Ünite 5: Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Şiir: I (I. Kuşak)

Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı Birinci Kuşak Şiirinin Genel Özellikleri

Bu dönemim öncü şairleri Türk şiirine Batılı bir zihniyet kazandırmak ister. Daha somut yaklaşım vardır. Siyasi ve sosyal konulara yer verilir.

Tanzimat dönemi şiiri sadece birer edebiyat ürünü, estetik endişe sonucunda ortaya çıkan kalem ürünleri olmayıp aynı zamanda o dönemin sosyal, siyasal ve kültürel problemleriyle birlikte eğitim, ekonomi, kadın ve çocuk gibi pek çok alanla ilgili değişim ve dönüşüm çabalarının da bir sonucu olmuştur.

Tanzimat Dönemi Türk şiirinin genel özellikleri şöyledir:

  • Dilde ve üslupta ayıklamaya gidilerek sade bir söyleyişe yönelmek istenmiştir. Özellikle İbrahim Şinasi, konuşma diline yakın bir şiir dili ve sade bir üslup kurma çabası içinde olmuştur.
  • Divan şiirinin soyut dünya algısının yerine daha somut bir dünya algısı getirilmiştir.
  • Divan şiirinin gazel, kaside, murabba, terci-i bent, terkib-i bent gibi nazım şekilleri önemli ölçüde sürdürülmüş, bununla birlikte az da olsa yeni nazım şekilleri denenmiştir.
  • Ölçü olarak yine aruz kullanılmış, ara sıra hece ölçüsüyle şiirler de yazılmıştır.
  • Şiire hak, hukuk, hürriyet, kanun, vatan, millet, adalet gibi yeni kavramlar girmiştir.
  • Divan şiirinde karşılaşılan parça güzelliği yerine bütün güzelliğine değer verilmiştir.
  • Divan şiirinin mazmunları çözülmüş, hayal sistemi değişmiştir.
  • Şiirde sosyal ve siyasi konular ele alınmaya başlanmıştır.

Akif Paşa

Akif Paşa, “Kaside-i Adem” ve “Mersiye” eserlerinin dışında ki eserlerinin çoğunu divan şiir geleneği anlayışına bağlı kalarak yazmıştır. O, “Kaside-i Adem” şiirinde divan edebiyatından farklı olarak varlığın karşısında yokluğu yüceltir. Divan edebiyatının mersiyesinden ayrılarak halk edebiyatının ağıtına yaklaşan bir duyarlılıkla yazdığı “Mersiye”de ise ölüm sonrasında insan bedeninin değişimini dile getirmesiyle yenilik yapar.

On dokuzuncu yüzyılda klasik edebiyatın kendisini yenileyememesi ve güçlü temsilciler yetiştirememesinin arasında Osmanlı Devleti’nin yaşadığı gerilemeye bağlı olarak estetik ve edebî ortamın yerinde sayması ve gündelik hayattan entelektüel hayata; sosyal hayattan siyasal hayata kadar bütün bir toplum ve devlet ruhunu besleyen “öte karakterli merkez”in yavaş yavaş yerini rasyonel bir düşünce biçimini benimsemeye başlayan yeni bir elit zümreye kaptırması gibi sebepler yer alır. Klasik edebiyat tamamen yeniliğe kapalı değildi, fakat kendi dairesi içinde kalmak şartı ile sınırlı ölçüde bazı yenilikler oluşmakta idi.

Klasik edebiyat çerçevesinde eser kaleme alan Âkif Paşa (1787-1845), Tanzimat senelerinde daha çok Tabsıra adlı düzyazı kitabıyla tanınan bir siyaset adamı, yazar ve şair olarak belirir. İhtiraslı yaratılışından beslenen kötümser ruh hâli eserlerine de yansır. Şair, fizik ötesini araştıran ve sorgulayan “Kaside-i Adem”de varlığa karşı yokluğu yüceltir. Âkif Paşa, “on dokuzuncu asır başının hayatında, fikrî itiyatlarında, dilinde sarsılmış, değerlere bağlılık ve güveninde eski cemiyetin kesin standartlarından huzursuz bir ferdiyete giden insandır. Bu itibarla Keçecizâde’nin, Vâsıf’ın ve onlardan evvel gelenlerin birçoğunun eserlerinde hafif belirtiler hâlinde görünen bir yığın şey, Paşa’da bir nevi sarahat kazanır, demek hiç hatalı olmaz.” der Tanpınar onun hakkında. Şair, diğer eserleri arasında hacim olarak nispeten küçük kalan ‘Tabsıra’sı, bazı hususî mektupları, ‘Adem Kasidesi’ ve bilhassa torunu için yazdığı o küçük ‘Mersiye’ ile, herhangi bir yabancı tesire maruz kalmaksızın, sadece hayatının arızalarıyla yeni denilebilecek bir edebiyatın numunesini vermiştir. Onun bu kötümser ruh hâli, buna bağlı olarak ortaya çıkan metafizik buhranı kendisinden sonra, Ziya Paşa ile Abdülhak Hâmit başta olmak üzere, Tevfik Fikret ve Mehmet Âkif’te yansımasını bulur. Bu şiiriyle şair, daha sonra çok sayıda örneğine rastlayacağımız varlık, yokluk, var oluş, dünya, öte dünya bağlamında ızdırap çeken insanı anlatan eserlerin de habercisi olmuştur.

“Kaside-i Adem”, Türk edebiyatının pek tanımadığı bir dünya ve insan algısıyla insanımızı karşı karşıya getirir. Batı edebiyatını metodik anlamda tanıyıp tanımadığı konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığımız Âkif Paşa, bu şiiriyle Türk edebiyatına yeni bir tema getirmiş olur. Her ne kadar daha önce de Türk şiirinde yokluk fikrine rastlansa da yokluk, bu derecede kuvvetle vurgulanan ve özlenen bir yapıya kavuşmaz. Çünkü Âkif Paşa’nın “Kaside-i Adem”inde içinde yaşanılan dünya ve varlığa karşı nefret duygusu kuvvetli bir şekilde işlenmiştir. Cennet, cehennem, hatta mutasavvıfların özlediği elest meclisine dönüş ve Tanrı’nın varlığında yok olma (fenâ) böylece ebediyete ulaşmanın (bekâbillâh) zıddı olan ‘adem’ kavramına methiye, İslâmî gelenek içinde oldukça yabancı bir düşüncenin tezahürüdür. Muhtevadaki gelenekten bu ayrılışa karşılık diğer yandan şiirin iç düzenlenişinde, dil ve “kafiyenin gelişi güzeline tâbi olan hayalleri ile tamamiyle eski tarzın mahsulüdür.

Elest meclisi (bezm-i elest), sohbet meclisi anlamına gelir. Ruhların yaratılması sırasında Tanrı’yla insanlar arasında yapıldığı kabul edilen sözleşmedir. Tasavvuf literatüründe sıkça kullanılır. Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu Nijad’ın ölümü üzerine yazdığı “Ah Nijad” başlıklı şiir Âkif Paşa’nın “Mersiye”sinden izler taşır.

İbrahim Şinasi

İstanbul’un Tophane semtinin Boğazkesen Mahallesi’nde 1826 yılında doğan İbrahim Şinasi devlet tarafından Batı’ya, Fransa’ya gönderilen ilk sivil öğrencidir. Fransızcasını ilerlettikten sonra, Reşit Paşa’nın tavsiyesi üzerine maliye öğrenimine başlar. Bir yandan da matematik ve tabiat bilimleriyle uğraşır. Paris’te müsteşrik (Doğu bilimcisi) De Sacy ailesi ve onların aracılığı ile de Ernest Renan ve A. Lamartine ve dil bilimci Littré ile tanışır. Lamartine’in toplantılarını takip eder. 1851’de Société Asiatique’e üye seçilir. Société Asiatique , Asya Toplumları Araştırmaları anlamına gelen bir kurumdur. İbrahim Şinasi, bu kuruma Kemal Efendi’den sonra üye seçilen ikinci Türk olmuştur. İstanbul’a döndükten sonra devlet memuriyetinde bulunmuş, sadrazam Ali Paşa ve dönemin padişahı Abdülaziz’le sürtüşme yaşamıştır.

Paris’te Fransız edebiyatını yakından okuma ve tanıma fırsatı bulan İbrahim Şinasi, Türk edebiyatını Batı tarzında yeni bir anlayışa kavuşturmak ve klasik Türk edebiyatının ağdalı dilinden ve soyut dünya anlayışından uzaklaşarak gittikçe halkın anlayacağı bir dille yaşanan hayatı ifade edebilecek, gerçekçi, akla dayanan, sosyal konulara geniş yer ayıran bir edebiyat kurmak ister. Bir yandan yazı dilini sadeleştirerek konuşma diline yaklaştırırken diğer yandan klasik Türk edebiyatının hayal sisteminden uzaklaşır. Üslupta yeniliğe gider. Şiire yeni ve değişik kelimeleri, kavramları ve temaları sokar. Onun manzumelerinde akıl, kanun, hak, adalet, millet, devlet, medeniyet, reis-i cumhur, taassup, cehl, encümen-i dâniş gibi o güne kadar şiirde pek rastlanmayan, her biri makale konusu olabilecek kelime ve kavramlar yer tutmaya başlar. Şiir estetiğinin ve lirizmin geri plana düştüğü bu manzumelerde düşünce öne çıkar. Klasik Türk edebiyatının nazım şekillerini önemli ölçüde sürdüren şair, bu nazım şekillerinin iç düzenlenişinde değişiklik yapar. Şinasi’ye göre Tanrı fikri konusunda, her şeyden önce, eski münacatları dolduran malzeme yığınını ayıklıyor. Tanrı fikrini yeryüzüne ait teferruatla değil, kâinatın bütünlüğü içinde ortaya koyuyor. Amaç, sanat göstermekten ziyade Tanrı ile kâinat arasındaki münasebeti anlatmaktır. Şair, Fransız klasiklerinden ve yaşadığı dönem Fransa’sında yaygın olan pozitivist felsefeden hareketle akla ve akılcılığa önem vermiş; bu felsefeyi hayatı değerlendirmede birinci sıraya almış, bütün hayatı, hatta Tanrı’yı akıl yoluyla anlamak ve değerlendirmek isteyen bir anlayışa ulaşmıştır. Akıl, eskiler tarafından daima aşağı görülmüş bir melekedir. Onun Tanrı’yı anlamasına imkân yoktur. Şinasi ise Tanrı’nın birliğine inanması için aklın “şehadet”ine lüzum olduğunu ileri sürer. Böylece onun şiirleriyle klasik anlayıştan farklı, yeni bir kâinat ve deist bir Tanrı anlayışı ortaya çıkmaya başlar.

Onun şiirin ifade alanı içerisine sokmaya çalıştığı uygarlık (medeniyet) ve meşrutiyet düşüncesi, diğer düşünceleri gibi, kaynağını döneminin Avrupa hayatında bulur. Nitekim Mustafa Reşit Paşa ’yı “medeniyet resulü” ve faziletli insanların “reis-i cumhuru” şeklinde değerlendirmiştir. Terceme-i Manzume (1859) ve Müntehabât-ı Eş’âr (1862) adlı iki küçük kitapta toplanan şiir tecrübeleri sanat yönüyle değilse de yarattığı etki ve yerleştirmeye çalıştığı düşünce ile yenileşme yolunda önemli birer adım olur.

Şinasi’nin amacı, yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak ve sade Türkçeyle edebî eser ortaya koymaktır. Bunun örneklerinden birisi “Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi” eseridir. Ayrıca Lamartine’in “Les Méditations poétique”undan Türkçeye tercüme ettiği “Kıt’a”lar yanında “İlâhî”, “Münacat”, “Eşek ile Tilki Hikâyesi”, “Arz-ı Muhabbet” adlı manzumelerinde “ottova-rima” olarak bilinen yeni şekil denemelerine giriştiğini gösterir. “Ottova-rima”nın ilk örneğini Edhem Pertev Paşa’nın Victor Hugo’dan yaptığı “Tıfl-ı Naim” çevirisi Batı’dan gelen nazım şekillerinden oluşturur. Şinasi, klasik şiirin kaside şeklinde bazı değişikliklere gitmiş; kasidelerinin üçünde nesib kısmını kaldırarak doğrudan doğruya medihte (övgüde) bulunmuş, birinde de mesnevi nazım şeklini kullanmıştır.

Tanzimat dönemi şiirinde ilk değişiklikler İbrahim Şinasi’nin eserlerinde görülür. O, şiire yeni ve değişik kelimeleri, kavramları ve temaları sokar. “Akıl”, “kanun”, “hak”, “adalet”, “millet”, “devlet”, “medeniyet”, “reis-i cumhur” gibi o güne kadar şiirde pek rastlanmayan kelime ve kavramlar yeni dönemde yer tutmaya başlar. Bu dönemde Türk şiiri artık siyasi ve sosyal bir yapı kazanmaya başlar. Yenilikçilerin kaleminde şair, toplum ve ülke karşısında sorumluluk duyan, aklı ve düşünmeyi ön plana çıkaran, birtakım teklifleri olan dava adamı kimliğiyle kendisini gösterir.

Şinasi’nin Türk şiiri açısından önemi onun, Türk şiirinin Doğu edebiyatları geleneği içinden çıkarak Batı tarzı bir yapı kazanmasında yol açması, yeni konu ve temaları şiire sokmuş, aklı ve düşünmeyi öne alması, şiir dilini sadeleştirerek konuşma diline yaklaştırması, klasik şiirin klişe söz varlığından uzaklaşmış, şiiri mazmunlardan çözerek yaşanan hayatın gerçekliğine yaklaştırmasında gizlidir.

Namık Kemal

Baba tarafından köklü bir aileye sahip olan Namık Kemal dedesinin görevi gereği bulunduğu Tekirdağ’da doğmuştur. Klasik edebiyat terbiyesi ile yetişmiştir. 22 yaşında İbrahim Şinasi ile tanışıncaya kadar Encümen-i Şuarâ şairlerinin şiirleri yanında önceki yüzyıllardan Fuzulî, Nef’î, Nâilî, Fehim gibi ünlü şairlere nazireler yazar, tasavvufi ilhama bağlı ürünler ortaya koyar. Kâzım Paşa, Ârif Hikmet, Hâlet ve Faik Memduh gibi şairlerle ortak gazeller kaleme alır. Klasik edebiyatın mazmunlarını, remizlerini ve hayal sistemini kullanır. Şinasi ile tanışmasından bir süre sonra Yeni Osmanlı Cemiyetine girer ve böylece siyaset alanına geçmiş olur. Yeni Osmanlılar Cemiyeti , Genç Osmanlılar tarafından 1865’te kurulmuş gizli bir cemiyettir. Bu cemiyet ülkenin içinde bulunduğu güç durumdan kurtulmasını, meşrutiyetin ilan edilmesini isteyen gençlerden oluşur.

Genç Namık Kemal’i eski hayat anlayışı ile klasik şiirin estetik dünyasından çıkararak modern Batı düşüncesinin dünyasına, aynı zamanda yeni şiir anlayışına taşıyan hadise Şinasi’nin yazdığı “Münacat” şiiri ve bu tanışma olur.

“Hürriyet Kasidesi”, “Vatan Şarkısı”, “Vatan Türküsü”, “Murabba”, “Vaveylâ” gibi eserleri, sosyal ve siyasi konular yanı sıra vatan sevgisi ve kahramanlık duygularının yansımalarıdır. “Besâlet-i Osmaniyye ve Hamiyyet-i İnsaniye” [Hürriyet Kasîdesi, 1876] şiiri, onun Şinasi ile tanışmasından sonra yazdığı sembol şiirdir. Aksiyoner bir dava adamı kimliği ile karşımıza çıkan Namık Kemal’in şiirleri, Vatan yahut Silistre piyesiyle birleştiğinde dönemi içinde ve sonraki bunalımlı yıllarda geniş halk kitlesi üzerinde derin etkiler yaratır. Kendisine vatan şairi sıfatının verilmesine sebep olan şiiri “Hürriyet Kasidesi” olmuştur. “Hürriyet Kasidesi”nde Namık Kemal, politik tercihinin yanında yeni insan tipinin davranış tarzını da sergiler. Şiirde insanın yüksek yaratılış özellikleri ile vatan, millet, hamiyet ve halk kavramı üstün değerler çizgisinde birleşir. Bunu hürriyet fikri ile adalet ve hak düşüncesi tamamlar. Vatan fikrinin kazandığı değerin mücerretten müşahhasa (soyuttan somuta) döndüğü “Vaveylâ” şiirinde, vatan fikrinin insan imgesiyle birleşmesi dikkat çeker. Haritada görülmüş vatan coğrafyasının getirdiği hayalle birleşen yüksek heyecan ve lirizm, ittihat-ı İslam fikrine bağlı bu vatan mistiğinin elinde şiiri daha da ilgi çekici kılar.

Namık Kemal, ölçü olarak aruzu kullanmakla birlikte kimi zaman heceyi de dener. Sayısı onu bulan hece ölçüsüyle yazdığı manzumelerinde sanat gücünden pek söz edilemez. Onun bu kalem ürünleri daha çok hiciv ve mizah özelliği taşır.

Şiirinin muhtevasında yeniliğe giden Namık Kemal, şekil ve üslupta fazla değişiklik yapmamış olmasına rağmen “Vaveylâ”, “Hilâl-i Osmanî”, “Ukab-nâme” gibi kalem ürünlerinde Batılı yeni şekilleri denemiştir. Namık Kemal’in üslubunda Şinasi’nin üslubunda görülen kuruluk, âdeta iskeleti andıran takırtılı durum da giderilerek dil fonksiyonel, dinamik, canlı bir özellik kazanır. Kendisinden sonra gelen kuşakların yetişmesi için çaba harcar. Başta Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit üzerinde etkisi olmuştur.

Türk edebiyatının modern görünüm kazanmasında Namık Kemal, İbrahim Şinasi’nin açtığı yolu genişletmesiyle, şiire duyguyu ve heyecanı getirmesiyle, vatan ve millet gibi kavramları gür bir sesle terennüm etmesiyle, şiirde siyasi dilin yerleşmesinde etkili olmasıyla, Şinasi gibi kendisinden sonra gelen kuşakların yetişmesi için çaba harcamasıyla önem kazanır. Nitekim başta Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hâmit olmak üzere çok sayıda genç sanatkâr üzerinde sürekli etkisi olacaktır.

Ziya Paşa

Teknik şartlar bakımından eskiye geniş ölçüde bağlı kalırken içerik yönünden şiirini yeni fikirlere ve temalara açar. Onda eski bilgiyle modern astronomi, rindane tavırla felsefi düşünce, inanmış insanın rahatlığıyla huzursuz insanın bunalımı ve arayışı birlikte görünürlük kazanır.

Duygularıyla daha çok klasik zevkin dairesinde yer alan, aklıyla Batılı fikirlere gitme çabası içinde olan şair, Yenileşme Dönemi Türk edebiyatında gönlüyle aklı arasındaki çelişkiyi ve buna bağlı olarak çatışmayı derinliğine yaşayanlardandır. Onun iç dünyasında ortaya çıkan bu çelişki ve çatışma, sanatında da geniş olarak yansıma alanı bulur, eserinin ikili şekilde yürümesine yol açar. Şiirleri, Eş’âr-ı Ziyâ ve Külliyât-ı Ziyâ Paşa adlarıyla kitaplaştırılmıştır.

O, dönemi içinde çok sayıda şiiriyle klasik edebiyatın dikkatleri üzerinde toplayan temsilcisi olarak belirir. Şiirlerinin bir kısmında şair, Şinasi’nin başlattığı çizgide yeni muhtevanın kapısını aralar. Asıl edebî kişiliğini hazırlayan eserlerinde, Âkif Paşa’nın kasidesinde karşılaştığımız huzursuz, memnun olamayan, tereddütler/ikilemler içinde kıvranan, ızdırap çeken dramatik insanın mistik ve metafizik karakterli endişelerini dile getirir. Sadullah Paşa’da da karşımıza çıkan bu insan tipi, öte karakterli-kutsal merkezlicemiyetçi bir zihniyetten birey esaslı, akıl-şüphe merkezli bir zihniyete geçişin bireysel ve kültürel trajiğini üzerinde taşır. Bir tarafıyla Doğu kültürünün uyuşumcu-simetrik insan tipini yansıtırken diğer taraftan artık asimetrik, huzursuz, dünya ve nesne karşısında sorular soran; var oluşu rasyonel anlamda sorgulayan, cevap bulamayınca da umutsuzluğa, huzursuzluğa kapılan tarafıyla yeni ve Batılı bir kimliğe sahiptir. Klasik şiirde soyut (mücerret) sevgilinin yüz vermemesi sebebiyle veya tasavvufi çile anlayışına bağlı olarak ızdırap çeken insanın yerini bu yeni dönemde hayatın içinde, madde ve dünya karşısında ızdırap çeken insan alır. Namık Kemal’deki dışa yönelen aksiyoner dava adamı tipi, böylece onda içe, insanın iç dünyasına, psikolojik sorunlarına döner. Bu da şiirinin felsefi ve psikolojik alanda derinleşmesine zemin hazırlar.

Gençlik dönemi şiirlerinde klasik edebiyatın öne çıkan temsilcilerinden biri olarak beliren Ziya Paşa, geleneğe bağlı gazeller, kasideler, münacatlar, mersiyeler, şarkılar yazar. Gençlik yıllarında duyuş, düşünüş ve hayal sistemi bakımından eskinin devamıdır. Klasik edebiyatın teknik unsurlarını da aynı şekilde sürdürür. Onun bu dönem şiirlerinde Fuzûlî, Nâilî, Nâbî, Nedîm, Şeyh Galip etkisi görülür.

Ziya Paşa, edebî şöhretini sağlayan “Terci-i Bent”i 1859’da yazar. Şair, “Terci-i Bent”te kâinata ve hayata karşı zihnî tavır takınarak birçok soru sorar. Kâinat ve insan karşısında duyduğu şaşkınlığını, Allah’ın eserleri karşısında aklın idrakteki yetersizliğini dile getirir ve tezatlarla örülü bir muamma olarak gördüğü hayat karşısında hayret içerisinde kalır. Fakat bunlara aklıyla hiçbir cevap bulamaz. Her şey ona abes gibi görünür. Fakat o, abesi kabul etmektense aklın anlama kuvvetinden şüphe eder. Aklın anlama kuvvetinin iflası yahut yetersizliği hayret hâlini doğurur. Sonuçta Ziya Paşa, hayret merhalesinden imana erişir gibi görünürse de metnin bütünü onun bu merhalede asılı kaldığını gösterir. “Harâbât Mukaddimesi”nde çocuk yaşta halk şiiriyle karşılaştığı bilgisini veren, hatta “Şiir ve İnşâ” makalesiyle halk edebiyatını Türklerin asıl edebiyatı olarak gösteren Ziya Paşa, bu alanda bir türkü kaleme almaktan öteye gitmez. Âkif Paşa’dan itibaren gelen huzursuz insan tipi, Ziya Paşa’da asıl temsilcisini bulur. Onun huzursuzluğu, içinde yaşadığı değişim süreciyle ilgili olduğu gibi, siyasi düşüncelerine ve ihtiraslı yaratılışının getirdiği ikbal arayışına da bağlıdır.

Ziya Paşa da Namık Kemal gibi şiirin dil, şekil ve üslubundan çok, içeriğini yenileyen sanatkârdır. Bununla birlikte onun hayalleri ve mazmunlarıyla daha çok klasik edebiyatın dairesinde kaldığı söylenebilir. Onun kelime kadrosu da geniş olarak klasik edebiyattan gelir. Bu alanda Şinasi’nin “safi Türkçe” yolunda gösterdiği titizliği Ziya Paşa’da, hatta Namık Kemal’de gereğince göremeyiz.

Sadullah Paşa

Devlet adamı kişiliği ile edebiyattan ziyade Batılı düşünce tarzı zihniyet değişimi üzerinde etkisi olmuştur. “On Dokuzuncu Asır” manzumesiyle o, Orta Çağ’ın bilgi birikiminin karşısına Batı’da pozitif bilimlerin ürettiği bilgiyi çıkarır. Böylece Doğu-Batı karşılaşmasında Batı’nın üstünlüğü ortaya konarak girilmesi istenen Batı medeniyetinin bilim ve teknoloji alanındaki cazip yönleri gösterilmiştir.

Batı edebiyatıyla da yakından ilgilenen Sadullah Paşa, Alphonse de Lamartine ’den “Göl” (Le Lac) şiirini çevirmiştir. Onun “Homeros’un İlyada destanının ilk on beytinin manzum çevirisi, ayrıca destanın kırk altı-kırk yedi sayfalık bir bölümünün nesir olarak tercümesi bilinmektedir.

Sadullah Paşa’nın getirdiği düşünceler, İbrahim Şinasi’nin rasyonalist/akılcı görüşleriyle benzerlik gösterir. O, kendisinden sonra yetişen Beşir Fuad’la birlikte pozitivist zihniyetin 19. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir

Ülkenin ve insanımızın içinde bulunduğu şartları değerlendiren Sadullah Paşa, zanların ve hurafelerin üzerine kurulmuş eski dünya anlayışının yerine modern bilimin getirdiği yeni dünya anlayışının hâkim olmaya başladığını dile getirir. Aslında onun bu tespiti, toplumu için bir tekliftir. Ona göre Batılı devletler gibi Osmanlı da aklı ve bilimi merkeze alan bir yenileşmenin içine girmelidir.