Ünite 2: Tek Parti Dönemi’nde Türkiye (1923-1950)

Giriş: Birinci Meclis Dönemi (1920-23)

23 Nisan 1920’de Ankara’da olağanüstü yetkilerle donatılarak açılan Birinci TBMM, bir yandan işgalci güçlere karşı ulusal direniş hareketini yöneterek başarıya ulaştırmış, bir yandan da çeşitli yasal düzenlemelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmıştı. Bütün bunlar olurken meclis içinde son derece demokratik bir iktidarmuhalefet mücadelesi yaşanmıştı.

1921 Anayasası ve TBMM İçinde Siyasi Ayrışma: Rejimin temelleriyle ilgili en önemli adım 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’yla, yani Anayasa ile atılmıştı. Bu Anayasa, bir bütün olarak bakıldığında millet egemenliği ve parlamentonun üstünlüğü ilkelerini esas alan ve seçilmiş organların memurlar üzerindeki otoritesini tesis eden demokratik bir içeriğe sahipti. Mustafa Kemal Paşa, başından beri meclis çoğunluğundan destek görmekle birlikte, kendisine yakın mebuslardan bir grup oluşturarak meclis çoğunluğunu örgütlü bir yapı içine sokmayı tasarlamıştı. Kendine yakın mebuslarla önce teker teker sonra gruplar hâlinde görüşerek Sivas Kongresi’nde kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin (A-RMHC) meclis grubunu oluşturma yoluna gitmişti. Bu girişimin sonucu Birinci Grup 10 Mayıs 1921’de kuruldu. Birinci Grubun kuruluşundan 14 ay sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsında gerçekleşen yetki toplulaşmasının meclis üstünlüğü ilkesine aykırı olduğunu ileri süren muhalefet hareketi, 1922 Temmuz’unda “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adıyla örgütlü bir yapı içine girdi. Ancak bu muhalefet ortamı uzun sürmedi 1 Nisan 1923’te Birinci Grubun teklifi, İkinci Grup ve bağımsızların da tam desteğiyle Meclis, oy birliğiyle seçimin yenilenmesine karar verdi. 15 Nisan 1923’te de Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda bir değişiklik yapılarak, Kemalist önderliği kabul etmeyen İttihatçıların seçime katılması imkânsız hâle getirildi. İkinci Grup seçime katılmama kararı alınca seçimde Birinci Grup tek başına kaldı ve seçimden sonra oluşan 287 kişilik İkinci Mecliste iktidarın dışında sadece iki bağımsız mebus yer aldı. Bu seçimle birlikte İkinci Grup muhalefeti tarih sahnesinden tamamen silindi ve 1945’e kadar sürecek olan tek partili sistemin önü açıldı.

Lozan Barış Antlaşması: 11 Ağustos 1923’te ilk toplantısını yapan İkinci Meclis Lozan Antlaşması’nı onayladı. Bu Antlaşmayla kapitülasyonlar kaldırıldı, Türkiye’ye kabotaj hakkı tanındı. Antlaşmaya göre, Müslüman olmayan azınlıklar Müslümanlar kadar özgür ve yasalar önünde onlarla eşit olacak ve kendi ana dillerini istedikleri gibi kullanabileceklerdi. Antlaşmanın azınlıklarla ilgili maddeleri temel yasa sayılacak ve Antlaşma metni hükümlerine aykırı kural konamayacak ve işlem yapılamayacaktı. Bu haklar Milletler Cemiyeti tarafından güvence altına alınacaktı. Türkiye, Yunanistan’dan talep ettiği tazminattan vazgeçerken Karaağaç bölgesi Yunanlılar tarafından tazminat olarak Türkiye’ye verildi. Yine de iki temel konuda kesin bir anlaşmaya varılamadı. Bunlar Musul ve Osmanlı borçlarının ödenmesi konularıydı. Konferans, bu iki temel sorunun çözümünün daha ileri tarihe bırakılmasını kararlaştırarak 24 Temmuz 1923’te sona erdi.

Tek Parti Dönemi’nde Siyasi Ortam

Tek parti yönetiminin ekonomik ve toplumsal dokusuna bakıldığında ağırlıklı olarak üç kesimden oluştuğu tespit edilebilir. Merkezinde asker ve sivil bürokrat kesimin yer aldığı bu yapıda, devlet eliyle oluşturulan sermaye ve ticaret kesimiyle (mili müteşebbisler) eşraf ağırlıktadır. Bu anlamda dönemin egemenlik ilişkileri açısından belirgin özelliği, yeni yönetici elitlerle toplumun geri kalan kesimleri arasında, ideolojik ve kültürel gerilimin yanında, gelir ve statü farkında somutlaşan bir kopuş veya uzaklaşma olgusunun belirginleşmesidir. Tek Parti Döneminin karakteristik özelliklerinin başında, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Birinci Meclis döneminden farklı olarak siyasi erki kesin biçimde ellerine almış olmaları ve tercih ettikleri siyasi programı, bu kapsamda “muasırlaşma” projesini uygulamaya aktarmaları gelmektedir. Daha sonra “Atatürk ilke ve inkılapları” olarak somutlaşacak olan bu uygulamalar, OsmanlıTürkiye modernleşme tartışmalarında belirginleşen “ne yapmalı” sorusuna verilen başlıca iki cevaptan biri olarak şekillenmiştir. Özellikle 18. Yüzyıldan itibaren, Batı karşısındaki yenilgilerle açığa çıkan sorunu çözmek, Batı’da ortaya çıkan yenilikleri, onları “ilerleten” kurum ve usulleri almak, hukuki ve siyasi yapıda ıslahat yapmak gerekiyordu. Ama bunu nasıl yapmalıydı? İlk cevap, yozlaşan kurumların iyileştirilmesi ve zamanın ruhuna uygun olarak yenilenmesiydi. Bu yaklaşımın temel özelliği, geleneksel kurum ve değerler dışlanmadan bir modernleşmenin gerçekleştirilmesiydi. Buna karşılık, gelenek, kültür ve toplumda keskin ve topyekûn bir değişimi savunan ikinci bir yaklaşım daha vardı. Bu yaklaşıma göre yapılması gereken bize ait olanın yerine bütünüyle Batılı kurum ve değerleri yerleştirmekti. Cumhuriyet Dönemi’nde tercih edilen modernleşme modeli esas olarak ikincisi oldu. Sadece bilim ve teknik gibi “altyapı” unsurları değil, giysilerinden alfabesine kadar “Batılı kültürel üst yapı” unsurları da aktarıldı. Tek Parti Dönemi’nin siyasi niteliğini belirleyen bir yanıyla da bu modernleşme modeli oldu. Tek Parti yönetiminin egemen olmasıyla siyasi farklılaşmanın ürünü olan çok sayıda siyasi partinin mevcut olduğu serbesti ortamı geride kalmış, Cumhuriyet Halk Partisi tek parti konumunda olmuş ve liberal, muhafazakâr, İslami, sosyalist cemiyet, parti ve yayın organları kurulamamış, etnik, dini ve siyasi bakımdan bir “homojenleştirme” programı uygulanmıştır. Bu çerçevede ülkedeki etnik çeşitlilik olgusu reddedilmiş, cemaat ve tarikatlar yasaklanmış, Alevi ve Sünni dergâhları kapatılmış, Ermeni, Rum ve Yahudi ve diğer gayrimüslim vatandaşlar “azınlık” statüsüne alınmış ve onların Lozan Antlaşması ile kazandıkları hakları pratikte daha da daraltan bir devlet politikası uygulanmaya başlanmıştır. 1934’te “Trakya Olayları” ile Musevi vatandaşlara yönelik saldırılar sonucu Edirne ve Çanakkale gibi illerden göç yaşanmıştır. 1941 yılında çıkarılan “Varlık Vergisi Kanunu” ile gayrimüslim vatandaşların ticaret sektöründeki varlıkları hedef alınmış, onlara özel olarak belirlenen ödemeleri yapmayanlar çalışma kamplarına gönderilmiştir. “Atatürk ilke ve inkılapları”na aykırı veya alternatif fikir ve örgütlenmelere izin verilmemiştir. Tek Parti yönetiminin otoriter bir nitelik taşıdığını tespit etmek mümkündür.

Cumhuriyetin İlanı: Birinci Meclis 16 Nisan 1923’te son toplantısını yaparak tarihe karışırken cumhuriyeti resmen ilan etme görevini ilk kez 11 Ağustos 1923’te bir araya gelen İkinci Meclis üstlendi. Meclis toplandıktan sonra Mustafa Kemal Paşa Meclis Başkanlığına, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da ikinci başkanlığa seçildiler. Aynı gün Vekiller Heyeti Reisi Rauf (Orbay) Bey bu görevinden istifa etti ve bu göreve Ali Fethi (Okyar) Bey getirildi. Ardından 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması Meclis tarafından onaylandı. 6 Ekim’de ordu İstanbul’a girdi. 13 Ekim’de Ankara başkent ilan edildi. 28 Ekim akşamı Mustafa Kemal Paşa yakın çalışma arkadaşlarını Çankaya’da akşam yemeğine davet etti ve yemek sırasında beklenen açıklamayı yaptı: “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” Yemek sonrasında Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar cumhuriyetin ilanını sağlayacak anayasa değişikliği üzerinde çalıştılar ve Anayasa’nın birinci maddesine “Türkiye devletinin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” maddesinin eklenmesi konusunda görüş birliğine vardılar. Anayasa’nın 1. maddesinde yapılan değişiklikle bu sağlandı. İkinci maddede yapılan değişiklik ile de Türkiye Devleti’nin dininin İslam, resmi dilinin Türkçe olduğu belirtildi. Aynı gün yapılan oylama sonucunda Mustafa Kemal Paşa toplantıda hazır bulunan 158 milletvekilinin oy birliğiyle Cumhurbaşkanı seçildi. Mustafa Kemal Paşa’nın Başvekilliğe (Başbakanlığa) atadığı İsmet Paşa da kısa süre içinde kabinesini oluşturdu ve 30 Ekim’de Meclisten güvenoyu aldı.

İstanbul İstiklal Mahkemesi: Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra Londra İslam Cemiyetinin başkanı Seyit Emir Ali ile Ağa Han, Başvekil İsmet Paşa’ya, halifenin yasal durumunun açıkça belirlenmesini ve hilafetin Müslüman halklar arasında manevi bir bağ olarak muhafaza edilmesini isteyen bir mektup gönderdiler. Bu mektup İsmet Paşa’nın eline geçmeden 5 ve 6 Aralık’ta basında yayımlandı. Meclisin 8 Aralık’ta yaptığı gizli görüşme sonucunda, basının bu tutumu Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun saltanatın kaldırılmasına karşı eleştiri yapılamayacağını hükme bağlayan birinci maddesine aykırı bir tutum olarak değerlendirildi. Görüşmelerin sonunda 63’e karşı 89 oyla İstanbul’da bir İstiklal Mahkemesi kurulması kararlaştırıldı. Mektubu yayımlayan gazeteciler yargılandı. Görev süresi iki aydan az süren İstanbul İstiklal Mahkemesinin faaliyetleri, mahkemenin de bu yöndeki talebi üzerine 30 Ocak 1924’te meclisçe sona erdirildi.

Halifeliğin Kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu: 1 Kasım 1922’de TBMM kararıyla Osmanlı padişahlarının öteden beri ellerinde bulundurdukları saltanat ve halifelik makamları birbirinden ayrılmış ve saltanat kaldırılmıştı. Bu kararın ardından Meclis, 18 Kasım 1922’de Şehzade Abdülmecid Efendi’yi halife seçmişti. 2 Mart 1924’te toplanan Halk Fırkası Meclis Grubu sorunu bu kez kendi içinde tartıştı parti grubu halifeliğin kaldırılmasını karara bağladı. Bir gün sonra 3 Mart’ta, konu Meclis gündemine getirildi. Tartışmalardan sonra, meclis, “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair” 431 sayılı yasayı kabul etti. Halife Abdülmecid, bu yasaya dayanılarak aynı günün gecesi yurt dışına çıkartıldı. 3 Mart görüşmeleri sırasında Meclis konuyla ilgili iki kanun daha kabul etti. Bunlardan birincisi ile Şeriyye ve Evkâf Vekâleti kaldırıp yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği ile Vakıflar Umum Müdürlüğü kuruldu. Kabul edilen ikinci yasa ise Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi. Bu yasa ile bütün okullar Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı)’ne bağlandı. Maarif Vekâleti de kısa bir süre sonra bütün medreseleri kapattı.

1924 Anayasası: Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki önemli gelişmelerden biri de yeni anayasanın 20 Nisan 1924’te Mecliste kabul edilmesidir. Hazırlanış sürecinde yararlanılan kaynaklar arasında 1875 Fransız Anayasası ile 1921 Polonya Anayasası’nın da bulunduğu 1924 Anayasası, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu belirtmiş (3. madde) ve egemenliği millet adına kullanma hakkını milletin tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM’ye vermiştir (4. Madde). Yine, yasama organının üstünlüğüne dayanan bir sistem kurmuş ve kuvvetler birliği ilkesinden hareket ederek yasamanın yanı sıra yürütme gücünü de TBMM’ye vermiştir (5. Madde). TBMM’nin sahip olduğu yürütme yetkisinin kullanımını cumhurbaşkanı ve bakanlar kuruluna bırakan 1924 Anayasası’nın öngördüğü sistem, güçler birliği ile güçler ayrılığı arasında bir karma sistem olarak nitelendirilebilir.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası: 8 Kasım 1924 İsmet (İnönü) Paşa hükümeti, 19 ret ve 1 çekimsere karşılık 148 oyla güvenoyu aldı. Ertesi gün Halk Fırkası’ndan istifalar başladı. Kurtuluş Savaşı’nda önemli görevleri üstlenmiş komutanların önderliğinde ve önemli kişilerin katılımıyla yeni bir partinin kurulacağı iyice açığa çıkınca, 10 Kasım’da Halk Fırkası, başına Cumhuriyet sözcüğünü ekleyerek adını Cumhuriyet Halk Fırkası şeklinde değiştirdi. 17 Kasım’da Kazım (Karabekir) Paşa’nın başkanlığını, Rauf (Orbay) ve Adnan (Adıvar) Beylerin ikinci başkanlığını, Ali Fuat Paşa’nın genel sekreterliğini yaptığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Partiye Halk Fırkası’ndan istifa eden 28 milletvekili ile Gümüşhane’den bağımsız seçilen Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey olmak üzere toplam 29 milletvekili katıldı.

Şeyh Sait Ayaklanması ve Takrir-i Sükûn Kanunu: Ayaklanma; 13 Şubat 1925’te, eşkıya oldukları gerekçesiyle haklarında tutuklama kararı bulunan on kişinin jandarmaya teslim olmayıp ateşle karşılık vermesiyle başladı. Şeyh Sait’e bağlı kuvvetler, 17 Şubat’ta Genç vilayetinin merkez kazası olan Darahini’yi basarak vali ve diğer yetkilileri tutukladılar. Şeyh Sait, halkı İslam adına dinsel kökenli ayaklanmaya çağıran bir bildiri de yayımladı. Bazı aşiretlerin desteğini de alan Şeyh Sait, kısa sürede Genç, Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirip Diyarbakır’a yürüdü. Bir başka grup da Varto’yu alıp Muş’a yöneldi. Bu gelişmeler üzerine hükümet, 21 Şubat’ta Doğu illerinde sıkıyönetim ilan etti. Ayaklanmayı bastırmakla görevli ordu birlikleri 23 Şubat’ta ayaklanmacılar karşısında gerileyerek Diyarbakır’a çekildi. Bir gün sonrada Elazığ ayaklanmacıların eline geçti. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Mart başında Başbakan Fethi (Okyar) Bey’in istifasını istedi. Hükümetin istifa etmesi üzerine, 3 Mart’ta başbakanlık görevi İsmet (İnönü) Paşa’ya verildi. 4 Mart’ta 23 ret, 1 çekimsere karşılık 153 oyla Meclis’ten güvenoyu alan hükümet, aynı gün Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkarttı. Hükümet, bu yasayla huzur ve sükûnu bozmaya yönelik her türlü girişim, örgüt ve yayını yasaklama yetkileriyle donatıldı. Aynı gün alınan bir meclis kararıyla ilki merkezi Ankara’da, öteki de ayaklanma bölgesinde görev yapacak olan iki İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ayaklanma bölgesi için kurulan Şark İstiklal Mahkemesine idam cezalarını uygulama yetkisi de verildi. Bu kanuna dayanılarak atılan ilk önemli adımlardan biri muhalif gazetelerin kapatılması oldu. Şeyh Sait ile adamları Diyarbakır’da görev yapan Şark İstiklal Mahkemesi tarafından 28 Haziran’da ölüm cezasına çarptırıldı. Cezalar bir gün sonra yerine getirildi. Döneme damgasını vuran Takrir-i Sükûn Kanunu da 1929’a kadar yürürlükte kaldı.

Şark İstiklal Mahkemesi: TpCF’nin Kapatılması ve Gazeteciler Davası: Şark İstiklal Mahkemesinin üyeleri 7 Mart’ta yapılan seçimler sonucunda belirlendi. Denizli Mebusu Mazhar Müfit Bey mahkeme başkanlığına, Karesi Mebusu Süreyya (Özgeevren) Bey de savcılığa getirildiler. Mahkeme heyeti görev bölgesine gitmek üzere 4 Nisan’da Ankara’dan hareket etti. 12 Nisan’da Diyarbakır’a ulaşan heyet, ilk olarak 16 Nisan’da isyanla ilişkileri olduğu gerekçesiyle Şeyh Eyüp ve Dr. Fuat’ı idama mahkûm etti ve hüküm ertesi gün yerine getirildi. Mahkeme, 23 Mayıs’ta Kürdistan Teali Cemiyeti Reisi Seyit Abdülkadir ile oğlu Seyit Mehmet’in de aralarında bulunduğu beş kişi hakkında idam kararı verdi. Şark İstiklal Mahkemesi, ayaklanmayı dolaylı olarak kışkırttığı gerekçesiyle TpCF’nin katib-i mesulü emekli Yarbay Fethi Bey hakkında da dava açtı. Dava sonucunda Fethi Bey 5 yıl hapse mahkûm edilirken mahkeme, bu davaya dayanarak 25 Mayıs’ta, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın mahkemenin görev bölgesi içindeki bütün şubelerini kapatma kararı aldı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin de baktığı bazı davalarda bu parti ile ayaklanma arasında ilişki kurulması, hükümetin, 3 Haziran’da Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanarak TpCF’nı tamamen kapatmasına olanak verdi. Şark İstiklal Mahkemesi 7 Haziran’da bir ara karar alarak tutum ve yazılarıyla ayaklanmayı dolaylı olarak kışkırttıkları gerekçesiyle ülkenin önde gelen bazı gazetecileri hakkında da tutuklama kararı aldı ve tutuklanan gazeteciler davaların görülmesi için Elazığ’a gönderildiler.

İzmir Suikastı ve Muhalefetin Sonu: 1926 yılının Haziran ayı ortalarında Türkiye müthiş bir haberle çalkalandı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya, İzmir’de suikast düzenlemeyi planlayan bir çete ortaya çıkartılmış ve çete üyelerinden birinin yaptığı ihbar sonucunda sorumlular tutuklanmıştı. Suikastı planlayan çete, eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit’in yönlendirdiği Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Sarı Efe Edip ve Giritli Şevki adlı bir grup kiralık katilden oluşuyordu. 16 Haziran’da İzmir’e gelen Mustafa Kemal, halkın coşkun sevgi gösteriyle karşılandı ve halka hitap ederek şu ünlü sözlerini söyledi: “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet Payidar kalacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürüyecektir”. Hükümet, Ankara İstiklal Mahkemesini suikastın sorumlularını yargılamakla görevlendirdi. Mahkeme heyeti 18 Haziran’da İzmir’e geldi ve hemen soruşturmayı başlatarak yurt çapında seri tutuklamalara girişti. Tutuklananlar arasında daha önce kapatılmış bulunan TpCF’nin lider kadrosunu oluşturan Kazım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy) , Cafer Tayyar (Eğilmez) ve Refet (Bele) gibi Milli Mücadele Dönemi’nin ünlü komutanları da vardı. Mahkeme heyeti aralarında hâlen milletvekili olan eski TpCF üyesi 6 kişinin de bulunduğu 15 kişiyi idama mahkûm etti. Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat, Refet ve Mersinli Cemal Paşalar, Cumhurbaşkanının özel isteğiyle beraat ederken eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle eski İkinci Grup üyelerinin davalarına Ankara’da devam edilmesi kararlaştırıldı.

Güdümlü Bir Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası: 23 Temmuz 1930 gününün gazeteleri, Paris Büyükelçisi Fethi (Okyar) Bey’in tatilini geçirmek için İstanbul’a geldiğini yazıyordu. Eylül ayına kadar Türkiye’de kalacağını açıklayan Okyar, Mustafa Kemal ile görüştükten sonra kalmaya karar verecekti. Çünkü kendisinden muhalif bir parti kurması istenmiş o da kabul etmişti. Fethi Okyar ve Nuri Conker ile Mustafa Kemal Paşa’nın kız kardeşi Makbule (Atadan) gibi isimlerin yönetimindeki parti Ağustos ayında kuruluşunu tamamladı. Serbest Cumhuriyet Fırkası, “laiklik” ve “milliyetçilik” ilkelerini paylaşacak ancak özellikle iktisadi konularda daha liberal bir çizgi izleyecekti. Yeni bir seçim dönemi beklenmeden CHP’den 12 milletvekilinin istifa ederek SCF’ye geçmesi sağlandı. Bir milletvekilinin istifa etmesi üzerine yapılan “seçim”le de Fethi Okyar milletvekili oldu. Yeni partinin siyasi yelpazedeki yeri, sınırları ve Fethi Okyar’ın partisi adına yapacağı seçim seyahatleri gibi konularda belirleyici olan Mustafa Kemal olacaktı. Ancak SFC’nin kuruluşundan çok kısa bir süre sonra olağanüstü bir ilgi görmesi, onun sonunu da beraberinde getirdi. Kuruluşundan üç ay sonra, Kasım ayında partinin önemli isimleri toplanarak kapatma kararı aldılar.

Tek Parti Yönetiminin Kurumsallaştırılması

Menemen Hadisesi Serbest Fırka’nın kapatılmasının ardından muhalefetin bastırılması için sert tedbirlerin alınmasına elverişli bir ortam oluşturdu. 1931’de çıkan ilk Basın Yasası “yurt yararına ters düşen” yayınları yasaklıyor, Matbuat Umum Müdürlüğü de gazete ve dergileri kontrol altında tutuyordu. 1933’te gerçekleştirilen “Darülfünun Reformu” ile üniversiteler de yeni siyasi ortamın belirlediği çerçevenin içine sokuldu. Siyasi sistemin ilkelerini topluma yaymak ve o yönde bir siyasi sosyalleşme ortamı oluşturmaya yönelik bir misyonla 1932’de Halk Evleri kuruldu. Tarih ve kültür alanında da devlete yüklenen toplumu biçimlendirme misyonu çerçevesinde, 1930’da “Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti” (sonraki adıyla Türk Tarih Kurumu) kuruldu ve bir “Türk tarih tezi” oluşturulmaya çalışıldı. Aynı misyon doğrultusunda dil de ele alındı; 1932’de Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (sonraki adıyla Türk Dil Kurumu) kuruldu ve cemiyet, 1935’e kadar “Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi” için çalışmalar yürüttü.

Kemalist Reformlar veya Atatürk İlke ve İnkılapları: Toplumsal yapının laikleştirilmesi ve İslami simgelerin Batılı simgelerle değiştirilmesi sürecinde birbirini izleyen birçok adım atıldı. 25 Kasım 1925’te çıkan bir yasayla memurlara şapka giyme zorunluluğu getirildi ve diğer bütün başlıklar yasaklandı. 30 Kasım 1925’te bir başka yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. 3 Aralık 1934’te de bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanunla dini giysilerin toplum içinde kullanımı yasaklandı. 1932’den itibaren camilerde ezan ve kuran Türkçe okunmaya başlandı. 21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu’nun benimsenmesiyle bütün vatandaşların ön adlarıyla birlikte bir soyadı kullanmaları zorunlu hâle getirildi. Kanun 24 Aralık 1934’te yürürlüğe girdi. Bu arada TBMM 24 Kasım 1934’te Mustafa Kemal Paşa’ya Atatürk soyadını verdi. “Geleneksel” olarak tanımlananın yerini “modern”in alması sürecinde 26 Aralık 1925’te saat ve takvim, 20 Mayıs 1928’de rakamlar değiştirildi. Bunları 1 Kasım 1928’de Arap harflerinin yerine Latin harflerine dayalı yeni alfabenin kabul edilmesi izledi. 1 Ocak 1929’dan itibaren halkın yeni harfleri öğrenmesini sağlamak amacıyla Maarif Vekâleti’nin denetiminde Millet Mektepleri açıldı ve ülke genelinde bir okumayazma seferberliği başlatıldı. 31 Aralık 1933’te Ölçüler Kanunu yürürlüğe girdi. 27 Mayıs 1935’te ulusal bayram ve genel tatiller hakkında kanunla hafta sonu tatili Cuma gününden, cumartesi günü öğleden sonra başlamak üzere Pazar gününe alındı. Hukuk alanında da temelinde laikleşme olan bir dizi yasa çıkartılarak geniş kapsamlı bir reform gerçekleştirildi.

Sosyoekonomik Ayrışmanın Siyasete Yansıması: İki Siyasi Çizginin Somutlaşması: Askeri ve sivil bürokratlar, aydınlar, sanayiciler, büyük tüccarlar gibi eğitimli kesimlerce yoğun olarak desteklenen bütün bu reformlar özellikle kentsel kesimlerde büyük ölçüde etkili oldu. Ancak reformlar kentlerdeki esnaf, sanatkâr ve küçük tüccarlarla nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal nüfus üzerinde aynı yoğunlukta etkili olamadı. Bu durum tek parti yönetimi boyunca alttan alta, çok partili sisteme geçildikten sonra da açık olarak ortaya çıkan bir “merkez-çevre” çatışmasını Türkiye’nin siyasal yaşamının merkezine oturttu. 1930’da güdümlü olarak kurulmuş olsa da Serbest Cumhuriyet Fırkası’na verilmiş olan halk desteği bu çerçevede açıklanabilir.

Yeni Bir Muhalefete Giden Yol: Demokrat Partinin Kuruluşu: Serbest Fırkanın kuruluşundan üç ay gibi kısa bir süre sonra kapatılmasının ardından, ülkede uzun süre muhalif bir oluşuma izin verilmedi. İç ve dış dinamiklerin zorlamasıyla çok partili hayata dönüş mümkün olabildi. CHP’den dört milletvekili, anayasanın öngördüğü denetimin gerçekleşmesini talep eden bir “siyasi nota” verdi. Bunun kabul edilemeyeceği belliydi. Bunun üzerine Menderes öncülüğündeki milletvekilleri CHP’den istifa ederek Demokrat Partiyi inşa etmek üzere harekete geçtiler. 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin daha sonra belirleyeceği en popüler slogan “Yeter Söz Milletindir!” şeklindedir. Ancak aynı yıl içinde yapılan ve yine “açık oy gizli sayım” kuralıyla gerçekleştirilen seçimlerin CHP lehine sonuçlanması, DP’nin yaygın biçimde “hileli seçim” eleştirilerini de beraberinde getirdi. Özellikle parti-devlet bütünleşmesine ve kamu görevlilerinin seçim sonuçlarını CHP lehine manipüle ettiğine ilişkin şikayetler sonuçsuz kalınca DP, 1948 yılında gerçekleştirilen ara seçimlere katılmadı ve 1950 yılında gerçekleştirilecek seçimlere de katılmama yönünde tutum aldı. Ancak seçimler öncesinde değişen şartlar, yasal bazı güvencelerin sağlanması ve seçimlerin adil yapılacağına ilişkin teminatlarla DP seçimlere katılmaya karar verdi. Seçimlerin genel, eşit, tek dereceli, gizli oy ve açık sayım ve çoğunluk ilkelerine göre yapılmasına ilişkin Seçim Kanunu kabul edilmiş, ayrıca DP’nin talebi olan “seçimlerde adli teminat” (seçimlerin yargı denetiminde olması) ilkesi de yürürlüğe girmişti.

Sonuç: Bir Dönemin Sonu ve DP İktidarı

1948’de CHP’nin yönetimine Şemsettin Günaltay’ın gelmesiyle beraber, tek parti yönetiminde yumuşama göstergeleri başlamıştı. Seçimlerden önceki atmosfer, CHP’nin yoğun bir muhalefet karşısında eski tutumunu izlemeyeceğini göstermişti. Sonuçta 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde DP açık bir farkla galibiyet elde etti. Bu sonuç, çok partili siyasi hayata dönüşü ve demokrasi tarihinde bir dönüm noktasını ifade ediyordu. Çok partili hayata dönüş, tek başına otomatik olarak demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla gerçekleşmesini sağlamadı ama o yolda önemli bir aşamayı ifade etti. Bugünden geriye doğru bakıldığında, Tek Parti Dönemi, dönemin sos yo-politik yapısı ve egemenlik ilişkileriyle ona damgasını vuran inkılaplar üzerindeki tartışmanın hiç bitmediği görülebilir.