Ünite 6: Suç Kavramının Tanımlanması ve Suçlu Davranışı Açıklayan Teoriler

Giriş

İnsanlık tarihi kadar eski olan suç kavramının tanımlanması ve açıklanmasına ilişkin yapılan çeşitli çalışmalar, suçun önlenmesi ve suçlu bireyin rehabilitasyonu konularında rehber niteliği taşıması nedeniyle önemli ve alan çalışanları tarafından bilinmesi gereken bir konudur.

Suç Kavramı

İnsanlık tarihinin başlangıcından beri var olan suç kavramının, zamana ve mekâna göre farklı anlam ve önem taşıması, herkes tarafından kabul gören bir tanım yapmayı zorlaştırmaktadır. Genel anlamıyla suç, bireysel veya topluca işlenebilen, bireyleri ya da kurumları hedef alabilen, kısaca toplumsal düzeni tehdit eden ve işlenmesi hâlinde islenen fiile karşılık olan yaptırımı yasalarca belirlenen her türlü hareket veya teşebbüs olarak tanımlanabilir (Dolu, 2011).

Bilim adamları suçla ilgili farklı bakış açılarını içeren tanımlamalar yapmıştır. Örneğin; Lowrey’e göre suç, birey ile çevresi arasında karşılıklı etkileşim sonucu oluşur ve bu durum bireyde bazı özel kişilik durumlarının oluşmasına neden olur. Lombroso’ya göre ise suç; doğum ve ölüm gibi doğal bir olaydır. Bitkiler ve hayvanlar âleminde bile vardır. Bir eylem, içinde yaşanılan toplumun âdet, gelenek ve düşünceleriyle çeliştiği zaman suç olarak kabul edilebilir. Bazı insanlar suçlu doğar ve anatomik, biyolojik ve psikolojik olağandışı özellikleri nedeniyle suç isler (Yavuzer, 1992; Bal, 2003).

Günümüzde bir eylem, bireyler açısından kabul edilemez ve cezalandırılması gereken bir davranış olarak kabul edilse bile yasalar tarafından suç olarak tanımlanmamışsa suç olarak kabul edilmemektedir (Anayurt, 2001). Bireyler tarafından kabul edilemez olarak görülen bu davranışlar sapma davranış olarak nitelendirilmektedir. Sapma davranışı, toplumun çoğunluğu tarafından onaylanmayan, ayıplanan, örf, adet ve geleneklere uymayan davranışlar olarak tanımlanabilir. Her sapma davranış suç olmayabilir. Fakat her suç davranışı aynı zamanda sapma davranıştır (Bal, 2003).

Tarihsel Süreçte Suç

Habil ile Kabil’in hikâyesinden kutsal kaynaklarda ilk suç olarak bahsedilmektedir. Bunun yanı sıra M.Ö. 3150’de Mısır’da kurulmuş olan, tarihte bilinen ilk uygarlıkta, islenen suçun ağırlığına göre verilen cezalar; para cezası, dayak atma, kulak ya da burun kesme ve sürgün edilme olmuştur. Bazen cezalandırma suçlunun yanı sıra ailesini de kapsamıştır (Sengüler ve Mesinci, 2012). O zamandan günümüze suç kavramı, çeşitleri, yöntemleri, yaklaşımları, mağdurlarına yönelik çalışmalar açısından insanoğlunun gündeminde her zaman öncelikli olarak yerini almıştır (Burkay, 2008).

Tarihsel sürece bakıldığında pek çok düşünürün suçluluk ile ilgili gözlemlerde bulunduğu ve çeşitli görüşler ileri sürdüğü görülmektedir. Örneğin Sophocles içgüdü, öğrenme ve bunların suç ile ilişkilerini gözlemlemiştir. Platon tarafından M.Ö. 4. yüzyılda gerçekleştirilen “Cumhuriyet” (The Republic) adlı çalışmada beyaz yaka suçluluğu ele alınmıştır. Tıbbın kurucusu olarak kabul edilen Hipokrat ise özellikle karakter ve beden tipleri arasındaki ilişkilere dikkat çekmiştir (Dönmezer, 1994).

Orta Çağ’a gelindiğinde Thomas Aquinas, suçların birçoğunun kökeninin insan ihtirasları olduğunu gözlemlemiş ve yoksulluğun suça zemin hazırlayabilecek önemli bir etmen olduğunu belirtmiştir. Thomas Moore, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Bentham gibi yazarlar ise suçu sosyal bir olay sayan görüşler sunmuşlardır (Dönmezer, 1994).

Suç tanımlamaları Auguste Comte’un teolojik çağ, metafizik çağ, pozitif çağ olarak ortaya koyduğu insanlık tarihinin üç aşamasına göre de şekillenmiştir. Bu bağlamda teolojik çağda suç, şeytani bir hareket olarak açıklanmıştır ve bu düşünce Orta Çağ’da egemen olmuştur. Metafizik çağda suç, akıl sahibi olan bireyin alacağı cezayı ve elde edeceği menfaati göz önüne alarak yaptığı bir tercih olarak ele alınmaktadır. Bu durum günümüzde hâlen geçerliliğini korumakta ve ceza hukukunun da temelini oluşturmaktadır. Pozitif çağda suç, 19. yüzyılın sonundan günümüze kadar uygulanan gözlem ve deney yönteminden faydalanılarak, şartlar sonucu oluşan doğal bir süreç olarak açıklanmaktadır (Soyaslan, 2011).

On dokuzuncu yüzyılın başlarında Lavater, Gall, Pinal, Esquirol gibi yazarlar suçluların fiziksel özellikleri ve psikolojik kişiliklerini incelemeye yönelmişlerdir (Dönmezer, 1994). “ Kriminoloji ” terimi, diğer bir deyişle suç bilimi , ilk olarak Fransız bir doktor olan Topianard tarafından kullanılmış olup bu isimle yayımlanan ilk eser ise 19. yüzyılda yasamış olan Garofalo tarafından kaleme alınmıştır (Dönmezer, 2002).

Suç Teorileri

Suç teorileri konusundaki tarihsel sürece baktığımızda 18. yüzyıl sonlarına doğru suç ve suçluluğun nedenlerine cevap arayan bireysel teoriler geliştirilmiş olup 19. yüzyıl başlarında yapılan çalışmalarda ise biyoloji ve psikoloji bilimleri etkin olmuştur. 20. yüzyılın başlarından itibaren de suç olgusunun sosyolojik boyutları da eklenerek çalışmalar sürdürülmüştür (Burkay, 2008).

Bireysel Teoriler

Bireysel teoriler suça ilişkin olarak ortaya atılan ilk teoriler olup suçu tek nedenle açıklamaya çalışır.

Klasik ekol, kişilerin suç davranışında bulunabileceğini, bu davranışların ceza korkusu ile kontrol edilebileceğini ve kişilerin ancak bu şekilde toplumun düzenine, kanunlarına saygılı olabileceğini belirtmektedir (Durmaz, 2005). Klasik ekolde en çok yer alan isimler; Cesare Beccaria ve Jeremy Bentham’dir (İçli, 1993).

Neoklasik ekole göre ceza, suçluya değil suça uygun olmalıdır. Neoklasik ekol temsilcileri, klasik ekolun ortaya koyduğu cezaları oldukça sert bulmuşlar ve klasikçilere ağır eleştiriler getirmişlerdir.

Pozitif ekole göre suçlu davranış; bireyin özgür iradesi dışında, tamamen biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Durmaz, 2005). Bu ekolün en önemli temsilcileri; Cesera Lombroso, Enrico Ferri ve Raiaele Garofalo’dur.

Coğrafi ekol, sosyal koşulların ve içinde yaşanılan coğrafi etmenlerin suç davranışı üzerinde etkili olduğu görüşüne dayanır (Durmaz, 2005). Bu ekolün en bilinen isimleri; Montesquieu, Adolph Quetelet ve Guerry’dir.

Biyolojik Teoriler

Biyolojik teoriler, suç davranışını açıklamada biyolojik faktörleri temel almaktadır. Biyolojik teorisyenler, insanlardaki suç eğilimini biyolojik ve genetik özelliklere bağlayarak bazı insanların suçlu olarak doğdukları görüsünü temel almakta, çevresel koşulları biyolojik gücü etkilemekte olan bir potansiyel olarak görmektedir (McLaughlin & Muncie, 2001).

Suç davranışının genetik faktörlerle de ilişkisi olduğu savunulmaktadır. Araştırmalar, bireyin suç işlemesinde organik ve biyolojik etkenlerin dolaylı ya da doğrudan bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir (Temel ve Aksoy, 2005). Bazı hastalıklar gibi suçun da genetik özelliklerden kaynaklanabileceği ileri sürülmektedir (Soyaslan, 2011). Günümüzde araştırmacılar “suç geninin” varlığını kabul etmemekle birlikte suça yönelimi etkileyen genetik faktörlerin olabileceğini de göz ardı etmemektedirler (Polat, 2009). Suç davranışının hormonlarla da ilişkisinin olduğu düşünülmektedir.

Psikolojik Teoriler

Psikolojik teoriler; psikanaliz ve suç, zekâ ve suç, kişilik ve suç başlıkları altında incelenmektedir;

Psikanaliz ve Suç: Bilinçaltına ve bilinçaltının insan davranışını yönlendirmesine dayanan psikanaliz, Freud tarafından geliştirilmiş, Freud’dan sonra Adler ve Jung ile devam etmiştir. Psikoanalitik görüşe göre libido kişinin davranışlarını belirlemekte ve bireyler suça birtakım bilinçaltı kuvvetler, güdülenmeler tarafından itilmektedir (Dönmezer, 1994).

Kişilik ve Suç: Suçlu davranışta kişilik özelliklerini belirlemeye yönelik yapılan ilk çalışmalarda, yasaları bozan uyumsuz bireylerin kişilik özelliklerine bakılmıştır. Suçlu olanlar ile suçlu olmayanlara kişilik testleri verilerek kişilik özellikleri arasındaki farklar belirlenmeye çalışılmış ve hiçbir özelliğin suçlu kişilik oluşumunda etkili olmadığı bulunmuştur (Yavuzer, 1992).

Zeka ve Suç: Lombroso’dan sonra suçluluk, beden yapısı yerine zihinsel yetersizlikle açıklanmıştır. Bu kuramın savunucusu Goddard, zihinsel yetersizliği olan her bireyin suçlu olduğunu belirterek, zekâ geriliği olan bireylerin davranışlarının sonuçlarını ve yasaların kapsamını anlayamadıkları için suç islediklerini ifade etmiştir. Zekâ ve suç ilişkisi üzerine yapılan ilk çalışmalarda; suçlular arasında %50 oranında zihinsel yetersizlik saptanmış, ilerleyen yıllarda yapılan çalışmalarda ise bu oranın %20 olduğu belirtilmiştir. Zekâ testleri geliştirildikten ve bu testler suçlu ve suçsuz bireylerden oluşan geniş kitlelerde uygulandıktan sonra suçu zihinsel yetersizlikle açıklayan kuramlar önemini yitirmiştir (Yavuzer, 1992).

Sosyolojik Teoriler

Bu başlık altında sosyal yapı ve sosyal süreç teorileri incelenmektedir.

Sosyal Yapı Teorileri: Sosyal yapı teorileri içerisinde en çok bilinen Durkheim’in teorisidir. Durkheim’e göre suç evrensel bir olgudur, toplumdaki var olan normların bir parçasıdır ve aynı zamanda toplumların değişmesinde etkili olmaktadır. Bir toplumdaki suç oranının artması sosyal değişme ihtiyacının bir göstergesidir (Vito & Holmes, 1994).

  • Anomi/Gerilim Teorileri: Durkheim’in kriminolojiye yaptığı katkılardan biri de “anomi” kavramıdır. Anomi, toplumsal değer ve standartların bozulması ve/veya kaybolması sonucu sosyal düzenin bozulmasıdır (Içli, 1999). Durkheim’e göre, toplumlar her zaman aynı gelişim hızında değildir. Doğal afetler, ekonomik patlamalar, savaşlar, yangınlar, göçler toplumda hızlı değişmelere neden olurlar. Bu durumda toplumsal hayat, toplumsal hayatı düzenleyen kurallardan daha hızlı değişir. Toplumsal hayatı düzenleyen eski norm ve kurallar yeni ortaya çıkan durumu düzenlemekte yetersiz kalır. Bu kuralsızlık ve normsuzluk durumuna “anomi” denir (Dolu, 2013).
  • Alt Kültür Teorileri: Kriminolojide alt kültür teorileri ergenlik çağı çetelerini açıklamak için kullanılmıştır. Suçlu gençlik alt kültürü, baskın kültürün üyelerinin karşılaşmadıkları problemlere bir tepki olarak doğmuştur (İçli, 2004). Merton ve Sutherland’ın öğrencisi olan Albert Cohen, 1955 yılında yayımladığı “Suçlu Çocuklar” kitabında suçun toplumsal sınıf farklarından ve bunun toplumsal statüye olan etkilerinden ortaya çıktığını ifade etmiştir. Cohen’e göre, çocuğun ait olduğu ailenin toplumsal statüsü onun yasamı boyunca karşılaşabileceği sorunları da belirlemektedir.

Sosyal Ekoloji Yaklaşımı: Günümüzde kullanılan en kapsamlı suç haritalarına esas teşkil eden suç ekolojisi teorisi, bireysel ve psikolojik özelliklerin suç davranışı üzerindeki etkisini yadsımadan suçluluk oranlarında toplumun karakteristik özelliklerinin daha etkili olduğunu savunur. Bu yaklaşımın en bilinen örneği Chicago Okuludur. Chicago, 19. yüzyılda hızlı sanayileşme ve kentleşme ile birlikte büyük oranda göç almış ve bununla beraber kentte suçluluk oranları da artmıştır. Suç oranlarının arttığı bölgeleri belirlemek amacıyla birçok araştırma yapılmaya başlanmıştır. Bu alanda yapılan ilk çalışmalardan biri Robert E. Park ve Ernest W. Burgess’ın “İnsan Ekolojisi (Yoğunlaşma modeli)” modelidir (Başıbüyük ve Karakus, 2012).

Sosyal Süreç Teorileri: Sosyal süreç teorileri içinde; sosyal öğrenme teorileri, kontrol teorisi ve etiketleme teorisi yer almaktadır.

  • Sosyal Öğrenme Teorisi: Suçun öğrenildiği tezine dayanır. Bu teoriler Gabriel Tarde’nin “taklit” teorisini temel alır (Bal, 2003). Tarde, toplumda moda ve gelenekler olmak üzere iki tip değerler sistemi olduğunu belirtir. Bunlardan moda genellikle kentlerde, gelenekler ise kırsal kesimlerde ağırlıklı olarak görülür. Gelenekler daha kalıcı ve yavaş değişirken moda ise geçicidir, hızlı değişir ve taklit yoluyla yayılır (Dolu, 2012). Tarde’nin taklit yasasında belirttiği gibi literatürde pek çok suçlunun daha önce işlenen bir suçtan ya da suçludan ilham alarak veya doğrudan taklit ederek benzer suçlar işlediği görülmektedir (Dolu, 2011).
  • Kontrol Teorileri: Kontrol teorileri iç ve dış kontrol mekanizmaları üzerine yoğunlaşan iki ana akım olarak gelişmiştir. Kontrol teorilerinin önde gelen kuramcılarından biri Nye’dir. Nye, sosyal kontrolün sosyalleşme sürecinden kaynaklandığını belirterek bireyin kendi doğru yanlış bilincini geliştirdiğini, bununda içselleştirilmiş kontrol (özkontrol) olduğunu, aynı zamanda dolaylı olarak sevgi, şefkat beslediği kişiler olan anne babaları tarafından da kontrol edildiklerini (sosyal bağ), kurallara uymadıkları zaman da onlar tarafından cezalandırıldıklarını belirtmektedir (İçli, 2004). Travis Hirschi 1969’da yazdığı ‘Çocuk Suçluluğunun Nedenleri’ (Causes of Crime) adlı çalışmasında, toplumla bağı zayıflayan ya da kopan çocukların daha kolay suç işlediklerini ileri sürmüş ve “Sosyal Bağ Teorisi”ni ortaya atmıştır.
  • Damgalama Teorisi: İnsanların suça ve suçluya gösterdikleri tepkilere yoğunlaşan kuram, Cooley ve Mead’in çalışmalarına dayanmaktadır. Kuram, 1938 yılında Tannenbaum tarafından ortaya atılmış ve Becker tarafından geliştirilmiştir. Sembolik etkileşimde; bireylerin kendi kendilerine verdikleri anlam çok önemli bir yere sahiptir. Birey kendini yakışıklı, korkak, nazik, vefalı, zeki olarak tanımlayabilir. Böylece birey kendine verdiği anlam doğrultusunda davranışlarını sürdürebilir. Etiketleme teorisyenlerine göre suç, sosyal etkileşimin bir ürünüdür ve kişiler çevrelerindeki bireyler tarafından etiketlendikleri için sapmış veya suçlu olurlar (Bal, 2003).

Suça Neden Olan Faktörler

İnsanları suç islemeye iten nedenler çok çeşitli olup bu nedenlerin önemli bir kısmı sosyo-ekonomiktir. Kırsal kesimden kente göç eden eğitimsiz ve niteliksiz bireyler şehirlerde iş bulamamakta ya da geçici ve güvencesiz işlerde çalışmaktadır. Bununla birlikte, şehirde yüksek hayat standardında yaşayan insanlara özenmekte, sınıf atlama ve zengin olma hayaliyle özellikle hırsızlık, kapkaç, gasp gibi ekonomik suçlara yönelebilmektedir. Son yıllarda Türkiye’de büyük şehirlerde giderek artmakta olan suçları işleyenlerin çoğunluğunun köyden kente göç etmiş, eğitim seviyesi düşük, işsiz kişilerden oluştuğu göze çarpmaktadır. Bu durum gelir dağılımındaki adaletsizlik, işsizlik, yoksulluk, düşük eğitim seviyesi gibi sosyoekonomik koşulların suçların belirleyicisi olabileceğini göstermektedir (Durusoy ve ark, 2008).

Göç ve Suç

Göç ve Suç Daha iyi ekonomik ve sosyal şartlar için kırsal alandan kente göç eden kitleler, kentin hazır olmayan alt yapısında çarpık bir kentleşme içerisine girmekte ve çoğunlukla kentin gecekondu bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bu şekilde gerçekleşen düzensiz göçler; iş bulamayan, sosyal olarak toplumdan dışlanan kesimlerin şiddet ve suç eylemlerinde bulunmalarına neden olabilmektedir. Köyden kente göç eden kişilerin şehirde karşılaştıkları zorluklar, bu grubun riskli davranış olasılıklarını da arttırmaktadır (Bayhan, 1997). Cezaevindeki hükümlüler üzerine yapılan araştırmalar, göç ile madde bağımlılığı ve suç arasında ilişki olduğunu göstermektedir (Balcıoğlu, 2001).

İşsizlik, Sosyal Eşitsizlik, Yoksulluk ve Suç

Yoksulluk, günlük temel ihtiyaçların tamamını veya büyük bir kısmını karşılayacak yeterli gelire sahip olmama durumudur. Yoksulluk aynı zamanda kırdan kente göçün en önemli nedenlerinden biridir. Türkiye’de potansiyel olarak kırda doğan nüfusun yarısının kentsel alanlara göç edeceği tahmin edilmektedir (Tatlıdil, 2002). Tarımda kendi adına ya da ücretsiz aile işçisi olarak çalışan gizli işsizler şehirlerde belirli süre iş aradıktan sonra ya informal sektörde çalışmaya başlamakta ya da uzun süreli işsiz kalarak yoksullaşmaktadır. İş bulma ümidini kaybettiği gerekçesi ile iş aramaktan vazgeçen ve işgücüne katılmaktan vazgeçenlerin sayısındaki artışın yüksekliği geniş anlamda işsiz sayısındaki artışı göstermesi açısından önemlidir (Durusoy ve ark. 2008).

Eğitim ve Suç

Eğitim; genel kalkınmaya, istihdama, bütünüyle ekonomik yaşama dönük olması açısından önem taşımaktadır. Eğitim yoluyla bireylerin geliri artmakta, eğitimli bireyin kendisinin ve ailesinin sağlık durumu iyileşmekte, ayrıca birey tüketimle ilgili tercihlerinde daha rasyonel davranmaktadır. Toplumun ortalama eğitim seviyesi ile bireylerin suça eğilimleri arasında negatif yönlü bir ilişki bulunmaktadır (Walfe & Havelman, 2002). Türkiye’deki duruma bakıldığında eğitim ile işsizlik, yoksulluk ve suç işleme oranları arasında negatif bir ilişki olduğu görülmektedir. Bireylerin eğitim seviyesi yükseldikçe kişilerin geliri artmakta, işsizlik, yoksulluk ve suç işleme oranları azalmaktadır (Karadeniz ve ark. 2007).

Çocuklarda Suça Yönelme Nedenleri

Çocuk suçluluğunun nedenlerini araştırmak amacıyla yapılan birçok çalışmada, hayatlarının ilk yıllarında tamamen veya uzun süreli anne yoksunluğu yaşayan çocukların duygusal gelişim bozukluğu, uyumsuzluk ve normal olmayan davranışları daha çok sergiledikleri ve bu durumların suça eğilimi artırdığı saptanmıştır (Cardwell & Flanagan, 2005). Tek ebeveynli ve parçalanmış ailede olma (Winslow, 1972), zayıf anne-baba gözetimi veya takibi, yanlış ya da sert anne-baba disiplini, anne-babanın çocuğu reddi ve çocuğun faaliyetlerine düşük anne-baba katılımı gibi faktörlerin tamamı (Erçetin, 2006), aile içinde ebeveyn çatışmasının olması, aile içinde çocuklara karşı ceza ve sözel hakarette bulunulması, ailelerinde aşırı düzeyde alkol kullanımı ve ahlak dışı davranışların olması (Sutherland ve diğ., 1992) çocuklukta suç işlemenin ana nedenleri arasındadır. Bununla birlikte, suça sürüklenen çocukların %56’sının ekonomik yetersizlikler içerisinde büyüdüğü ve bu çocukların sıkıntılı, aşağılık duygusuna sahip, güçsüz ve güvensiz kişilik özellikleri taşıdıkları tespit edilirken (Mangır, 1992), Shaw ve McKay’in toplumsal faktörlerle suçluluk arasındaki ilişkiyi araştırdıkları çalışmalarında ise büyük kentlerde yaşam şartlarının kötüleşmesinin ve çocuk suçluluğu oranlarının artmasının nedeninin yoksulluk, işsizlik, parçalanmış aile ve toplumsal ilişkilerin bozulması olduğu belirlenmiştir (Winslow, 1972).

Türkiye’de 2000 yılında suçun sosyal ve ekonomik nedenlerini belirlemeye yönelik yatay kesit analizi ile 81 ilde yapılan çalışmada; gelir düzeyi, işsizlik, göç oranı, eğitim seviyesi ve nüfus yoğunluğu, doğum hızı gibi demografik unsurlar ile şehirleşmenin suç işlemeyi etkileyen temel ve önemli faktörler olduğu belirlenmiştir (Cömertler ve Kar, 2007).

Suç Türleri

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) ise suç türleri 5 grupta yer almıştır. Bu gruplar ve bu gruplara giren suç türleri aşağıda yer almaktadır.

Uluslararası Suçlar: Soykırım ve insanlığa karşı suçlar, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçları.

Kişilere Karşı Suçlar: Hayata karşı suçlar (yaşamı tehdit etme), vücut dokunulmazlığına karşı suçlar, işkence ve eziyet, koruma, gözetim, yardım veya bildirim yükümlülüğünün ihlali, çocuk düşürtme, düşürme veya kısırlaştırma, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, hürriyete karşı suçlar, şerefe karşı suçlar, özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar, mal varlığına karşı suçlar.

Topluma Karşı Suçlar: Örgütsel (organize) suçlar, genel tehlike yaratan suçlar, çevreye karşı suçlar, kamunun sağlığına karşı suçlar, kamu güvenine karşı suçlar, kamu barışına karşı suçlar, ulaşım araçlarına veya sabit platformlara karşı suçlar, genel ahlâka karşı suçlar, aile düzenine karşı suçlar, ekonomi, sanayi ve ticarete ilişkin suçlar.

Bilişim Alanında Suçlar: Bilişim sistemine izinsiz girme, sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme, banka veya kredi kartlarının bilişim yoluyla kötüye kullanılmasına yönelik suçlar.

Millete ve Devlete Karşı Suçlar: Kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı suçlar, adliyeye karşı suçlar, devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar, devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlar (Türkiye Büyük Millet Meclisi [TBMM], 2004).