ÜNİTE 7: SÖZLÜ, YAZILI VE GÖRSEL KÜLTÜRDE İNSAN VE TOPLUM

Sözlü Kültürde İnsanın Durumu

İnsanın içinde yaşadığı dünya ile ilişkilenmesi veya bağlantılanması olan iletişim, önce sözlü olarak başlamıştır. Dil, insanı yakın ve uzak doğal ortamlarla ve başka insanlarla bağlantılı kılmaktadır. Dil sayesinde insan, kendi varlığının deneyimini yeryüzüne doğru açmaktadır. Sözle birlikte harekete geçirilen ve üretilen anlamlar, bu dünyayı insan için yaşanılası bir yer haline getirmektedir. Daha da önemlisi, üretilen anlamlar boyunca kişi, kendi varlığına yeryüzünde bir yer açmaktadır.

Tarihsel olarak insanlar tarafından üretilen bütün uygarlıklar ve kültürler, önce bir sözellik aşamasından geçip daha sonra okur-yazarlık aşamasına girmişlerdir. Bu, dil kullanımının yazıdan önce konuşmayla ve sözle başlamasının doğal bir sonucudur. İlk insan topluluklarından itibaren masalcılar tarafından anlatılan bu öyküler, sözlü kültüre can vermiştir. Sözelliğin hakim olduğu dönemde toplumsal iletişim, insanlar arasında ve doğayla insan arasında gerçekleşen etkileşime dair en geçerli sözün, hikaye anlatımının örgütleyici figürleri olan masalcı kişiler tarafından yeniden düzenlenerek topluluğa aktarıldığı bir aracılık boyunca gerçekleşmiştir.

Sözlü kültür, insanın doğayla ve birbirleriyle olan etkileşimine dayalı deneyiminin, bu deneyimin ürünlerinin temel olarak sözle ve konuşmayla paylaşılarak farklı zaman ve mekan bağlamlarına aktarıldığı kültürdür.

Bu insan, gırtlağın ve kulağın sunduğu ses dünyasında yaşayan, sözcüklerin “kudretine” inanan, gerçekliği işitilen ve söylenen şeylerde bulan insandır.

Sözlü Kültürde İnsanın Algı, Bellek ve Zihin Yapısı

Barry Sanders’ın belirttiği gibi, okuma yazma bilmeyen ilk topluluklarda insanın düşünce ve davranışları, sözcüklerin büyülü tınlamasıyla biçimlenmekteydi (Sanders, 1999). Sözlü toplumlar için geleneği aktarma ve varolanı sürdürme gereksinimi öyle yüksektir ki, bu işe yaramayan her türden bilgi, amaçlarını yerine getirmiş olan tanrılar ve doğaüstü etkenler, sözelliğe dayalı paylaşım alanından çıkarılır ve unutulurdu(Sanders, 1999).

Bilginin bellekte depolanabilmesi için, kalıp ifadeler geliştirilmiştir. Kalıp ifadelerde, sıfatların bolca kullanılması, akılda kalıcılığı sağlamaktadır. Örneğin, “yürekli savaşcı”, “koca dağ”, “güzel prenses” gibi sıfatlar, kuşaktan kuşağa aktarılan kalıp ifadelere dönüşür. Düşüncenin kuru kuru dizilmesi yerine, olabildiğince bol sözle anlatılması, adeta bir dil ekonomisi yaratılması, sözlü kültürün insanlarının temel alışkanlığıdır.

Sözelliğin hakim olduğu toplumlarda bellek, günümüzün okur-yazar insanın belleğinden oldukça farklıdır. Belleğin canlılığı açısından tekrarlama, anımsamayı kolaylaştırdığı için sözlü kültürde hayati önemdedir. Kuşkusuz sözel toplumlar da zaman ve mekân fikirlerini örgütleyen birtakım anlama kategorileri geliştirmişler ve bunu dil aracılığıyla sürekli kılmışlardır. Ancak zaman ve mekân kategorileri, okur-yazar kültürünkinden farklı olarak, soyut olmaktan çok geliştirilmiş anlatılara bağlı bir sorumluluk göstermektedir.

Sözel toplumlarda, zihnin soyutlama yapabilmesi için, aklın bulunulan ortamla mesafelenmesi, konuyu tekrar tekrar düşünmesi, yeniden değerlendirmesi gerekmektedir. Okurun aynı cümlenin üzerinden tekrar tekrar geçebilmesi, cümlenin anlamının peşindeki zihinsel çaba, insana soyutlama gücü kazandırır ve kendi deneyimine karşı eleştirel bakabilir. Sözlü kültürde insan zihninin soyutlama düzeyi, okuryazar kültürün insanına göre daha düşüktür. Çünkü sözel toplumda insan, somut deneyimleriyle arasına mesafe koymakta zorlanır.

Çağdaş topluluklarda ise kişiler arası iletişimde, “mübadele” ve “işbirliği” gibi soyut ilişkiler geçerlidir. Somut ilişkiler, eski günleri anlatan ve bunu koruyan yaşlı ve bilge kişiler tarafından yeniden üretilir. Demek ki kapalılık, zihin yapılarının kökten farklı olmasından dolayı değil, iletişim araçları arasındaki farklardan dolayıdır

İletişimci McLuhan, okur-yazarlığın yüksek olduğu toplumlarda, insanların yapıp etmelerinin toplumla uyumlu olması koşuluyla, bireyin kendi iç dünyasındaki sapmalar noktasında özgür bırakıldığını belirtir. Ancak sözel toplumlarda durum böyle değildir; davranış kısıtlamalarına düşünce kısıtlamaları da eşlik eder. Çünkü kişinin davranışları toplumsal çizgilerle öylesine güçlü biçimde yönetilmektedir ki, bunlara aykırı, faydacı düşünmenin dışına çıkan herhangi bir kişisel düşünme olabileceği de kabul edilemez.

Sözlü Kültürde Deneyim, Kimlik ve İletişim

Sözel toplumlar, yüzyüze iletişime dayalı olduğu için, zaman-mekân ayrışmasının görece daha az olduğu toplumlardır. Anlam ve sembolik biçimler, üretildikleri bağlama büyük ölçüde gömülü kalırlar. Başka bağlamlara ulaştırılması, kişilerin ve topluluğun belleğinin çabasını gerektirir. Bu çabaya rağmen, üretilen anlamda mutlaka azalan veya eklenen bir şeyler olur.

Sözlü kültürde kişilerin deneyimleri ile edindiği bilgi arasındaki ilişki, daha dolaysız bir ilişki olarak görülmektedir. Bilgi ile yaşantı arasındaki mesafe daha azdır. Tam da mesafenin azlığı ve dolaysızlık nedeniyle, sözlü kültürde deneyimin içeriğinin etkileri daha derin ve kapsamlı olmaktadır. Bireyin doğal ve toplumsal dünya ile kurabildiği bağlantılar daha kısıtlıdır ve şeyleştirilmekten uzaktır. Günlük hayat, bedenin buradalığı ve şimdiliği ile örgütlenir. Bu, adeta sonsuz bir şimdiki zaman toplumudur. Böyle bir toplumda, insan, anlatıya dahil edilen söylencesel geçmişten de fazla kuşku duymaz. Çünkü anlatı, geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki tutarlılığı kayıracak şekilde işlev görür ve tutarsızlıklar unutulur, dışlanır. Böylelikle, dinleyen insan için eleştiri daha az olanaklı hale gelir.

Yazılı Kültürde İnsanın Durumu

Yazı, insanın ürettiği sembolik biçimleri ve deneyimin anlamını yaymak amacıyla sabitlemeyi sağlayan bir diğer teknik araçtır. Yazı, bir teknolojidir, yapaydır. Eğer bütün maddi şeyler insanların bir zamanlar bedenleriyle yaptıklarının bir uzantısı ise, yazı teknolojisi de, insan duyusunun bir uzantısı sayılabilir. İnsanların yakın çevresinin ötesindeki dünyayı ve geçmişi kavrama şekilleri, günümüzde sözellik tarafından daha az biçimlenmektedir. Bununla birlikte yazı, pek çok araştırmacıya göre, sözlü iletişime bir alternatif ve onu ortadan kaldıran değildir; ona bir ektir. Psikodilbilimcilere göre sözelliği yaşamamış bir insan, okur-yazarlık dünyasını tam olarak benimseyemez; çünkü onlara göre insanın temel algılamasına konuşma biçim vermektedir. Sözellik, sosyal ve duygusal gelişimi mümkün kılar. Öykü anlatan ve dinleyen kişi, zihninde kendi dünyasını tasarlayıp yaratabilir. Dilin biçimlendirici gücü, iç yaşamların gelişmesini sağlar. Okur-yazarlığı kolaylaştıran şey, sözel kültürün biçimlendirici ve yaratıcılığı zemininde kişinin iç dünyasının gelişmesi ve serpilmesidir. Okur-yazarlık sözellikle beslenir.

Okur-yazarlığın nüfusun daha küçük bir kısmı tarafından gerçekleştirildiği toplumlara ön okur-yazar toplumlar denir. Eski uygarlıklar, Sümerler, Mısırlılar, Hititler ve Çinliler, ön okur-yazar toplumlardan sayılabilir. Ön okur- yazar toplumlarda yazı, çok az ve sınırlı amaçlar için kullanıldığından, bu aşamaya “koşullu okur-yazarlık” aşaması da denilmektedir.

Bir gösterge sistemi olarak Yunanlıların geliştirdiği fonetik alfabe, okuryazarlığı kendi toplumunda yaygınlaştırmaya olanak sağlamıştır. İlk kez fonetik alfabe yazısı, insanları işitsel ağın dışına taşımıştır. Elbette okur- yazarlığın yaygınlaşması için fonetik alfabenin icadı tek başına yeterli olmamıştır. Yazılı kültür, matbaanın icadının bilgiyi herkes için erişilebilir hale getirmesine de çok şey borçludur. Yazının ve matbaanın insanlık tarihinde hemen her şeyi değiştirdiği ile hiçbir şeyi değiştirmediğini söyleyen uç görüşler, insanın yazı aracılığıyla düşünme, eyleme ve dünyayla bağlantılanma tarzının sonuçlarını ya olduğundan daha az, ya da aşırı değerlendirmektedir

Yazılı Kültürde İnsanın Algı, Bellek ve Zihin Yapısı

Yazılı kültürün toplumu, okuryazarlığın yaygın olduğu, belirli toplumsal kesimlere sağlanan bir ayrıcalık olmaktan çıktığı toplumlardır. Yaygın okuma yazma, algılamayı tümüyle değiştirmiştir. Okuma yazma insanların soyut kategoriler halinde düşünmelerini sağlar. Walter Ong ve diğer araştırmacıların gösterdiği gibi, soyut kategorileri oluşturan şey, düşüncenin metin tarafından oluşturulmasıdır. Okuma yazma bilenler, yaşadıkları dünyadan kendilerini koparabilirler. Oysa sözlü kültürün insanı için, olup biten şeyler gerçekliğin kendisidir, kendilerini içinde yaşadıkları dünya ile özdeşleştirirler.

Okur-yazarlıkla birlikte kişi, topluluk düşünce tarzından da uzaklaşıp daha benmerkezci ve soyut bir dünyaya yerleşir. Okuma, daha bireyleştirici, çok daha kişisel bir deneyimdir; insan metinde karşılaştığı düşsel dünyaya toplulukla birlikte değil, tek başına (hatta çoğu kez) sessiz bir şekilde tepki verir. Okumada, insan istediği anda metnin istediği yerine geri dönebilir ve erişebilir (Ong, 2010). Sözellikle sınırlı bir deneyimin içindeki kişi ise, dikkatini olabildiğince çok içinde yer aldığı bağlama verir ve kendisiyle mesafelenemez. Oysa yazı, insanın sadece dış dünyaya değil kendi özbenliğine de yönelmesini olanaklı kılar.

İnsanın belleği açısından bakıldığında, yazılı kültürün belleği ile ilgili görüşler ikirciklidir. Kimi eleştirmenlere göre yazıyla birlikte ‘kişiliksiz bir hafıza’ olarak da adlandırılabilecek ve yönetenlerin bütünüyle hâkim olabildiği yeni bir bellek aşamasına geçilmiştir. Bu tür eleştirilere göre dış kaynaklara bağımlı kalan ve kendi öz kaynaklarını kaybeden zihin, zayıflar. Bunun tersini iddia edenlere göre ise okur-yazar kültürlerde toplumsal hafıza daha canlıdır ve unutkanlık sözel kültür kadar yoğun değildir. Çünkü yazının yaygınlaşmasıyla ezberlemeye bağlı olan zihinlerdeki hatırlama yükü yerini kayıtlamaya bırakıldıkça, insan zihni yeni düşüncelere yönelebilmiştir.

Okur-Yazar Toplumlarda Deneyim, Kimlik ve İletişim

Birey, okur-yazar kültür içinde yaptığı kişisel seçimlerin ve elemelerin sonuçlarıyla hayatını dokuduğunun farkındadır. Bu seçimleri yaparken toplumsal baskılardan, sözlü kültürün insanına göre, daha az etkilenir. Kişi, deneyiminin bilgisini, mesafeli bir yaklaşımla kendisi üretir. Okur-yazar toplum, üyelerine daha fazla bilgi bırakır, bireye daha fazla oyun olanağı verir.

Walter Ong’a göre, yaşam bilgisinin ve kültürel geleneğin yazıya dökülmesi, toplumsal bilinçte iki önemli biçimde karşılığını buldu (2010): a) insanlar şu andan farklı olarak geçmişin ayrımına varabilir hale geldiler ve b) insanlar, kültürel gelenekten devraldıkları tutarsızlıkların ayrımına varabildiler. Matbaanın gelişmesi, bu ikili süreci hızlandırmıştır.

Okur-yazar toplumun iletişim ortamında gerek bireyin gerekse toplumun kullandığı söz dağarcığı genişler, sözcük sayısı artar. Edebiyat okuru olmanın, başka insanların duyguları, düşünceleri ve güdüleri hakkında çıkarımlar yapma yeteneğinde de artışa yol açtığı öne sürülmektedir. Edebi okur-yazarlığın insana kattıklarını şöylece sıralayabiliriz

  • Yabancılaşma
  • Karmaşıklığın farkına varma
  • Düşünümsellik
  • İzleyici girdisi

İster edebi olsun isterse olmasın, yazı, yazardan uzakta bulunan insanların bazı savları, doğrudan metnin üreticisine ulaşmaya gerek kalmadan kendi aralarında tartışabilmesine olanak tanır. Böylelikle, metnin üreticisi ile okur arasında kesin bir kopuş yaşanır ki bu, sözlü kültüre özgü olan kişisel etkileşim biçimlerinin tam tersi bir durumdur. Hatta yazı M.Ö. 3000 dolaylarında Sümerler ve Mısırlılar tarafından bulunur bulunmaz, bu toplumların düzenini sağlayacak yasalar, ticari uygulamalar ve mülk sahipliği ile ilgili bilgiler kayıtlanarak sabitlenmiştir. Demek ki toplumların hâkim düzenleri ve düzene hakim olanlar için yazı, çok stratejiktir. Yazı, insanın zaman algısında da değişim yaratmıştır. Yazıdan önce insanlar, herhangi bir soyut hesaplanmış zaman içinde yaşıyor hissetmiyorlardı kendilerini. Yaşadıkları yılı, doğum tarihlerini bile çoğunlukla bilmezlerdi. Ancak niteliksel zamandan niceliksel olana doğru geçişle, insanların ürettiği sembollerden oluşan zaman sistemi devreye sokulmuştur. Kayıt tutmak, zamanın nesneleşmesini hızlandırmıştır. Yazılı kültürün toplumlarında bilgiyle ilgili yetkinliğin ölçütü, bir uzman toplulukta görünür olabilmek ve ondan tanım alabilmektir. Bu da ancak yazılı üretimle gerçekleştirilebilir. Entelektüel üretim, büyük ölçüde toplumda az sayıdaki insanın üstlendiği bir iş olmakla, hiyerarşik ve kapalı bir sistem kurmaktadır.

Görsel Kültürde İnsanın Durumu

Görsel kültür, en önemli niteliği görsel olarak belirmek yani görünmek olan bütün kültürel öğelere gönderme yapar. Bir toplumun kendi değerlerini, inanışlarını, deneyimlerini göstergeler ve kodlarla görünür hale getirmesinin türlü biçimleri görsel kültürü yaratır. Resim, fotoğraf, film, televizyon, gazetecilik başlıca geleneksel görsel kül- tür biçimleridir. Dolayısıyla görsel boyutu olan bütün maddi ürünler ve bunlarla ilgili kültürel üretim, görsel kültürdür. Görsel olan her şey, toplumsal olarak inşa edilmiştir ve görsel kültür tam da bunu işaret eden bir kavramdır. Görsel kültür çalışmaları da, neyin görünür olduğu, kimin neyi gördüğü, bilme ve iktidarın birbiriyle bağlantısı gibi sorular üzerine odaklanarak görselin toplumsal kuramına yönelir.

İnsanın sözlü kültürden yazılı kültüre ve oradan da görsel kültüre doğru zihinsel ve bilişsel yolculuğu, daha ilkel olandan daha gelişkin olana doğru bir seyir sayılamaz. Çünkü her yeni kültürün hakim özelliğinin (söz, yazı da imge) kişiye kattıkları ve kişiden götürdükleri vardır. Kaldı ki hiçbir yeni kültür, öncekilerin bütünüyle ortadan kalkması üzerine kurulmamıştır. Nasıl ki yazılı kültüre geçişle sözlü kültür yok olmamışsa, görsel kültür de günümüzde sözlü ve yazılı kültür ile birlikte işlemektedir.

Görsel Kültürde İnsanın Algı, Bellek ve Zihin Yapısı

İnsan duyularının en güveniliri olarak görme, Aydınlanma döneminde öne çıkarılmıştır. Bugün bizim için doğal gelen görmeye dayalı olarak işleyen akıl kavramı, Aydınlanmanın ürünüdür. İnsan aklı bu dönemle birlikte, her gördüğünü evrensel hakikat düzeyine çıkarır hale gelmiştir. Aydınlanmanın görmeye yönelik vurgusu, karşımıza Kartezyen perspektifçilik olarak çıkmaktadır.

Kartezyen perspektifçilikte, gören şey göz değil zihindir, akıldır. Adeta bedensizleştirilmiş olan göz, yansız ve hâkim bir seyirci gibi maddi dünyayı tarar, seyreder. Bedensiz göz anlayışı, temel bilimlerin ve özellikle de pozitivist bilim anlayışının paylaştığı bir düşüncedir.

İletişim medyası günümüzde artan ölçüde görselliğe dayanmaktadır. Görselleştirme, görsel bir imgenin biçimlenmesidir. İmgeler, sadece yazılı metni destekleyici olmaktan çıkmıştır, görsel kültürün en önemli kavramına dönüşmüştür. İmge, bir tür enformasyondur. Toplumsal, estetik ve kültürel uzlaşımlara göre üretilen imge, üç boyutlu olmaktan çok iki boyutludur.

İmgelerin yarattığı görsel gerçekliğin en büyük sorunu, eleştirelliği, açıklamayı, tekrarı ve düşünmeyi desteklememesidir. Bütün bunların olabilmesi için imgeden mesafelenme, imgeyi düşünme ve eylemden çekilme gerekir. Oysa imgeler, kişiyi edilgin bir seyirciye dönüştürebilir ve eylemin içine çeker.

Günümüz gösteri toplumunda görünen şey gerçeği ya da olguyu temsil etmemektedir. Yeni medya teknolojisinin de güçlendirdiği görsel kültür, gerçekliğin kendisinin değersizleşmesine yol açarken, hakiki olan ile taklidi arasındaki ayrımın bulanıklaşmasını tetiklemektedir. 19. yüzyılda gelişen fotoğraf, tam da gerçeği kayıtlayan, dış dünyayı olduğu gibi temsil eden ve hakikatin yerine konuşan bir araç olarak, görüntü ile gerçek arasındaki bağı oldukça güçlendirmeye yaramıştı.

Esasında imgelerin anlamını kavrayacak bir okur-yazarlık, bir ölçüde bakma yoluyla edinilebilir. İmgenin anlaşılması ve kavranması, okur-yazarlığın öğrenilmesi kadar zor değildir. Görsel okur-yazarlığın öğrenilmesi daha zorludur. Çünkü görselin eleştirel biçimde okunabilmesi de bir dereceye kadar eleştirel ve analitik düşünceye gereksinim duyar. Bu noktada öncelikle imgelerin, gerçeğin ta kendisi değil, kendileri enformasyon olan birer iletişim aracı olduğu kabul edilmelidir.

Görsel kültür, ister geleneksel medya boyunca isterse elektronik yeni medyalar boyunca deneyimlensin, bazı yaklaşımlarda görsel kültür yeni bir sözel kültür çağı olarak ele alınmaktadır.

Dijital Görsel Dünyada Deneyim, Kimlik ve İletişim

Geleneksel medya sayılabilecek araçlardan günlük deneyim ve toplumsal kimliklenme bağlamlarında en fazla sorgulanan medya, televizyon olagelmiştir. Televizyon durmamacasına, akış halindeki imgelerin ve seslerin dünyası olmakla birlikte, kimilerine göre görüntünün kimilerine göre ise görüntüden çok sesin öne çıktığı bir araçtır.

Öte yandan televizyon, zaman ve mekânda insan eyleminin erişimini çok genişletmiştir. Telegörsel etkileşim, süreksiz zaman-mekân deneyimi yaratır. TV seyreden birey, gündelik yaşamlarının zaman- mekân çerçevelerini bir ölçüde askıya alıp farklı zaman mekân koordinatlarına kendini bırakmak zorundadır. Kendi deneyimini askıya alırken televizyon insana, kesintisiz akış deneyimi yaşatan imge ve görüntülerle ulaşmaktadır.

Televizyon karşısındaki insan bedeni, gören ve dinleyen bir bedendir. Televizyondaki insan bedeni ise uzaktan inşa edilmiş varlık ve yokluğun özel bir bileşimidir. Televizyon bedeni, söyleşmeli etkileşimden yoksun ve ortak bir mekânı paylaşamayan apayrı bir şey sayılmalıdır. Öyle ki cogitonun gözü olarak, adeta bedensiz bir seyircidir. İzlemek, aynı zamanda izlenmektir de. İktidar ve görünürlük arasındaki ilişki Foucault’nun panoptikon imgesi ile ifade ettiği gibi, giderek çoğun az tarafından gözetlendiği ve farklı yaşam alanlarına sızan yeni disiplin ve gözetim biçimlerinin geliştirilmesine yol açmaktadır. Günümüz görsel kültüründe insanlar sadece gözlememekte bir yandan da sürekli bir gözetim altında yaşamaktadır.

Dijital görsel ortamlardaki bedenin statüsüne bakıldığında, bunun görünür ve fiziksel olmayan metinsel bir beden olduğu söylenebilir. İnternet, insan etkileşimi için görünür fiziksel bir bedenin yokluğu durumunda farklı roller üstlenmeyi ve çoklu kimliklerle oynamayı kolaylaştırmaktadır. Özellikle internetin, uzaklıkları ve kültürel farkları ortadan kaldırarak, ortak çıkarlar çevresinde çeşitli topluluklar yaratabilme gücü nedeniyle, Marshall McLuhan’ın ortaya koyduğu ‘küresel köy’ kavramının gerçeğe dönüştüğü söylenmektedir.