Ünite 2: Sözlü İletişim ve Dil

Giriş

İletişim kurma yollarının artmasıyla kullanılan araçlar da çeşitlenmiştir. Söz; sese, yazıya, resme, elektronik görüntüye ve daha birçok dizgeye dönüşmüştür. Sözlü iletişimin en temel aracı, ‘konuşulan dil’dir ve onun da kendine özgü bir dizgesi vardır. Sözlü iletişimde insanlar, dış dünyayı seslerden oluşmuş sözcüklerle yorumlar ve anlamlandırırlar. Böylece, yeni anlamlar üretilir ve başkalarıyla paylaşılır. İnsana özgü yaratıcı bir yetenek olan konuşma sırasında kullanılan ‘dil’in ne olduğu, nasıl doğduğu, tanımı, özellikleri ve işlevi üzerine her zaman, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. 20. yüzyılda, dile ilişkin bilimsel çalışmaların arttığı görülmektedir. Dilin nasıl bir araç olduğu hakkındaki kalıplaşmış kuramlar, giderek yıkılmaya başlamıştır. Dille etkileşimleri bağlamında insanı ve toplumu inceleyen yeni bilim dalları ya da yeni bilim alt alanları oluşmuştur.

Dil Nedir?

Dile ait özgül bir bilim dalı ortaya çıkana kadar dilin ne olduğu, tanımı ve diğer alanlarla olan ilişkisi, felsefeciler tarafından yorumlanmış ve değerlendirilmiştir. Antik dönemlerde, felsefecilerin görüşleri, dille ilgili ilk kuramları da oluşturmuştur. Sonraları, dille ilgili bilim dallarının oluşması ve bu dalların diğer disiplinlerle işbirliği kurarak alt başlıklara ayrılması, dille ilgilenen uzmanların dönemlere göre birbirinden farklı tanımlar ortaya koymalarına neden olmuştur. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’nde ‘dil’ sözcüğünün, birbirinden farklı 13 faklı anlamı bulunmaktadır (S: 24). Bunun dışında pek çok düşünür dilin tanımını yapmıştır:

  • Vendrys, “Dil, insanın gereksinimlerine göre kurduğu ve geliştirdiği toplumsal bir kurumdur” demektedir.
  • Martinet dili, “İnsanın kendi bilgi ve deneylerini bir anlamsal kapsamı ve ses karşılığı olan birlikler, ‘moneme’lerle, her toplumda bir başka biçimde açıkladığı bir bildirişme aracı” olarak tanımlamıştır.
  • Edward Sapir, “Dil istemli olarak üretilen bir simgeler düzeni aracılığıyla düşünce, duygu ve isteklerin bildirişiminde kullanılan, içgüdüsel olmayan, yalnızca insana özgü bir yöntemdir.” demektedir.
  • Saussure ise dili, “Dil kendi başına bir bütündür, bir sınıflandırma ilkesidir.” şeklinde tanımlamaktadır.

Dil konusunun yayıldığı alanın genişliği göz önünde bulundurulduğunda, dilin değişmez tek bir tanımını ortaya koymak olanaksızlaşmaktadır.

Dilin Kökeni

Çok eski çağlardan bugüne, dilin doğuşu ve özellikleri konusunda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Başlangıçta filozoflar tarafından genel olarak ele alınmış, sonraları, sosyoloji, psikoloji, nöroloji gibi farklı bilim dallarından uzmanlar, dilin psikolojik, toplumsal, beyinle ilgili işlevleri üzerine yoğunlaşmışlardır. Böylece dil, alt başlıklara ayrılarak, özel bakış açılarıyla incelenmeye başlanmıştır. Son dönemde ise, dilbilim adında doğrudan dili ele alan özel bir bilim dalı ortaya çıkmıştır.

Dilin nasıl ortaya çıktığı, dünyada niçin bu kadar farklı dil olduğu konusunda kesin, net bir bilgi yoktur. Bugünün sorusu, dilin nasıl doğduğundan çok, insan denen türün, dili kullanma yeteneğini nasıl kazandığıyla ilişkilidir.

Dil çalışmalarının ilk defa Eski Hint’te ve Eski Yunan’da yapıldığı görülmektedir. M.Ö. V. yüzyılda Hint dil bilgini Panini, Sanskritçeyle ilgili 4000 kadar kuralı sıralayan ve söz varlığına ilişkin bilgi veren bir dilbilgisi kitabı bırakmıştır. Sonrasında ise günümüze kadar, Aristo, Epikür, Herakleitos, Demokritos, Eflatun, Jean Jacques Rousseu, Adam Smith, Wilhelm Von Humboldt, Herder, Vico, Descartes, Locke gibi düşünürler ve uzmanlar, dilin doğuşu konusunda çalışmışlar, bu konuda görüşlerini açıklamışlardır.

1800’li yılların başında Wilhelm von Humboldt’un çalışmalarına kadar dil, şu görüşler doğrultusunda ele alınmıştır:

  • Rasyonalistler: Dil, insan aklının bir ürünüdür.
  • Pozitivistler: Dil, doğanın seslerini öykünmeden doğmuştur.
  • Ampiristler: Dil, duyuların kendini açmasıdır.
  • Teolojik Görüş: Dil, Tanrı tarafından hazır olarak verilmiştir.

Sonrasında, Humboldt, dili ilk defa kültür bağlantısı içinde ele almıştır. 1900’lü yıllara gelindiğinde, dile ve dilin özelliklerine farklı açılardan bakılmaya başlanmıştır. ‘Dil nasıl doğdu?’ sorusuna verilen yanıtların çelişkilerle dolu ve yoruma açık olması, çalışmaların yönünü değiştirmiştir.

Yakın Dönemde Dile Bakış

20. yüzyılın başlarında yeni bir bilim dalı olarak dilbilim ve alt alanlar meydana çıkmıştır:

Dilbilim: Genel olarak dil olayını ele alan, özel olarak da dilin çeşitli gerçekleşmeleri sayılan doğal dillerin hem belli bir evredeki işleyiş düzenlerini hem de çeşitli evreler arasındaki değişimlerini inceleyen bir insan bilimidir.

Çağcıl dilbilimin, 20. yüzyılın ilk yarısında İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün (1857-1913) çalışmalarıyla başladığı kabul edilir. Saussure’ göre, dil dizgesinde bir kavramla işitim imgesi birleşir ve bunlar, gösterge sistemine ilişkin kavramlarla açıklanabilir. Saussure’ün dil göstergesi, gösteren ve gösterilen den oluşmaktadır.

Eski çağlarda dil incelemeleri diğer bilimlerin bir yan dalı olarak görülürken, 20. yüzyılda dilbilim, dilin doğrudan kendisini araştırma konusu yapan bağımsız bir bilim dalı olmuştur. Çağdaş dilbilimin getirdiği en büyük yenilik, inceleme konusunun ve alanının belirlenmesidir. Dil bilimin alt dalları aşağıdaki gibidir:

  • Ses Bilimi/Phonology: Dilin en küçük birimi olan sesleri (fonemleri) inceler.
  • Yapı Bilimi / Morphology: Seslerden (fonemlerden) sonraki en büyük birlikler, eklerdir (morfemlerdir). Kök, yapım eki ve çekim eki olarak ekleri (morfemleri) araştırır.
  • Söz Dizimi / Syntax: Sınırlı sayıda sesle, sınırsız sayıda birliğin veya cümlenin oluşturulmasını inceler.
  • Kökenbilim / Etimoloji: Sözcüklerin kaynağını, ne zaman ortaya çıktığını, nereden geldiğini, hangi aşamalardan geçtiğini bulmaya çalışır.
  • Anlambilim / Semantics: Sözcüklerle temsil ettikleri arasındaki ilişkiyi inceler.
  • Göstergebilim / Semiology, Semiotics: Göstergeleri ve gösterge dizgelerini inceler.
  • Metindilbilim: Bir metni, metin yapan yapıları inceler.
  • Sosyolenguistik: Kişinin konuşma biçimi, doğup büyüdüğü yer, ait olduğu sosyal tabaka, öğrenim düzeyi, konuşmanın geçtiği bağlam gibi konuları inceler.
  • Etnolenguistik: Dil ile kültür, dil ile toplum arasındaki ilişkileri inceler.
  • Bilişsel Dilbilim: Nöroloji ile dilbilimin işbirliğiyle dili kullanırken, edinirken beyinde oluşan süreçleri inceler.
  • Uygulamalı Dilbilim: Dil öğretiminden bilgisayar çevirisine, çeşitli alanların sorunlarına çözüm bulmayı amaçlar.
  • Dil Felsefesi: Felsefe konularının ifadesinde dilin işlevine ve dilbilimsel teorilerin, yöntemlerin ve gözlemlerin felsefi durumunu inceler.
  • Dil Psikolojisi: Dil edinim süreçleri, dili kullanma ve anlama, dil bozukluklarında rol oynayan konuları araştırır.

Sıralanan tüm konular, birden çok dille karşılaştırmalı olarak da çalışılabilir. Buna karşılaştırmalı dilbilim denir.

Çağdaş dilbilimin F. de Saussure’den sonraki en önemli ismi, Noam Chomsky’dir. Chomsky’nin dilbilgisine yaklaşımı farklıdır. Dilin kurulabilecek bütün cümlelerini betimleme amacındadır. Böylece her konuşucu, bilmediği, daha önce işitmediği ya da söylemediği cümleleri üretebilme ve anlayabilme yeteneğini ortaya koyulabilecektir. 1950’li yıllardan bu yana, dünyanın dört bir tarafında, Chomsky’nin görüşlerinden hareketle, sayısız çalışma üretilmeye devam edilmektedir.

Diller ve Dünya

Dünya dillerinin sayısı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bu durumun sebepler aşağıdaki gibidir:

  • Dünyanın bazı bölgelerinde sistemli dil sayımının ve araştırmasının yürütülememesi,
  • Bölgelerdeki insan dağılımının ayrıntılarının belirlenememesi,
  • Dillerle lehçeler arasındaki dilbilimsel uzaklığın ölçütlerinin netleşmemesi.

Diller arasındaki etkileşimi tüm netliğiyle ortaya koymak ve dünya dillerinin sayısını bulabilmek, oldukça güçtür. Bununla birlikte, birbiriyle köken olarak ilişkili olan diller belirlenerek dil gruplarının bulunduğu dil aileleri oluşturulmuştur.

Dil Aileleri: Binlerce dünya dilinin ortak atalarının izini sürerek, ardıllarıyla aralarında bağlantılarla örülmüş bir sınıflandırma tablosu oluşturmanın sonucunda dil aileleri meydana gelmiştir. 1700’lerin sonunda, coğrafi olarak birbirlerinden uzak dillerin bile birbirleriyle ilgili olabileceği düşüncesi doğmuştur. Bir yüzyıl sonra dilbilimciler, karşılaştırmalı yöntemle, diller arasındaki bağlantıları sistematik değişim örneklerine bakarak aynı sözcüğü birçok dilde aramışlardır. Tarihsel bakımdan başlıca dil aileleri şu adlarla anılmaktadır: Ural-Altay, Hint-Avrupa, Hami-Sami (Afrika-Asya), Dravid (üç Afrika), Çin-Tibet, Avustrik, Hint-Pasifik, Eskimo-Aleut, Paleo-Sibirya dil aileleri.

Dil ailelerinin en bilindik olanı İngilizce’nin de içerisinde yer aldığı Hint-Avrupa dil ailesidir. Hint-Avrupa dilleri coğrafi açıdan da oldukça geniştir ve bu dil ailesi içerisinde yer alan diller de oldukça bilindiktir. HintAvrupa dil ailesinde yer alan dillerin sayısı yaklaşık iki yüzdür. Türkçe, tarihsel bakımından Ural Altay dil ailesinin Altay kolundandır.

Tarihsel ölçütlerin yanı sıra diller, yapı bakımından da incelenmektedir:

  • Ayrışkan ya da Çözümleyici Diller: Söz yapılarının, cümledeki konumlarına göre anlam kazandığı çekimsiz dillerdir. En tipik örneği Çince’dir.
  • Bitişimli ya da Bağlantılı Diller: Sözcük kökleri bir ya da birden çok hecelidir ve kök genellikle sözcük başındadır. Kökler değişime uğramaz. Sözcük türetme ve çekim, eklerle yapılır. İç ek yoktur. Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi sözcüklerde cinsiyet (dişil eril) farkı yoktur. Türkçe de bu yapı grubunda, sondan eklemeli bir dildir. Ural-Altay dilleri bu gruptandır.
    • Önden eklemeli diller; Macarca, Fince vs.
    • Sondan eklemeli diller; Türkçe, Moğolca, Japonca, Korece, Mançu ve Tunguzca vs.
  • Bükünlü ya da Bireşimli Diller: Sözcükler çekime girerken sözcüğün kökü de değişir. Hint-Avrupa dilleri ve Hami-Sami dilleri “çekimli” dillerdendir.
  • Çokbireşimli Diller: Eskimo dilleri gibi, temel bir sözlüksel ögeye getirilen eklerle cümlelerin oluşturulduğu dillerdir.

Dilin Türleri: Bölge, toplumsal çevre, dilin tarihsel gelişme süreci, dil ilişkileri, etnik köken, meslek, öğrenim düzeyi, gelir durumu, inanç vb. etkenler, dil türlerinin ortaya çıkma nedenlerindendir.

  • Lekt: Her konuşma şekli ya da her bölgesel dil, “lekt” olarak adlandırılmaktadır. Lektler, bir bölgeye ait olduğunda diyalekt (lehçe); toplumsal bir sınıf söz konusu olduğunda sosyolekt; cinsiyet söz konusu ise genderlekt; bireyselse idiolekt adını alır.
  • Ana dil: Kendisinden başka diller veya lehçeler türemiş olan dildir.
  • Ana dili: Çocuğun ailesinden ve içinde yaşadığı topluluktan edindiği dildir.
  • Planlı Diller: İşitme engellilerin kullandığı dil gösterge dili gibi doğal olmayan, yapma diller dillerdir.

Dillerin Geleceği

Teknolojik gelişmeler, uluslararası iletişimin artması, nüfus hareketliliği birçok toplumsal olguyu etkilediği gibi dilleri de etkilemektedir.

Uluslararası nitelik kazanmış dillerden İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Arapça ve Hollandaca, anakaralar arası yayılıma sahiptir; bunun dışında, Almanca, Rusça, Farsça, Endonezya dili ve Svahili de birbirine yakın birçok devlete yayılmıştır.

Bir dilin varlığı, o dilin yaygınlığına, zengin bir edebiyatının olmasına bağlıdır.

Sözlü İletişim Aracı Olarak Dil

Hem sesli hem de görsel bir iletişim türü olan sözlü iletişimde, en temel araç olarak dil kullanılmaktadır.

Sözlü iletişim aracı olarak dil, bireysel ve toplumsal açıdan ele alınabilir. Bireysel açıdan dilin düşünce ile olan ilişkisi öne çıkar. Toplumsal açıdan ise dilin kültürle olan ilişkisi önem kazanır.