Ünite 3: Suç Korkusu

Suç Korkusu Araştırmalarının Ortaya Çıkışı

Suç sosyolojisi ve kriminoloji disiplinlerinin gelişim sürecinde daha çok suç ve suçlu konularına odaklanılmıştır. Suç korkusu konusu uzun süre bir araştırma konusu olarak ele alınmamıştır. Suç korkusu, Batı dünyasında 1960’larda bilimsel ve politik düzeyde ele alınan bir konuya dönüşebilmiştir. Türkiye’de ise suç korkusu 2000’li yıllarda bir araştırma konusu olmaya başlamıştır. Suç korkusu , ilk defa Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan sosyal ve siyasi sorunlar nedeniyle, Kanun Uygulama ve Adalet Dairesi Başkanlık Komisyonu (President’s Crime Comission on Law Enforcement and Administration of Justice) tarafından mercek altına alınmıştır. 1970’li ve 1980’li yıllarda İngiltere’deki politikacılar, halkın sokaklarda kendini güvende hissetmediğini iddia ederek siyasi kampanyalarını hukuk ve düzen sorunları etrafında organize etmeye başlamıştır. Artan suç ve düzensizliklerden kaynaklanan panik duygusunu (bu panik duygusunun yaygınlaşmasında medya da etkili olmuştur) yatıştırmak amacıyla İngiltere’de bir araştırma birimi (British Crime Survey) oluşturulmuştur. Özellikle Amerika ve Batı Avrupa’da yapılan çalışmalar, konuyla ilgili oldukça zengin bir literatürün oluşmasını sağlamıştır. 1996 yılına kadar suç korkusuna yönelik 200 üzerinde kitap, monografi ve makale yazılması, 2000 yılına kadar yapılan bilimsel araştırmaların sayısının ise 6000’i geçmesi konunun popülaritesini göstermesi bakımından önemlidir (Öztürk, 2016b: 282).

Suç Korkusuyla İlgili Temel Kavramlar

Korku; gerçek bir tehlikenin ya da tanımlanamayan soyut bir tehlike düşüncesinin insanda uyandırdığı duygudur. Korkunun kaynakları:

  1. Doğal Korku
  2. Öğrenilen Korku

Korkunun Türleri:

  1. Gerçek ve gözle görünür bir sebebe dayalı korku.
  2. Bireyin nedenini tam olarak bilemediği ve gözle görünmeyen sebeplere dayalı korku.

Suç olgusu , bir toplumda, belirli bir dönemde var olan idealler, gelenekler ve değerler sistemi çerçevesinde geliştirilen normlara dayalı hukuk düzenine uygun olmayan, bu düzenden sapan davranışlar olarak ele alınmaktadır. Korku gibi suç da evrensel bir olgudur.

Suç korkusu , suç ile çok yakından ilgili olsa da suçtan bağımsız hâle gelebilen bir olgudur. Suç oranlarının artışı, suç korkusunu arttırma özelliğine sahip olsa da suç oranlarındaki düşüş, suç korkusunu düşüremeyebilir. Suç korkusunu tetikleyen unsurlardan biri suçtur. Ancak suç korkusu, suçun kendisine karşı geliştirilebildiği gibi suçla ilişkilendirilen sembollere karşı da geliştirilebilmektedir. Bu bakımdan da suç korkusunun, kaynağını suçtan alabileceğini ancak suç olgusunu da aşabileceğini vurgulamak gerekir.

Suç Korkusunu Açıklayan Temel Yaklaşımlar

Savunmasızlık (Vulnerability) Yaklaşımı:

Zayıflık ya da incinebilirlik yaklaşımı olarak da ifade edilebilen savunmasızlık yaklaşımı, suç korkusunu, birey ya da grup düzeyinde ele almaktadır. Savunmasızlık yaklaşımı, bireyler veya gruplar ile suç korkusu arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. Savunmasızlık yaklaşımına göre suç korkusunun ana nedenleri; bireyin suça karşı koyamayacak, direnç gösteremeyecek, kendini koruyamayacak kadar savunmasız hissetmesi ve saldırıdan kaynaklanan kayıpları kısa sürede karşılayacak güce sahip olamamasıdır. Fiziksel savunmasızlık , bireyin mağduriyete karşı kendisini daha savunmasız hissetmesine neden olan fiziksel karakteristiklere gönderme yapar. Sosyal savunmasızlık; bireyin mağduriyete karşı kendisini daha savunmasız hissetmesine yol açan tipik sosyal karakteristikleri içermektedir. savunmasızlık yaklaşımında , yaşlıların suç korkusunu yoğun yaşamalarında etkili olabilecek üç faktör göze çarpmaktadır:

  1. Yaşlıların yalnız yaşama olasılığının yüksekliği,
  2. Yaşlıların saldırı karşısında, saldırıyı bertaraf edebilecek, saldırıdan doğacak kayıpları karşılayabilecek veya saldırıdan kaçabilecek sağlık durumuna sahip olamama olasılığının yüksekliği,
  3. Yaşlıların diğer yaş gruplarına göre düşük gelirli olma olasılığının yüksekliği.

Mağduriyet (Victimization) Yaklaşımı :

Mağduriyet yaklaşımı, savunmasızlık yaklaşımı gibi suç korkusunu bireysel düzeyde ele almaya çalışan, mikro ölçekli bir yaklaşımdır. Mağduriyet yaklaşımı, büyük ölçüde, bireyin kişisel deneyimlerini öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, mağduriyete yönelik doğrudan ve dolaylı kişisel deneyimler ile suç korkusunun yoğunluğu arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. Yaklaşımın mağduriyet-korku ilişkisini esas aldığını söyleyebiliriz.

Suçun birey üzerinde yarattığı etkilerden belki de en önemlisi, daha önce suça maruz kalmış olmanın ( doğrudan mağduriyet ), bireyde belirgin biçimde suç korkusuna yol açmasıdır. Bu noktada korku-mağduriyet ilişkisi doğrudan olmasa dahi algısal olarak gündeme gelebilmektedir. Doğrudan mağduriyet yaklaşımında, bir saldırıdan doğrudan etkilenerek zarara uğrayan bireyin, suç korkusunun yoğunluğuna vurgu yapılmaktadır. Bireyin herhangi bir suçtan dolayı daha önce mağdur olması, bireyde tekrar aynı suça maruz kalacağına dair ciddi bir korku ve endişe hissi yaratabilmektedir. Daha önce suça doğrudan maruz kalanlar, psikolojik açıdan olumsuz etkilenerek gündelik yaşantılarında çeşitli değişikliklere gidebilirler. Bir suç mağduru, suça maruz kaldığı mekânda daha önce güvenle gezinebilirken artık o mekânda kolaylıkla veya rahatlıkla gezinemeyebilir.

Dolaylı Mağduriyet ise bir suça doğrudan maruz kalmayanların, suç mağduriyetine yönelik tanıklıklardan, suça maruz kalanların anlattıklarından veya medyadan suça ilişkin elde ettiği bilgilerden kaynaklanan suç korkusuna işaret etmektedir. Bu yaklaşım, suç mağduriyeti deneyimlenmese de suç korkusunun toplumda yoğunlaşabileceği ve yaygınlaşabileceğini vurgu yapar. Bireyler arası iletişim ve medya, dolaylı mağduriyetin yarattığı suç korkusunun yayılmasına kaynaklık eden başlıca iki faktördür.

Düzensizlik (Disorder/Incivilities) Yaklaşımı :

Düzensizlik yaklaşımı, çevrenin yapısı ile suç korkusu arasında ilişkiye odaklanmaktadır. Yaklaşım, çevrede görülen düzensizliklerin veya bozuklukların bireyi olumsuz yönde etkileyebileceğini ve bireyde korkuya yol açabileceğini ileri sürmektedir. Yaklaşım çevrede gözlemlenen düzensizlikleri hesaba katarak suç korkusunu ele almaktadır. Düzensizlik yaklaşımı, çevredeki düzensizlikleri, sosyal ve fiziki çevre düzensizlikleri olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Düzensizlik (disorder/incivility) yaklaşımının, kuramsal düzeyde temel kaynağı olarak ele aldığımız sosyal organizasyonsuzluk veya sosyal düzensizlik yaklaşımını benimseyenler, sosyal çözülmenin en çok kent yapısında ortaya çıktığını varsayarak kentleri ; suçun üretildiği ve yaygınlaştığı mekânlar olarak görmüşlerdir. Düzensizlik yaklaşımı, özellikle kentsel alanlarda, suç korkusunun neden yaygın olduğunu açıklayabilmek için geliştirilmiştir. Düzensizlik yaklaşımına göre suç korkusu, insanların suçla ilişkilendirdikleri çevrenin özellikleriyle ilişkilidir. Mağduriyet yaklaşımı çevreden çok suçun kendisini esas almaktaydı. Düzensizlik yaklaşımına göre bireyler; sokak başlarında takılan gençlik gruplarını, kirlilik, çöplük gibi fiziksel dengesizlikleri ve sosyal düzensizlikleri hemen fark ederler. Sosyal düzensizlik (social disorganization) yaklaşımının bir uzantısı sayabileceğimiz düzensizlik (disorder) ya da medeni olmayan davranış yaklaşımı (incivility); çevresel düzensizliği, fiziksel ve sosyal düzensizlik olarak iki grupta incelemektedir. Fiziksel düzensizlik ; metruk binalar veya arabalar, etrafa dağılmış çöpler, duvar yazıları, boş arsalar, pis sokak araları, başıboş köpekler ve yetersiz aydınlatma gibi suç ile ilişkilendirilebilecek fiziki ipuçlarını içermektedir. Sosyal düzensizlik ise hırsızlar, serseriler, çeteler, saygısız komşular, dilenciler, madde bağımlıları, yankesiciler ve evsizler gibi suç işleme olasılığı yüksek görülen insanların rahatsız edici davranışlarına gönderme yapmaktadır.

Sosyal Kaygı (Community Concern) Yaklaşımı :

Sosyal kaygı yaklaşımı, topluluktaki atomizasyon ve uyumsuzlukla ortaya çıkan kaygının suç korkusuna yol açtığını ileri sürer. Bu bakış açısına göre mahalledeki bozulmaya ya da sapmaya yönelik farkındalık ve yerel sosyal bağlardaki aşınma suç korkusunun yükselmesiyle sonuçlanabilir. Sosyal kaygı yaklaşımına göre sosyal ilişkilerin yönü ve kuvveti, bireylerin yaşadıkları mahalleye aidiyetini önemli ölçüde etkilemektedir. Mahalle sakinleri arasındaki dayanışmanın veya bağlılığın zayıf olması, demografik yapıda ani değişmeler yaşanması gibi nedenler mahalle sakinleri arasında yabancılaşmaya, tedirginliğe yol açabilmektedir. Sosyal kaygı yaklaşımı; uyum, güven ve barışın suç korkusu üzerindeki etkisi üzerinde durmaktadır. Bir bölgede yaşayan bireyler arasındaki karşılıklı güven, uyum, dayanışma, işbirliği, paylaşım, sosyal kontrol ve bütün bunların ortaya çıkarmış olduğu örüntüler, bireyleri tatmin eden ve güven içerisinde yaşamalarını sağlayan bir çevre algısını güçlendirir.

Alt Kültürel Çeşitlilik Yaklaşımı :

Alt kültürel çeşitlilik yaklaşımında, etnik ve kültürel farklılıklara sahip bireylerin iç içe yaşamalarının suç korkusunu etkileyebileceği fikrine odaklanılmaktadır. Yaklaşımda, etnik ve kültürel farklılıklara sahip bireyler arasında, iletişimin güçlükle sağlanacağı düşüncesi öne çıkarılmaktadır. Yaklaşıma göre farklı kültürel arka plana sahip bireyler, birbirlerini anlamada zorlanabilir ve birbirlerine karşı güvensizlik ve korku geliştirebilirler. Yaklaşıma göre heterojenliğin yüksek olduğu alanlarda, suç korkusu yoğunlaşabilir. Çünkü bu alanlar, daha karmaşık bir normatif yapıya sahiptir. Bu durum, sosyal kontrolün etkili bir şekilde işleyişini zorlaştırabilmektedir.

Risk Toplumu ve Suç Korkusu

Beck’in geliştirdiği risk toplumu yaklaşımında, riskler oldukça çeşitlidir. Sanayi toplumundan risk toplumuna geçişte bireyler, birbirinden çok farklı, birbiriyle çelişen küresel ve kişisel risklerle karşı karşıyadırlar. Bu riskler, bütün çelişkileri ve çözümsüzlükleriyle varoluşsal bir durum olarak günümüzde bireyin katlanmak zorunda kaldığı risklerdir. Suç korkusu, risk toplumu yaklaşımı temelinde, insanların yaşamları hakkındaki belirsizlik ve güvensizlik duygularının bir ifadesi olarak kavramsallaştırılabilir. Günümüzde toplumlar potansiyel tehditlerle tasvir edilmekte ve bu toplumların korku, endişe üreten tehlike merkezlerine dönüştüğü ileri sürülmektedir. Bilinmeyen; “öteki” veya “tehlikeli” olarak algılanmaktadır. Belirsizliğin, güvensizliğin hâkim olduğu yapıda sapma davranışı, bilinmeyen gruplar veya bireylerle ilişkilendirilmektedir. Bilinmeyen gruplar ve bireyler korku ve kaçınma davranışını tetikleyebilmektedir. Bu türden bireyler ve gruplara yönelik ipuçları, otomatik olarak tehlike işaretleri haline gelebilmektedir. Korku ve rahatsızlığa, risklerin kendisi değil de riskleri temsil eden kişiler kaynaklık edebilmektedir.

Medya ve Suç Korkusu

Medya ile suç korkusu arasında ilişki kuran birçok çalışmada, suç korkusu medyanın ürettiği bir sonuç olarak ele alınabilmektedir. Medya aracılığıyla suç korkusunun arttığını ileri süren aşağıdaki gibi bir dizi farklı tez mevcuttur:

  1. Medyanın izleyici özelliklerine bakılmaksızın eşit bir etkiye sahip olduğu ve medyada suçun son derece yaygın olduğu dolayısıyla medyada gerçekçi olmayan bir dünyanın tasvir edilmesi suretiyle medyanın suç korkusunu provoke ettiği tezi.
  2. Medyanın bağlamsal farklılıkları ve seyirci özellikleri temelinde suç korkusunun yoğunlaştırdığı bu anlamda medyanın izleyiciler üzerinde eşit bir etkiye sahip olmadığı tezi. Bu tezde kendi içerisinde farklı başlıklar altında ele alınabilir.
    • Medyanın daha önce suç mağduru olmayanlar üzerinde daha fazla etkiye sahip olduğu tezi,
    • Medyanın suç korkusunu etkilediğini ancak medyada sunulan suçların kapsamının, dinleyicilerin suç tecrübeleriyle örtüştüğünde böyle bir etkinin yükselebileceği tezi,
    • Medyada sunulan suç raporlarının ya da suç haberlerinin kişinin yaşadığı muhite yakınlığının veya uzaklığının suç korkusunu yoğunlaştırdığı tezi.

Gerbner’in “ acımasız dünya sendromu ” ismiyle geliştirdiği teoriye göre birey fazla televizyon izlenen bir evde yaşıyorsa aynı dünyada yaşayan ama daha az televizyon izleyen yan komşusundan daha kötü bir dünyada yaşıyor demektir. Televizyon, insanların en büyük korkularını, kaygılarını ve paranoyalarını derinleştirmektedir. Gerbner, korku duygusunun artışına paralel biçimde, bireylerin eve kapanıp daha fazla televizyon seyrettiklerini belirtmektedir. Daha fazla televizyon seyretme, kötümserliği artırabilmekte ve bireyi diğer bireylere karşı güvensiz hale getirebilmektedir. Televizyon bireyde dünyanın umutsuz ve çıkışsız bir yer olduğuna yönelik algı geliştirmektedir.

Çeşitli çalışmalar ortaya koyuyor ki medya belirli suçlara ya da hastalıklara vurgu yaptığında kamuoyunun bu sorunlarla ilgili tehlike duygusu artıyor. Risklerin algılanış biçiminin şekillenmesinde medya önemli bir rol oynar.

Suç Korkusunun Sosyolojik Sonuçları

Suçun dolaylı etkileri bazı zamanlarda dolaysız etkisinden daha güçlü olabilmektedir. Suçun sebep olduğu korku ve güvensizlik ortamının dönüştürülmesi oldukça zordur. Bu bakımdan suçun yol açtığı doğrudan etki, suç korkusunun yarattığı etkiden daha zayıf kalabilmektedir. Suç korkusunun etkilerini psikolojik, bireysel, sosyal ve toplumsal düzeyde tam olarak netleştirmek ve bu sonuçları birbirinden bağımsız biçimde ele almak oldukça zordur.

Jackson ve Stafford (2009) suç korkusunun sonuçlarını üç aşamalı biçimde ele almaya çalışmıştır. İlk aşamada, suç korkusunun doğrudan etkilerine; ikinci aşamada, bireyin fiziksel aktivetelerine getirdiği kısıtlamalara; üçüncü aşamada ise bireyin sosyal bağlarını ve güven duygusunu nasıl zayıflattığına odaklanmıştır. Suç korkusu bireyde psikolojik ve fizyolojik düzeyde bazı tepkilere neden olabilmektedir. Kapsamlı psikolojik ve fizyolojik etkilerin yanısıra suç korkusu, bireylerde davranış değişiklikleri meydana getirebilir. Ömeroğlu’na göre (2012: 345) suç korkusunun, olumlu birtakım etkileri de bulunmaktadır. Suç korkusunun olumlu bir etkisi, kaçınma ve korunma duygusu oluşturması nedeniyle bu korkuyu taşıyan kişilerin suçla karşılaşma olasılığını azaltmasıdır.