Ünite 3: Tanzimat Döneminde Eleştiri-I (I. Nesil)

Giriş

Tanzimat’ın ilanından sonra yenileşme hareketlerinin başlaması, bunun sonucunda değişen hayat ve bu hayatın oluşturduğu kültürel ortam, kamuoyunda edebiyatın tartışılmasına ve düşünülmesine neden olmuştur. Edebiyatın ne olduğu, dilin ve buna bağlı olarak edebiyatın temel eksiklikleri ve problemleri, edebiyatın toplumdaki işlevi gibi konular üzerinde düşünülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda edebiyatın çerçevesinin çizilmesi amaçlanmıştır.

Edebiyatın çerçevesini çizmek ve tüm yanlarıyla işlemek için var olan yaklaşımların yetersizliği ise; yeni yaklaşımları, yeni bakış açılarını doğurmuştur. Tanzimat sonrası aydınlar, bu konuyu tüm yanlarıyla ele alıp işlemişlerdir. Bu değişim gerçekleşirken Batı’da örnekleri görülen “edebiyat eleştirisi” türünün imkânlarından faydalanmışlardır.

Şinasi ve Eleştirileri

Türk edebiyatında başta dil olmak üzere, edebî türlerin, şekillerin, temaların, şahsiyetlerin tartışılması, Batılı anlamda bir eleştiri anlayışının ortaya çıkması, daha çok Tanzimat’tan sonra olmuştur. Tanzimat sonrası Türk edebiyatında edebiyat kavramını, yeni bir yaklaşımla ilk defa ele alıp tanımlayan kişi de Şinasi’dir. “Fenn-i edeb bir marifettir ki insana hasletâmûz-ı edeb olduğu için edeb ve ehli edîb tesmiye olunmuştur”. şeklindeki bu tanımda, edebiyatın ahlâkla olan ilgisine de vurgu yapılır. Bu yaklaşım, Şinasi sonrası Türk edebiyatını derinden etkilemiştir.

Tanzimat Dönemi edebiyat üzerinde edebiyat eleştirisi bağlamında çalışmalar ortaya koyan Şinasi’nin Türk edebiyatına getirdiği en önemli değişiklik dil anlayışı olmuştur. Çıkardığı Tercümân-ı Ahvâl ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinde halkın kolayca anlayacağı sade ve sanatsız bir dil kullandı. Yeni Türk nesri, onunla başlamıştır. Bu yeni nesir, onun dil ile ilgili eleştirel görüşlerinin uygulama halinde ortaya konulmasından başka bir şey değildi ve dönemin eski dil taraftarlarını rahatsız etmişti. 1864 yılında Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis ile Tasvîr-i Efkâr gazeteleri arasında geçen ilk büyük dil tartışması “Şinasi’nin dili” çerçevesinde başladı. Şinasi, gazetesinde, Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis gazetesinin aksine sade bir dil kullanıyordu. Rûznâme yazarlarından Sait Bey, Şinasi’nin kullandığı bu sade dille alay etti. Şinasi, kullandığı dille alay edenlerin gazetelerinde “mebhûsetü’n anha, tûl ü dırâz, sâlifetü’z-zikr” gibi yanlışların bulunmaması gerektiğini yazdı.

Şinasi’ye göre bu terkiplerin doğrusu “mebhûsu anh, dûr ü dırâz, sâlifü’z-zikr” idi. Tartışma bu terkipler üzerinde uzun müddet devam etti. “Mesele-i mebhûsetün anha” adıyla da bilinen bu tartışmada Şinasi, önemli bir meseleyi gündeme getirdi: Şinasi, Türkçe’nin bağımsız bir dil olduğunu, kendine ait kuralları olduğunu ve yabancı dillerden gelen unsurların Türkçe kullanıma uyması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu tartışmasını yaparken de eski adıyla “münazara” olarak bilinen “tartışma kuralları” bilimine bağlı kalarak karşı çıkışlarını ortaya koymuştur. Şinasi’nin dili çerçevesinde ilk büyük dil tartışması Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis ile Tasvîr-i Efkâr gazeteleri arasında geçmiştir. Eleştiri türünün somut olarak görüldüğü bu tartışmada Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis tarafını Said Bey, Tasvîr-i Efkâr tarafını ise Şinasi temsil etmektedir. Şinasi’nin bir başka eleştirel yaklaşımı ise Fâtin Tezkiresi’nde görülmektedir. Şinasi arkadaşı Fatin Efendi’nin tekrar çıkarmayı düşündüğü Tezkiresi ile ilgili olarak şöyle eleştiriler getirmiştir:

  • Tezkireye çeşitli edebî konularla ilgili bazı açıklamalar konulmalı,
  • Yüksek rütbeli kimselerin biyografilerine yer verilirken abartılı hüküm ve ifadelerden kaçınılmalı,
  • Her şairin şöhret kazandığı alandaki nitelikleri ile topluma yapmış olduğu hizmetlere de yer verilmeli,
  • Eğer intihal tespit edilmişse hangi şair olursa olsun bu durum açıklanmalı,
  • Tezkire ifade ve anlam yanlışlıkları yönünden de düzeltilmeli.

Bu eleştirileri göz önünde bulundurulduğunda Şinasi’nin, yazar ve dil üzerinde durarak filolojik eleştiri, tarafsızlık ilkesiyle ise nesnel eleştiri yanlısı olduğu ve buna önem verdiği gözlemlenmektedir.

Namık Kemal ve Eleştirileri

Eleştiri konusunda, Tanzimat Dönemi Eleştirileri’nde dikkati çeken bir diğer isim ise Namık Kemal’dir. Mehmet Akif Ersoy tarafından Namık Kemal’e edebiyat tarihimizin ilk “münekkidi”(eleştirmeni) denmiştir. Namık Kemal’in eleştirileri üç ana başlık altında toplanabilir. Bunlar; Divan edebiyatı eleştirisi, eskiden tamamen farklı yeni bir edebiyat kurma arzusu ve yeni edebi türlerin müdafaası olarak sıralanmaktadır:

  • Divan edebiyatının eleştirisinde Namık Kemal, eski Türk edebiyatının bütünüyle İran edebiyatından etkilendiğini savunmaktadır. Bu anlamda, gerçeğe uygun edebiyat adına bu edebiyatı tamamen reddetmektedir.
  • Namık Kemal edebiyata yaptığı eleştirileri sürdürürken, eskiden tamamen farklı yeni bir edebiyat kurma arzusunu da taşımaktadır. Bu yeni edebiyatın temellerini atmaya çalışan Namık Kemal, gerçeğe uygun edebiyat olarak tanımladığı bu edebiyatın akla, hakikate ve insan duygularına aykırı olmayan bir edebiyat olması gerektiğini savunur.
  • Namık Kemal, edebiyat eleştirilerini yaparken, yeni edebi türlerin müdafaasını da yapmıştır. Tanzimat’tan sonraki yıllarda Türk edebiyatında görülmeye başlanan roman ve tiyatro gibi yeni edebi türleri savunarak edebiyata bir yandan yeni konular getirmiş, bir yandan da yeni hedefler göstermiştir.

Namık Kemal’in edebiyat eleştirisi konusunda öne çıkan yazıları şunlardır:

  • Lisân-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir (1866)
  • Tahrib-i Harâbât (1874)
  • Takîb (1875)
  • İrfan Paşa Mektubu (1874)
  • Bahâr-ı Dâniş Mukaddimesi (1874)
  • İntibah Mukaddimesi (1876)
  • Mes-Prison Muâhezenâmesi (1884)
  • Renan Müdâfaanâmesi (1883)
  • Mukaddime-i Celâl (1880/1881)

Namık Kemal’in Mukaddime-i Celâl eseri, edebiyatın o dönemki genel sınırlarının da çizildiği bir eserdir. Bu eserde Namık Kemal, eski edebiyatın hayal dünyasına, gazete ve gazetecilik faaliyetlerine, eğitime, imlaya, siyasi makale, roman ve tiyatroya yönelik eleştiri ve değerlendirmelerde bulunmuştur.

Ziya Paşa ve Eleştirileri

Tanzimat sonrası yazarları arasında edebî zevk ve zihniyet itibariyle eski anlayışa daha yakın olan Ziya Paşa, Namık Kemal’e göre, birçok bakımdan yenileşmeden çok eskinin içindedir. Başka bir ifadeyle söylersek, Ziya Paşa, Tanzimat sonrası Türk edebiyatının başlıca özelliğini oluşturan eski ve yeni değerler arasında bocalayan fikir ve edebiyatçıların tipik örneğidir.”

Ziya Paşa da Tanzimat’ın birinci neslinde eleştiri konusunda çalışmalarıyla dikkat çeken isimlerden biridir. Ziya Paşa, “Şiir ve İnşâ” makalesinde divan edebiyatını reddetmiş, gerçek Türk edebiyatının halk edebiyatı olduğunu savunmuştur. Ancak daha sonra Harabât Mukkadimesi’nde eski edebiyata yeniden yüzünü dönerek kendi eleştirisi ile ters düşmüştür. Bu konuda Namık Kemal de kendisini eleştirmiştir. Ziya Paşa’nın sanat görüşleri ve eleştirileri üç ana kategoride ele alınabilir. Bu sınıflandırma, Ziya Paşa’nın eski ile yeni arasında bocalayan kişiliğini de somut olarak ortaya koymaktadır. Sınıflandırma şu şekildedir:

  • Türk Halk Şiirini Yüceltip Divan Şiirini Yermesi: Şiir ve İnşâ
  • Halk Edebiyatını Reddedip Divan Şiirini Yüceltmesi: Harabat ve Mukaddimesi
  • Batı Dilleri ve Edebiyatları Karşısındaki Tutumu: Harabat Mukkadimesi

Ziya Paşa’nın eleştiri alanındaki en önemli iki eseri Şiir ve İnşâ ve Harabât Mukaddimesi’dir. Şiir ve İnşâ makalesi, temel özellikleri bağlamında şu maddelerle özetlenebilir:

  • Gerçek/asıl Türk şiir divan şiiri değil, Halk şiirimizdir.
  • Necati ve Bâkî’nin gazelleri, Nedim ve Vâsıf’ın şarkıları İran şiirini taklit yoluyla yazıldığından Osmanlı şiirine dahil edilemez, “melez şiir” kategorisine girer.
  • Gerçek/asıl şiirimiz taşra halkı ile İstanbul ahalisi arasında bulunan şairlerin “nâ-mevzûn” diye beğenmedikleri “avâm” şarkıları, yine taşralarda ve çöğür şairleri arasında deyiş, üçleme ve kayabaşı denilen nazımlardır. Gerçek/asıl inşâmız ise Kamus mütercimi ve Muhbir Gazetesi tarafından kullanılan “şive-i kitabet”tir.

Harabât Mukaddimesi, Tanzimat Dönemi eleştirileri arasında önemli metinlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu eser, modern anlamda ilk Türk edebiyat tarihi olarak da kabul edilir. Harabât Mukaddimesi, iki ana başlıkta incelenebilir:

  • Halk edebiyatının reddedilip Divan şiirinin yüceltilmesi bağlamında bakıldığında Ziya Paşa’nın Divan edebiyatına yaklaşımının 1871 yılında Avrupa’dan dönüşüne kadar olumsuz olduğu görülmektedir. Avrupa dönüşünden sonra ise Divan edebiyatına karşı olumsuz tavrı değişmiş, Halk edebiyatına olumsuz bakmaya başlamıştır.
  • Ziya Paşa’nın Batı dilleri ve edebiyatları karşısındaki tutumuna bakıldığında ise dünyayı ve dünyadaki gelişmeleri doğru anlamak için Batı dillerini öğrenmeyi savunduğu görülmektedir. Bu görüşü savunmayanları ise Ziya Paşa, tutuculukla suçlamaktadır. Ayrıca, Batı’dan yararlanmanın bir yolunun da bu dillerden tercüme yapmaktan geçtiğini söylemektedir.

Batı kültür ve edebiyatının önemine ve onlardan yararlanmaya bu kadar sıcak bakan Ziya Paşa, Terkib-i Bend’inde de belirttiği gibi bunu yaparken kendi özümüzden asla kopmamamız gerektiğini söyler. Ziya Paşa’ya göre her milletin kendine mahsus özellikleri vardır, bu temel nitelikleri olumsuz etkileyecek “taklit”ten ise ısrarla kaçınmak gerekir. Ziya Paşa, Batı kültür ve edebiyatından yararlanırken dikkat edilmesi gereken bu noktaların unutulmaması gerektiğinde ısrar etmektedir. Racine ile Lamartine Nef’î gibi kaside yazamayacağı gibi Senâî ile Ferezdak da Moliere gibi tiyatro yazamaz. Ziya Paşa ayrıca Batı’daki tiyatroları da eleştirir. İnsanlık hallerini ayrıntılı olarak tasvir eden tiyatroların genel ahlâka hizmet ettikleri düşüncesine büyük oranda katılmaz.