Ünite 4: Sürrealizm

Giriş

Sürrealizm (Fr. surréalisme) kelimesi dilimize “gerçeküstücülük” olarak çevrilmiş ve genel kabul görmüştür. Bazı edebiyat bilimcileri ise “üst-gerçekçilik” ya da “gerçekötecilik” karşılıklarını önerirler. Gerçeküstü çevirisinin, morfolojisinden dolayı gerçek dışılık, saçmalık gibi anlamlara geldiğini; oysa sürrealizmin, gerçeğin bir başka biçimi olarak bir başka gerçekliği ifade ettiğini öne sürerler. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren resim, şiir ve sinema gibi sanatın pek çok alanına yayılma imkânı bulmuş olan sürrealizm, kısa soluklu gibi görünse de yarattığı güçle etkisi uzun süren bir akım olmuştur. , salt aklın, rasyonalizmin boğduğu insanlığın bir haykırışı olarak kendisi de bir psikiyatrist olan André Breton (1896-1966) tarafından kuramlaştırılır.

Sürrealizmin Gelişim Sürecinde Siyasi ve Kültürel Ortam

Uzun süren Orta Çağ (Skolastik Dönem)’in ardından Batı, önce Rönesans’la, sonrasında, 17. ve 18. yüzyıllarda Aydınlanma Çağı ile aklı ve bilimi yaşamın merkezine almaya başlamıştır. Batı ise medeni olarak kendisini “öteki” olarak gördüğü topluluklardan üstün gördüğü için onlar üzerinde egemenlik kurabileceğini düşünmüş ve emperyalist politikalarını böylelikle meşrulaştırmaya çalışmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sömürgecilik ve emperyalizm ciddi tırmanışa geçer.

Avusturya tahtının veliahdı Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna’da öldürülmesinden sonra 1914’te başlayıp 1918’de biten ve dokuz milyona yakın insanın öldüğü Birinci Dünya Savaşı sonunda büyük imparatorluklar da ortadan kalkacaktır.

Birinci Dünya Savaşı ile yeni devletler kurulmuş ancak Avrupa yeniden bir nizam almış gibi görünse de yaklaşık yirmi sene sonra patlak verecek olan II. Dünya Savaşı’nın sebepleri bertaraf edilmemiştir.

Sürrealizm iste tam bu iki savasın arasında, milliyetçiliğin ırkçılık boyutuna uzandığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. Almanya’da Adolf Hitler (1889-1945)’in, İtalya’da Mussolini (1883-1945)’nin başı çektiği faşist rejimler, Avrupa’yı ve o güne kadar savundukları değerleri allak bullak etmiştir. Sürrealizm insanoğlunu bu kötü duruma getiren değerlerden, bu gerçeklerden kaçıştır.

Dadaizmin yerini alacak sürrealizm “denizin diplerinden gökyüzüne, bir ülkeden ötekisine uçakla, trenle, gemiyle giden radyo, televizyonla dünyanın her köşesine giren savaşlar gören, bu eski Avrupa ülkesinin insanlarını (XIX. Yüzyılın ikinci yarısı) yeniden eski düş dünyalarına bırakacak” bir sanat akımı olmuştur.

Sigmund Freud, Psikanaliz ve Bilinçaltı

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un din, aşk, cinsellik, insanın gelişimi, ölüm vb. hakkındaki kuramsal görüşleri, kendisinden sonra psikiyatrinin yanı sıra diğer disiplinleri de derinden etkilemiştir. Sanat ve edebiyat da bu etkiden payını almıştır.

Freud, Psikanalize Giriş Dersleri (1933)’nde son dönemlerdeki bilimsel gelişmelerin yüzyıllardır kendisine hayran olan insanın bu hayranlığını sarstığını dile getirir.

Freud, ilkin yakın arkadaşı ve meslektaşı Josef Breuer (1843-1925)’le beraber hipnoz durumundaki hastaların geçmişte kendilerini etkileyen olayı anımsamalarını ve bozukluğa sebebiyet veren andaki şoku, yeniden canlandırıp hastaya duygularını dışa vurma imkânı sağlamakla işe başlar. Hastanın olayın şokunu yeniden yaşayıp hipnozdan çıkışına “boşalma” diyen ikili, bu yönteme dair kuramsal çalışmalarını İsteri Üzerine İncelemeler (1895) adıyla yayımlar.

Freud, kişiliğin gelişiminde çok önemli rol oynayan hatta ruhsal bozukluklara sebebiyet veren bu unutulmuş anıların bilince çıkmasını engelleyen gücü “direnme”, sarsıntının ardından olayın unutulma sürecini ise “bastırma” olarak adlandırır.

Bilinç, algıların ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci olarak tarif edilebilir. Bilinçaltı ise insanın bilincinde olmadığı halde davranışlarını etkileyen ruhsal durumdur. Freud’a kadar insan, “bilinç” düzeyinde kavranmıştır. Oysa Freud, davranışlarımızı belirleyen temel dinamiklerin bilinçaltında yattığını iddia eder. Freud, ruhsal aygıtı, üçe ayırır: id, ego ve süperego.

İd kısaca dürtüsel ilkel benliktir. Bilinçdışı alanı ifade eder ve hazzın doyumu ilkesine göre çalışır. Yüzbinlerce yıldır, insan var oldukça değişmeyen birtakım dürtüleri vardır. Kişiden kişiye değişmeyen cinsel arzuları, libidoyu, hayatta kalma, tehlikeden kaçınma ve şiddet dürtüsünü kapsayan “ id ”, insan ruhunun en ilkel parçasıdır.

Dürtülerin tatmin edilmesi temel amaçtır ve amacına ulaşmak için “ ego ”yu zorlar. Dış dünya ile uyumlu birlikteliği sağlayabilmek içinse egoya düşen görevler vardır. En genel ifadeyle bu, ilkel arzular ve sonsuz haz arayışı ile dış dünyanın gerçekleri, kuralları, değer ve normları arasında denge kurmaktır.

Doyumsuz ve sonsuz arzuları frenleyen bir mekanizma vardır: o da “ süperego ”dur. Süperego, toplumsallaşan egonun bir parçasıdır. Bir diğer ifadeyle üst-benliktir.

Freud’un sürrealizm için nasıl bir gerçeklik alanı açtığı ortada: oldukça geniş bir evren. Diğer taraftan Freud’un sanatçıları yaratma edimi içine sürükleyen dürtünün ne olduğuna dair görüşleri de vardır. Sanatçıların neden sanat icra ettikleri, neden şairlerin şiirler yazdığı, ressamların resimler yaptığı, hatta ilkel insanları düşünürsek bu insanların neden mağaralara resimler yaptığı, sıradan insanların da bilim adamlarının da yıllarca ilgisini çekmiştir.

Freud, yaratma eylemi ile nevroz arasında bir ilişki kurar. İnsanların birtakım istekleri, itileri vardır, ama toplum içinde yaşadıklarından dış gerçekliğe uymak (süperego) zorunluluğunu duyar ve bu isteklerini serbestçe tatmin edemez, aksine bastırmaya örtmeye bakarlar.

Sürrealizmin geliştiği ortam ve Freud’un sanatın bir kaçış alanı olduğu tezi düşünüldüğünde, sürrealistlerin kaçmak istedikleri o kadar çok şey vardır ki kaçtıkları yer de olabildiğince gerçeklik duvarının ön tarafı olacaktır.

Yıkıcı Bir Akım: Gerçeküstücülük ve Onun Kısa Tarihi

1914-18’in yarattığı trajik ortam, gerçeküstü akımın kurucularında mevcut siyasi ve kültürel ortamı meydana getiren değerlere karşı bir tiksinti oluşturmuştur.

Tristan Tzara (1896-1963) ile özdeşleşip bütünüyle yıkıcı ve muhalif olan, geleneksel sanata karşıyken sanata ve hatta kendine bile karşı olmakla sonlanan macerasında “dada”, en büyük mirasını gerçeküstü akıma bırakmıştır.

Dadaizmden çok daha önce bir marjinal olarak nitelendirilebilecek Marquis de Sade (1740-1814), Gerard de Nerval (1808-1855), Comte de Lautréamount (Isidore Ducasse, 1846-1870), Arthur Rimbaud (1854-1891) gibi yazar ve şairler vardır. Sürrealist resmin de arkasında oneirik yapıtlarıyla Hieronymus Bosch (1450-1516), Francisco Goya (1746-1828), Marc Chagall (1887-1985) gibi aşina olunmayan, gerçekdışı görsellikler sunan ressamların çalışmaları vardır. Oneirizm uyanıkken düş görme; oneirik ise rüyalarla ilgili olan anlamındadır.

Dadaizmin felsefesini belirleyen temel çıkış noktası burjuva ideolojisine ve milliyetçiliğe karşı olmalarıdır. Breton bunlara daha çok özgürlük talebini ekler. Sosyalizmin, anarşizmin ve tam da bu sıralarda gerçekleşen (Ekim 1917) Rus Devrimi’nin Breton üzerinde etkisi olmuştur. Yine yozlaşmış ve çürümüş mevcudun karşısında Marksizm, yükselen bir değer olarak iki cihan harbi arasında ciddi bir alternatif oluşturmaktadır.

Gerçeküstü akımın kurucusu ve lideri olacak André Breton’un 1920’de Paris’e gelen Tristan Tzara ile temas kurması, ondaki dönüşümü ivmelendirecektir.

Tuğrul İnal gerçeküstü şiirin ipuçlarının henüz dadaizm safhasında verilmeye başlandığını ifade eder. Dadaizmin anlaşılma gibi bir kaygısı yokken gerçeküstücülük ortak özlerin keşfi üzerinden anlaşılmak ister. Tam da bu nedenle dadaizm’in otomatizmi tesadüfî iken, gerçeküstücülükteki otomatizm, bilincin, törelerin, süperegonun kontrol edemediği alandaki ruhsal (psişik) ortak özlere dayanır.

Gerçeküstücülük terimi ise -akımdan daha önce- kısa yaşamına rağmen yüzyılın başındaki öncü akımların neredeyse hepsinin içinde yer almış olan Guillaume Apollinaire (Wilhelm Apollinaris de Kostrowitzky, 18801918) tarafından ilk defa sarf edilmiştir.

Breton ve Soupault’un birlikte yazdıkları, ilk gerçeküstü yapıt olan Les Champs Magnétiques ( Manyetik Alanlar ) 1920’de yayımlanır.

Dada etkisiyle sanatsal faaliyetlerine başlayan ve gelenek dışı bir edebiyatla tanışan, çağın önemli sanatçıları, Freud kuramını açımlarken “ruhsal otomatizm” tekniğinden yola çıkarak otomatik yazı yöntemleriyle deneysel çalışmalar yapmaya başlar.

1924 yılında Breton Birinci Sürrealist Manifestoyu, 1930 yılında ise ikinciyi yayımlar. İkinci bildiri artık sürrealizmin bir taraftan dağılma sürecine girdiğinin de işaretidir.

1930’lardan itibaren akımın ileri gelenleri Breton’un yanında Louis Aragon, Pierre Unik ve Paul Eluard’dır. Yine Louis Bunuel, René Char ve belki de en önemlisi Salvador Dali de Breton’un etrafındadır. Breton, 1939’da Eluard’la birlikte L’immaculée Conception ’u yayımlar. Bu sırada gerçeküstücülükten çıkarılan üyeler Un Cadavre (Bir Kadavra) adlı bir yergi yayımlar.

1935’lerden sonra gerçeküstücü sanatçılar çeşitli dergilerde resimlerini ve yayın faaliyetlerini sürdürürler. Bunlardan öne çıkanı Minotaure dergisidir.

Breton’a göre Fransa’da olduğu gibi Amerika’da da “şiir üretiminin büyük bölümü”, temel itici güç olan “saşırtma” dan yoksundur. Esasen Devinim ve özgürlüğün işlevi olan aşma gücünün üstünde durulmalıdır. Bu açıdan Reverdy, Picabia, Péret, Artaud, Arp, Michaux, Prévert, Char ve Césaire öykülenemez örnekçelerdir.

Sürrealist Bildirgeye (Manifesto) Doğru

Gerçeküstücü sanatçılar için temel amaç, bilincin ötesine bir yolculuğa çıkarak bilinç ötesini keşfetmek ve insanın asıl gerçekleri olan arzuların, korkuların, kaygıların, endişelerin dünyasını imajlara dönüştürmektir. 1924 yılına gelindiğinde akımın sözcüsü konumundaki Andre Breton, -daha önce Apollinaire’in kullandığı terimi ödünç alarak- “Manifeste du Surréalisme” (Gerçeküstücülük Bildirgesi)’ni hazırlar.

Gerçeküstücülük Bildirgesi (Manifeste du Surréalisme)

Andre Breton 1924 tarihli ilk bildirgeye mevcut insan zihniyetini tahlille işe başlar. Toplumun kendi değerleri çerçevesinde bireyi ne şekilde sınırladığından bahseder. Yalnızca hayal gücünün kendisine olabileceklere dair bir imada bulunduğunu belirtir. Bu yüzden de muhayyilelerinin genişliği ile suçlanmamalarından dolayı deliliğin keyifli bir şey olması gerektiğini düşünür. Bu yüzden de sanrılar, yanılsamalar ve türevleri önemli zevk kaynakları olmalıdır. Ancak delilik korkusu sıradan insanı hayal gücünü geliştirmekten alıkoyar.

Hayal gücünün engellenmesi, insanı sıradanlaştırdığı gibi yazarları da sınırlayarak sıradanlaştırır. Buna göre Breton, geleneksel edebiyatın aynı biçim içerisinde (benzer yapılar, olay örgüleri, tasvirler, karakterler vb.) devamlı bir surette eser vererek tek tipleştiğini ve bir noktadan sonra yazarın tutkularının şiddetli şekilde kısıtlanması ile son bulduğunu düşünür.

Manifestonun ilerleyen bölümlerinde günümüzde (maalesef) hâlâ ve her şeye rağmen mantığın saltanatı altında yaşadığımızı, oysa bu çağda mantıksal yöntemlerin ikincil öneme sahip problemleri çözmek için kullanılabileceğini dile getiren Breton, rasyonalizmin yalnızca doğrudan deneyimimizle bağlantılı gerçekleri dikkate almamıza izin vereceğini belirtir.

Breton’a göre Freud, çok doğru bir şekilde eleştirel melekelerini rüyalar üzerinde yoğunlaştırmıştır. Aslında ruhsal faaliyetin hatırı sayılır kısmını oluşturan bu olgunun, günümüzde hâlâ ihmal ediliyor oluşu, kabul edilebilir bir şey değildir.

Breton rüyanın önemine dair görüşler ileri sürerken, rüyanın insandaki potansiyeli ortaya çıkardığını özellikle vurgular. İnsan rüyada öldürebilir, daha hızlı uçabilir ve canının istediği gibi sevebilir. Andre Breton “Sürrealist Manifesto”da sürrealizmin başat tekniklerinden biri olan “otomatik yazım” tekniğinin de nasıl ortaya çıktığını hikâye ederek anlatır.

Türk şiirinin 1950’lerden sonra gelişen İkinci Yeni Hareketinin de anlamsızlıkla suçlanan pek çok şiirinin imaj yapısı, tıpkı Breton’un bahsettiği gibi uzak anlam alanlarının serbest çağrışım yoluyla bir araya getirildiği imgelerden oluşan şiirlerdir. Sürrealizm ifadesini de Guillaume Apollinaire’den Soupault’la beraber ödünç aldıklarını hatırlatır.

Breton Isidore Ducasse (Comte de Lautreaumont), Dante ve Shakespeare’nin de kendilerinden önce sürrealist birtakım ögeler kullandıklarını ekler ve bir anlamda böylelikle köksüz olmadıklarına da işaret etmiş olur. Diğer taraftan kendilerinden önceki isimlere bir dipnotla Uccello, Seurat, Moreau, Picasso gibi ressamları Picasso’yu biraz ayrı tutarak- ekler ve bunların taammüden sürrealist olmadıklarını, eserlerinde zaman zaman sürrealist izlere rastlandığını belirtir.

Şair Birinci Manifesto’yu kendini ruh hâlini ortaya koyduğu sürrealist bir betimlemenin ardından “Varoluş başka bir yerde” ifadesiyle sonlandırır. 1924 sonrası başta Andre Breton olmak üzere sürrealist sanatçılar, “aydın züppeliği”, “zihin sapıklığı”, “insanları şaşırtma saplantısı içindeki kimi sanatçıların bir şakası” gibi değerlendirmeler bir yana akıl hastalarına benzetilmek gibi pek çok eleştiri ile mücadele etmek zorunda kalır.

İkinci Sürrealist Manifesto (1930)

Breton İkinci Sürrealist Manifesto (Second Manifeste du Surréalisme)’de diyalektik materyalizmi kabul eder ve bu dönemde Marksist ideolojiyi savunan bir de dergi kurar: Le Surréealisme au Service de la Révolution (Sürrealizm Devrimin Hizmetinde). Sürrealist düşünce ile devrim romantizmini bir araya getirmeye çalışır. İlk manifestodaki ses, yıkıcı yönüyle ortaya çıkmış ve biraz da vurdumduymazken; ikinci manifestoda ’un artık akımı savunmaya başladığını görürüz.

Breton sürrealizmin işlevinin özel bir bölümünün gerçek ve gerçekdışı, mantık ve mantıksızlık, düşünme ve etki, bilgi ve ölümcül cehalet, yararlılık ve yararsızlık kavramlarını eleştirel bir gözle incelemek olarak belirler. En azından bir hususta tarihsel materyalizmle de benzerlik taşıdığını ifade eder. Bu da Hegelci sistemin “muazzam başarısızlığını” hareket noktası olarak almaya eğilimidir.

İkinci Manifesto’da dile getirilenlere genel olarak bakıldığında ilkindeki sanatsal söylemin yerini daha siyasal bir söylemin aldığı görülür. Öyle ki Breton’un devrimi savunan düşünceleri idealizmi yıkmak ve materyalizm ilkesine tam bağlı olduğunu deklare etmek gibi ifadelerle beslenir.

Akımın en iyi ve popüler sairlerden biri olarak öne çıkan Louis Aragon’un 1925 yılında yayımlanan “Gerçeküstücü Araştırmalar Bürosu Deklarasyonu” diğer sanatçıların bu dönemdeki açıklamalarındandır.

Sürrealizmin Getirdikleri

Gerçeküstücülük kendisine kadar büyük ölçüde nesnel dünyanın sınırlarında kalan sanatın tematik evrenini genişletmiş ve insanın iç dünyasını keşfetmiştir. Sürekli bir değişimden yana olan sürrealizm, her defasında, her sanatsal üründe kendisini ifade edecek bir biçim geliştirmiştir ve hatta bu yüzden genellikle amorf (biçimsiz) bir yapıya sahip olmuştur. Sıra dışının, garibin, tuhafın, aykırının, “kitsch”in peşinde olmuş ve amacı kendisinden öncekilere ve çağdaşlarına belki de hiçbir şeye benzememek olmuştur.

Gerçeküstücüler estetik arayışlarında marjinal anlatım biçimlerine ayrı bir yer verirler. Akıl hastalarının eserlerinin tuhaf güzelliğini ( Andre Breton’un romanında Nadja’nın resimleri gibi… ), çocuk resimlerinin garipliğini, bitpazarında veya sadece gündelik hayatta keşfettikleri bazen tamamen anlamsız nesnelerin büyüleyici gücünü gösterirler.

Salvodor Dali’nin sevdiği ve benimsediği eleştirel paranoya yöntemi, sayıklamalardaki çeşitli çağrışımların ve yorumların eleştirel ve dizgesel biçimde nesnelleştirilmesine dayalı, kendiliğinden oluşan akıldışılık olarak değerlendirilebilir.

Sürrealizmin İlke ve Nitelikleri

Başkaldırı ve uyumsuzluk: Gerçeküstücülük her şeyden evvel geleneksel, alışıldık, sıradan olana karşıdır.

Akla ve düzene karşı oluş: Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ortam aslında gerçeküstücülerin sanat eserlerinde icra ettikleri sahnelerden bile daha akıl dışıdır. Akıl insanoğlunu bu kadar acımasız bir hâle getiriyor ve kendine yaşama alanı bile bırakmıyorsa, ondan (akıldan) kaçmalıdır.

Freud’un psikanaliz yöntemi ve bilinçaltına yolculuk: Sürrealistler gerçeklerin bozulmadan, tabii hâlleriyle insanın bilinçaltında var olduğuna inanır.

Bilinçaltının kaynağı düşler: Sürrealistler düşlerin, rüyaların insanın kendini kavramasına ve en yüce bilgiyi edinmesine imkân verdiğini düşünür.

Çocukluk özlemi, çocukluğa dönüş: Çocukluk günleri genellikle iyi, güzel olarak özlemle hatırlanır. Sürrealistler için de çocukluk otantik bir kaçış alanıdır.

Alaycılık ve ironi (humour): Gerçeküstücüler “gülme”yi ikiyüzlülüğün boyunduruğunu kırmakta kullanılabilecek en önemli araç olarak görür. Alaycı bir gülüşe yaslanarak toplumsal güçlüklerden ya da engellerden kendini sıyırabilmelerini bir ayrıcalık olarak görürler.

Gerçeküstücü nesneler, görüntüler: Bir gerçeküstücü sanatkâr olan Yvonne Duplessis, zihnî yabancılaşmanın insan bilgisinin sınırlarını genişleterek gerçekliğin gözden düşmesine yardımcı olduğunu belirtir

Çılgınlık: Breton’un akıl hastaları ile olan deneyimleri sonucunda akıl hastalarının nesnel bağlılaşıklık olmaksızın kavramları bir araya getirebilme becerilerini görmesi, sürrealistlerin hem ilgisini bu hastalara yöneltmiş hem de yapay yollarla akıl hastaları gibi olmayı denemişlerdir.

Otomatizm: Şüphesiz Otomatik Yazım gerçeküstücülerin kullandıkları en önemli yazım tekniğidir. Bu yazım tekniğinin amacı insanı olduğu gibi ilkel doğası içinde gösterebilmek için, onda uygarlıktan kazanılmış ne varsa atmaktır.

Le Cadavre Exquis (Nefis Kadavra): İsmini -daha sonra- yazılan ilk cümleden alacak bir gerçeküstücü oyundur.

Gerçeküstücülük Sanatın Her Alanında

Her ne kadar Breton’la özdeşleştiği için gerçeküstücülük, bir edebiyat akımı imiş gibi görünse de gerçeküstü ögeler resim sanatında akımın gelişmesinden yüzlerce yıl önce bile vardır. Breton’un akımı kuramlaştırmasından sonra eser verenler içinde Salvador Dali gibi bir ismin yer alması ise bu defa tersine bir etkiyle sürrealizmin bir resim akımı gibi algılanmasına yol açar. Oysa unutulmamalıdır ki sürrealizm sanatın hemen her koluna etki eden bir anlayış biçimidir. Başlangıçta şair ağırlıklı olan sürrealist akım, yıllar geçtikçe bünyesine ressamları katar.

Geçmişteki örnekleri bir kenara bırakarak kendi dönemimize geldiğimizde resim sanatında sürrealizmin önde gelen temsilcileri arasında ilk akla gelenler Max Ernst (1891- 1976), André Masson (1896-1987), Jean Arp (1887-1966), Salvador Dali (1904-1989), Joan Miro (1893-1983) vb. dir. Sürrealist ressamların birçoğunun Dada süzgecinden geçip geldiklerini de unutmamak gerekir.

Gerçeküstücü ressamlar başta Ernst olmak üzere frotaj, dekalkomani gibi çeşitli yeni teknikler de denemiştir.

Frotaj; ahşap, taş, dokuma vb. dokulu bir yüzey üstüne yerleştirilen kâğıda, kalem ya da sert bir cisim sürtülerek dokunun kâğıda geçmesinin sağlandığı bir tekniktir. Böylelikle rastlantısal desenler elde edilir.

Dekalkomani; boyalı bir yüzeyin üstüne yine bir kâğıt bastırılarak bilinmeyen bir imge üremesini sağlayan tekniktir.

Sürrealizm edebiyat ve resimden sonra sinemada da kendisine yer bulur. Geç gelişen bir tür olarak (1895Lumier Kardeşler’den sonra ilk senaryolu sinema filmi 1902 yılında Georges Meliés tarafından çekilen Le Voyage Dans La Lune Aya Yolculuk adlı filmdir) henüz ilk meyvelerini veriyor olmasına rağmen sürrealist bir filmin çekilmesi, sürrealistler için sinemanın yeni ve ilgi çekici bir alan olmasındadır.

Sürrealizmin Önemli Temsilcileri

Andre Breton (1896-1966): Fransız şair ve yazar Andre Breton tıp öğrenimi görürken psikiyatriye ilgi duymaya başlamış, Freud ve yöntemi ile tanıştıktan sonra sürrealizme yönelmiştir. Sürrealizmin kurucusu konumundaki Breton, sanata Dadaizm içerisinde başlamış, Apollinaire, Sopoult ve Aragon’la yakın ilişki içinde olmuştur.

Louis Aragon (1897-1982): Şair, romancı, düşünce ve siyaset adamı olarak karşımıza çıkan Aragon sanatsal faaliyetlerine dönemin birçok sanatçısı gibi Dadaizm içinde başlar. Breton ve Soupault’la tanışmasından sonra sürrealist eserler vermeye başlar. Bu isimlerle birlikte Littérature dergisini kurar.

Philippe Soupault (1897-1990): Gerçeküstücülüğün Breton’la birlikte iki kurucusundan biri olan Soupault, şair, romancı ve eleştirmen olarak bilinir. İlk şiirlerini Dada etkisiyle yazar. Bunları Akvaryum (1917) ve Rüzgâr Gülü (1920)’de toplamıştır. Breton’la birlikte yazdıkları Manyetik Alanlar (1920) otomatik yazım anlayışının en önemli örneklerinden biri olarak Sürrealizm tarihine geçer.

Paul Eluard (1895-1952): Gerçeküstücü akımın kurucularından ve en önemli şairlerden biri olan Eluard sadece bu akımın değil dünya şiirinin de öncülerindendir. Yaşadığı yıllarda cereyan eden I. ve II. Dünya Savaşları, İspanya İç Savaşı, Nazi İşgali eserlerine yansımıştır.

Jacques Prévert (1900-1977): Fransız şair ve senaryo yazarı Prévert, umut ve aşk temalı balatlarıyla tanınmıştır. Eski sözlü şiir geleneğini yeniden canlandırdığı Paroles (Sözcükler, 1945) adlı şarkı-şiirleri ün kazanmasını sağlamıştır.

Robert Desnos (1900-1945): Fransız şair ve yazar Robert Desnos, gerçeküstücülüğün kuruluş aşamasında Breton’un yanında yer alan isimlerden biridir. Tıpkı diğer sürrealist şairler gibi otomatik yazımdaki becerisiyle mizah, ironi, erotizm temalarını harmanlamıştır.

Rene Char (1907-1988): Fransız şiirinin öncülerinden olan Char, ilk şiirlerini Kalpteki Çanlar (1928)’da yayımlar. Breton ve Aragon’la tanıştıktan sonra gerçeküstücü harekete dâhil olur. 1934’te yayımladığı Ustasız Çekiç , Gerçeküstücü akım etkisindedir.

Sürrealizmin Türk şiirinde de Ercüment Behzat Lav (1903-1984)’dan itibaren Garip Şiiri ve II. Yeni şiirinin Ece Ayhan, İlhan Berk gibi temsilcilerinin eserlerinde izlerini görmek mümkündür.