Ünite 7: Soğuk Savaş Dönemi (1945-1989)

Giriş

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı, insanlığın o ana kadar gördüğü en büyük yıkım oldu. Bu büyük felaketin ardından yeniden kurulan düzenin ana hedefi, böyle bir trajedinin tekrar etmesini önlemekti.

Soğuk Savaş’a Doğru

Yüksek oranda nüfus kaybı, açlık, kitlesel göç, elverişsiz sağlık koşullarından ötürü perişan hale gelmiş insanlar, tahrip olmuş şehirler ve alt yapı İkinci Dünya Savaşı’na katılan Avrupalı devletlerin ortak kaderi olmuştu. Savaşın bitişini takip eden ilk yıllardaki temel öncelik, hayatta kalanların yaşamaya devam etmesini sağlamaktı. Her ne kadar savaşın başlarında yıkımın baş aktörü Almanya olmuşsa da savaş bittiğinde en hasarlı ülke Almanya’dan başkası değildi.

Aslında Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Rusya’da Bolşevik İhtilali’nin gerçekleşmesiyle iki savaş arasındaki dönemde Avrupa, iki ayrı ideolojik bloğa bölünmüştü. Bu ideolojik ayrışma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden kurulan Avrupa’da, siyaseti ve diplomasiyi belirleyen temel faktöre dönüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra esas mücadelenin, kapitalist ve sosyalist bloklar arasında olacağı sanılıyordu. Ancak savaşın yol açtığı olumsuzluklar, yenik devletlerde aşırı milliyetçiliğe ve faşist liderlerin iktidara yürümesine yol açınca iki blok faşizme karşı ortak bir mücadelede birleştiler. İngiltere, ABD ve Sovyetler Birliği, aşırı milliyetçilerin eline düşen Almanya ve İtalya’ya karşı aynı çatı altında toplandılar. Fakat faşizmin yenilgiye uğratılmasıyla birlikte kapitalist ve sosyalist ülkeler arasındaki çekişme, yeniden gün ışığına çıktı.

İkinci Dünya Savaşı Biterken Avrupa Paylaşılıyor: ABD ile İngiltere, ortak hedef olarak belirledikleri Almanya’nın yenilmesine kadar farklı blokta bulunan Sovyetler Birliği ile aralarındaki uyumsuzluğu pek gündeme getirmediler. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin, düzenledikleri toplantılarla Avrupa’daki etki alanlarını daha savaş devam ederken belirlemişti. Çözülememiş meseleler, daha çok Almanya ve Avusturya ile ilgiliydi. Ancak Almanya hakkındaki tartışma uzun sürmedi. Müttefikler, Yalta Konferansı’nda (4-11 Şubat 1945) bir uzlaşmaya vardılar. Barışın yeniden kurulacağı bir dünya düzeni için diğer önemli gelişme de 25 Nisan 1945 günü ABD’nin, San Francisco şehrinde gerçekleşmiştir. Bu toplantının amacı, ciddi bir rol oynamayı beceremeyen Milletler Cemiyeti yerine daha işlevsel uluslararası bir örgüt kurmaktı. Konferansa katılan 51 ülke temsilcisi sonunda Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı imzaladılar. 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girdi. Antlaşma ile devletler, birbirlerinin toprak bütünlüğü ve egemenliğine saldırmayacakları konusunda açık bir yükümlülük altına giriyorlardı. Sorunlar barışçıl yollardan çözülecekti. Bu konudaki yetkili makam ise Güvenlik Konseyi olacaktı. Konseyin beş daimi üyesi ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Sovyetler Birliği, anlaşmazlık durumlarında taraf devletlere tavsiyelerde bulunacaktı.

Potsdam Konferansı ve Müttefiklerin Ayrışması: Almanya 7 Mayıs 1945’te teslim oldu. Almanya’nın pes etmesi, uykuya terk edilen ideolojik farklılıkların uyanmasını da beraberinde getirdi. Churchill, Sovyetler Birliği’nin, Orta Avrupa’ya kadar sarkıp bölgeyi siyasi nüfuzu altına almasını istemiyordu. Stalin askeri başarılarının ve Sovyet halkının katlanmak zorunda kaldığı acıların toprak ile ödüllendirilmesini bekliyordu. Roosevelt’in ardından yeni ABD Başkanı olan Harry S. Truman’ın temel hedefi ise savaş sırasında kurulan ittifakı yaşatmaktı. Üç farklı gündeme sahip olan üç galip devlet, Almanya’nın Potsdam şehrinde bir araya geldi. Potsdam Konferansı’ndaki (17 Temmuz-2 Ağustos 1945) en önemli gündem maddelerinden birisi Almanya’nın Nazizmden kurtarılmasıydı. Potsdam Konferansı’nın diğer önemli gündem maddelerinden biri de İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına yol açan ve Nazilerin, Avrupa’daki tüm Almanları tek bayrak altında toplama (Ein Volk, Ein Reich) idealine son vermek oldu.

Avrupa’nın Yeni Sahipleri: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği: Her iki savaştan galip çıksa da İngiltere’nin büyük imparatorluğunu sürdürebilmesi zor görünüyordu. Fransa, savaşın daha ilk günlerinde sahne dışına itilmiş ve eski günlerin anısına galiplerin masasına kabul edilmişti. Büyük bir yıkıma uğrasa da Almanya’nın mağlup edilmesindeki kilit aktörler arasında yer alan Sovyetler Birliği, Avrupa’nın ayakta kalmayı başarabilen tek gücüydü. ABD ise tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi ikinci savaştan da en az zararla kurtulan ülkeydi. Böylece 19. yüzyılın dinamosu olan Avrupa, artık ABD ve Sovyetler Birliği’nin etkisi ve egemenliği altına girmiş oldu. Almanya önce Birinci Dünya Savaşı ardından da İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’yı geçerek iki defa Rusya’ya hücum etmişti. Dolayısıyla Sovyetler, Doğu Avrupa’nın bir daha muhtemel bir saldırıda kullanılmaması için gerekli önlemleri almak zorundaydı. Sovyet sınırlarında bir tampon bölge kurmaktan başka çare yoktu.

Demir Perde’nin Doğuşu: İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Sovyet lideri Josef Stalin, Doğu Avrupa ülkeleri ile ilgilenmeye başladı. Başlangıçta komünistler, sosyalistler ve köylü liderlerinin egemen olduğu koalisyonlar bu ülkelerde iktidara geldi. Ancak 1949 yılı itibariyle bölgede tamamen komünistlerin oluşturduğu hükümetler iktidarı devraldı. Batı sınırları boyunca kendi nüfuzu altında tampon bir bölge inşa etmeyi başarsa da Sovyetler Birliği’nin başka amaçları da vardı. Savaştan tükenmiş şekilde çıkan Almanya’nın yeniden ayağa kalkamaması ve denetim altında kalması isteniyordu. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa’daki planlarını tamamlamaya çalışırken 5 Mart 1946’da ABD’nin Foulton şehrinde bulunan Westminster College’da İngiltere Başbakanı Winston Churchill, tarihe geçecek konuşmasını yapıyordu. Başkan Truman yanında otururken Churchill’in ağzından şu cümleler çıkıyordu: “Baltık’ta Stettin’den Adriyatik’te Trieste’ye kadar bir demir perde iniyor kıtaya. Bu hattın arkasında Varşova, Berlin, Prag, Viyana, Budapeşte, Bükreş, Sofya gibi Orta ve Doğu Avrupa’nın eski devletlerinin başkentleri uzanıyor. Bu hiç kuşkusuz bizim kurmaya çalıştığımız Avrupa değil.” Hiç şüphesiz geçen zaman Churchill’in sözlerinin haklılığını ispat edecekti. Sovyetlerin hamlelerine karşı batılı devletler, Orta ve Batı Avrupa’nın komünist etkiye kapılmaması için çareler düşünüyordu. Temmuz-Ekim 1946’da Paris’te düzenlenen konferans antlaşma ile sonuçlandı. Galip devletlerin dışişleri bakanlarının oluşturduğu Müttefik Konseyi, antlaşma şartlarını adeta dikte etti ve beş küçük devlet hiç itiraz etmeden bir takım toprak kayıplarına razı oldular. Savaştan galip çıkan taraflar, barış şartlarını görüşmeye başlamadan önce Yunanistan’da Mayıs 1946’da iç savaş başladı. 1947 yılının başı itibariyle komünistler Yunanistan’da zafere yakın taraf gibi duruyordu. Ayrıca Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye de açık bir Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalmıştı. Her iki ülke de Ege Denizi ve Boğazlar açısından hayati konuma sahiptiler ve 19. yüzyılda Rusya’ya yapıldığı gibi şimdi de Sovyetler Birliği’nin sıcak denizlere inmesi engellenmeliydi. İngiltere’nin bu çağrısı cevapsız kalmadı ve ABD’nin yeni Başkanı Truman, Mart 1947’de Kongre’ye hitaben yaptığı konuşmada içeriden veya dışarıdan tehdit altında kalan hür ülkelerin ABD tarafından desteklenmesi gerektiğini ilan etti. Bu teklif tarihteki yerini Truman Doktrini olarak alacaktır. Sovyetler Birliği’ne göre Truman Doktrini, ABD’nin savaş kışkırtıcılığı yaptığının ispatıydı. ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Orta ve Doğu Avrupa’nın, Kızıl Ordu tarafından işgal edilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu vurguladı. Marshall’ın sözleri, mümkün olan en kısa sürede bu bölgeleri kalkındırmak için başlatılacak olan kapsamlı ekonomik programın habercisiydi Mart 1948’de başlayan ve 1951 yılının sonuna kadar devam eden bu program Marshall Planı olarak anıldı. Marshall Planı, Stalin’in de hızlanmasına yol açtı ve 1947’de Cominform (Communist Information Bureau) kuruldu. Bu örgüt, Marshall Planı’na karşı bir girişim gibi değerlendirilse de asıl amaç, Doğu Avrupa başta olmak üzere Avrupa’nın tamamında yer alan komünist partiler üzerindeki Sovyet etkisi ve denetimini artırmaktan ibaretti.

İkinci Dünya Savaşı’nın Ağır Yükü: Almanya Sorunu

İngiltere Başbakanı Churchill ile Sovyet lideri Stalin, daha savaş devam ederken 1944 yılında Moskova’da buluşarak Doğu Avrupa ülkelerinin kaderini belirledikleri Yüzdeler Anlaşması’nı imzalamışlardı. Ancak Almanya’nın geleceğine karar verilmemişti. Stalin, uygulanacak yaptırımlarla Almanya’nın, uzun süre ayağa kalkamamasını istiyor ve bu konuda acı tecrübelere sahip Fransa da benzer bir yol izlenmesini talep ediyordu. İngiltere ise Avrupa devletler sistemi açısından Almanya’nın önemine işaret etmekteydi. ABD, bu konuda Sovyetler Birliği’nden tamamen farklı bir düşünceye sahipti ve hem Fransa hem de İngiltere’yi ikna etmeyi başardı. Yüzdeler Anlaşması; İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin, Doğu Avrupa topraklarında sahip olacakları siyasi nüfuz oranlarını belirledi. Buna göre; Macaristan’da İngiltere %50, Sovyetler Birliği %50; Yugoslavya’da İngiltere %50, Sovyetler Birliği %50; Yunanistan’da İngiltere %90, Sovyetler Birliği %10; Bulgaristan’da İngiltere %25, Sovyetler Birliği %75; Romanya’da İngiltere %10, Sovyetler Birliği %90 olacaktı. Ancak bu oranların, savaş sonrasında yapılacak antlaşmalarla değiştirilebileceği de kayıt altına alınmıştı.

Almanya’nın Bölünmesi ve Soğuk Savaş’ın Derinleşmesi: İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nin, Doğu Avrupa ülkelerini etkisi altına almaya dönük girişimlerine savaşın bitmesiyle ABD, ekonomik mücadeleyle cevap vermeye çalıştı. Bu anlamda batılı devletler, işgal altında tuttukları Alman topraklarında endüstriyi yeniden canlandırmaya çalıştılar. Bu girişime Stalin’in cevabı, Batı Berlin’e Batı Almanya’dan gelen yolu kapatmak oldu. Mayıs 1949’da Stalin ablukayı kaldırmaya karar verdi. ABD ile Sovyetler Birliği’nin restleşmesi, Soğuk Savaş’ın askeri bir içerik kazanmasını da hızlandırdı. Bu gelişme, Almanya’dan duyulan korkuyu azaltırken asıl tehdidin Sovyetler Birliği olduğunu da ortaya çıkardı. 1948 yılının başlarında İngiltere, Fransa ve Benelüks ülkeleri, ortak savunma paktı olan Batı Avrupa Birliği’ni (BAB) kurmak amacıyla Brüksel Antlaşması’nı imzaladılar. Ancak Sovyet tehdidi karşısında bu birliğin herhangi bir anlamı yoktu. 11 Haziran 1948’de yapılan Kongre de Vanderberg kararları kabul edildi. Böylece ABD, Monroe Doktrini’nden (1823) beri izlediği karışmazlık politikasını terk ediyordu. Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun (1817-1825) adıyla anılan yalnızcılık anlayışına dayalı dış politika stratejisidir. Daha sonra ABD’nin girişimi ile 4 Nisan 1949’da İtalya, Danimarka, Norveç, Portekiz, İzlanda, ABD ve Kanada BAB’a katılarak Batı askeri ittifakını genişlettiler ve NATO’yu kurdular.

Sovyet tehdidine karşı NATO’nun kurulması, aslında dünyanın iki farklı blok arasında bölündüğünü gösteriyordu. Avrupa, birbirine rakip iki büyük veya süper gücün etrafında toplandığı siyasi kamplara ayrılmıştı. Nitekim bu iki parçalı görüntü 1949 yılında resmileşti ve batılı müttefikler başkenti Bonn olan Federal Almanya Cumhuriyeti’ni (Batı Almanya) kurdular. (23 Mayıs 1949) Sovyetler Birliği’nin cevabı 7 Ekim 1949’da Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (Doğu Almanya) kurulması şeklinde oldu. Doğu Almanya, diğer Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bir halk cumhuriyeti ile tanışırken Batı Almanya’da demokratik bir döneme girildi. Federal Almanya Cumhuriyeti, 1954 yılında egemenlik ve bağımsızlığını bütünüyle kazandı. Batı Almanya, 9 Mayıs 1955’de NATO üyesi yapıldı. Bu üyelik en çok Sovyetler Birliği’ni rahatsız etti. Nitekim Sovyetler Birliği’nin buna cevabı, 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova Paktı’nı kurmak oldu. Pakta üye olan Sovyetler Birliği, Polonya, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Bulgaristan ve Arnavutluk, karşılıklı savunma sorumluluğu içeren bir işbirliğine gideceklerdi. Varşova Paktı, Sovyetler Birliği, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan arasında 8 Ocak 1949’da kurulan ekonomik işbirliği örgütü Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin tamamlayıcı parçası oldu.

Birleşik Almanya’ya Veda: Berlin Duvarı’nın İnşası: Almanya’nın, iki ayrı devlete bölünmesi rakip bloklar arasındaki tansiyonu azaltmadığı gibi özellikle Berlin, Sovyetler ile Batı bloku arasındaki temel sorun olmaya devam etti. Moskova, 27 Kasım 1958 günü ABD, İngiltere ve Fransa’ya birer nota vererek savaşın yıllar önce bitmesine rağmen bu ülkelerin Batı Berlin’de asker bulundurmaya devam etmelerinin Doğu Almanya’nın güvenliğine açık bir tehdit olduğunu ilân etti. Moskova, Batı Berlin’deki müttefik güçlerin çıkmasını yalnızca askerî kaygılarla istemiyordu. Giderek artan zenginliği ve refahı ile bölge, komünizmin ortasında çekici bir merkeze dönüşmüştü. Nitekim pek çok meslek sahibi Doğu Alman vatandaşı ya Batı Almanya’ya geçiyor ya da burayı kullanarak ABD veya Kanada gibi ülkelere kaçmaya çalışıyordu. Kısacası Berlin, Demir Perde’nin bağrına saplanmış bir hançer gibiydi ve böyle giderse işçi cennetinde işçi bulunamaz hale gelecekti. Bu soruna çare bulmak amacıyla Doğu Almanya Devlet Başkanı Walter Ulbricht, 1961 yılı başlarından itibaren çözüm arayışı içine girdi ve Sovyet liderlerini zora başvurma konusunda ikna etti. Batı Berlin’in etrafına önce tel örgü ardından da duvar örülmesi planlanıyordu. Her ne kadar Ulbricht, 15 Haziran 1961’de uluslararası basına böyle bir planları olmadığını söylese de Ağustos 1961’de Batı Berlin’in etrafının önce tel örgülerle sonra da bir duvarla çevrilmesi kararı verildi.

Parçalanmış Avrupa’da Güvenlik

1950’li yılların başlarından itibaren ikinci savaşın asıl galipleri olan ABD ve Sovyetler Birliği etrafında pek çok devlet çevrelenmiş ve böylece hem Avrupa hem de Almanya iki ayrı güç bölgesine bölünmüştü. Bundan sonra tarafların temel hedefi, sahip oldukları bölgelerin güvenliğini sağlamaktı. Birleşik Avrupa fikri, NATO’nun varlığı ve Doğu Bloku’nun yol açtığı tehdit sayesinde adım adım hayata geçirildi.

Avrupa’yı Bütünleştirme Arayışları: İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Orta ve Batı Avrupa ülkeleri arasındaki işbirliğini artıracak pek çok anlaşma ve kurum hayata geçirildi. Mesela 1948 yılında Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü kurulurken aynı yıl Brüksel Antlaşması da imzalandı. Bir yıl sonra ise bir danışma meclisine de sahip olan Avrupa Konseyi oluşturuldu. Ancak ABD’nin desteğine ihtiyaç duyulduğu için bu kurumların başarısı sınırlı düzeyde kaldı. Fransa, Almanya ve Benelüks devletleri, ABD benzeri federal bir Avrupa isterken İngiltere ve İskandinav ülkeleri Birleşmiş Milletler’e benzeyen daha gevşek bir konfederasyondan yanaydı. Dolayısıyla daha 1950 yılı itibariyle adı geçen devletler, Avrupa Birliği’ni isteyenler ve istemeyenler olarak ikiye ayrılmıştı. Avrupa ekonomisinin bütünleşmesine dönük ısrar, gerçekçi bir sebebe de dayanmaktaydı. Hem Schuman hem de Monnet, kıta barışı ile Almanya ve Fransa arasındaki uyumun yakından ilişkili olduğunu bilmekteydiler. Böylece iki ülke ekonomik olarak bütünleşirse gelecekteki bir savaş tehlikesi de ortadan kalkmış olacaktı. Hedefleri, bu iki ülkenin tek başlarına bir savaşı yürütmesine yardım edecek kaynakları kontrol altına almaktı. Bu anlamda savaşın alt yapısı anlamına gelen ağır sanayi ve savaş endüstrisi ilk hedefleri oldu. Bu fikirden hareketle Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Schuman Planı’nın ilk meyvesi oldu. Nisan 1951 tarihli kuruluş antlaşmasında Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüks devletlerinin imzası bulunuyordu. Aslında temel amaç, bir Fransa-Almanya savaşı ihtimalini ortadan kaldırmaktı. 25 Mart 1957’de AKÇT üyeleri Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Roma Antlaşması’nı imzaladılar. İmzacı devletlerin amacı, üye ülkeler arasında ortak pazar ve gümrük birliği kurmaktı. İngiltere, AKTÇ’ye de AET’ye de katılmamıştı. İngilizler, 12 Ocak 1960’da Avrupa Serbest Ticaret Birliği’nin kurulmasına öncülük ettiler. Örgütün temel amacı, üye ülkeler Danimarka, Norveç, İsveç, Avusturya, İsviçre ve Portekiz arasındaki ticaret duvarlarını kaldırmaktı. 1968 yılına gelindiğinde temel hedef olarak belirlenen üye ülkeler arasında sanayi malları, demir, kömür ve tarım ürünleri üzerindeki iç kısıtlamalar ve gümrükler kaldırılmıştı.

De Gaulle’ün Avrupa Hayali: İkinci Dünya Savaşı’nın ardından her geçen gün biraz daha toparlanan Avrupa’da önce Fransa sonra da Almanya başrol oynamayı istemişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürgündeki Fransız hükümetinin liderliğini yapmış olan Charles de Gaulle, Fransız dış politikasının ABD’den bağımsız olması gerektiğini öne sürmüştür. De Gaulle, savaş sonrasındaki siyasi çekişmeler sebebiyle istifa etmiştir. Ancak Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1954-1962) sebebiyle 1958 yılında yeniden göreve davet edilmiştir.

De Gaulle, iki kutuplu dünyanın, Avrupa’nın istikrar ve güvenliği açısından olumsuz olduğu fikrindeydi. Çünkü ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin rengi, yalnızca Fransa’nın değil diğer devletlerin de politikasını belirliyordu. De Gaulle, 23 Kasım 1959’da Atlantik’ten Urallar’a kadar Avrupa diyor ve 1963 yılında Almanya ile bir dostluk antlaşması imzalıyordu. Böylece hayal ettiği Avrupa bütünleşmesi için tarihi bir adım atıyordu. De Gaulle, İngiltere’ye derin bir güvensizlik beslemekteydi. De Gaulle, İngiltere’nin, ABD ile olan ilişkilerine de hep şüphe ile bakmış ve bu ülkeyi ABD’nin, Avrupa’daki çıkarları için kullandığı bir araç olarak gördüğünü açıkça söylemişti. Nitekim AKÇT ve AET’nin dışında kalmayı tercih eden ama zamanla bu tercihinden pişmanlık duyarak AET’ye üye olma arzusu gösteren İngiltere’nin üyeliği 1962 ve 1968’de De Gaulle tarafından iki defa geri çevrilmişti. Nitekim 1969’da siyasetten ayrıldıktan sonra İngiltere’ye dönük veto kaldırıldı ve İngiltere, 1973’te AET üyesi oldu.

Çelik Yiyiciler Başta Stalin olmak üzere Sovyet devlet adamlarından muazzam miktarda askerî ve ihtiyaçtan fazla ağır sanayi üretimini önceleyenlere verilen addır. Bu üretim yapılırken temel gıda ve tüketim maddelerinin üretilmesinde aynı hassasiyet gösterilmediği ve hatta bunların sağlanmasında sıkıntılar yaşandığı için bu tanımlama yapılmıştır.

Bloklar Arası Yumuşama ve Soğuk Savaşın Sona Ermesi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa, Sovyetler Birliği ve ABD arasında iki farklı gruba ayrılmış ve Soğuk Savaş’ın temelleri atılmıştı. Stalin’in, 5 Mart 1953’de ölmesiyle birlikte yeni bir döneme giriliyordu. Stalin’in ölümünden sadece birkaç ay sonra Haziran 1953’te hem Çekoslovakya hem de Doğu Almanya ayaklandı. Stalin’e direnmeyi başaran tek ismin Yugoslavya’nın lideri Josip Broz Tito (18921980) olduğu belirtilmelidir. Yugoslavya ile Sovyetler Birliği arasında siyasi çekişmenin yanı sıra ekonomi politikalarında da ciddi bir uyumsuzluk vardı. Stalin, Yugoslavya’nın bir tarım ülkesi olarak kalması ve SSCB’ye tarım ürünleri yetiştirmesini isterken Tito sanayileşmiş bir ülke istiyordu. Ayrıca Stalin’in uyarısına rağmen Tito, 1946 yılındaki iç savaşta Yunan komünistlerine destek vermişti. Stalin’in, 1953 yılında ölmesinin ardından Sovyetler Birliği’nde uzun sayılabilecek bir iktidar mücadelesi başladı. Komünist önderler Stalinciler ve daha yumuşak bir diktatörlüğü savunan reformcular şeklinde iki farklı kampa bölünüyordu. Kruşçev’in varlığı, reformcuları daha şanslı hale getirmekteydi. Sovyetlerin yeni lideri Kruşçev, Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde Stalin karşıtı söyleminin yanı sıra kapitalist ve sosyalist blokların yan yana var olabileceklerini de ilân etti. Her ne kadar Kruşçev, ılımlı mesajlar verse de Batı Bloku açısından değişen bir şey olmadı. 1957 yılında Sovyetler Birliği, uzayda bir uyduyu yörüngeye yerleştirmişti. Böylece ABD’nin hava üstünlüğüne son vermişti.

Küba Füze Krizi ve Yumuşama Sürecinin Başlaması: ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ana rakibi olarak gördüğü Sovyetler Birliği’ni yakından izlemek için U-2 casus uçaklarını devreye sokmuştu. Buna karşın Sovyetler Birliği de Florida eyaletine oldukça yakın mesafedeki Küba’ya balistik füzeler yerleştirdi. İşin ilginç tarafı, Sovyetlerin bu eyleminden ABD haberdar olmamıştı. Bunu öğrendiği andan itibaren ABD ile Sovyetler arasında nükleer bir kriz çıktı (16-28 Ekim 1962). Dünya açık bir nükleer savaş tehdidi altına girmişti. Kriz, NATO’ya üye Avrupa devletleri ve tabii ki Türkiye açısından da uyarıcı özellikler barındırıyordu. NATO üyeleri, kendilerini ilgilendirecek bir tehlike halinde ABD’nin, müttefiklerinin fikrini sormadan güvenliklerini kolayca feda edebileceğini göstermişti.

Batı Almanya’nın Yeni Doğu Politikası ve Blokların Uzlaşma Çabaları: 1975 yılında NATO üyesi 16 devlet, Varşova Paktı’na üye yedi ülke ve herhangi bir ittifakın içinde bulunmayan 12 devlet, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de buluştular. Bu toplantılarda taraflar barış, ekonomik ve kültürel işbirliği ve insan haklarının korunması doğrultusunda taahhütlerde bulundular. Helsinki Anlaşmaları’nın Soğuk Savaş’ın bitirilmesindeki en önemli katkısının zamanla insan hakları konusundaki III. Sepet olduğu anlaşıldı. Nitekim Sovyet baskısına karşı mücadele eden Doğu Avrupalı reformcular 1975 yılından itibaren III. Sepet’ten fazlasıyla yararlandılar. Çekoslovakya’da Vaclav Havel ve Polonya’da Lech Valesa, bu kapsamdaki hükümleri kullanarak sadece Sovyet egemenliğinin etkisini kırmadılar, aynı zamanda ülkelerindeki komünist rejimleri de ortadan kaldırdılar. Başlayan bu yeni süreç ise Doğu Bloku’nun çöküşünü hızlandırdı.

Sovyetler Birliği’nin Çökmesi ve Soğuk Savaş’ın Sona Ermesi: Soğuk Savaş yılları boyunca Sovyet yönetimi, ekonomik, politik ve sosyal dokuyu korumaya çalıştı. Ayrıca giderek eskiyen ve verimsiz hale gelen teknolojik alt yapısıyla silahlanma ve uzay çalışmalarında ABD ile rekabet etmeye çalıştı. Diğer taraftan siyasî nüfuzu, çok geniş bir alana yayılmıştı. Sovyetler Birliği’nin böylesi ağır bir yükün altından kalkması çok zordu. Çünkü rekabet içinde olduğu bloğun aksine Sovyetler Birliği yaşamaya devam etmesini sağlayacak dinamizmden yoksundu. 1975 yılından sonra iki büyük devlet açısından Avrupa’da bir istikrar dönemi başladı. Ocak 1981’de eski bir sinema oyuncusu olan Ronald Reagan ABD Başkanı oldu. Reagan, rakibinin stratejik üstünlüğüne zarar verecek bir silahlanma programını da uygulamaya koymuştu. 1985 yılında Sovyetler Birliği’nin yeni önderi Mihail Gorbaçov oldu. Gorbaçov, içerideki sıkıntıları bildiği için ABD’nin meydan okumasına perestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) ile karşılık vermeyi tercih etti. Sovyet yurttaşlarına bağışlanan özgürlükler çok geçmeden denetimden çıktı. Evvela Baltık bölgesindeki Sovyet cumhuriyetleri Estonya, Letonya ve Litvanya ayrılmak istediler. Ağustos 1991’de gidişattan memnun olmayan komünistler bir darbeye teşebbüs ettiler. 9 Aralık 1991’de de Rus, Ukrayna ve Beyaz Rusya Cumhuriyetlerinin liderleri bir araya gelerek Sovyetler Birliği’nin dağıldığını ve yerine daha gevşek yapılı Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulduğunu ilân ettiler. 25 Aralık 1991 günü ise Gorbaçov, televizyondan artık tarihe karışmış bir ülkenin başkanı olarak istifasını sundu. Sovyetler Birliği Reagan döneminin hemen ertesinde çöktü. Ancak Gorbaçov ve Reagan, 1986 yılında İzlanda’da buluştuklarında her ikisinin de nükleer silahların olmadığı bir dünya istedikleri anlaşıldı. Bu anlayış birliği, Soğuk Savaş’ın her iki süper güç tarafından da bitirilmek istendiğini gösteren en önemli işarettir. Reykjavik (1986) ve Washington (1987) zirveleri ile Soğuk Savaş, fiilen sona eriyordu. Son adım ise ABD Başkanı George H. W. Bush ile Mihail Gorbaçov arasında Aralık 1989’da gerçekleştirilen Malta zirvesinde atıldı. Soğuk Savaş’ın sona erdiği resmen ilân edildikten sonra Paris’te Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın (AGİK) zirve toplantısı düzenlendi. Bu zirvede iki blok arasındaki rekabetin sona erdiği tekrarlanmış ve bölünmüş Avrupa’nın tamamen tarihe karışması yönünde hayati bir aşama geçilmiştir.