Ünite 7: Tanzimat Dönemi: Osmanlı Hukukunun Modernleşmesi

Giriş

17. ve 18. yüzyıllarda merkezi iktidarın güç kaybetmesiyle Osmanlı Devleti siyasi, idari ve ekonomik anlamda negatif yönde farklılık göstermiştir. Bu durumu düzeltmek için başta padişahlar olmak üzere devlet adamları çeşitli fermanlar, adaletnameler, risale ve layihalar yazarak bu duruma çare olmaya çalışmışlardı. Devlet adamları yazdıkları bu belgelerde genelde sorunun devlet adamlarının reaya üzerindeki baskısı, devlet kurumlarındaki aksaklıklar ve disiplinsizlik olduğunu söylemiş ve çözümü eskiye dönüşte görmüşlerdir.

Ülke içindeki sorunların yanı sıra savaş alanında da Batıya karşı yenilgiler başlamış, Karlofça Anlaşması sonrası askeri reformun gerekliliği üzerine düşünülmeye başlanmıştır. 1789’da tahta çıkan III. Selim askeri reformun yanında idare, iktisat, adliye ve siyaset alanında da yenilikler yapmaya çalışsa da, bu girişimler yarım kalmış ve sonrasında 1908’de tahta çıkan II. Mahmut ile bu alanlardaki reformların yanında hukuktaki modernleşmenin de temelleri atılmaya başlanmıştır. Hukuk alanındaki modernleşme Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile beraber kanunlaşmıştır. Bu dönemde bazı kanunlar örf ve adetlere göre, bazıları İslam dinine göre bazıları ise Fransızlar başta olmak üzere Batı Hukukuna göre düzenlenmiştir. Hukuk alanındaki bu modernleşme kısmi resepsiyon hareketidir, çünkü İslam hukuku bu dönemde de varlığını devam ettirmektedir. Bu da Osmanlı hukukunda ikilik yaratmıştır.

1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun İlanı ve Tanzimat Dönemi’nin Başlaması

1939 da II. Mahmut’un ölümüyle tahta geçen Abdülmecid döneminde hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa, 3 Kasım 1939’da Gülhane Hatt-ı Hümayununu ilan etmiştir. Böylece Osmanlı Devletinde Tanzimat Dönemi başlamıştır. Tanzimat’ın kelime anlamı düzenlemeler, reorganizasyon ve yapılanmalardır.

Tanzimat Fermanı’nda yeni kanunlara gereksinim olduğu ve bu yeni kanunlarda Müslüman ve Müslüman olmayan Osmanlı tebaasının can, mal ve namus dokunulmazlığının sağlanacağı belirtilmiştir.

Aslında Tanzimat Fermanı ile sağlanan güvenceler yeni güvenceler değildir, daha önce bu güvenceler adaletname ile yayınlanan ve padişahın tek taraflı iradesinin sonucuyken bu fermanın farkı padişahın kendisini de fermanın getirdiği esaslarla sınırlamasıydı. Padişah ferman hükümlerine aykırı davranmayacağına yemin edecekti ve bu dini sorumluluğu olacaktı. Ancak padişahın hukuki bir sorumluluğu olmadığı için tek taraflı iradesiyle verdiği hakları geri alabilirdi.

Söz konusu fermanda eşitlik kavramı kelime olarak açıkça geçmese de ilke halinde bulunmaktaydı. Ancak söz konusu ferman, özellikle eşitlik bağlamında, çeşitli zorunluluklar neticesinde yeterli görülmeyerek başka bir fermanla tamamlanmaya çalışılmıştır.

1856 Islahat Fermanı’nın İlanı

28 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı, İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin Müslüman olmayan Osmanlı tebaasının, Osmanlı Devleti karşısındaki siyasi, hukuki durumunun düzeltilmesi taleplerinin sonuçlarından biridir. Müslüman olmayan tebaanın Müslüman tebaayla eşitliğinin sağlanması için ayrıntılı hükümler içeren ferman “medenî haklar” yanında, devletin gayrimüslim tebaasına da “siyasî haklar” tanımıştı.

Islahat fermanı öncesinde Kırım Savaşı olmuştur ve bu savaşın sonunda 1856 yılında Paris Anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmanın 7. maddesi Osmanlı Devletinin Avrupa Devletleri camiasına girmesini kabul ediyordu. Paris Kongresi sırasında Abdülmecit tarafından ilan edilen Islahat Fermanında hükümlerin çoğu, Müslümanlarla hukukî ve siyasî olarak eşitliği öngörülen Müslüman olmayan Osmanlı tebaasına ilişkindir. Böylece devletin insan unsurunun söz konusu bölümünün, devlete sadakatinin yeniden sağlanacağı düşünülmüştü.

Şahıs temelinde Müslüman olmayan tebaanın kazanımlarına dönülürse, ruhani reislerinin üzerlerindeki maddi baskılar da dâhil olmak üzere müdahalelerinin kaldırıldığı; devlet memuru olabilme, askerî ve mülkî okullara girebilme, Müslümanlarla aralarında vuku bulacak olan ceza uyuşmazlıklarında, Müslümanlara karşı tanıklıklarının kabul edilmediği şeriat mahkemelerine değil karma mahkemelere gidebilme imkânlarını, eyalet ve sancak meclislerine ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’ye üye olabilme hakkını kazanmış oldukları görülür. Ayrıca karma mahkemelerde Müslüman olmayan üyeler de bulunacaktır.

Tanzimat ve Islahat Fermanları beraber değerlendirildiğinde, Osmanlı tebaasının sadece haklar alanında değil vatandaşlık görevleri alanında da eşitlenmeye çalışıldığı görülür.

Din ve mezheplerini dikkate almaksızın tüm Osmanlıların eşitliğini kabul eden Islahat Fermanı Tazminat Fermanının ilanıyla başlayan devletin modernleşmesi sürecinin de en önemli aşamalarından birisidir.

Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devletinin Anayasa Hukukunda Meydana Gelen Değişiklikler

Tanzimat ve Islahat Fermanları anayasa değillerdir. Tebaanın hak ve özgürlüklerini barındırırken devlet ile ilgili olgular bu belgelerde yoktu.

1876 Kanun-ı Esasi’nin İlanı: 1831 Belçika Anayasası ve 1850 Prusya Anayasası’ndan esinlenilerek düzenlenen ve 23 Aralık 1876’da ilan edilen Kanun-ı Esasi Osmanlı Devletinin ilk anayasasıdır. Bu anayasanın en önemli ve ilk maddesi Tanzimat Fermanı’ndan beri amaçlanan Osmanlı Devleti’nin bir arada kalabilmesi ile alakalı “Osmanlı Devleti ülkesiyle bölünmez bir bütündür” maddesidir.

Bu anayasanın içeriğinde eşitlik ve özgürlük temel alınmıştır. Bireylerin hakları, mal-mülk güvenliği koruma altına alınmıştır. İşkence yasaklanırken dini serbestlikler tanınmıştır.

Yargısal güvenceler herkese tanınmıştır. Egemenliğin kime ait olduğu açıkça belirtilmediyse de, padişah egemen güç olarak ortaya çıkmaktadır. Meclis-i Umumi’yi oluşturan Heyet-i Mebusan, seçimle göreve gelecektir ki seçim ve temsili vekalet yoluyla, seçmenle mebusları arasında kurulan ilişki, milleti de bir siyasal varlık olarak anayasal sisteme katmıştır ve artık padişah egemenlik hakkının tek sahibi sayılmamaktadır. Daha sonra bazı başarısızlıklardan dolayı parlamento tatil edilmiştir.

Osmanlı Devletinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi, ikinci faslında “Tebaa-i Devlet-i Osmaniyenin Hukuk-i Umumiyesi” başlığı altında Osmanlı tebaasının kişi hak ve hürriyetlerini düzenlemiştir. Anayasanın bu hükümleri, Tanzimat Dönemi’nde bu alanda getirilmiş tüm yenilikleri geride bırakmış gibidir. Ancak Kanun-i Esasi, kişilere tanıdığı bu hak ve hürriyetlerin yanında 113. maddesi ile padişaha “hükümetin emniyetini ihlal ettikleri bir zabıta soruşturması sonucu belli olanları” sürgüne yollayabilme yetkisi vermiştir. Böylece Kanun-i Esasi bu maddesiyle kendi metninde Osmanlı tebaasına tanıdığı hak ve hürriyetleri kullanılamaz hale getirmiştir.

II. Meşrutiyet’in İlanı ve 1909 Anayasa Değişiklikleri

Fransız devriminden alınan özgürlük, eşitlik, kardeşlik (hürriyet, müsavat, uhuvvet) ilkelerine, adalet ilkesi de eklenerek Manastır’da Harbiye Mektebi müdürü Vehip Paşa tarafından 23 Temmuz 1908’de (10 Temmuz 1324) II. Meşrutiyet ilan edilmiştir.

Kanun-ı Esasi’de 10. ve 12. maddelerde değişikliğe gidilerek yeni anayasa düzenlenmiştir. 10. madde kişi özgürlüğü ile alakalı iken 12. madde basın özgürlüğü ile alakalıdır ve bir öncekine göre özgürlükler ve haklar genişletilmiştir. 113. maddede padişaha verilmiş haklar kısıtlanmıştır. Geri kalan maddeler aynıyken bu hakların garantisi yine anayasa ile öngörülmüş olan parlamenter, anayasal rejimdir.

31 Mart Vak’ası sonucu Meclis-i Umumi millet adına II. Abdülhamit’i tahttan uzaklaştırmış, yerine gelen sultan mecliste okuttuğu fetvasında milletin arzusuyla saltanat makamına geldiğini söylemiştir.

Yaşanan tüm gelişmelerle birlikte anayasal monarşi şeklinde ifade edilen yeni bir siyasi ve hukuki yapının oluşturulduğunu ve Osmanlı Devletinde millet egemenliği kavramının yer bulmaya başlamıştır.

Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devletinin Ceza Hukukunda Meydana Gelen Değişiklikler

Tanzimat Fermanı’nda ilan edilen kanunlaştırma hareketinin ilk kanunu olan 1840 tarihli Ceza Kanunnamesi, Tanzimat Fermanı’nda ilan edilen Osmanlı tebaasının temel haklarının uygulamaya geçirilebilmesi, tebaanın can, mal, ırz, namus dokunulmazlığının sağlanması, kanuna aykırı hareket eden kim olursa olsun hakkında gerekenin yapılması için kabul edilmiş yasalardandır.

Toplam 41 maddeden oluşan bu yasada çeşitli suçlar belirtilmiş ve bu suçların ağırlıklarına göre cezalar tespit edilmiştir.

1840 tarihli Ceza Kanunnamesinin ihtiyacı karşılayamaması neticesinde, Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin hazırladığı 1851 tarihli yeni Ceza Kanunnamesi (Kanun-ı Cedid) yürürlüğe girmiştir. Bir giriş, üç fasıl ve 43 maddeden oluşan bu Ceza Kanunu, önceki ceza kanununun bazı maddelerini aynen almıştır. Ancak bazı suçlar eklenmiştir.

1851 tarihli Ceza Kanunnamesinin de bekleneni vermemesi neticesinde, yeni bir ceza kanunu hazırlamak üzere, Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında bir komisyon oluşturulmuş ve 1810 tarihli Fransa Ceza Kanunundan alınan 1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu hazırlanarak, yürürlüğe sokulmuştur. Önceki iki kanuna göre çok daha kapsamlı olan ve birçok değişiklikler geçirecek olan bu yasa, 1926 yılına kadar (68 yıl) yürürlükte kalmıştır. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesine çeşitli zamanlarda zeyller (ekler) yapılmış, Kanun en önemli değişikliklerini ise 1911 ve 1914 yıllarında geçirmiştir. 1911 değişikliğinde, 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunundan yararlanılmıştır.

Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devletinin Ticaret Hukukunda Meydana Gelen Değişiklikler

Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra kamu hukuku alanında ilk hazırlanan yasa, 1840 tarihli Ceza Kanunnamesi iken, özel hukuk alanında da 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret’tir (Ticaret Kanunu). Söz konusu yasa, 1807 tarihli Fransa Ticaret Kanununun birinci ve ikinci bölümlerinin çevirisi ile hazırlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde yasa birtakım zeyllerle tamamlanmıştır. 1915 ve 1924 tarihlerinde değişiklikler geçiren Kanun, 1926’da Türk Ticaret Kanununun kabulüne kadar yürürlükte kalmıştır.

Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi (Deniz Ticaret Kanunu) ise, Fransa’nın yanında, Hollanda, Sardunya, Prusya gibi ülkelerin düzenlemelerinden de yararlanılarak 1863’te kabul edilmiştir. Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devletinin Usul Hukukunda Meydana Gelen Değişiklikler 1879 yılında arka arkaya çıkarılan Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunları ile ceza ve hukuk usulü ayrımı, Fransız hukukundan resepsiyon yoluyla Osmanlı hukukuna girmiştir.

1870 tarihli Dersaadet ve Mülhakat-ı İdare-i Zabıta ve Mülkiye ve Nizamiye Mahkemelerine Dair Nizamname’de rastlanan savcılık kurumu, 1875’de Avukatlık kurumu, 1879 tarihli Mehakim-i Nizamiyenin Teşkilatı Kanun-ı Muvakkatı ile de mübaşirlikler, icra memurlukları, adliye müfettişlikleri Osmanlı hukukuna girmiştir.

Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devletinin Medeni Hukukunda Meydana Gelen Değişiklikler

Devletin hukuk alanında kısmi resepsiyon hareketini başlattığı bu dönemde, medenî hukuk sahasında iktibasa gidilmeyerek, Osmanlı Devletinin ilk medenî kanunu olarak ifade edilen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, İslam Hukukunun Hanefi mezhebinin kabullerinden yararlanılarak hazırlanmış ve yürürlüğe koyulmuştur.

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’yi hazırlamak üzere kurulan Mecelle Cemiyeti (Komisyonu) tarafından 1869-1876 tarihleri arasında Mecelle- i Ahkâm-ı Adliye’nin kitapları hazırlanmıştır. Bu kitaplarda borçlar, şirket, vekalet gibi medeni olgularla ilgili kanun maddeleri bulunmaktaydı.

Söz konusu kanun 57 yıl yürürlükte kaldıktan sonra, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Kanun-ı Medenî’nin Suret-i Meriyet Şekl-i Tatbiki Hakkında Kanun’un 43. maddesinin hükmü ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Tanzimat Dönemi’nde Osmanlı Devletinin Yargı Örgütünde Meydana Gelen Değişiklikler

Osmanlı Devletinin klasik örgütlenmesinde mevcut olan şer’iye mahkemeleri, cemaat mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri varlığını devam ettirirken, bu mahkemelere ticaret mahkemeleri ve nizamiye mahkemeleri de eklenmişti. Bu durum zaman zaman mahkemeler arasında uyuşmazlığa sebep olmuştur. Zamanla şer’iye mahkemelerinin yerine nizamiye mahkemeleri geçmiş ve cemaat ve konsolosluk mahkemeleri de kaldırılmıştır. Ancak I. Dünya Savaşı’ndan sonra Hukuk-ı Aile Kararnamesi de yürürlükten kaldırılarak, konsolosluk ve cemaat mahkemeleri yeniden Osmanlı devletinde yargılama yapmaya başlamışlardı.

1840’ta Meclis-i tahkikatların ve karma mahkemelerin kurulmasıyla, bu mahkemelerde ceza davaları görülmeye başlanmıştır. 1864 tarihli Vilayât Nizamnamesiyle, çok üyeli mahkemeler (nizamiye mahkemeleri), Fransa yargı örgütü örnek alınarak yeniden düzenlenmiştir. 1868 tarihli Mehakim Nizamnamesi ile nizamiye mahkemeleri tekrar düzenlenerek, nahiyelerde imam ve papaz başkanlığında, en az üç en çok on iki üyeden oluşan ihtiyar meclisleri, kazalarda kadının başkanlığında üç Müslüman üç Müslüman olmayan üyeden oluşan meclis-i de’âvîler, sancaklarda da başkanı kadı olup, üç Müslüman ve üç Müslüman olmayan üyeden oluşacak ayrıca bir üyeyi de devletçe atanacak hukuk ve ceza mahkemeleri oluşturuldu.

22 Şubat 1870 tarihli (21 Zilkade 1286) Dersaadet ve Mülhakatı İdare-i Zabıta ve Mülkiye ve Mehakim-i Nizamiyesine Dair Nizamname ile İstanbul’da kurulan nizamiye mahkemelerinin örgütlenme şekilleri ve yargılama usulleri tespit edilmiştir. 1871’de İstanbul’daki nizamiye mahkemeleri yeniden düzenlenmiş; bidayet, istinaf ve temyiz şeklinde örgütlenmişlerdir. Nizamiye mahkemeleri örgütlenmesinin en tepesinde ise Divan-ı Ahkâm-ı Adliye bulunmaktaydı. 1879 tarihli Mehakim-i Nizamiyenin Teşkilatı Kanun-ı Muvakkatı ile Mehakim-i Nizamiye Hakkında Nizamname yürürlükten kaldırıldı. Temyiz mercii olarak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye kaldırılarak, Mahkeme-i Temyiz (Temyiz Mahkemesi) oluşturulmuş ve Mahkeme- i Temyiz de hukuk ve ceza dairelerine ayrılmıştır.

1860 yılında Ticaret Kanunname-i Hümayunu’nun zeyli (Zeyl-i Kanun-ı Ticaret) ile ticaret mahkemeleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Ticaret mahkemesi bulunmayan yerlerdeki ticaret davaları hukuk mahkemelerinde görülmekteydi.