Ünite 1: Sosyal Yapı

Nüfus

Nüfus devletlerin kuruluş, büyüme ve çöküş süreçlerinin en önemli faktörlerinden biridir. Tarih incelemeleri büyük nüfus artışı veya azalışının iktisadi gelişme ile paralellik içinde olduğunu gösterir. Nüfusun miktarı ve gelişim trendi ekonomik gelişme veya daralmanın en önemli nedenidir.

Nüfus miktarı: Anadolu’nun asırlar boyunca yetersiz bir nüfus kitlesine sahip olduğu savı Osmanlı dönemi kadar Bizans ve Selçuklu dönemleri için de geçerli olan bir durumdur.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Anadolu nüfusunda sürekli bir azalma söz konusudur. Bu sürekli azalışta salgın hastalıkların, savaşların, kıtlıkların, Haçlı seferlerinin ve istilaların etkisi büyüktür. 14. yüzyıldaki nüfus durgunluğu talep yetersizliği yoluyla mal fiyatlarını etkileyerek iktisadi durgunluğu ortaya çıkarmıştır. Kaynaklar nüfus artışına rağmen yetersizliğin 15. yüzyılda da belirgin şekilde devam ettiğini göstermektedir.

Verilere göre Kanuni döneminde bugünkü Türkiye sınırları içinde 12-13 milyon insan yaşamaktadır. Nüfus aynı yüzyılın sonlarına doğru dönem başına göre yüzde 40 kadar artmıştır. 16. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan Celali isyanı vb. güvenlik problemleri 19. yüzyılın sonlarına kadar devam edecek bir durgunluk ve kargaşa dönemi başlatmıştır. Celali isyanları, 16. yüzyıl sonlarında çıkan ve Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyılda da görülen isyanlar için kullanılan eşkıyalık hareketlerinin genel adıdır.

Osmanlı – Rus Harbi öncesi 13 milyon olan Türkiye nüfusu (Osmanlı Devleti genelinde 40 milyon) 20. yüzyılın başında önce 14,5 milyona ve 1914’te de 16 milyona yükselmiştir. 1914 yılında Osmanlı Türkiye’sinin en kalabalık vilayetleri sırasıyla Hüdavendigar, Aydın, Konya Ankara, Kastamonu, Sivas, Trabzon ve İstanbul’dur.

Nüfus yoğunluğu: 14 ve 15. yüzyıllarda devlet sınırlarındaki genişlemenin getirdiği bir mecburiyet olarak yeni fethedilen bölgelerin iskâna tabi tutulması nedeniyle nüfus yoğunluğunda kayda değer bir artış yaşanmamıştır. 16. yüzyıl ise artık siyasi coğrafyanın genişleme trendinin ortadan kalktığı bir dönemdir. Bu yüzyılda ortaya çıkan nüfus artışı nüfus yoğunluğuna da yansımış durumdadır. 17. yüzyıl ise bir önceki yüzyılın aksine bir nüfus durgunluğu yüzyılıdır. Celali İsyanları ile başlayan güvenlik sorununun bundaki payı önemlidir. Yine bu nedenle kırdan şehre bir göç vardır.

19. yüzyılda Osmanlı Anadolu’su ve Avrupa’sı nüfusu yoğun olmayan bölgelerdir. 1831 nüfus sayımına göre Anadolu’da bu tarihte kilometrekareye 6,1 (Anadolu yüzölçümü 819.454 km2), Avrupa’da ise 15,5 (Avrupa yüzölçümü 167.600) kişi düşmektedir. Nüfus hareketlerine bağlı olarak nüfus yoğunluğu Türkiye ortalamasında özellikle yüzyıl sonlarında artmış, 1885 yılında önce 16.2’ye 1914 yılında da 21.17’ye yükselmiştir. (S:6, Tablo 1.3)

Nüfus hareketleri, toplam yoğunluk yanında nüfusun bölgesel dağılımında da önemli değişimlere neden olmuştur. Nüfus hareketleri, özellikle Marmara ve Ege bölgelerinin nüfus yoğunluğunun artması yönünde önemli bir katkıda bulunmuşlardır.

Nüfusun dini gruplar itibariyle dağılımı: Osmanlı Devleti daha kuruluşundan itibaren önemli miktarda gayrimüslim nüfus barındıran bir devlet olmuştur. Nitekim XVI. yüzyıl ortalarında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde (Mısır, Irak ve Tuna ötesi bölgeler hariç, bugünkü Türkiye topraklarında), nüfusun yüzde 41,1’i gayrimüslimdir. Verilere göre nüfusun dini gruplar itibariyle bölgesel dağılımına bakıldığında, Anadolu nüfusunun yüzde 93’ü, Rumeli nüfusunun da yüzde 21’i Müslümanlardan müteşekkildir. Anadolu ve Rumeli nüfusunu beraber ele aldığımızda yüzde 60 müslüman, yüzde 40 gayrimüslim oranında oldukları görülür. Bu dağılım Kırım, 93 Harbi, Balkan Savaşları ile yaşanan işgallere dayalı toprak kayıplarının ortaya çıkardığı Balkan ve Kafkas göçleri ile değişmiştir. Bunun sonucunda 1897’de müslümanların oranı yüzde 74’e yükselmiştir. Osmanlı ülkesinde gayrimüslim nüfusla ilgili dikkati çeken bir başka husus da bu grubun çeşitli ırklar ve mezheplerden oluşmasıdır. Bu yönü ile Osmanlı Devleti adeta bir etnik ve dînî-mezhebî zenginlik örneğidir.

1885’ten 1914’e kadarki dönemde sadece bugünkü sınırları ile Türkiye’de yaşayan gayrimüslim nüfus yüzde 25 azalmıştır. Nüfus hareketlerinin bir neticesi olarak, 93 Harbi öncesi toplam nüfus içindeki oranı yüzde 70 olan Müslüman nüfusun I. Dünya Savaşı öncesi ulaştığı oran ise yüzde 85’tir.

Yerleşim Organizasyonu

16. yüzyılda Oğuz boylarına mensup Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır, Döğer, Dodurga, Avşar, Kızık, Beğdili, Karkın, Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymür, Alayunlu, Yüreğir, İğdir, Beğdüz, Yeva ve Kınık aşiretlerinin bütün Anadolu’yu kapsayan yerleşimleri ortaya çıkmıştır. Benzer gelişme Rumeli için de söz konusudur.

Şehir yerleşimi: Osmanlı Devlet yapısının yerleşim organizasyonunun şehir hayatını esasa alan bir karakter taşıdığı söylenebilir. Şehirde idari, ekonomik ve sosyal hayatın her düzey ve alandaki ihtiyaçlarına cevap verebilecek kurumlar, işletmeler, sosyal oluşumlar ve bunlara dair görevlendirmeler burada meskûn ahali yanında bağlı durumdaki köyleri de dikkate alarak oluşturulmuştur.

19. yüzyıl Osmanlı kentinde dört toplumsal örgütlenme alanının belirleyici olduğu söylenebilir: Bunlar;

  • Devlet örgütlenmesi
  • Toplumun dini gruplar-mezhepler arasında örgütlenmesi
  • Esnaf-ahi örgütleri (loncalar)
  • Mahallelerdir (Sosyo-ekonomik ve dini açıdan homojen özellik gösteren komşuluk birimleri)

Osmanlı kentinde sosyal tabakalar, grup dayanışması için mekân yakınlığının gerekli olmadığını ortaya koyan bir yerleşim biçimi gösterirler.

Klasik Osmanlı kentinin genel karakteri diğer İslam kentleri gibi dağılmaya değil de sıkışmaya dönük oluşudur. Bu çerçevede şekillenen şehir, kadı veya kadı naibi tarafından yönetilmektedir. En küçük idarî birimleri oluşturan mahallelerin başında imamlar bulunmaktadır. İmam mahallenin yöneticisi ve temsilcisi olarak kadı tarafından atanır. Muhtar, başlangıçta, imama vekâlet edebilecek cami cemaatinin seçkin kişisini ifade eder. Osmanlı mahalleleri cami veya kilise etrafında biçimlenmiştir.

Güvenlik işlerinden de beylerbeyi veya sancakbeyi tarafından kadının güvenlik yardımcısı olarak atanan ve sanıkları mahkemeye sevk eden adli zabıta olarak görev yapan subaşı; bunun yardımcısı olan asesler, kale dizdarları ve erleri sorumludur. Şehrin imar düzeninin denetiminde, mimarbaşı, kadının başyardımcısıdır.

Osmanlı şehrinde oturanları birkaç zümreye ayırabiliriz. Bunların başında âyan ve eşraf vardır. İkinci zümreyi memurlar oluşturmaktadır. Sonra esnaf ve tüccar gelmektedir.

Şehirde teşekkül etmiş sanayi üreticileri, bir başka deyişle esnaf ve sanatkârlar fütüvvet-ahilik ilkelerine göre oluşur, çalışır ve bir tarikat disiplini ile yaşarlardı.

Ana hatları ile 14-15. yüzyıllar Osmanlı şehrinin kuruluş dönemidir. Şehrin, bütün işlevleri ile artık teşekkül etmiş olduğu 16. yüzyıl ise aynı zamanda yeni şartların devreye girdiği, dolayısı ile şehrin birçok yönü ile yeni bir dönüşüm yaşamaya başladığı bir dönemdir.

Kentin daha kolay şekilde ihtiyaçlarının karşılanabilir hale gelişi I. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı kentli nüfusunda bir yükselmeye neden olmuş, kentler nüfusun yüzde 22’sini barındırır hale gelmişlerdir. Bu dönemde Rumeli’de kırsal yerleşimin yüzde 25’i, Anadolu’da ise yüzde 4’ü çiftliklerde geriye kalanı ise köy tipi yerleşim birimlerinde yaşamıştır.

Kır yerleşimi: Osmanlı’da Anadolu ve Rumeli köyleri ağırlıklı olarak “toplu köy” tiplemesine uygunluk gösterir. Bunun yanında “dağınık köy”, “ hat köyü” tiplerine de rastlanır. 19. yüzyıl sonlarında kurulan köylerin ise klasik dönem toplu köy tiplerinden en önemli farkları köyün iç yerleşim yapısının düzenli oluşudur. Bu yapıda evler birbirine çok yakındır.

Köy idaresi, ilgili sancağın kadısına bağlı olarak teşkilatlanmıştır. Köy hayatı şehirlerde olduğu gibi cami etrafında teşekkül etmiştir. Bazılarında tekke ve zaviyeler de bulunmaktadır. Buralarda imamlar idari etkinliğe sahiptir. Devlet, köyün kısmen piyasaya açık olmakla birlikte temel ihtiyaçlar bakımından kendi kendine yeterli olmasını istemiştir.

Konar – Göçerler : Konar–göçerler yaz mevsimlerini yaylaklarda, kış mevsimlerini ise kışlaklarda geçiren gruplardır. Konakladıkları yerlerin az çok belirli oluşu, onların yarı göçebe olarak adlandırılmalarını gerektirir. Yaylaklarda hayvancılık, kışlaklarda ise basit bitkisel tarım ile uğraşan konar – göçerler tımarlı reaya statüsünde sayılmışlardır. Maden işlerinde, ayaklanmaların bastırılmasında, derbent ve geçitlerde diğer reaya gibi görev almışlardır.

Devletin göçebelere ilişkin genel politikası, onları iskân etmek olmuştur. Özellikle 17. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan ve 18. yüzyıl boyunca yürütülen aşiretleri iskân siyaseti, kırsal kesimin yerleşim yapısının güçlendirilmesi bakımından önemlidir.

Nüfus ve Yerleşim Politikaları

Osmanlı Devleti’nin nüfus ve iskân politikası, sistemin ihtiyacı olan nitelikli insanın gerekli yerde gerekli miktarda bulundurulması esasına dayanır. Bu politikaların amacı nüfusun herhangi bir sosyal grup tercihi olmaksızın, fonksiyona dayalı olarak iktisadi faaliyet alanlarında üretimi gerçekleştirmesi, siyasi, idari ve sosyal statü / rol üstlenmesidir

Siyasi, ekonomik ve sosyal gerekler doğrultusunda temel olarak iskân politikasının üç ayrı dönemi olmuştur:

Kuruluş Dönemi Politikaları: Bir devlet yapısı bünyesinde Anadolu’ya yapılan iskânlar öncelikle yönetici olan kimselerin ve sonrasında da onlara bağlı olanların şehir hayatına katılmalarına neden olmuştur. 14 ve 15. yüzyıllar sürekli olarak yeni yerleşim birimlerinin ortaya çıktığı dönemlerdir. Bu birimlere yapılan iskânlar imkân, kabiliyetler ve zorunluluklar göz önüne alınarak yapılmıştır. Askeri gereklere göre stratejik önemi haiz alanlar yanında ekonomik ve ticari zorunluluklar da dikkate alınmıştır. Devlet kontrollü nüfus hareketlerinin üretim artışı, gelir elde etme, askeri yarar, İslamlaştırma, bölgenin sistemle bütünleştirilmesi, terkedilen bölgedeki bazı olumsuzlukların ortadan kaldırılması gibi olumlu sonuçları olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin genel iskân politikasında gerektiği kadar miktar ve vasıftaki nüfusun gerekli yerlerde bulunması hedefi vardır. Ancak uygulanan bu politika devlet sınırları içindeki bütün bölgeler için takip edilmiş bir politika değildir. İskân politikası, tımar sistemi içine aldığı, özellikle hasla idare edilen Rumeli ve Anadolu içindir. Yeni fethedilen yerler, daha verimli olan araziler, ulaşım yolları, tımar sisteminin uygulama imkânı olan yerler nüfus ve iskân politikasının uygulanma imkânı bulduğu yerlerdir.

İskânlar, serbest göçler ve sürgünler olarak iradi olup olmama bakımından iki şekilde gerçekleştirilmiştir.

Serbest göçler, Osmanlı Devleti’nin kurulup genişleme döneminde, özellikle Türkmen aşiretleri arasında var olan göç ve iskân şeklidir. Sürgün, Osmanlı Devleti’nde bir iskân yöntemi olarak devlet eli ile bir başka bölgeye yerleştirme anlamında kullanılan bir tabirdir. Sürgün emri çıkan kişi veya grup sahip olduğu bütün mal varlığı ile devletin kendisine tahsis ettiği bölgede, ehl-i ziraatten ise üretim için gerekli arazi, ehl-i zanaatten ise üretim hakkı ve gerekli araç – gereç ile iskân olunurdu.

Bu dönemde devlet bir tarafından Rumeli’ye Anadolu’dan yoğun Türk göçlerini desteklerken diğer taraftan da bölgenin yerli halklarının İslamlaşmalarını kolaylaştırıcı tedbirler almıştır. Yerleşim politikası askeri, mali ve hukuki teşkilatlanma ile birlikte uygulanmıştır. Böylece bütün yerleşim birimleri sistemin işleyişine katkıda bulunan ve buna bağlı olarak da varlıklarının devamı mecburiyeti olan alanlar konumuna gelmişlerdir.

Mevcut üretim ve taşıma teknolojisinde Osmanlı sistemi belirsizlikleri ortadan kaldırma gereği duymuştur. Bu doğrultuda arz yönlü ekonominin bir gereği olarak her köyün ürününün tüketim alanı hemen hemen belirlenmiştir. Bu nedenle daha yoğun bir nüfusu barındıran kasaba ve daha büyük şehirlerdeki nüfus miktarları da kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Zorunlu iskân uygulaması buna da imkân veren bir etkiye sahiptir.

Sistemin işleyişinin ortaya çıkardığı politikalar: Bu dönem sistemin kurulması ile kaybedilen topraklardan gelen yoğun muhacir akınları dönemine kadar ki zaman dilimini kapsar. Bu dönemde hem kuruluş dönemi hem de geriye göçler dönemleri nüfus ve iskân politikaları bir arada görülür. Ancak bu dönem bütün bunlara rağmen sistemin kendi iç işleyişinin yön verdiği politikaların uygulandığı dönemdir

Nüfusun azlığı ortamında emeğe olan ihtiyaç bu dönemde daha belirgindir. Bu çerçevede emek açığı önceleri savaşla ele geçen Balkanlardan sağlanan esirler, daha sonra ise Kafkasya ve Afrika ve diğer bölgelerden getirilen köleler aracılığıyla bir ölçüde giderilebilmiştir. Osmanlı devleti emeğin ücretinin yüksekliğinin de etkili olduğu kırsal kesimden kente göç hareketlerini durdurabilmenin bir aracı olarak da ücreti sınırlandırmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda ücret narh olunmuş, ücret üst sınırı belirlenmiştir

Bu dönemde eşkıyalık hareketleri siyasi otoriteye bir başkaldırı olmasının ötesinde bütün siyasal ve sosyoekonomik yapıyı etkileyecek duruma ulaşmıştır. Ahalinin surlarla çevrili kale yerleşim birimlerine toplanmasına, yamaçlara köyler kurulmasına neden olan bir nüfus hareketi aynı zamanda kırsal kesimdeki arazilerin boş bırakılması yanında kentlerdeki dış mahalle arazilerinin de ekimden uzak kalmasına neden olmuş, sosyo-ekonomik seviye soygunlarında ilavesiyle düşmüştür

Bu dönemdeki aşiret düzeyindeki yerleştirmelerin ardında, ortaya çıkan siyasal otorite boşluğunu gidermek, yeniden tesis etmek çabaları da vardır. Yeni idari birimler kurmak, var olanları da göçebe ve yarı göçebe aşiretleri de kapsar kılmak bu yöndeki tedbirlerdendir.

Göçlerin Anadolu kır yaşantısında meydana getirdiği değişiklikler sosyal bünyeyi de etkilemiştir. Eski köylerin yok olmasıyla sonuçlanan bu gelişme, yollardan uzak, dağ başlarında üçer beşer hanelik köylerin oluşmasına neden olmuştur. Bu dönemdeki iskânların amacı, boşalmış olan köylerin yeniden şenlendirilmesidir.

Kırsal kesimde boşalan köylerin yanında;

  • Konar – göçerlerin toprağa yerleştirilmesi ile ortaya çıkan yarı yerleşik köyler
  • Çiftlikler
  • Mültezimlerin mülkü haline gelen köyler
  • Hristiyan köyleri
  • Özellikle Doğu Anadolu’da var olan konar-göçerlerin göçebe yerleşimi olarak beş yerleşim türü vardır

Siyasal otorite farklı etnik gruplara ve dinlere mensup olan reayanın kent hayatında birlikte var olan düzeni bozmayacak şekilde bir denge oluşturmaları politikasını gütmüştür. Kendi varlıklarını koruyabilme, kültürlerini yaşayabilmelerine imkân verecek, ancak özellikle başkentin İslam görünümlü yapısını bozmamalarını sağlayacak bir iskân politikası takip etmiştir.

Nüfus hareketlerine getirilen bu sınırlamalara rağmen, toprağın emeğe göre nisbî bolluğundan ileri gelen gereklerle bölgesel düzeyde mevsimlik emek hareketlerine göz yumulmuştur.

Yenileşme Dönemi Politikaları: Osmanlı Devleti’nin nüfusa ilişkin politikalarında önemli değişikliklerin yaşandığı 18. yüzyıl sonlarından başlayıp 20. yüzyılda devletin çöküşüne kadar devam eden yeni dönem, kaybedilen topraklardaki Müslüman nüfusun Rumeli’nin elde kalan bölgeleri ile Anadolu’ya gelip yerleştikleri dönemdir. Batı dünyasının gayrimüslim unsurları dini ve etnik yönden etkisine aldığı bu dönemde, Osmanlı devleti bir savunma yaklaşımı ile nüfusu devlet politikalarının bir aracı olarak görmüştür.

1774’te sonuçlanan Rus savaşı geriye göçün başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu tarihten itibaren Müslüman halk kendilerini daha güvende hissedecekleri topraklara göçe başlamıştır. 1800 yılına kadar 300.000 – 500.000 kişinin Osmanlı Avrupa’sına ve Anadolu’ya göç etmesine sebep olmuştur. 1806 – 1812 Osmanlı – Rus savaşları göç hareketlerinin daha geniş bir coğrafi alana yayılmasına neden olmuştur. Yunanistan’ın bağımsızlığıyla başlayan ve 1830’da Mora Yarımadası’ndan Müslüman nüfusun ayrılmasıyla sonuçlanan göç hadisesinden Kırım Savaşı’na kadar büyük çapta bir nüfus hareketi yaşanmamıştır. Ancak sonrasında 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı’na kadar toplam bir milyondan fazla nüfus Rumeli ve Anadolu’ya girmiştir.

Dönemin göç-yerleşim politikalarında siyasal hedefler yanında sosyal ve ekonomik hedefler de önemlidir. Bu hedeflerden en önemlisi “uyum” hedefidir. İlgili dönemde, bu uyum ekonomik, sosyal ve kültürel uyum olarak üç alanda uygulama konusu olmuştur. Emeğin nisbi öneminin arttığı bu dönemde Osmanlı Devleti nüfus politikasını Batı dünyasının sanayileşmede bir yol olarak gördüğü işçi sınıfının oluşumunu destekler bir politika uygulamamıştır. Yoğun göç dalgalarının ortaya çıktığı 19. yüzyıl ikinci yarısında ve 20. yüzyıl başlarında (milli bir burjuvazi oluşturma politikasının gereklerine ve ekonomik açıdan uygulanabilirliğinin kolay olmasına rağmen) bile bu yönde bir tercih yapmamıştır.

Sosyal Grup İlişkileri

Osmanlı toplumsal hayatında ne klasik dönemde ne de yenileşmeci dönemde Batı’daki anlamı ile bir sınıfsal yapı görülür. Bunun nedeni, sosyal sınıflaşma için gerekli olan sosyal gruplar arasındaki ilişkinin sınıf bilinci düzeyine ulaşmaması ve sosyal gruplar arasında geçişliliğin (bazı sınırlar olsa da) mevcudiyetidir. Osmanlı toplum yapısında var olan sosyal gruplar yönetim bakımından yöneten (askerî) -yönetilen (reaya), hukukî açıdan hürköle, dini bakımdan müslim-gayrımüslim, yerleşim açısından da yerleşik-göçer, ayırımına tabi tutulabilir. Bir erk olarak devlet, sosyal grupların hiçbirisine diğerini ortadan kaldıracak şekilde yakın değildir

Sosyal grup ilişkilerinde dönem içinde ortaya çıkan bir diğer gelişme de yeni dış pazarlar ve hammadde alanları bulmaya çabalayan sanayileşen Batı’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik beklentilerinden kaynaklanmıştır.

19. yüzyıl Osmanlısı’nda mülk durumundaki büyük işletmelerin toplam mülk toprakları içindeki payı yüzde 10’dur. Büyük işletmeler coğrafi dağılım itibariyle Rumeli’de yoğunluk göstermektedir. Toplam işletmelerin yüzde 61,5’i kiracılık ve/veya ortakçılık şeklinde ziraat yapan işletmelerdir.

Tanzimat ile açık bir politika haline gelen yenileşme bir genelleme yapılacak olunursa sosyal gruplara bakış açısında önemli bir sapma dönemidir. Özellikle yüzyıl ikinci yarısından itibaren, askerî reaya ayırımı yerine müslüman- gayrımüslim ayırımı öne çıkmıştır.