Ünite 2: Siyasetin Dili: Kavramlar, Kurumlar

İktidar

İktidar, Siyaset Bilimi literatürünün ana kavramlarından birisidir.

Kudret kelimesinden türeyen ve mülk, erk, saltanat, kontrol edebilme gücü gibi anlamlara gelen iktidar: bir bireyin ya da bireyler topluluğunun kendi istekleriyle, rızaları olup olmadığına bakılmaksızın diğer insanların davranışlarını etkileyebilme, yönlendirebilme veya denetleyebilmesi; toplumu yönetme, yönlendirme gücü, bu gücü elinde bulunduran otorite, ilişki veya organ olarak tanımlanabilir.

Max Weber’e göre iktidar, bir toplumsal ilişkide, bir kişi ya da grubun kendi iradesini, dirençleri aşıp yerine getirme olanağıdır.

Propaganda, fikir aşılama, psikolojik kontrol gibi uygulamalar kişilerin tercihlerini biçimlendirir ve bu açıdan iktidar ilişkilerinde önemli rol oynarlar.

Siyasal sistem, bir toplumda siyasi iktidar yetkisi kullanan kurumların belli bir düzenlilik ve karşılıklı etkileşim içinde kendine özgü oluşturdukları bütünlük olarak tanımlanır. Bu siyasal sistem aynı zamanda toplumsal düzeni tesis edecek ve işletecek iktidarı elde etme mekanizmalarının neler olduğu ve iktidarın nasıl işletileceğini belirleyen iktidar yapıları oluşturur.

Başkalarının davranışlarını etkileyebilme gücüne sahip olmak, bazı araçlara ve farklılıklara sahip olmayı gerektirir. Bu bağlamda, iktidarın fiziksel, ekonomik ve sembolik olmak üzere üç kaynağı vardır.

Fiziksel Kaynak: Fiziksel kaynak kapsamında, denetim kurmanın en önemli aracı kuvvet kullanımıdır. Kuvvet kullanımı, fiziksel kaynağa dayalı olarak polis ve askeri güç örneğindeki gibi maddi olabilir. Zor kullanma tehdidi, yıldırma, sindirme, korkutma, sembolik şiddet baskı ve denetim için fiziksel kaynağa dayalı kuvvet kullanımı örnekleridir.

Ekonomik Kaynak: Ekonomik kaynaklara sahip olanlar, bu kaynağa dayanarak iktidarı elde edip bu konumlarını devam ettirirler. Geleneksel toplumlarda kaynak dağıtımı ve paylaşımında öncelikli olarak hanedan üyeleri, halk ve bürokratlar gözetilirken modern toplumlarda bu paylaşım belli yasal kurallara ve ilkelere bağlanmıştır. Ekonomik kaynağa dayalı olarak iktidar ilişkilerinde başvurulan diğer bir yöntem de rütbe, makam, ödül gibi avantajların dağıtılmasıdır.

Sembolik Kaynak: Sembolik kaynak, itibar kazandıran ve iktidar ilişkisini meşrulukla bezeyerek otoriteye dönüştüren bir araçtır. Propaganda, endoktrinasyon ve yönlendirme bu kaynak kapsamındaki tekniklerdir. Yönlendirme, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla sıkça karşılaşılan bir tekniktir. İktidarı elde etme ya da iktidarı sürdürme aşamasında iktidar sahipleri, denetimlerindeki iletişim araçlarını, eğitim kurumlarını propaganda ya da manipülasyon amaçlı kullanarak gerçekleri saptırabilir ya da iktidar sahiplerinin üstün varlıklar olarak algılanmasını sağlayabilirler.

İktidar tesis etmenin en ekonomik ve en verimli kaynağı sembolik kaynaktır. Fiziksel ve ekonomik kaynaklar hem pahalı hem de süreklilik açısından sıkıntılı olduğundan iktidar sembolik kaynağa dayandığında meşrulaşır, otoriteye dönüşür. Bu sayede itaat, gönüllülük ve sempatinin sonucunda kendiliğinden ortaya çıkar.

İktidar, fiziksel ve ekonomik kaynaklara dayalı olarak çıplak güç, zor kullanma sembolik kaynağı kullanarak da otorite edinme biçiminde görünebilir.

Seçkinci ve çoğulcu teoriye göre, sosyal iktidar, iktidarın toplumsal dağılımı ve paylaşımı olarak tanımlanır. Ekonomik iktidar, ideolojik iktidar ve siyasal iktidar toplumsal iktidarın üç biçimidir.

Ekonomik iktidar: Nadir olan mal ve kaynakları elde tutup diğerlerinin emek gücüne sahip olunan biçimdir.

İdeolojik iktidar: Bir otorite tarafından desteklenen belirlenmiş bir yapıya ait fikirlerin ve inançların elde tutulduğu biçimdir.

Siyasal iktidar: Fiziksel zor kullanmayı mümkün kılan bir takım donanımlara sahip olma ile temellenmiş yetki olarak tanımlanır.

Siyaset sosyolojisi kapsamında, iktidarın sosyal hayatta işleyişi, paylaşımı ve dağılımı konusundaki dört ana yaklaşım vardır. Bunlar: korporatizm, marksizm, elitizm ve demokratik çoğunluktur.

Korporatizm iktidarı, özel sektör ile devletin işbirliği çerçevesinde ele alır ve toplumun iktisadi, kültürel, siyasal tüm faaliyetlerinin bu işbirliği neticesinde düzenlenmesini savunur.

Marksizm, ekonomi merkezli açıklamasında, toplumda iktidarın eşitsiz dağıldığını belirterek, iktidarın üretim araçlarına sahip olan yönetici sınıfının elinde yoğunlaştığını öne sürer.

Elitist teoriye göre, iyi örgütlenmiş ve iktidarın avantajlarını paylaşmak konusunda az çok uzlaşmış azınlıklar, her zaman örgütsüz yığınlara hükmeder.Elitist teoriler, klasik elit teorileri ve demokratik elit teorileri olarak iki başlıkta incelenebilir.

Platon ve Aristoteles’e göre, toplumun bilge bir kral ya da mülk sahibi, soylu azınlıklar tarafından yönetilmesi gerekir. Eliti, ‘yönetici sınıfı’ olarak adlandıran Mosca’ya göre tüm toplumlar, yöneten ve yönetilen olarak iki sınıfa ayrılır. Pareto’ya göre, özellikle zekâ, çalışkanlık ve beceri gibi özellikler açısından toplum elit ve elit olmayan olarak iki sınıftan oluşur.

Elit dolaşımı, eski seçkinler grubunun yerini yeni bir seçkinler grubunun almasıdır ve Pareto’ya göre bu dolaşım, düzenin sigortasıdır.

Laswell’e göre demokrasilerde, seçkin bir azınlık da olsa siyasal iktidarı ellerinde tutanlar seçimle işbaşına gelirler ve yönetilen halk yığınları yönetenleri denetlerler. Aron, çok partili demokratik sistemlerin rekabetçi doğalarıyla yönetici eliti sürekli yenileyip değiştirebileceğini belirtmektedir.

R. Dahl’ın Poliarşi yaklaşımına göre iktidar, birbirleriyle rekabet hâlindeki çoğul seçkin grupları tarafından paylaşılır ev bu çoğulluk oligarşinin demokrasiyle uyumlu olmasını sağlar.

Siyasal İktidar, genel anlamda “toplum adına bağlayıcı karar alma ve bunları uygulama gücü” şeklinde tanımlanmaktadır. Siyasal iktidar, belli bir ülke üzerinde yaşayan toplumun bütünü üzerinde işleyen iktidardır. Siyasal iktidarın kapsayıcılık, üstünlük ve zor kullanma tekeli gibi bazı ayırt edici özellikleri vardır.

Siyasal İktidarın Kapsayıcılığı: Siyasal iktidar ülke sınırları içindeki tüm birey, grup ve kurumlar üzerinde bir güce ve yaptırıma sahiptir.

Siyasal İktidarın Üstünlüğü: Siyasal iktidar ülke çapında bürokratik olarak örgütlenir ve topladığı vergilerle finanse ettiği işlevleri gerçekleştirir. Bunu yaparken tüm kişi ve grupları bağlayıcı kararlar verir.

Siyasal İktidarın Zor Kullanma Tekeli: Siyasal iktidar, kamusal olarak örgütlenmiş etkili bir fiziksel güç, zor kullanma tekeline sahiptir. Asker ve polis gücü oluşturarak işletilen fiziksel zor kullanma çerçevesinde içeride güvenlik işlevi yerine getirilir, dış ilişkiler açısından da savaş açma kapasitesi muhafaza edilir.

Egemenlik

Egemenlik, yasa yapma, kural koyma ve etkin biçimde hüküm sürme becerisidir.

Egemen iktidar, hiyerarşideki en üstün iktidardır. Modern demokratik devletlerdeki hukuki anlamda egemenlik, yukarıdan aşağıya işletilen tek yönlü bir süreç değil, döngüsel bir sürece dönüşmüş ve yayılmıştır. Modern demokrasilerde karar almada yasama, yürütme, yargı organları, sivil toplum örgütleri vb. sürece müdahil olur. Bu açıdan egemenlik, hukuki – de jure – olarak söz konusudur; fiiliyatta – de facto -ise mutlak egemenlikten söz edilemez. Egemenlik, fiilen her zaman sınırlandırılır.

İktidar gibi egemenliğin kaynağının Tanrısal irade olduğu Orta Çağlarda egemen yasama mercii Tanrı idi. Geleneksel toplumlarda işleyen rejimde kraliyet, her şeyi üstün bir merkez çerçevesinde örgütler ve meşruluğunu uyrukları olan nüfustan değil kutsallıktan alırdı.

Modern dünyada egemenliğin kaynağı dünyevileşmiş ve bunun bir sonucu olarak modern ulus devletlerde egemenliğin kaynağı halk olmuştur.

Klasik-muklakiyetçi egemenlik anlayışına göre egemen iktidar, bölünemez, devrilemez, en üstün, sınırsız ve mutlak iktidardır.

Egemenlikte demokrasi ve anayasacılık ilişkisini kuran düşünürler Rousseau ve Austin’dir. Milli egemenlik teorisi, monarşik meşruluğa karşı demokratik meşruluğun temeli olarak, monarka ait mutlak, tek, sınırsız iktidarı millete devretmiştir.

Fransız devrimi ile beraber, J. Locke, Voltaire ve Rousseau gibi düşünürlerin görüşleri doğrultusunda “egemenlik ulusta olduğu ve hiç kimsenin ulusal iradeden doğmamış bir iktidarı kullanamayacağı” anlayışı hâkim olmuştur. Modernlik ile birlikte egemenliğin kaynağı toplumun içinde aranmaya başlamıştı.

Demokratik egemenlik anlayışına göre klasik egemenlik fikri, temel hak ve özgürlükler için risk oluşturur. Klasik muklakiyetçi de olsa demokratik de olsa modern dönemde egemenliğin dayanağı halk ya da millet iradesidir.

Egemenliğin dışsal ve içsel olarak adlandırılan iki boyutu vardır.

İç Egemenlik: Devlet, belli bir ülke üzerinde işleyen egemen iktidardır. İç egemenliğe sahip olan bir devlet kendi halkının üzerinde mutlak otoriteye sahiptir. Devlet, kendi sınırları içindeki tüm yurttaş, grup ve kurumlar üzerinde bağlayıcı kararlar alır ve bu kararları kendi dışında bir sınır tanımadan yürütür. İç egemenliğin iki ana bileşeni vardır: Hukukî egemenlik ve siyasal egemenlik.

  • Hukuki egemenlik:Devletin ülkesi üzerindeki hiyerarşinin en üstünde yasa yapma otoritesine sahip olması ve bu otoriteyi kullanması anlamını barındırır.
  • Siyasal egemenlik: Egemen iktidarın ilk özelliği konumla ilgilidir.Egemenlik siyasal ve hukuki bir hiyerarşi demektir. Bu hiyerarşi içinde nihai karar mercidir. Siyasal egemenlik, zor kullanma tekeli ile teminat altına alınmış itaat üretebilme becerisidir.

20. yüzyıl sonlarında hem hukuki hem de siyasal egemenlik anayasal çerçevede sınırlandırılmıştır ve temel hakları teminat altına almıştır.

Dış Egemenlik: Dış egemenlik, bir devletin uluslararası düzendeki yeri ve bağımsız, özerk bir varlık olarak faaliyette bulunma kapasitesi ile ilgilidir. Dış egemenlik, ulusal bağımsızlık ve halkın kendi kendini yönetmesi ilkeleriyle hayat bulmuştur. Bir ulus, ancak kendine has ihtiyaçlar ve çıkarlara göre kendi kaderini tayin edebilme becerisine sahip olduğunda egemendir. Modern dönemde devletlerin dışsal egemenlikleri, Westphalia Antlaşması’yla (1648) uluslararası hukuki bir nitelik kazanmıştır. Devletlerarası ilişkiler karşılıklı egemenlik tanınmasıyla işlemekle beraber, bu egemenlik de fiilen mutlak değildir.

Küreselleşme, toplumların ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal, teknolojik ve ekolojik alanlarda bütünleşmesi ve dayanışmanın artması sürecini ifade etmektedir. Dünyanın  tekdüze hale gelmesi değilse de farklılıkların azalması, gücün ve etkinin yerelden küresel alana taşınmasıdır.

Küreselleşme sürecini tetikleyen ilk neden, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ve ABD ile SSCB’nin ana aktörler olduğu Soğuk Savaş dönemindeki kutuplaşmalardır. İkinci neden ise teknolojik gelişmelerdir. Küreselleşmenin hem siyasal hem ekonomik hem de kültürel sonuçları vardır: liberal değerlerin yayılması, sermayenin küreselleşmesi ve modern dönemde yerleşik olan egemenlik anlayışının değişmesi. Küreselleşen dünyada sınır tanımayan para, bilgi, insan akışı üzerindeki egemenlik önem kazanmıştır. Küreselleşen dünyada ulus devletlerini aşan, klasik egemenlik anlayışını tehdit eden bir takım otorite odakları ortaya çıkmıştır. Bu odaklar arasında dünya ekonomik sistemi, uluslararası hukuk, BM gibi uluslararası örgütler, AB gibi ulus-üstü bölgesel ve küresel kurumlar vardır. Bu kurumlar devletler üzerinde otorite kullanırlar ve devletlerinin egemenliğini sınırlarlar.

İnsan, mal ve bilginin, ulaşım ve bilişim teknolojilerindeki yeniliklere paralel olarak hızlı dolaşıma girmesi ulusal sınırların daha geçirgen olmasına yol açmıştır. Küresel süreçteki etkileşimler, devletleri dış etkilere karşı daha hassaslaştırmış ve bu devletlerin siyasal karar alma özerklikleri zayıflamıştır. Uluslararası siyaset sahnesinde rol üstlenen aktörler, sadece devletler değildir, uluslararası aktörler çoğullaşmıştır.

Küreselleşme, liberal demokrasinin bünyesinde yeşerdiği ulus devletin modernlik içindeki ayrıcalıklı konumunu bunalıma sokmuş, egemenliğin bir veri olarak algılanmasını engellemiş, bu egemenliği parçalayıp sınırlandırmıştır.

Meşruluk

Meşruluk, meşru olma halidir. Meşru ise benimsenmiş, genel kabul görmüş ilkelere, kurallara ve ölçülere uyumlu; hukuka ya da yerleşik yasal usul ve gereksinimlere uygun olma biçiminde tanımlanabilir.

Meşruluk, hukuk tarafından hak, yetki ve imtiyaz verilmiş, yasal, uygun anlamlarını da taşır.

Meşruluk iki belirleyici nitelik barındırır: Yönetme hakkı veren usullerin var olduğu fikri ve yönetim biçimini haklı kılacak şekilde yöneten ve yönetilenlerin beraberce paylaştığı ideoloji, rıza ve inanç gibi bazı dayanakların varlığı. Bu niteliklere dayalı olarak meşruluğun iki türünden bahsedilebilir: Usullere dayalı meşruluk ve esaslara dayalı meşruluk.

Usullere dayalı meşruluk: Bir düzeni meşrulaştıran ögeler arasında kurallar ve karar alma süreçlerinde takip edilen usuller önceliklidir.

Esaslara dayalı meşruluk: Meşruluğun değerlendirilmesinde usuller değil, iktidarın haklılaştırılması ve sorumluluğu ön plandadır.

Meşruluğun tek dayanağı hukuk olmayabilir. Gelenek, karizma, akıl, bilgi, inançtan doğan otorite, yasallık kavramından farklı olarak meşruluk kavramının tanımı içerisinde yer alır. Herhangi bir eylem yasal olabilir ama meşru olmayabilir ya da meşru görülen her şey yasallaştırılamayabilir.

Geleneksel ve modern toplumlarda meşruluk kapsamında gelenek, akıl, bilgi, inanç kaynaklı otoriteyi de barındırdığından yasallığı aşan bir kavramdır.

Monarşik yönetimlerin ortadan kalkmasıyla meşruluk önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Modern düşüncede devletin meşruluğu gelenekler ya da ilahi idareye değil halkın iradesine dayandırılmıştır.

Meşrulukla ilgili net kavramlaştırmalar toplum sözleşmesi teorileriyle gündeme gelmiştir. Hobbes, Locke, Rousseau gibi modern dönem siyaset düşünürleri meşruluğu, gelenek ya da Tanrısal iradeye değil, bireysel rızaya dayalı olarak açıklamışlardır. Bir otoritenin ancak yönetilenin rızasıyla meşru olabileceğini belirten bu düşünürler, halk iradesi çerçevesinde meseleyi tanımlamışlardır.

Demokratik katılım, her bir yurttaş için aidiyet hissi uyandırmış ve katılım, ulusal ölçekte milletin bir parçası olma duygusu yaratmış, bu duygu, meşruluğun köklerini oluşturmuştur.

Liberal demokratik devletlerde meşruluk, bireysel özgürlüğe ve kamuoyuna karşı sürekli açık ve duyarlı olmakla tesis edilir.

Max Weber’in meşru iktidar tipolojisi fikrine göre otorite; zorlama, etki ve yönlendirme gibi iktidarın alt kümesidir ve başkalarının aksi halde yapmayacakları bir şeyi bir ödev olarak yerine getirmeleri demektir.

Max Weber üç tip otorite ilişkisi tanımlamıştır.

Geleneksel Gerekçelerden Doğan Meşruluk (Geleneksel Otorite): Geleneksel otorite, kutsallık, örf, adet, alışkanlıklar ve geleneksel değerlerin yer aldığı otorite ilişkisidir. Yönetilenler topluluğun üyeleri değil, iktidar sahibinin arkadaşları veya uyruklarıdır. Hemen hemen bütün istikrarlı siyasal sistemler, geleneği işleyerek bir miktar meşruluk kazanırlar.

Karizmatik Gerekçelerden Doğan Meşruluk (Karizmatik Otorite): Karizmatik otorite, bir önderin olağanüstü kişisel özelliklerinden doğan en kısa ömürlü otoritedir. Weber’e göre bu otorite ilişkileri sürekli değildir.Karizma sahibi önderin ömrüyle sınırlıdır ve bu yüzden geçiş aşamasındaki otorite tipidir. Rutinleşerek ya geleneksel otoriteye ya da yasal-ussal otoriteye dönüşür.

Yasal-Ussal Gerekçelerden Doğan Meşruluk (Yasal-Ussal Otorite): Yasal-ussal otorite, geleneksel veya dinsel kurallar değil de akıl temel alınarak yapılan kurallarla işleyen otoritedir. Bu otoritenin en güzel örneği modern bürokrasilerdir. Yasal-ussal otorite kapsamında ussal işlemler, usuller vardır. Meşruluk, hukuk tarafından tanımlanmış gayrişahsi usullerden doğar. Yasallık, hukukî  usullere uygunluk, modern dönemde meşruluğun temel dayanağıdır. Weber’e göre yasal-ussal meşruluğa dayalı egemenliğin en saf örneği, modern bürokrasilerdir.

Siyasal iktidar hukukiliğe uymadıkça meşruluktan uzaklaşabilir veya hukuk kurallarına uymakla beraber, toplumdaki meşruluk anlayışı değişebilir. Yasaların, kuralların toplumsal dayanakları ve etkinlikleri zayıflamış olabilir.

Meşruluk, yöneten kesimin ve yönetenlerin yönetme hakkını tanıdığı, aynı zamanda üzerinde uzlaştıkları yönetsel iktidarın temelidir. Meşruluk, hem siyasal sisteme bağlılık hem de siyasal sistemin otorite niteliğine bürünmesinin aracıdır.

Siyasal sistemler için meşruluk iki aşamada çok hassas bir mesele olarak ortaya çıkar. Birinci aşama, siyasal sistem içinde iktidarın ele geçirilmesiyle ilgiliyken bir diğer aşama iktidarın işleyişiyle ilgili meşruluk meselesidir. Hemen hemen bütün iktidarlar meşruluktan ziyade zor kullanarak ele geçirildiğinden, asıl olan uygulama aşamasındaki meşruluktur. Zaten birçok devlet ve merkezî siyasal kurumlar zor kullanma sonucu yani askerî fetihler ile doğmuştur.

Meşruluk, istikrarlı ve etkin siyasal sistemlerin dayanağıdır, bu yüzden bir sistem için meşruluk krizi büyük risk demektir. Bu riski gidermek üzere iktidarlar, kendilerini sürekli meşru gösterme çabasındadırlar.