Ünite 4: Temel Sektörlerde Gelişmeler I: Tarım Sektörü

Tarım Sektörü ve Tarımsal Faaliyetin İşlev ve Özellikleri

İktisat literatüründe üç temel sektör arasında “tarım” birincil, “sanayi” ikincil, “hizmetler” ise üçüncül sektör olarak tanımlanır.

İktisadi gelişme sürecinde tarım sektörünün önemine ilk kez sistematik olarak değinen iktisat ekolü, Fizyokrasi’dir. Fizyokrasi’nin kurucusu Fransız iktisatçı Quesnay’e göre, bir ekonomide tarım sektörü gelişmeden diğer üretim unsurlarının gelişmesi mümkün değildir. Serbest rekabet ve kişisel çıkar üzerine kurulu Fizyokrasi’ye göre, kıymetli madenler ve ticaret, iktisadi gelişme için o kadar önemli değildir.

Günümüzde tarım sektörü denilince akla, toprak ve / veya suda üretilen bitkisel ya da hayvansal üretim faaliyetiyle uğraşan bir sektör gelmektedir. Dar anlamda tarım; ekim, dikim, bakım ve yetiştirme yoluyla bitki ve bitkisel ürünler, hayvan ve hayvansal ürünler üretilmesi veya bunların üreticileri tarafından işlenip değerlendirilmesi faaliyetlerini kapsar. Geniş anlamda tarım ise bitkisel ve hayvansal ürün üretiminin yanı sıra bu ürünlerin yetiştiricileri tarafından işlenmesini, ormancılık ve balıkçılık faaliyetlerini, tarımsal ürünlerin taşınmasını ve saklanmasını, üreticiler tarafından satılmasını ve tarım alet ve makinelerinin üretim faaliyetlerinde bir bedel karşılığında kullandırılmasını kapsar.

Tarım sektörünün işlevleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • İnsanların besin gereksinimlerini karşılamak
  • Sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına yardımcı olmak
  • Sanayi sektörüne hammadde sağlamak
  • Tarım dışı sektörlere istihdam sağlamak
  • Tarım dışı sektörlerde üretilen mal ve hizmetlere talep yaratmak
  • Çevre sağlığı ve toplumun ruhsal dengesini korumak

Tarım sektörü, sanayi ve hizmet sektörleriyle karşılaştırıldığında, daha ziyade doğal kaynakları kullanarak açık havada üretimin yapıldığı bir sektördür. Tarım sektörünün genel özelliklerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

  • Tarımsal üretim iklim şartlarına bağlıdır
  • Tarımsal üretim mevsimlerin ritmine bağlıdır
  • Tarım kesiminde üretim tekniklerini geliştirebilme imkânları sınırlıdır
  • Tarımsal mallara yönelik talebin gelir esnekliği düşüktür
  • Tarım sektöründe üretim alanları dağınıktır
  • Tarımsal işletmelerin içerisinde bulundukları piyasa koşulları farklılık arz eder
  • Tarım sektöründe “azalan verimler kanunu” geçerlidir
  • Tarımsal üretim canlı varlıkları konu alır
  • Tarımsal ürün fiyatları istikrarsızdır

Türk Tarım Sektörünün Çatı Kuruluşları, Arazi Yapısı ve İşletme Büyüklüğü

Türkiye’de tarım sektörünün organizasyonel yapısına bakıldığında, tarım sektöründe doğrudan ve dolaylı olarak faaliyette bulunan iktisadi birimler arasında özel sektör firma ve kuruluşları, ilgili bakanlık, kamu iktisadi teşekkülleri, tarım satış kooperatif birlikleri, ticaret borsaları ve bazı tarımsal aracı kuruluşlar yer almaktadır. Sayılan bu birimler alım, satım, kontrol, koordinasyon, düzenleme, kısıtlama ve yönlendirme gibi çeşitli işlevleri yerine getirmektedir. Yeni ismiyle Tarım ve Orman Bakanlığı sektörün her alanını düzenleme ve denetleme görevini merkez ve taşra birimlerinin yanı sıra bağlı ve ilgili kuruluşlarıyla yürütmektedir. 2017 yılı itibarıyla Türkiye’de tarım ve orman arazilerinin büyüklüğü 60.345 bin hektar olup; bunun %63’ü (38.002 bin hektarı) tarımsal, kalan %37’si ise orman alanıdır. Toplam tarımsal alanın %62’si işlenen tarımsal alan, kalan %38’i çayır ve mera arazisi konumundadır. Türkiye’de tarım arazileriyle ilgili en önemli sorun, çoğunlukla arazilerin oldukça küçük birimlerden oluşması ve aşırı parçalılık durumudur. Türk tarım sektörünün bir diğer sorunu ise tarım işletmelerinin küçük geleneksel aile işletmeleri şeklinde olmasıdır.

Türkiye’de ortalama işletme büyüklüğü 6,1 hektar iken, AB-27 ortalaması 12,6 hektar, AB-15 ortalaması 22 hektar, Polonya ortalaması 6,5 hektar, İngiltere ortalaması 54 hektar ve İspanya ortalaması ise 24 hektardır.

Türk Tarım Sektörünün Üretim Yapısı ve Dağılımı

İktisadi bir sektör olarak tarımın üretim ve rekabet edebilirliğini anlamak için tarımsal üretimin bileşimi, tarımsal üretim değeri ve bu üretim değerinin ne kadarının katma değere dönüşebildiği, yani pazarlanabildiği hususlarına bakmak gerekir. 2017 yılında yaklaşık 324 milyar liralık toplam tarımsal üretim değerinin %42’si bitkisel, %58’lik kısmı ise hayvansal üretime aittir. Buna karşılık, bitkisel üretimin %84 gibi çok büyük bir kısmı pazara dönük üretim şeklinde iken, hayvansal üretimin sadece %54’ü pazarlanabilir nitelikte olup geriye kalan kısmı öz-tüketim için yapılmaktadır. Meyve ve sebze üretiminde rekabet gücü giderek arttığı için pazarlanabilirlik oranları, tahıl ve diğer bitkisel ürünlere göre daha yüksek çıkmaktadır. Toplam pazarlanabilen tarımsal üretim değerinin yarıdan biraz fazlası bitkisel, kalanı ise hayvansal üretime aittir. Buradan anlaşılıyor ki, Türk tarımı sahip olduğu değeri gerektiği gibi pazarlayamamaktadır; nitekim potansiyel satış miktarı ile gerçekleşen satış miktarı arasında ciddi bir fark vardır.

Türkiye’de tahılların ve diğer bitkisel ürünlerin ekilen alan ve üretim bakımından dağılımına bakıldığında; en fazla ekili alanı bulunan bitkisel ürünlerin buğday, arpa, mısır, çavdar ve çeltik gibi bitki türlerini bünyesinde barındıran tahıllar olduğu (%73,6) anlaşılmaktadır. Nitekim toplam tahıl üretiminin yaklaşık %60’ı buğday, %20’si arpa ve %16’sı da mısırdan oluşmaktadır. 1990-2018 döneminde Türkiye’de buğday üretimi, nispeten dalgalı bir seyir izlese de yıllık üretim kapasitesi 18-23 milyon ton aralığında gerçekleşmiş ve son 10 yılda ortalama olarak 20 milyon tonun üzerinde seyretmiştir. Türk tarım sektörü içerisinde bitkisel ürünler arasında tahıllar dışındaki diğer bitkisel ürünlere bakıldığında; Türkiye’nin bu alanda da önemli bir ürün profili ve üretim gücüne sahip olduğu anlaşılmaktadır. Üretim miktarları bakımından bunlardan en önemlileri; şeker pancarı, patates, pamuk, ayçiçeği ve kuru baklagillerdir. Şeker pancarı bunlar içerisinde en büyük yere sahip olup, yıllık üretim hacmi son yıllarda hızla artarak 30 milyon tonu aşmıştır.

Türkiye’de bazı tropikal ürünler dışında hemen hemen tüm sebze ve meyve türlerini üretmek mümkündür. Ülkemizde sebze üretimine uygun yaklaşık 7 milyon dekarlık tarım alanı bulunmaktadır. Sebze üretiminin yaklaşık %90’ı ulusal ve uluslararası piyasalarda pazarlanabilmektedir. Tek tek alındığında en fazla üretilen sebzeler domates, karpuz, biber, soğan, kavun, hıyar, patlıcan, havuç ve lahana olarak sıralanmaktadır.

Türkiye’de 2017 yılı itibarıyla 800 milyondan fazla meyve ağacı bulunmaktadır. Bu ağaçlardan toplam 21 milyon ton meyve üretilmektedir. 2017’de üretilen meyvelerin toplam meyve üretimindeki payları büyükten küçüğe doğru sıraladığımızda, ilk sırayı turunçgiller almaktadır. Son 30 yıllık döneminde meyve üretimindeki gelişmeye bakıldığında neredeyse tüm meyvelerde üretimin büyük ölçüde artış kaydettiği görülmektedir.

Bitkisel üretimin verimliliği için kalitesi onaylanmış (sertifikalı) tohumluk kullanımı son derece önemlidir. 1970–2014 yılları arasında uluslararası tohum ticareti 1 milyar dolardan 12 milyar dolara yükselmiştir. Tohum ıslah politikaları Cumhuriyetin başından beri küçük çaplı olarak yürütülse de ciddi politikaların geliştirilmesi 1980’li yılların başlarına rastlar. Türkiye’nin ticari tohumluk üretim değeri, dünya üretim değerinin yaklaşık %1’ine karşılık gelmektedir. Türkiye’nin tohumluk ithalatında en büyük kalem sebzecilik, tohumluk ihracatında ise ayçiçeği olmuştur.

Hayvansal üretim, canlı hayvanlar ve bu hayvanlardan elde edilen hayvansal ürünlerden oluşmaktadır. Hayvansal üretimde pazarlanan oran canlı hayvan üretiminde görece düşük (%40), hayvansal ürünlerde ise görece yüksektir (%77). Türkiye’de canlı hayvan üretimi; sığır, koyun, keçi, kümes hayvanları, arıcılık ve ipekböcekçiliğinden oluşur.

Türkiye’de canlı hayvan üretimine bakıldığında; son yıllarda tüm alt kalemlerde büyük bir artış görülmektedir. Özellikle 2010 sonrası dönemde sığır sayısı 11,4 milyondan 16 milyona, koyun sayısı 23 milyondan 34 milyona, keçi sayısı 6,3 milyondan 10,6 milyona ve arı kovanı sayısı 5,6 milyondan 8 milyona yükselmiştir. Yine aynı dönemde, tavuk sayısı çok hızlı bir atış kaydetmiş olmakla birlikte, son birkaç yıldan bu yana istatistikler artık sadece işletme sayısını vermeye başlamıştır.

Canlı hayvan üretimi ile bunlardan elde edilen ürünler arasında temel bir fark vardır. Canlı hayvan üretimi sırf tarımsal bir faaliyet iken, bunlardan elde edilen ürünlerin üretimi daha ziyade endüstriyel bir faaliyeti gerektirir. Türkiye’de toplam hayvansal üretimin %63’ü canlı hayvan üretiminden oluşurken, kalan %37’si hayvansal ürünlerden oluşmaktadır. 2002- 2017 yılları arasında Türkiye’de koyun ve keçi sayıları ciddi oranda artmış ve bu artış söz konusu hayvanlardan elde edilen et üretimine de yansımıştır. Dünyada ortalama yıllık kişi başına et tüketimi 40 kg olup; bunun 15,1 kg’ı domuz eti, 12,6 kg’ı kanatlı hayvan eti, 9,6 kg’ı sığır eti, 1,9 kg’ı koyun ve 0,8 kg’ı diğer etlerden temin edilmektedir.

Dünya süt üretiminin tamamına yakınını, et üretiminin ise %24’ünü tek başına sağlayan sığır, besin maddesi üretiminde büyük paya sahiptir. Bu durum sığırın biyolojik avantajlarından kaynaklanmaktadır. Türkiye için son 27 yıldaki kırmızı et üretimi verileri incelendiğinde; 1990-2005 döneminde hem toplam olarak hem de alt bileşenler itibarıyla istikrarsız bir görünüm arz ettiği, 2005 sonrasında ise üç kata yaklaşan büyük bir artış kaydettiği anlaşılmaktadır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvanlardan üretilen bir diğer hayvansal ürün süttür. Son 27 yıllık döneme (1991-2017) bakıldığında; toplam süt üretimi 2005’e kadar 10-11 milyon ton dolayında yatay bir seyir takip ederken, son 10 yılda üretim hacmi söz konusu düzeyin iki katına çıkmış ve yaklaşık 21 milyon tona ulaşmıştır.

Kümes hayvanları; et ve yumurta tavuğu, hindi, ördek ve kazdan ibarettir. Türkiye’de tavuk sayısı 2006 yılına kadar çarpıcı bir artış yaşamış (15 yılda yaklaşık 2,5 kat artmış), ancak sonrasında kuş gribi ve bu salgına karşı alınan sert tedbirlerin neticesinde epeyce azalmış, ama ardından yeniden toparlanmıştır.

Türkiye’de özellikle son yıllarda geleneksel arıcılık, yerini modern arıcılığa bırakmış ve bal üretimi miktarında ciddi artışlar yaşanmıştır. Türkiye’de ipekböcekçiliği faaliyeti ve yaş ipek kozası üretimi giderek azalmaktadır. Sektördeki üretici sayısının ve açılan tohum kutusu sayısının azalmasına paralel olarak, 1991 yılında üretilen yaklaşık 1,4 bin ton yaş ipek kozası, 2017 yılına gelindiğinde 102 tona gerilemiştir. Piyasa değeri oldukça yüksek olan ve dünyada birçok alanda kullanıma sahip olan ipeğin üretiminin bu denli azalması, Türk tarım sektörü açısından önemli bir kayıptır.

Her ne kadar bitkisel ve hayvansal faaliyetler kadar bir büyüklüğe sahip olmasa da Türkiye gibi üç tarafı dört denizle çevrili, birçok göl ve baraja sahip bir ülke için su ürünlerinin üretimi ve piyasası önemlidir. Türkiye’nin denizden çıkardığı balık miktarı yıldan yıla düzenli bir artış göstermediği gibi, son 10 yılda üretim miktarı bazı yıllar yarıdan daha fazla düşmektedir. Bu istikrarsız üretim miktarının en önemli sebebi, uzun yıllar ihmal edilen zamansız ve yanlış avcılıktır. 2017 yılı itibarıyla denizden elde edilen balık miktarlarına bakıldığında; en çok üretilen 159 bin ton ile hamsiyi (toplamın yaklaşık yarısı) çaça, kum midyesi, sardalye, istavrit, deniz salyangozu, mezgit ve palamut takip etmektedir. Deniz balığı üretiminin %80’i Karadeniz’den ve bu oranın %75’i Doğu Karadeniz’den elde edilmektedir.

Türkiye’de Tarımsal GSYH, İstihdam ve Dış Ticaret

Türkiye’de 2000-2017 yılları itibarıyla, cari fiyatlarla hesaplanan GSYH’ya ve tarım sektörünün GSYH içerisindeki payına bakıldığında, cari fiyatlarla tarımsal GSYH 2000 yılında yaklaşık 16 milyar lira iken, 2017’de 189 milyar liraya yükselmiştir. Ancak, sektörün GSYH içindeki payında gözle görülür bir düşüş söz konusudur. Nitekim 2000’de Türkiye’de tarım sektörünün GSYH içerisindeki payı %10,1 iken, 2017 yılına gelindiğinde %6,1’e gerilemiştir.

Türkiye’de tarımın istihdamdaki payı 2000- 2017 döneminde %36’dan %19,4 seviyesine gerilemiştir. Anlaşılacağı üzere, tarımsal istihdamın payı sürekli azalsa da gelişmiş ülkelerdeki %2-%4 arasında olan oranları ile kıyaslandığında hâlâ çok yüksek düzeydedir. Oransal olarak tarımın millî gelire katkısı, taşıdığı istihdam hacmine nispetle yaklaşık üçte bir dolayındadır. Aslında arzu edilen, tarımsal GSYH payı ile tarımsal istihdam payının birbirine yakın seyretmesidir. Türkiye’de bunu engelleyen faktörlere bakıldığında, sektörün yapısal geri kalmışlığının belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. İstihdam edilen işgücünün önemli bir kısmının gizli işsiz konumunda olması, sektörün iktisadi katkısının sınırlı kalmasının önemli bir sebebidir.

1980 öncesi dönemde tarımsal ürünlerin ihracatı Türkiye’nin dış ticaretinde önemli yer tutmakta idi; günümüzde tarımın ihracat açısından güçlü bir sektör olmadığı görülmektedir. Türkiye’de 2002 yılından sonra tarımsal ihracat 1,7 milyar dolardan 5,9 milyar dolara yükselmiş, ancak toplam ihracat içindeki payı %6’dan %3,8’e gerilemiştir. Buna karşılık tarımsal ithalat daha hızlı artarak 2 milyar dolardan 9 milyar dolara yükselmiş, ancak toplam ithalat içindeki payı pek değişmemiştir.

Türkiye’de Tarımsal Destekleme Politikaları

Türkiye’de tarım politikasının uygulanma şekli kalkınma planları ile gerçekleştirilmektedir. Söz konusu planlara göre uygulanan politikaların temel hedefi, kaynakları etkin bir biçimde kullanarak ekonomik, sosyal, çevresel ve uluslararası gelişmeler boyutunu bütün olarak ele alan örgütlü, rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörü oluşturmaktır. Ülkeler, tarım sektöründe faaliyet gösteren üretici ve tüketicileri fiyat istikrarsızlıklarından korumak, bunlar arasındaki gelirin adil dağılımını gerçekleştirmek, tarımsal-kırsal kalkınmayı hızlandırmak, tarımda üretimi çeşitlendirmek, tarım ürünleri ticaretini özendirmek ve ülke tarımının dünya piyasasından daha büyük bir pay almasını sağlamak gibi amaçlarla tarım sektörünü desteklerler. Türkiye’de tarım sektörüne uygulanan destekler; gelir, fiyat ve diğer destekler olarak üç temel kategoriye ayrılır. Gelir destekleri, kendi içerisinde dolaylı ve doğrudan gelir desteği olarak ikiye ayrılmaktadır. Fiyat destekleri içerisinde teşvikler, primler, kota ve tarifeler, vergiler ve ihracat iadeleri sayılabilir. Son destek kalemi olan diğer destekler içerisinde ise eğitim, araştırma-geliştirme (Ar-Ge), pazarlama, dağıtım ve yayım gibi destekler bulunmaktadır.

Türk Tarım Sektörünün AB Ortak Tarım Politikasına Uyumu

Avrupa Birliği (AB) Ortak Tarım Politikasının (OTP) temelleri 1958 yılında atılmış ve Birliğin ilk ortak politikası olmuştur. Üye ülkelerin tarım politikalarını siyasal ve ekonomik anlamda bütünleştirmeyi hedefleyen bu politika demetinin amaçları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • Üretim standartlarını ve tarım teknolojisini geliştirmek
  • Tarımsal üretim araçlarının etkili kullanımını sağlamak
  • Avrupa’daki tarımsal üretimin verimliliğini artırmak
  • Piyasalarda istikrarı sağlamak • Ürün arzının güvenliğini sağlamak
  • İşgücünün optimal kullanımını sağlamak
  • Gelir artışı sağlamak
  • Fiyata dayalı haksız rekabetin önüne geçmek

Bununla birlikte OTP üç temel ilke üzerine inşa edilmiştir. Bu ilkeler ve ilkelerin kapsamı ise şu şekilde özetlenebilir:

  • Tek tarım pazarı ilkesi
  • Topluluk tercihi ilkesi
  • Ortak mali sorumluluk ilkesi

Avrupa Birliği OTP çerçevesinde, Türkiye ile AB’nin tarım politikaları karşılaştırıldığında yapısal birçok farklılık görülmektedir. Bunlardan ilki demografik farklılıklardır. İlk olarak, Türkiye’de işgücünün yaklaşık %19’u, AB’de ise %5’i tarım sektöründe istihdam edilmektedir. İkinci farklılık, Türkiye’nin tarımsal destek sisteminin çok dağınık yapılı ve yüksek maliyetli olması, AB’nin ise doğrudan ödeme yöntemini kullanıyor olmasıdır. Türkiye 2000 yılından günümüze dört pilot bölgede doğrudan gelir desteği uygulasa da AB ile Türkiye’nin bütçe gelirlerini tarımla uğraşan kesim arasında dağıtması konusunda büyük bir farklılık bulunmaktadır. Yine, AB destek mekanizmalarını, ürünlerin kalitesi ve bölgenin gelişmişlik düzeyine göre ayarlayabilirken, Türkiye’de böyle bir ayarlama söz konusu değildir. Türkiye’deki üretici örgütleri de AB’deki örnekleri kadar organize değildir. Bunun yanı sıra, AB’nin kapsamlı kırsal kalkınma çalışmalarına karşılık, Türkiye’de hem devlet hem de özel sektör tarafından kırsal kalkınma ile ilgili kapsamlı yapısal politika uygulamaları yoktur.