarda sanayileşme çabaları başarıya ulaşamamıştır. Türkiye’nin sanayileşme seviyesinin, Batılı gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmasının en önemli sebebi budur. Batıda sanayi devrimi başlamadan önce 15-18’inci yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biriydi. Lonca örgütlenmesiyle çinicilik, dokumacılık ve gemi yapımı alanlarında oldukça ileri bir durumdaydı.

İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesiyle, sanayileşme olmadan ülkenin kalkınamayacağını ileri süren devlet adamlarının sayısı artmaya başlamıştır. Gelişen milliyetçilik akımları, ekonomi alanında da kendini hissettirmiş ve Osmanlı sanayisinin teşvik edilmesinin gerekliliği üzerinde durulmaya başlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı yıla (1914) kadar olan dönem bazı yazarlarca millî iktisat dönemi ortak tanımlanmaktadır.

Aralık 1913 tarihinde iktidardaki İttihat ve Terakki Hükûmeti sanayileşmeyi teşvik etmek amacıyla Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatını (Geçici Sanayi Yasasını) yürürlüğe koymuştur.

Teşvik-i Sanayi Kanunu kapsamına giren kuruluşların sayım sonuçları 1917 yılında yayımlanmıştır. Buna göre Osmanlı sanayi, tüketim malları üretmekte, ara ve yatırım malları üreten sanayi dallarına sahip bulunmamaktadır. Sanayinin hammaddesi tarıma dayanmaktadır.

Osmanlı sanayisinde, yabancı sermayenin payı düşük, çevirici güç yetersiz ve teknoloji geriydi.

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Sanayileşmeye Yönelik Politikalar

Mustafa Kemal’in 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde “İktisadiyatımıza önem vermek zorundayız” derken belirtmek istediği gerçek, sanayileşmeydi. Ekonomik gelişme, sanayileşme olmadan başarılamazdı. Bu görüşünü şöyle açıklamıştır: “Sanayileşme en ileri ve gelişmiş Türkiye’ye ulaşmak için en kısa yoldur. Vatan savunması buna bağlıdır.” Büyük Önder ve yakın çevresi, tarımı ihmal etmeden sanayileşmeye önem vermişlerdir.

9 Nisan 1924 tarihinde çıkarılan bir yasa ile ihracata dönük sanayilerin kullandıkları ithal hammaddeleri gümrük vergisinden muaf tutulmuş, 1924 yılında Türkiye İş Bankası, 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş, 1929 yılında da etkili bir gümrük korumacılığı başlatılmıştır.

Gümrük korumasına geç başlanılmasının sebebi, Lozan Barış Anlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin gümrük tarifelerini 5 yıl süreyle 24 Ağustos 1928’e kadar, 1 Eylül 1916 tarihinde olduğu seviyede tutma yükümlülüğüdür.

Hükûmet, yerli sanayicilerin üretimini iç vergilerden muaf tutarak, prim ödeyerek, ucuz kredi sağlayarak, ithal malları üzerine tüketim vergisi koyarak korumuş ve Ekim 1929 tarihinde de spesifik tarifeler uygulayarak etkili bir koruma sağlamıştır. Yeni spesifik tarifede bütün tarım makine, araç ve gereçleri bu sektörde makineleşmeyi teşvik etmek için gümrükten muaf tutulmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında izlenen temel ekonomi politikası ilke olarak, özel girişim eliyle serbest piyasa şartlarında sanayileşmeyi esas almaktadır.

Hükûmet, 1927 yılında eski 1913 tarihli yasayı (kanunu) gözden geçirip genişleterek gelecek 15 yıl için Teşvik-i Sanayi Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koymuştur. Mayıs 1927 tarihli 1055 sayılı yeni Teşvik-i Sanayi Kanunu 15 yıl boyunca imalat ve madencilik sanayilerindeki kuruluşlara önemli teşvikler getirmiştir.

1932 yılında İnhisarlar Umum Müdürlüğü isimli devlet tekeli kuruluncaya kadar, Türkiye’de tütün, ispirtolu içkiler, tuz, barut ve patlayıcı maddelere ilişkin tekeller ayrı kuruluşlarca yürütülmüştür.

Kahve ithali 1960 yılında kararname ile tekel altına alınmış ise de, 1976’da bir başka kararname ile serbest bırakılmıştır. 1980’e kadar kahve ithali Tekel Genel Müdürlüğü’nce yapılmıştır. 1981 yılı İthalat Rejimi Kararında kahve ithali fon ödenmek suretiyle serbest bırakılmıştır. 1973’te Çay Tekeli, Çay Kurumu Genel Müdürlüğüne devredilmiş, daha sonra bu tekel de kaldırılmıştır.

17 Şubat 1925 tarihinde tarımda Aşar Vergisi Birinci İktisat Kongresi’nin önerileri doğrultusunda kaldırılınca, devlet önemli bir gelir kaybına uğramıştır. Çünkü 1924 yılındaki devlet gelirlerinin ortalama %25’ini aşar vergisi sağlamaktaydı.

1927 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa sanayi sayımı yapılmıştır.

Cumhuriyet’in ilk on yılında hükûmet sanayi sektörüne öncelik veren bir kalkınma stratejisini benimsemesine rağmen, tarım sektörünü ihmal etmemiş ve bu sektörü desteklemeye devam etmiştir. Çünkü sanayinin gelişmesi için gerekli sermaye, döviz ve işgücünü sağlayacak başlıca sektör tarımdı.

Yerli sanayinin ülke ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalması ve izlenen teşvik politikalarına rağmen istenilen başarıya ulaşılamaması sonucunda, izlenen temel politikalar 1930’lu yılların ortalarından sonra değiştirilmiş ve ithal ikameci ve korumacı politikalara ağırlık verilmeye başlanmıştır. 1928 yılında, Tarım ve Ticaret Bakanlıklarının birleştirilmesiyle İktisat Vekâleti kurulmuştur.

Devletçi Sanayileşme Yılları

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 10 yılında özel girişime dayanan liberal ekonomi politikası izlenmiş, özel sektör korunarak teşvik edilmiş ve sanayileşmede bu kesime öncelik verilmiştir.

Devletçilik politikası, sanayileşmeyi hızlandırmak için bir alternatif olarak doğmuş ve devlet öncülüğünde planlı sanayileşme hedef alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde devletçilik ilkesini Başbakan İsmet İnönü, (1924’ten 1937’ye kadar Başbakanlık görevini aralıksız sürdürmüştür) 30 Ağustos 1930 tarihinde Kayseri-Sivas demiryolunu işletmeye açarken yaptığı konuşmada mutedil devletçilik olarak açıklamıştır. Bu ilke, 1931 yılında toplanan CHP Üçüncü Kurultayı’nda kabul edilmiştir. Daha sonra 1935’te CHP’nin programına girmiş, 5 Şubat 1937’de de Anayasa’ya konmuştur.

Atatürk, İnönü ve Bayar’ın belirttiği gibi devletçilik, ülkenin o günkü ihtiyaçlarından doğmuş ve ülkenin hızla sanayileşmesi için izlenmesi gereken zorunlu bir politika olmuştur. Şüphesiz her iki lideri böyle bir politika izlemeye yönelten bazı dış faktörler de vardır. Bu faktörlerden en önemlisi, 1930’lu yıllarda merkezi planlı bir ekonomiye sahip olan Sovyetler Birliği’nin, 1929 yılında başlayan Büyük Bunalımı (Dünya Ekonomik Krizini) fazla hissetmemesi ve bu krizi Batılı ülkelerden daha rahat atlatmasıdır.

Türkiye’de devletçilik ve planlı ekonomi uygulaması, hiçbir zaman kolektivist sisteme geçiş için bir aşama niteliği taşımamıştır.

Devletçi politika izlenerek ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmeye çalışıldığı 1933’ten sonraki dönemde de özel kesim korunmuş ve teşvik edilmiştir. Devlet sadece özel kesimin yeterli olamaması sebebiyle bazı yatırımları gerçekleştirmek durumundadır ve kamu girişimciliği özel girişimciliğin yerini almamıştır.

Kamu girişimciliği, daha çok sanayi sektöründe yoğunlaşmış, tarım ve hizmetler sektöründeki faaliyetleri sınırlı kalmıştır.

Hızlı bir ekonomik kalkınma ve sanayileşme için kamunun sanayi tesisleri kurup işletmesinin kaçınılmaz olduğu anlaşılınca, Sovyet uzmanlar grubuna, sanayi programı niteliğinde olan bir plan hazırlattırılmıştır. Dünya üzerinde gelişme yolunda olan ülkelerde bu plan, devlet öncülüğünde planlı sanayileşme uygulamasının da ilk örneğini oluşturmuştur.

Bütün eksikliklerine rağmen, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (BBYSP) Hükûmet tarafından benimsenerek 17 Nisan 1934 tarihinde yürürlüğe konmuş ve 1934-1938 yıllarında uygulanmıştır. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (1934-1938), kamu yatırımlarının tümünü kapsamayan bir plandır. BBYSP’nin amacı, ithal edilmekte olan tüketim malları üretiminde belli artışlar sağlamaktır. Bu planın temel özelliği ithal ikamesini amaçlamasıdır.

BBYSP’nin uygulaması devam ederken, 20-24 Ocak 1936 tarihleri arasında İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (İBYSP) hazırlıklarını yapmak üzere Ekonomi Bakanı Celal Bayar’ın başkanlığında Sanayi Kongresi toplanmıştır. 16 Eylül 1938 tarihinde Plan taslağında bazı değişiklikler yapılmış ve 4 yılı kapsayacak şekilde Plan yeniden düzenlenmiştir. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından üç ay önce, İBYSP’den de vazgeçilerek yerine 5 Nisan 1939 tarihinde İktisadi Savunma Planı konulmuştur. Bunda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün büyük etkisi olmuştur. Çünkü ülkenin bir savaşa girmesi ihtimaline göre her türlü öncelikler yeniden düzenlenmek zorundaydı. Uygulamaya geçirilemeyen İBYSP’nin amacı, daha çok hammaddesi içeride bulunan hafif sanayi dallarında ithal ikamesine gitmektir.

İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (1938-1942) kapsamı Birinci Plana göre daha geniş tutulmuştu. Plan döneminde kurulması öngörülen 100 kadar fabrikanın bir kısmı (Ereğli Demir Çelik tesisleri gibi) daha sonraki yıllarda faaliyete geçirilebilmiştir.

II. Dünya Savaşı döneminde sanayi sektöründe İBYSP kapsamına alınan fakat o dönemde gerçekleştirilemeyen süper fosfat ve sülfürik asit tesisleri kurulabilmiş, özel sektör yatırımları ise Hükûmetin ön iznine bağlanmıştır.

Savaş döneminde üretim düşüşü, ithalat tıkanıklığı, dış dünyadan aşırı koruma sebebiyle soyutlanma, dış ticaret fazlası sağlamak için ihracatı aşırı teşvik gibi sebeplerle ekonomide arz daraldığı için, talep fazlası oluşmuştur. Arzda yaşanan daralma, savaş döneminde tüketim mallarında stokçuluğa ve spekülasyona yol açmış, bunun sonucunda da toplumda belli kesimler aşırı kazançlar elde etmiştir. Bu olumsuz gelişmeleri önlemek amacıyla devletin ekonomiye müdahalesi artmış ve Başbakan Refik Saydam, 1940 yılı başında Hükûmete sınırsız yetkiler veren Millî Müdafaa Kanunu’nu Meclis’ten geçirerek yürürlüğe koymuştur. Yasa, sanayi kuruluşlarının neleri ve hangi miktarlarda üretebileceklerini belirlemiştir.

Cumhuriyet’in ilk on yılı içinde, sanayi sektörünün Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) içindeki payı %10’lar seviyesinde seyretmiştir. 1923 yılında Türkiye’nin ulusal geliri cari faktör fiyatlarıyla 952 milyar T idi. 1929’dan sonra GSMH azalmıştır. GSMH’daki olumsuz gelişme, 1929-1930 Dünya Ekonomik Krizi (Büyük Buhran) ile tarımsal üretimdeki kötü iklim şartlarından kaynaklanmıştır.

Liberal Döneme Geçiş

II. Dünya Savaşı yıllarında devletin Millî Korunma, Varlık, Çiftçiyi Topraklandırma Yasaları ile Toprak Mahsulleri Vergisi uygulamaları sonucunda geniş halk kitlelerinin yaşam standartları düşmüş ve halkın mevcut siyasi iktidara karşı hoşnutsuzluğu artmıştır. 18 Ocak 1940 tarihli 3780 sayılı Millî Korunma (Müdafaa) Kanunu, Savaş koşullarında ekonominin üzerindeki baskıları denetim altına alabilmek, özellikle gıda zorluklarını gidermek üzere çıkartılmış ve Hükûmete üretim ve dağıtımla ilgili özel yetkiler vermiştir.

Demokrat Parti, liberal politikalar izlenmesini öngören bir programa sahipti ve ekonomik kalkınmanın özel sektöre dayanacağını öne sürmekteydi. 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan ve açık oy, gizli sayıma dayanan ilk genel seçimler sonucunda Demokrat Parti 465 milletvekilliğinden 62’sini kazanmış ve böylece Türkiye Cumhuriyeti’nde yasal olarak çok partili hayat başlamıştır.

Menderes Hükûmeti’nin göreve başlamasıyla devletçi politikalar terk edilmeye başlanmış ve ekonomide liberal bir dönem başlamıştır. Türkiye’de 1947 Kalkınma Planı (Vaner Planı) ile başlatılan; ithal ikamesi yerine ihracatı teşvik, sanayi yerine tarımı teşvik ve kamu kesimi yerine özel kesimi tercih eden liberal dönem, 1958 İstikrar Kararlarının yürürlüğe girmesine kadar devam etmiştir.

1950 yılından sonraki dönemde yeni bir ekonomi politikası uygulamaya konmuştur. 1950-1960 dönemi altyapı yatırımcılığı dönemi olarak bilinir. Önemli karayolları, su, liman ve enerji projeleri bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte özel sektör önemli bir gelişme göstermiş, kamuya ait sanayi kuruluşları da büyüdüğü için sanayi sektöründe kamunun payı azalmamıştır.

1950 yılından ekonomik istikrar önlemlerinin yürürlüğe girdiği 1958’e kadar ülkedeki toplam yatırımların ortalama %21’i sanayi sektörüne ayrılmıştır.

Planlı Dönemde Sanayi Sektöründe Gelişmeler

Türkiye ekonomisi 1960 yılına gelinceye kadar plansız büyümüş, 1950’lerin ikinci yarısından sonra bütün sektörlerin büyüme hızı yavaşlamıştır.

1961 yılında çıkarılan kanun ile Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuş ve kalkınma planlarını hazırlamak ve yürütmekle görevlendirilmiştir. Böylece, Türkiye’de 1962’den sonra planlı kalkınma dönemi başlamıştır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (BBYKP) 1962 yılına yetişmediği için bir yıllık program hazırlanmış ve Birinci Plan 1963 yılında yürürlüğe konmuştur. Plan (BBYKP), 15 yıllık uzun vadeli bir planın ilk uygulama dönemi olmuştur.

Türkiye’de 1963 yılından sonra uygulanan 5’er yıllık kalkınma planı dönemlerinde sanayiye dayalı büyüme temel amaçlardan biri olmuştur. 1980 yılına kadar ithal ikamesi, 1980 sonrasında ise ihracata dönük sanayileşme politikası izlenmiştir.

Kalkınma planları, 1930’lu yıllarda hazırlanan BBYSP ile İBYSP’de olduğu gibi tüm önceliğin ve ağırlığın sanayi sektörüne verildiği dengesiz gelişme felsefesine dayanmamıştır. İthal ikamesi yoluyla sanayi malının yerli üretimi önem taşımış, bu üretimin maliyeti, fiyatı, rekabet şansı, kalitesi ve uzun dönemde gelişmeye etkisi üzerinde durulmamıştır.

BBYKP’de dayanıklı tüketim mallarının ithal ikamesi amaçlanmıştır. Ara ve yatırım mallarının da ithal ikamesini kamu sektörü sağlamış, özel sektör İBYKP ve Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (ÜBYKP) dayanıklı tüketim malları üretiminde yoğunlaşmıştır. Böylece, özel sektör ile kamu kesimi arasında doğal bir iş bölümü de kendiliğinden oluşmuştur. Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (DBYKP’de) sınai malı ihracatına önem verilmiş, fakat bu gelişme sanayileşmede strateji değişikliğine yol açmamıştır. 1980 yılına kadar özellikle dayanıklı tüketim malları sanayisinde büyük ölçüde ithal ikamesi gerçekleştirilmiştir.

Özetle, ilk üç plan uygulaması sonucunda sanayi sektörünün GSMH içindeki payı yükselmiştir. Bunun sebebi, sanayi sektöründeki büyüme hızlarının plan hedeflerinin bir miktar gerisinde kalmasına rağmen oldukça yüksek seviyede gerçekleşmesidir.

Türkiye’de izlenen ithal ikamesi politikası sonucunda, negatif ithal ikamesine yol açılmış ve bir birimlik ithal ikamesi için daha fazla ithalat yapılmıştır.

1980 Sonrası Dönem

24 Ocak Kararları ile ithal ikameci sanayileşme stratejisi terk edilerek, ihracata ağırlık ve öncelik veren sanayileşme modeli benimsenmiştir. Böylece, ihracata dönük stratejiye göre sanayileşmemenin yarattığı sıkıntılar giderilmeye çalışılmıştır. Aslında 24 Ocak Kararları’nın özünde, sanayileşme stratejisindeki değişiklik yatar. Yatırım ve ara malları üretimine öncelik veren anlayış bırakılmış, sanayinin dışa açılmasına önem verilmiş ve ithalatta liberalizasyona (serbestleşme) gidilerek Türk sanayisi terbiye edilmeye çalışılmıştır. Özellikle 1984’ten sonra ithalatın libere edilmesi (serbestleştirilmesi), kaçakçılık ve karaborsayı büyük ölçüde engelleyerek haksız rekabeti ortadan kaldırmış, yabancı sermaye girişleri üzerinde olumlu etki yaratmış ve sanayinin dinamik karşılaştırmalı üstünlükler teorisi içinde yeniden yapılanmasını sağlamıştır.

Türkiye, Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Singapur gibi uzak doğu ülkelerinin ihracata dönük sanayileşme stratejilerini 1960’lı yıllarda benimseyip uygulamaya koymuş olsaydı, bugün sanayileşme konusunda karşılaştığı sıkıntıların büyük bir kısmından uzak kalacaktı. 1963 yılında başlayan planlı ekonomi döneminden günümüze (2019) kadar Türkiye’de 11 adet kalkınma planı hazırlanmıştır. Planların iktisadi felsefeleri ve yaklaşımları kapsamında; 1960 öncesi planları devletçi, kısmi, 1960-1980 planları karma ekonomi, bütüncül, 1980-2000 planları liberal, stratejik olarak nitelendirilebilir. Sanayileşmede 1980 öncesinde ithalat ikamesi politikaları, 1980 sonrasında ise açık ekonomiye geçiş, yönlendirici olmuştur.

Değişen dünya şartları ve Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkileri dikkate alınarak 22 yıllık (1973- 1995 dönemini kapsayan) yeni bir perspektif plan hazırlanmıştır. Yeni bir perspektifle hazırlanan plan, I995 yılında ulaşılmak istenen gelir seviyesi ve üretim yapısını belirlemiş, mevcut potansiyelin en yüksek seviyede değerlendirilmesini amaçlamıştır. Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013), “İstikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye” vizyonu ve Uzun Vadeli Strateji (2001-2023) çerçevesinde hazırlanmıştır.

Türkiye’yi 21. yüzyıla hazırlamanın gerekli alt yapısını oluşturmak amacıyla hazırlanan Uzun Vadeli Gelişme Stratejisi’nin ortaya koyduğu perspektif, öncelikleri ve politikaları itibarıyla çağın değişen ekonomik ve sosyal gelişmelerini dikkate almaktadır. 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı’nda uygulanacak ekonomik ve sosyal politikalar, Cumhuriyet’in 100. yılında, Türkiye’nin belirlediği hedeflere ulaşmasını ve ekonomik refahla birlikte sosyal refahı da artırmasını hedeflemiştir.

1963 yılından itibaren 11 adet kalkınma planı uygulanırken; istikrarlı büyüme, enflasyonla mücadele, vatandaşların refah seviyesinin yükseltilmesi ve bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarının azaltılması planların değişmez hedefleri olmuştur. Planlı dönemde hedeflerin altında performans yakalanmıştır.

Sanayide Yapısal Değişim

Avrupa Birliği (AB) Ekonomik Faaliyetler Sınıflaması’na (NACE) göre sanayi sektörü; madencilik ve taş ocakçılığı sanayisi, imalat sanayisi ile elektrik, gaz ve su sanayilerini kapsamaktadır. Türk sanayisinde yapısal değişim ortaya konulurken, sanayinin özünü oluşturan imalat sanayisindeki gelişmeler ele alınmaktadır. İmalat sanayisi ise ISIC Rev. 2 ve ISIC Rev. 3 sınıflandırmasına göre TÜİK tarafından yapılan ayırımdaki imalat sanayisi sınıflandırmasına giren sanayi gruplarını kapsamaktadır.

Kalkınma planlarında sanayide yapısal değişim, sanayi üretimi içinde ara ve yatırım mallarının payının artmasına bağlanmıştır. Planlı dönemde, izlenen ithal ikameci politikalar sonucunda, İBYKP dönemi içinde dayanıklı tüketim mallarında yerli üretim büyük ölçüde sağlanmıştır. Bu sebeple ÜBYKP’nin yeni stratejisinde, ara ve yatırım malları üretimine öncelik verilmesi hedef olarak alınmış, fakat bunda başarıya ulaşılamamıştır.

1980 yılından sonra izlenen yeni sanayileşme stratejisi, sanayi sektöründe hızlı bir büyümeye yol açmıştır. Büyüme oranlarında meydana gelen dalgalanmalar kararsız büyümeye sebep olmuşsa da, 1981-1990 arasında sanayi sektörü ortalama %7 oranında gelişmiştir (büyümüştür).

Günümüzde, hammaddeye dayanan, klasik üretim teknolojisi kullanan ve çevre kirliliğine yol açan tekstil, demir-çelik ve gemi inşa gibi sanayiler emeğin ucuz olduğu gelişmekte olan ülkelere kaymaktadır. Buna karşılık gelişmiş ülkeler, bilgi ve beceri gerektiren, araştırma ve geliştirmeye dayanan, ileri teknolojili sanayi dallarına yönelmektedir.

AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında, Türkiye ekonomisinde yüksek ve ortanın üstü teknolojinin payı düşüktür. İmalat sanayisinin yapısında orta düzey teknolojiye doğru dönüşüm devam etmektedir.

Sanayide Sektörünün Katma Değer İçindeki Yeri

İmalat Sanayisi

Bir ülkede imalat sanayisinin ekonomi içindeki yeri, ülkenin gelişme sürecindeki temel göstergelerden biridir. Ülkeler geliştikçe sektörlerin ekonomi içindeki payları da değişim gösterir. Önceleri tarım gibi doğal kaynaklara dayalı sektörler ekonomi içinde önemli bir paya sahipken, ülke geliştikçe bu pay yerini imalat sanayisine bırakır ve hizmet sektörünün payı da artmaya başlar. Türkiye ekonomisinde sanayi sektörünün içinde çok önemli bir yeri olan imalat sanayisinde, son yıllarda önemli bir yapısal değişim olmuş ve toplam ihracat içindeki payı özellikle 24 Ocak 1980 İstikrar Kararları’ndan sonraki 20 yıl içinde (1980-2000) hızla artmıştır.

Türkiye küreselleşmenin etkisinin arttığı bu süreçte dünya imalat sanayisi içinde payını artırmış, 2002 yılında imalat sanayisi katma değeriyle dünyada 20’nci, Avrupa’da 10’uncu sırada yer alırken, 2015 yılında dünyada 16’ncı, Avrupa’da ise 6’ncı sıraya yükselmiştir.

Madencilik

Madencilik, sektör içinde çok önemli bir yere sahip değildir. GSYH içindeki payı 2014 yılında %0,9 iken, 2016’da %0,8’e düşmüştür. Bu alt sektörün büyüme hızı da zaman içinde büyük dalgalanma göstermiştir. Sektör üzerindeki etkisi 2008 yılının son çeyreğinden sonra hissedilen küresel kriz, dünya ekonomisinde ham petrol, doğal gaz ve metalik maden fiyatlarında düşüşlere ve üretim azalmalarına yol açmıştır.

Enerji

Türkiye’nin enerji talebi, büyüyen ekonomisine paralel olarak gelişim göstermektedir. 2000-2015 döneminde yıllık elektrik enerjisi talebi dünyada ortalama %3 artış gösterirken, Türkiye’de bu oran %5 civarındadır. Fosil yakıtlar bakımından, linyit hariç zengin rezervlere sahip olmayan Türkiye’de birincil enerji talebinin yaklaşık dörtte üçü dış kaynaklardan sağlanmaktadır. 2015 yılında birincil enerji kaynakları tüketimi içerisinde kömürün payı %27, petrolün payı %30 ve yenilenebilir kaynakların payı ise %12’dir. Doğal gaz, 2008-2015 yılları arasında birincil enerji tüketiminde en büyük paya sahip olup, 2015 yılında ülkemiz birincil enerji tüketimindeki payı %31 seviyesindedir.

Türkiye’de yenilenebilir enerji yatırımlarını teşvik politikası kapsamında, büyük ölçekli yenilenebilir enerji kaynak alanları (YEKA) oluşturularak, yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması hedeflenmektedir. 2016 yılında toplam elektrik üretimi içindeki payı %33,1 olan yenilenebilir enerji kaynaklarından 90,8 milyar kWh elektrik üretimi gerçekleşmiştir.

Sanayi Sektöründe Sorunlar

Sanayi sektöründeki sorunlar kapsamında, Türkiye’nin Küresel Rekabet Endeksi’ndeki yerinin gerilemesi, sanayi sektörü açısından bir sorundur. İsviçreli araştırma kurumlarından IMD’nin (International Institute for Management Development) yayımladığı Dünya Rekabet Yıllığı 2018 Raporu’na göre, Türkiye 2017-2018 döneminde, rekabetçilikte gerilemiştir. 140 ülkenin yer aldığı Küresel Rekabetçilik Endeksi’nde Türkiye 58’inci sıradan 61’inci sıraya gerilemiştir. Türkiye, yüksek ve orta teknoloji yoğun mal ihraç eden ülkeler içinde yer almazken; Singapur, Tayvan ve Güney Kore küresel rekabet sıralamasında daha üst sıralara çıkmıştır.

Türkiye sanayileşme anlamında önemli adımlar atmış olmasına karşılık, dışa bağımlılığı devam etmektedir. İmalat sanayisinin sorunları ve eksikliklerine genel olarak baktığımızda, ara ve yatırım mallarında dışa bağımlı yapı, enerji maliyetlerinin yüksekliği devam etmektedir. Çevre ve insan sağlığına uygun üretimdeki eksiklikler devam etmekte, kayıtdışı hala önemli bir sorun, vergi oranları yüksek, teşvikler ve piyasa düzenlemesinde yaşanan aksaklıklar tam anlamıyla giderilmemiştir. Girişimciliğin yeterince gelişmemiş olması ve Ar-Ge ve buna bağlı olarak yenilikçilikte (inovasyon) yeterince ilerleme sağlanmamış olması sorunlardan bazılarıdır.

Kredi maliyetlerindeki yükseklik, düşük fiyatlı ithalattan kaynaklanan haksız rekabet, bürokratik işlemlerin fazlalığı, teknoloji üretiminde yetersizlik, ileri teknoloji kullanımının hızlı yaygınlaştırılamaması, nitelikli işgücü eksikliği, yüksek katma değerli ürünlerde sınırlı üretim kabiliyeti ile işletmelerin üretim ve yönetim yapılarında modernizasyon ihtiyacı imalat sanayisindeki önemli yapısal sorunlardır.

Dördüncü Sanayi Devrimi’nin dört ana kavramı olan esneklik (resilience), çeviklik (agility), inovasyon (yenilik) ekosistemleri (innovation ecosystems) ve insan odaklı yaklaşım (human centric approach) doğrultusunda 12 yeni bileşen kullanılmıştır. Türkiye, 4’üncü Sanayi Devrimi’nin 12 bileşeninin 11’inde Avrupa ve Kuzey Amerika ortalamasının gerisinde kalmıştır.

Sanayileşme Politikalarında Değişim

Türkiye ekonomisinde gerek sanayi sektörü ve gerekse imalat sanayisi, 1960’lı yıllardan sonra önemli gelişim göstermiş, imalat sanayisinin ulusal gelir içindeki payı yükselmiştir. İmalat sanayisi bu gelişim sürecinde birincisi 1960’larda, ikincisi 1980’lerde olmak üzere iki önemli aşamadan geçmiştir. 1960’larda ithal ikameci ve devletin aktif rol aldığı politikalar sanayileşmeye katkıda bulunmuş, ancak bu süreç 1970’lerde krizle karşılaşmıştır. 24 Ocak 1980 Kararları’nın temellerinden birini oluşturan ihracata dayalı sanayileşme stratejisiyle birlikte, imalat sanayisi hızla gelişmiştir. Bu gelişim, 1990’lardaki makroekonomik istikrarsızlıklar sonucu yerini tekrar duraklamaya bırakmakla birlikte, 1980’de başlayan dışa açık ekonomi modeli günümüzde de uygulanmaya devam etmektedir.